KIRKLAR MECLİSİ


İnanışa göre Muhammed Miraç’a çıkarken önüne bir aslan çıkar. Aslanın neden olduğu korkuyla hemen yardımcı olarak Ali’yi anımsar. Ama Ali yoktur. Bu sırada duyduğu bir ses; “Yüzüğünü (hatemini) aslana ver!” der. Muhammed verir ve aslan sakinleşerek yolu açar. Aslan sonradan anlaşılacağı gibi Ali, Hatem ise Muhammed’in peygamberlik mührüdür.

Öyküden çıkarılacak ilk ders; Muhammed mührünü daha ilk adımda aslan kılığındaki Ali’ye vermiştir. Oysa Ortodoks gelenekte Ali, savaşçı yanıyla öne çıkan bir izleyicidir.

Allah ile yüzleşmesinden dönerken, bu kez “Ashab-ı Suffa” kapısına rastlar, kapıya vurur. İçerden bir ses, “kimsin, ne istersin?” der. Muhammed, “Peygamberim” deyince, içeriden gelen toplu ses, “bizim aramıza peygamber sığmaz, peygamberliğini var git ümmetine eyle” denir ve kapı açılmaz.

Bu kesin yanıt açıkça göstermektedir ki Kırklar, Muhamammet’in ümmetinin inancının dışında bir inanç, ümmetir.
Üstelik bu inanç, peygamber gereksinmeyen bir inançtır.

Nitekim Muhammet, bu kararlı yanıtın teessürü ile Allah’a geri döner, ama Allah, “ol kapıya var” diye ısrar eder. İçeridekiler Muhammet’in ümmetinden değildir, ama Allah ısrarla o kapıdan geçmesini istemektedir. Muhammed’in kendini yine Peygamber olarak tanıtması karşısında, içeridekiler, “bize peygamber gerekmez, sen git ümmetine peygamberliğini eyle” diye kapıyı yine açmazlar. Muhammed yine teessürle Tanrı’ya döner ve yol diler.

Tanrı bu kez o kapıdan girişin anahtar sözcüklerini öğretir ve Muhammed, üçüncü varışında, içeridekilerin sorusunu, “hadimül fukarayım”, yani yoksulların hizmetçisiyim, veya bir başka rivayete göre, “ene biatihim”, yani sizlere uyanım, sizlere biat edenim der. Bunun üzerine Kırklar kapıyı açıp, O’na “hoş geldin” derler.

İkinci ders; Muhammed, Kırkların peygamber tanımaz kültürünü aşması mümkün olmayan ve onların anlayışına boyun eğen bir biçare konumundadır. Bu durum Pir Sultan’ın bir deyişinde, “Kırklar meydanında erkân isteyen / Arıtsın kalbini girsin otursun” diye ifadesini bulur. Oysa İslami gelenekte Muhammed, tüm meleklerin ve tüm peygamberlerin üstünde, Allah’ın en sevgili ve ayrıcalıklı varlığıdır.

Görüldüğü gibi karşımızda yapısal bir farklılık durmaktadır. İslam’ın peygamberi, Kırklar’ın arasına peygamber kimliğiyle giremez. Peygamberliği kendi ümmeti için geçerlidir, Kırklar’ın şahsında belirginleşen Aleviler neszdinde geçersizdir. O’nun Kırklar, dolayısıyla Aleviler nezdinde peygamber olarak bir değeri yoktur. O’nun değer kazanması, diğerleriyle eşitlenmesi, benini ezmesi, peygamberliğini kapıda bırakması, fakirlerin hizmetçisi haline gelmesi ile gerçekleşir. Bu durum “Hak-Muhammet-Ali” ifadesinin de, üstte Hak, altta Peygamber Muhammet, en altta ise Ali şeklinde bir anlam taşımadığını bir kez daha göstermektedir. Ki bu gerçeklik, ‘Alevi İslam’ söylemi geliştiren ve Ali’yi İslam Peygamberinin altına yerleştirip tarihsel Ali’ye indirgeyenlerin Alevi değil, Alevi teolojisinden uzaklaşmış, diyelim ki Şiîliğin dünyevileşmiş bir mezhebi haline geldiklerini göstermektedir. Durum bu kadar açıkken, Ali ve Kırkların tanımadığı peygamberlik kapısını Aleviliğe dayatanlar ve Muhammet’i Ali’nin üstüne oturtanlar, gerçekte onu yapısal olarak değiştirmiş, tahrif etmiş, ortalama Alevinin baskıyla kurulmuş olan korkusunu istismar olmaktadırlar.

