Nesnel Değişim-Dönüşüm

«Alevi öğretisi, dört öğe, dört nitelik üzerine yapılanan, “atomculuğun” yeni bir yorumu biçiminde algılanan ve kendini tasavvuf zemininde “ruh tasarımı” olarak dışa vuran bir öğretidir.»

Alevilikte doğasal çevrim, varlığa geliş ve varlıktaki değişim-dönüşümle açıklanır. Tasarım gereği, nesneye yönelme felsefenin temel eğilimi durumundadır. Nesne, ister düşünce evreninde olsun, isterse duyulur evrende bulunsun, bilgiye kaynak oluşturan ve belli nitelikler taşıyan bir varlıktır.

Alevî felsefesinde “varlığa geliş” ve varlıktaki değişim-dönüşüm, “dört öğe öğretisi” ile açıklanır:

Temel düzeyde ele alındığında varlık, dört öğeden, yani su, hava, ateş ve topraktan oluşur; bu dört öğe önsüz-sonsuzdur; bu dört öğenin çeşitli oranlarda bir araya gelmesinden ve buna koşut olarak dört öğe’nin yapımına giren niceliklerin karşılıklı yer değiştirmesi ile görünüşteki varlıklar belirir.

Algıyla kavradığımız nesnelerin, kendileri başka bir şeye indirgenemeyen, varedilemeyen ve yokedilemeyen dört temel öğenin çeşitli oranlarda bir araya gelmesiyle oluşması, varlığa gelen nesnenin yoktan varedilemediğini kanıtlar; onun varlığa gelmesi, doğması bir bileşim iken; yok olması ise bir ayrışmadan başka bir şey olmayacaktır.

Alevilikteki bu tasarım felsefeden yola çıkar, giderek bir kuram durumuna dönüşür. Şöyle bir soru yöneltilebilir: Alevilik ciddi kuramsal bir öğreti midir? Yoksa akıl dışı, sorgulama dışı bir kurgu mudur?

Bunu anlayabilmek için doğa bilimlerinin ve Aleviliğin bilgi üretimini nasıl yaptığına bakalım: Doğa bilimlerinde doğal olgular, bir atom içi süreçler kuramı çerçevesinde açıklanır.

Sözgelimi; elektronların atom çekirdekleriyle ilişkisi, Güneş çevresinde dönen gezegenler örneğindeki gibidir. Alevilikte ise doğal olgular, doğaya dirilik veren can çerçevesinde açıklanır. Bu can ruh olarak algılanır. Buradan şöylesi bir sonuca ulaşabiliriz: Alevilikteki ruh tasarımı ile doğa bilimlerindeki atom tasarımı arasında yapısal bir benzerlik bulunmalı ki bilgi üretimleri benzer olsun.

Alevilikte ilk akıl (akl-ı evvel), kendisini evrensel ruh biçiminde dışa vurur. Bu bağlamda ilk akıl, varlığın oluşturucu özüdür; bütün hareketlerin, hareket başlığı altında toplanan bütün olayların; ayrışmanın, birleşmenin, türlenmenin ve düşünmenin başlıca kaynağı ilk akıldır. Bu nitelikleri nedeniyle ilk akıl, diriliği olan, etkili, üstün nitelikli, yaşatıcı-geliştirici bir erktir, ya da erk biçiminde görünüşe çıkan harekettir. Demek ki ilk akıl soyut değil somuttur, yani maddeseldir.

Ancak onun maddesi, bizim duyu organlarımızla algılama sınırlarımızın üstünde olduğu için sonuçları dışında kendisini algılayamayız. İlk aklın somutluğu, özellikle vahdet-i mevcut anlayışında açıkça gözlenir: Çünkü, vahdet-i mevcut’ta ilk akıl, kutsal gerekçesini, kendisine verilen bilgilerin ya da kendisinde varolan gizil güçlerin görünüşe çıkmasında, yani nesnelleşmesinde bulur.

