Kaygusuz Abdal
Tarihin birinde iki kardeş yaşamaktaydı. Bir gün karar verdiler, kendi özlerinde birbirleriyle yar oldular ve erenlere gönül verip yola girmek dilediler. Böylece terk ve rızalık kapısında hizmete durdular. Kardeşlerden büyük olanı, hem “terk-i kelam” (söz’de kötü olandan arınma) etmek hem de “terk-i taam” (yiyeceklerde kötü ve yaramaz olandan arınma) etmek için kendini dağlara vurdu. Kendisince tümüyle bu dünyanın küfründen, kötü sözünden uzaklaşmış, tümüyle doğaya, doğal olana yolculuk etmişti. Dünyanın kendisine sunduğu nimetlerden uzaklaşacak, doğanın kendisine sunduklarıyla yetinecekti. Böylece nefsini öldürecek, “ben”liği yıkacaktı.

Küçük kardeş ise şehirde yaşamaya karar vermişti. O köşkerlik yapmaktaydı. Bir mahallede, küçük bir köşker dükkânı açmış eski ayakkabıları tamir ediyor, onunla kazanıyor ve evini geçindiriyordu.

Büyük kardeş, her hafta çarşamba günü dağdan iniyor, küçük kardeşinin dükkânına geliyor ve bir süre onunla görüşüyordu. Her geldiğinde, yayladan ona, taze koyun yağı alıp getiriyor, gönlünü hoş etmeye çalışıyordu. Akşam olduğunda da helalleşip ayrılıyor ve tekrar dağa dönüyordu.

Böylece kaç zaman geçti bilinmez, günlerden bir gün büyük kardeş, yine dağdan şehre indi. Doğruca kardeşinin dükkânına gitti, küçük ve alçak kapıdan her zaman olduğu gibi eli göğsünde eğilerek içeri girdi. “Aşk ile imanım” dedi. “Aşk ile” diye cevap verdi küçük kardeş.

Selamlaştılar. Küçük kardeş meşguldü. Tezgâha oturmuş bir hanımın ayakkabılarını boyuyordu. Bu nedenle, erkâna uygun kucaklaşıp niyazlaşamadılar. Büyük kardeş elindeki yağ çıkınını, her zaman olduğu gibi direkteki çiviye astı ve direğe sırtını verip oturdu. Küçük kardeşiyle hal hatır sormaya durdu. Derken birden gözleri, ayakkabılarını boyatan hanımın bacaklarına ilişti. Hanım eteklerini diz kapaklarının altına tutuşturmuş, ayağını boyacı sandığındaki yerine koymuştu ve küçük kardeş sadece işiyle ilgili, önüne uzatılmış ayakkabıyı boyamakla meşguldü.

Birden büyük kardeşin bütün gövdesinde bir ısınma oldu. Şakaklarındaki damarlar zonklamaya başladı. Yüreğinde bir şeyler kıpırdandı. Derken yukardan şıp, şıp diye bir şeyler damladı kafasına! Sıçradı ayağa kalktı. Kulaklarına dek kızardığını fark etti. Baktı ki direğe astığı yağ çıkınından yağ damlıyor. Hayretini gizlemeye çalıştı. Utandı. Yer yarılsa da o içine girse, bundan daha iyiydi herhal!.. “Kaç zamandır bu yağ çıkınını buraya getirip bu direğe asıyorum. Altına da oturuyorum ama bugüne dek böyle bir durumla karşılaşmadım! Bu ne haldir?” dedi ve kendi kendine acayiplendi.

Küçük kardeş hiçbir şeyin farkına varmamış gibiydi. Ya da Öyle görünüyordu. Bir an önce hanımın ayakkabılarını boyayıp bitirmeye çalışıyordu. Büyük kardeş müthiş bir iç çöküntüsü içine girmiş olarak, mahcup bir şekilde tekrar yerine oturdu.

Hanım ayakkabısını boyatıp dükkânı terk edince, hemen küçük kardeşine konuyu açmadan edemedi.

“Yahu erenler bu ne haldir benim başıma geldi” dedi.

Hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi renk vermeyen küçük kardeş:

“Hayrola erenler bir şey mi oldu?” diye sordu.

Büyük kardeş:

“Vallahi erenler, bunca zamandır ben bu dükkâna hep gelip gidiyorum, başıma böyle bir şey gelmedi. Şu yağ çıkını var ya ben bu çıkını her zaman bu direğe asarım ve altına da oturum. Ben kalkıp gidinceye kadar bu yağdan zerre çözülme olmaz. Ben gittikten sonra da ne olur bilmem ama bu gün bu yağ çözüldü ve benim başıma damladı” dedi.