Öykünün üçüncü bölümünde Muhammed, kendisine gösterilen yere oturur. Ortam cem ortamıdır ve 22 erkek, 17 kadın daire halinde yüz yüze cem tutmaktadır. Salman Farisî ise onlara yiyecek bulmaya gitmiştir. “Kimsiniz” sorusu, “biz Kırklarız”, “küçüğünüz ve ulunuz kimdir” sorusu ise, “küçüğümüz de ulumuz da uludur”, yani biz eşitiz diye yanıtlanır.

Üçüncü ders; Kırkların tanrı katında meşru ibadeti namaz değil, kadın erkek birlikte ve yüz yüze yapılan cem olup, burada hiyerarşi tanımaz bir eşitlik esastır. Bu eşitlik ve çoğul konuşma, aynı zamanda birlikte karar verme anlamında ciddi bir demokrasi kurumlaşmasıdır. Buna karşılık Kur’an’da eşitsizliğin, temel öğe olduğu, tanrı kul, kadın erkek, mümin kâfir, köle efendi, fakir ve zengin olarak bütün kategorilerde tartışılamaz norm olduğu anımsanırsa (Ayrıntılar için bkz.Erdoğan Aydın, “İslamiyet Gerçeği”, IV. Cilt; ayrıca, “İslamcılık ve Din Politikaları”), Kırklar dini ile Kur’an dini arasındaki fark, bu aşamada daha da belirginleşir. Kırkların eşitlik anlayışı, ruh, fizik ve yaşam tarzı anlamında mutlak bir eşitlik bilinci olarak öykünün devamında daha da belirginleştirilecektir:

“Biriniz eksik, ne oldu” der Muhammed, “O Selman’dır ama eksik değil, aramızdadır”, denir. Peygamberin şaşkınlığı karşısında, durumun açıklaması da, “biz kırk kişiyiz, kırkımız da bir kişiyiz” şeklinde yapılır. Ancak bu kendini ötekilerle özdeşleme durumu belli ki Muhammed’e inandırıcı gelmez; bunun üzerine Ali, elini keser ve orada hazır bulunanların hepsinin elinden kan akması yanı sıra Selman’ın da kanı pencereden gelerek ortaya dökülür. Ali’nin eli sarılınca hepsinin kanı durur ve Selman da eli sarılı olarak gelir.

Dördüncü ders; Kırkların eşitliği aynı zamanda ruh ve fizik birliği anlamında “çoklukta tekliği, teklikte çokluğu” ifade eder. Oysa İslamiyet’te herkes ayrı kederle yaşar ve sorumlulukları birbirine karşı değil Tanrıya karşıdır.

Kırklar mitolojisine göre Selman gelmiş, ancak yiyecek olarak sadece bir üzüm tanesi bulabilmiştir. Tek üzüm tanesi paylaştırılmak üzere Muhammed’in önüne konur. “Ey hadimül fukara (fakirlerin hismetçisi), hadimlik edip, bu üzüm tanesini Kırklara kısmet eyle” denir. Muhammed şaşkınlığı devam eder, çünkü bir üzümü kırka bölmenin yol ve bilincinden yoksundur. Tanrı tekrar yardımına yetişir, veya bir başka versiyonda olduğu gibi kırklar ona paylaştırmanın yolunu öğretirler. Muhammed üzümü ezer. Şeriatçı otorite korkusuyla üzümden üretilenin “şerbet” olduğu söylense de gerçekte şaraba dönüşür. Nitekim Kırklar onu içtikçe mest olur ve semah dönmeye başlarlar. Kul Nesimi;