Tanrısal akıl gibi gözüken ilk akıl nesnelleşince insan aklına, daha doğrusu soyut insanın toplumsal aklına dönüşüverir.

Anlaşılacağı gibi Aleviliğin ruh tasarımında maddeci bir yan vardır: Maddesel, yani somut olduğu için ruh ya da ruhsal varlıklar da tıpkı gördüğümüz ve duyu organlarıyla algıladığımız nesneler gibidir. Bizim görmüyor ya da duyu organlarıyla algılayamıyor olmamız, ruhun maddeselliğini ortadan kaldırmaz. Ürettiği sonuçlarla biz onu somut olarak algılarız. Demek ki ruh da herhangi bir nesne gibi atomlardan kuruludur: Atomlardan kurulu bir bütündür demek daha doğru. Dirilik denilen şey ruhu oluşturan atomların birleşmesinden oluşur; ölüm ise bu atomların dağılması-ayrışması anlamına gelir. Bu nedenle dirilik bir birleşme, ölüm ise bir çözülmedir.

Anadolu Aleviliğinin ruh tasarımı, varlıktan esin alan ancak akıl yürütme yoluyla kurgulanan düşsel tasarımın mistik maya olarak kullanıldığı bir maddeci tasarımdır. Bu tasarımda birey, toplum ve doğa gibi somut kimlikler, doğasal ve toplumsal nesnel gelişim sürecinin bir parçası olarak açıklanır. Ben, Tanrı, Hak gibi soyut kimlikler, görünmeyen ancak görünen nesneleri kuran atomlardan kurulu “nesnelerin”, değişim sürecinde nesnelleşmesiyle, doğalaşmasıyla açıklanır.

Demek ki doğa bilimlerinin bilgi üretim süreci ile bir felsefî din, bir bilgelik öğretisi olan Aleviliğin bilgi üretimi arasında “mistik” kutsanmışlığına karşın, onu bilimsel bir kuram durumuna yükselten bir koşutluk bulunmaktadır.

Bu koşutluk gereği Aleviler-Bektaşiler, metafiziğin tersine:

1.- Doğayı; nesne ve olayların rastlantısal bir yığını olarak değil, birbirine organik olarak bağlı ve bağımlı nesne ve olayların bir bütünü olarak görür.

2.- Doğanın; hareketsizlik ve değişmezlik içinde değil, her an değişip yenileşen ve gelişen bir süreç içinde olduğunu ileri sürer.

3.- Gelişme sürecinin; basit bir büyüme süreci olmadığını, niceliksel değişmelerden niteliksel değişmelere sıçramalarla geçen bir süreç olduğunu savunur.

4.- Gelişmenin; alttan üste doğru sarmal bir gelişim izleyerek gerçekleştiğini, nesne ve olayların içindeki çelişmelerden doğduğunu savlar.

Diğer yandan idealizmin tersine:

1.- Maddenin bilinçten önceliğini ve bağımsızlığını, hareket eden olayların hareket eden maddenin farklı biçimleri olduğunu, olayların ve nesnelerin bağlılıklarıyla bağımlılıklarının maddenin gelişme yasası gereği olduğunu, evrensel gelişmenin bu yasaya göre oluştuğunu ileri sürer.

2.-Evrenin ve yasalarının bilinebileceğini, bilgi sürecinin evrensel yaşamla birlikte pratikle doğrulanarak sonsuza değin gelişeceğini belirtir.

Alevi fesefesi ve öğretisindeki bu tasarım, felsefe kaynağını Anadolu İlkçağı‘ndan, büyük bilge Empedokles‘ten [i.ö. 492-432], sezgici-doğacı kaynağını ise Doğu‘dan, Asya‘dan alır.

Anaksagoras‘ı izleyen Empedokles, Thales‘in suyuna; Anaksimenes‘in havasına ve Herakleitos‘un ateşine toprağı ekleyerek, dört öge ögretisini kurdu. O’na göre evrende Bir değil, Çokluk egemendi; ancak, kurucu ögelerin sayısı değişmiyordu.