Küçük kardeş, başını kaldırdı. Gözlerini büyük kardeşinin gözlerine dikti. Öylece bir süre bakışıp kaldılar. Büyük kardeş, biraz daha ezildiğini hissetti bu bakışların altında. Özüyle dar olmadığını düşündü ve sonra kardeşinin bunu fark ettiğini gördü. Ama yine de kendini tuttu ve açılmadı. Gerçek sebebi gizledi. Onu söylemenin bir küçük düşme olacağına yorumladı. Onun yerine sorusunu yineledi.

“Bu ne iştir erenler, bu neydi benim başıma geldi?”

Küçük kardeş bir şey bekliyormuş gibi bir süre daha öylece bakakaldı. Sonra ağır ağır başını kapıdan yana çevirerek yönünü dağlara döndü.

“Erenler!” dedi, “sen özgürlüğü o dağlarda aradın. Özünle orada dar olacağına inandın. Oysa, gerçeklerin dili farklı söylüyor. Aslında o oturduğun yerde eriyip kafana damlayan, sırtını verdiğin direğe astığın o yağ değildi. Aslında senin özünün yağı erimeye başladı. Çözülen, o yağ değil senin nefsindi. Hanımın bacaklarını görünce nefsin özüne egemen oldu. Sen bedenin açlığını gidermedin bastırdın. Kötülük ise, tokluk kapısından değil, açlık kapısından girer. Cümleyi doğuran Serçeşme, doğurduğu her şeyi, her zerreyi ihtiyacına göre nasiplendirmiş. ihtiyaç olanı karşılamalısın. Diğer yandan, bakmak kötülük değil ama senin bakışına kötülük anlamını yükleyen senin açlığındı. Nefsin açlığına, açlığın da nefsine köledir. Bak, ben o hanım gibi yüzlercesiyle karşılaşıyorum bu küçük dükkanda. Ben de bakıyorum. Ben de görüyorum ama o bakış, sende uyanan anlamı uyandırmıyor bende. Zahitler bizi tan eylemişler. Hakk’ın doğum kapısını haram kılmışlar, ‘namahrem görmek günahtır’ demişler. Neden ki dersen; ‘nefs uyanır’ buyurmuşlar! Beni bağışla erenler. Hakk erenler de bu söze karşı buyurmuşlar ki ‘nefsin ölümü açlık ile olmaz. Nefsin ölümü görmemekle olmaz. Nefs gözün gördüğüyle, kulağın işittiğiyle, dilin tattığı, elin dokunduğuyla’ mümkün olur. Olgun olmak böylece mümkündür. Ne dersin? Sen seni öldürmedin. Sen sana doğru ayna tutmadın. Sen özün ile yüzleşmedin. Aynaya baktın ama yüzünü kapatıp baktın. Nefsinle ölmedin sen, nefsini bastırdın!..”

Küçük kardeş konuştukça büyük kardeş daldı. Suskunlaştı. Kapanış öylece ne kadar sürdü bilinmez, sonra ayağa kalktı:

“Özüm ile dardayım. Müşkülüm var erenler zordayım. Himmet eyle, görelim nasibimiz hangi kapıdadır” dedi.

Görüştüler ve ayrıldılar!..

Haşim Kutlu, Yol Erkân Meydan, Yurt Yayınları (ss. 98-101)

Kavli karar ettim bu erkâna girmeye
Onun için özüm ile dardayım erenler
Ahd ettim kendi özümü bilmeye
Yar yar ile muhabbetteyim erenler

Rehbere beli dedim erkâna girdim
Mürebbiden her sualimi sorarım
Saki ile demdir ab-kevser kararım
Müşkülüm Piredir zordayım erenler

Aşıkta açıldı gözümden perdeler
Uyandı Çerağlar cehaleti mühürler
Saki sebildir tende canı temizler
Abdest öz özümde ardayım erenler

Pir Anadır hak meydanın baş tacı
İbrikçi, Meydancı, Süpürgeci bacı
Gözcü, Kapıcı, meydan Güruh-u Naci
Naciye’den SIR geldim nurdayım erenler

On dört Masumu pak ile mestim
On yedi Kemerbest ile dostum
Cemal cemale dar olmaktır kastım
Hal can icinde kârdayim erenler

Daylemî’yem aşık olmaz ise meşk olmaz
Aşıka aşk gerek ona Bağdat sorulmaz
Mürşidsiz muhabbet bal petek salmaz
Arı petek bal oldum şerbetteyim erenler
Daylemî Nizar

 

Reklamlar