Varlıkların oluşumasında iki temel ilke vardı:

a] Birleştirici-bütünleyici ilke [sevgi]
b] Ayrıştırıcı-çözücü ilke [tiksinme]

Ruh gövdeden gövdeye göç ediyordu. Oluş, sevgi ve tiksinme gibi iki karşıt gücün, görünüşe çıkmasından başka bir şey değildi. Empedokles‘e göre, “Her gördüğümüz nesne, örneğin ressamların boyaları karıştırıp zengin çeşitlilikte renkler elde edişlerine benzer olarak, bu ögelerin değişik oranlarda bir araya gelip karışmalarından oluşuyor… Şimdi varolan her şey ve ayrıca gelmiş geçmiş ne var olmuşsa, bu ögelerin geçici karışımından olmuş. Bir nesnenin varlığa gelmesi, doğması, bir bileşimken, yok olması da ögelerin ayrışmasından başka bir şey değil.”

“…ögeler [çâr anâsır], parlak gökyüzü altında yaşayan bir insan, bir vahşi hayvan, bir bitki ya da kuş biçimine girerek karıştıklarında, insanlar bunu varlığa geliş diye adlandırır. Onlar [ögeler] ayrıldıklarında ise insanlar talihsiz ölümden söz ederler…”

Gelelim Asya Kaynağına: Asya’nın sezgici-doğacı dinleri, doğayı kimliklendirirken, doğadaki hemen her şeyin kurucu ögeleri olarak “su, od, yel ve toprak” başat kimlikler olarak öne çıkarılmıştır. Başlangıçta, bu dört ögeye dirilik veren öz olarak algılanan ruh bağımsızlaşmamıştı. Bu nedenler, dört ögeden bağımsız bir tanrı tasarımı yoktu.

Dört ögeyi kutsama törenleri bugün kimi ülkelerde canlı biçimde sürdürmektedir:

Nevroz gününe kadar 4 çarşamba âyini icra edilir:

1] Su çerşenbesi
2] Od çerşenbesi
3] Yel çerşenbesi
4] Toprak çerşenbesi [ilahir çerşenbe]

Her çarşamba, tabiatın bir unsuru ile alakalandırılmıştır. Eski inançlara göre bu çarşambaların her birinde tabiatın dört unsurundan biri canlanır, dirilir…

‘Su çerşenbesi’nde su tazelenir… o gün ‘teze su’dan geçenler, azarını-bezarını ona verenler, bu yıl boyu hastalıklardan uzak olurlar…

‘Od çerşenbesi’ …güneş-ateş inancı ile ilgilidir… halk güneşin harareti, ısıtması şerefine şenlikler düzenler…

‘Yel [rüzgâr] çerşenbesi’ …esen rüzgâr dünyayı gezer, uyanmış suyu ve ateşi [sıcaklığı] harekete geçirir…

‘Toprak çerşenbesi’ …toprak uyanır…”  [bkz. Maarife Hacıveya-Şahin Köktürk; Azerbaycan Türklerinde Nevruz Geleneği; Anayurttan Atayurda Türk Dünyası; T.C. Kültür Bakanlığı; Yıl.:5; Sayı.: 12; Ankara-1997; ss. 47-48]

Anadolu Aleviliği varlık-doğa tasarımını ve doğadaki nesnel-dönüşüm anlayışını; Sokrates öncesi doğa felsefesi olarak adlandırılan ve İ.Ö 5.yy ve 4.yy’ları kucaklayan ve İ.S 17.yy’a değin aşılamayan İlkçağ Felsefesinden alır. Nesnedeğişim-nitelik vb. konular üzerine yoğunlaşan İlkçağ’ın Doğacı Felsefesi, yani Atomculuk ve Aristotelesçilik, YeniPlatonculuk kutsamasıyla, inanç alanının bilimsel görüntüsü biçimine dönüşerek tasavvuf ayağıyla İran-Horasan üzerinden Anadolu’ya taşındığında, hemen hemen aynı değerleri kutsayan Asya‘nın Doğatanrıcılık tasarımıyla buluştu. Bu buluşma İnsantanrıcılık biçiminde evrildi.

[Esat Korkmaz, Anadolu Aleviliği, Berfin Yayınları, 3.Baskı, ss.71-73-74-75-77]

0000000264990-1Anadolu Aleviliği Felsefî Bir Dindir

Anadolu Aleviliğinin inanç ya da tasavvufi yanının doğurgan tarlası idealist düşünceciliğin düşüncede görme tasarımı ilk esin kaynağını, düşünce tarihinde derin etkisi olan İlkçağ’ın ünlü filozofu, Elea Okulu’nun kurucusu Parmenides‘in (İ.Ö.540?) görüşlerinden alır: Parmenides, algıyla bildiğimiz dünyayı aldatıcı bulur. Buna karşılık; akılla anlaşılan, akılsallık sınırları içinde kalan her düşüncenin, algıladığımız dünyanın olgularına hiç uymasa da doğruya daha yakındır, yargısını ileri sürer. Gerçekliğin, algılanan dünyanın dışındaki bir varlık alanı olduğu savı, O’nun temel savıdır. İnsanların sıradan deneyimleri, algıları ile ulaştıkları inançları yalnızca sanı ve görünüştür.

Oysa bu doğruluğu vermez; doğruluğa ancak akılla ulaşılabilir. Çünkü, der Parmenides, “Varolan ve düşünülen aynı şeydir… varolmayanı düşünmek, hiçbir şey düşünmemektir.” Görüldüğü gibi Parmenides’te, hakkında düşünce yürütebildiğimiz her şey varlıktır. Algıyla kavrananların varlıkları anlamında varlık taşımasalar bile, bundan daha gerçek bir anlamda vardır onlar.

Gelelim materyalist tasarıma: varlığa geliş ve varlıktaki değişim-dönüşüm kapsamında nesnel tasarım kaynağını İlkçağı’nın büyük bilgesi Empedokles’in (İ.Ö.492-432) dört öğe öğretisinden alır. Algıyla kavradığımız nesneler, kendileri başka bir şeye indirgenemeyen dört temel öğenin (hava, su ,toprak ve ateş) çeşitli oranlarda bir araya gelmesiyle oluşur.

Bu iki tasarımın idealist-düşünceci ayağı Parmenides düşünceciliğinin izini sürerek Platon’un idealar tasarımına; Aristoteles’in (İ.Ö.384-322) potansiyellik tasarımına; oradan Plotinos’un (205-270) ışık tasarımına uzanır. İslam dünyasına yayılarak vahdet-i vücutçu bir tasavvuf anlayışına evrilir; Ortodoks İslama dinsel felsefe açılımları getirir; süreç içinde Irak, İran ve Horasan’a kadar gider.

Tasarımın maddeci düşüncecilik ayağı, Empedokles’in dört öğe öğretisinin izini sürerek Demokritos’un (İ.Ö.460-370) atomculuğuna; Platon’un kopya-gölge kuramına ve Aristoteles’in aktüelliğine uzanır. Daha sonra İslam dünyasına yayılarak vahdet-i mevcutçu tasavvuf anlayışıyla Ortodoks İslamın doğasına başkaldıran bir materyalist açılım getirir. Süreç içinde bu anlayış da Irak, İran ve Horasan topraklarına ulaşır.

Bu topraklarda her iki tasarım Asya’dan gelen sezgici-doğacı değerlerle beslenir ve Anadolu’ya taşınır. Anadolu’da maddeci düşüncecilik temelinde vahdet-i mevcut anlayışında bir felsefe olarak yapılanırken, inanç yanını idealist düşüncecilik doldurur. Sonuçta temel tasarım vahdet-i mevcut yolunu izler; vahdet-i vücut anlayışını edilgenleştirir; giderek dinsel felsefenin sınırlarını aşar ve bir felsefî din, bir bilgelik öğretisi olarak yaşama geçer.

Görüldüğü gibi Alevilik, idealist düşüncecilik / maddeci düşüncecilik bileşimi bir felsefe-öğretidir. Bu felsefede, öğretide, maddeci düşüncecilik, yani materyalizm egemen, idealist düşüncecilik, yani idealizm tamamlayıcı ve kutsayıcıdır.

[Esat Korkmaz, Anadolu Aleviliği, Berfin Yayınları, 3.Baskı, ss.26-27]

esat-korkmaz


Anâsırdan bir libasa büründüm
Nar’ü, hâk’ü, bâd’ü, ab’dan göründüm
Hayr-ul beşer ile dünyaya geldim
Âdem ile bile bir yaş idim ben

Anâsır: ögeler: (nar, hâk, bâd ve ab) 4 öge, unsur, element.
1 Nar: ateş
2 Hâk: toprak
3 Bâd: hava
4 Ab: su

Libas: giysi
Hayr-ul beşer: (Hayr: hayırlı – Beşer: insan, insanlık) İnsanların en hayırlısı.

***

Sevgili Esat Korkmaz’ın bu harika analizine nasibimizce bir küçük ek yapmak isteriz:

“Hatırlanmalı ki 5 duyumuz beden denilen (madde!) yapı içinde hayatı en güçlü şekilde deneyimlemek ve en etkili dersleri tecrübe etmek için kullanılır. Bu amaçla kullanılmayan ve duyu imiş gibi algılanan ancak kesinlikle bir duyu olmayan bir gücümüz daha vardır ki o da 6ncı “hissimiz” dir ! Duygular yorum katılmış “his”ler iken, hisler hakkında yorum yapılamayan yapılardır; aynen, “İçimde sanki kötü bir şey olacakmış gibi” bir “his var” sözünde olduğu gibi; “SANKİ…”

Yazının sahibi olan Sevgili canımızın “ruh somuttur” sözü dahil (çünkü bir şey Varlık Alanına Çıkmış ise o şey somuttur artık) hemen tüm söylediklerine katılırken yukarıda yazdığımız konuda ondan ayrışıyoruz; yani, “Evrensel ilk Akıl” tüm varoluşun nedenidir, doğru, ama “O” ne ruh olarak ne de somut bir yapı olarak tanımlanabilir !!!

Dolayısıyla, “İlk Akıl soyut değil, somuttur” tespiti doğanın yapısına aykırıdır. O kadar aykırıdır ki, doğayı deneyimlemek için duyularını kullanan İnsan, doğanın (yani maddenin) ötesini, yani “soyut olanı” anlayabilmek için 6ncı “his”sini kullanmak zorundadır!

Kaldı ki, daha önce de bir çok kez anlatmaya çalıştığımız gibi, Akıl ve mantık madde yaşamın olmazsa olmaz değerleri iken Sevgili Esat Korkmaz’ın “İlk Akıl” olarak tanımladığı “O” boyutta ölümcül değerler haline gelirler.

Zamanın, mekânın ve hatta Işığın bile olmadığı “O” boyut ne “ruh”tur, ne Tanrı’dır ne de somut bir yapıdır.

Bunun içindir ki, Anadolu Aleviliğinin “HU” diyerek tanımladığı “O” Boyut, “O”nu kim nasıl algılar ve tanımlarsa “O” “O”dur !!?

Siz, “Karanlıktaki fili herkes tuttuğu yerine göre tanımlar” sözünün neden söylendiğini sanıyordunuz ki ???!

Sonsuz Sevgiyle…”
diyar
Süleyman Diyaroğlu

Reklamlar