“Sorma be birader mezhebimizi
Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır
Çağırma meclis-i riyaya bizi
Biz şerbet içmeyiz dolumuz vardır”

diyerek duruma açıklık getirir. Pir Sultan ise bu durumu, “Kırklar Meclisine gelen doluyu / Dolduran Muhammed içen Ali’dir” diyerek Ali’den yana bir üstünlük vurgusuyla belirtir. Öykünün İslamcı mantalite açısından kabul edilmezliği her aşamada daha da derinleşir. Nitekim Muhammed de kendinden geçer ve Semaha katılır. Bu dönüş sırasında başındaki imame de düşer ve Kırklar onu da kırka bölerek bellerine dolarlar.

Beşinci ders; Tek bir üzüm tanesini bile ortaklaştıran bir eşitlik kültürü yanısıra, ibadette içki içmek ve semah dönmek şeklindeki Alevi ibadeti İslam ibadetinin yerine ikâme edilmiştir. Öyle ki Muhammed’in bile bunun dışında kalamadığı bir yana, yere düşen imamesini de paylaştırılır.

Öykünün sonunda Muhammet, yaşadığı şaşkınlıklar içinde bir de mührünün Ali’de olduğunu görünce, aslanın da o olduğunu anlar ve kendinden (peygamber) üstün (ermiş) olduğunu kabullenir. Ali’ye uyulmasını ister ve onla bütünleşir; bu kapsamda onun musahibi olurken, şeriat Muhammed’e, hakikat ve tarikat ise Ali’ye bırakılır.

Altıncı ders; Ali’nin aşkın varlığı Muhammed’in üstündedir ve bu nedenle katı kurallı yaşam olarak şeriat Muhammed ve ümmetine bırakılırken, Ali’ye ve Alevilere ise hakikat ve tarikat düşer.

Öykünün bütünündeki sonuncu ve yedinci ders ise tanrısal katta karar organı Kırklar, Muhammet ile bu yoğun temasa rağmen ‘Kırkbirler’ olmazlar. Muhammet bu dersle dünyaya, ümmetine geri döner. Kırklar ise tanrısal katta kalırlar.

Mitolojilerin toplumsal kültürü belirleyen misyonu anımsanacak olursa, bu öykünün, Aleviliğin Muhammed’e, Ali’ye, inanca, toplumsal yaşama bakış açısını belirlemek anlamında önemi açıktır. Bu öyküde Aleviliğin ne olup olmadığı yanı sıra, Müslümanlıktan köklü farklılığı da tüm açıklığıyla ortadadır. Buradan hareketle Aleviler, kendilerine dayatılan İslami kuralları reddetmenin, İslami görüntü altında kendi geleneksel inançlarını sürdürme meşruiyeti elde ederler. Alevilerin irade beyanında genellikle “biz Müslümanız” demeleri kuşkusuz bir vakıadır; ancak bu beyanı esas almamız halinde bile, bambaşka bir kalıba dökülmüş, içeriğiyle İslamiyet olmayan bir “İslamiyet” ile karşı karşıya olduğumuz açıktır.

Özetle Kırklar Cemi’nin gösterdiği Alevilik, İslamiyet’ten ayrı özgün bir sentez olup, bu gerçeklikte Ali, Kırklar Meclisi’nin başı bir tanrısallık ifade etmektedir. Durum bu kadar açıkken, Ali’yi tarihsel Ali’ye indirgeyip, Sünni geleneğe karşı Muhammet’e yakınlığı ile meşrulaştırmaya çalışmak da, Aleviliğin değil Şiî geleneğin yaklaşımıdır.

Bu bağlamda Şiî kaynaklardan aktarılan; “Ali’yi anmak ibadettir”; “Ali bendendir; ben de Ali’denim”; “Ya Ali, seni ancak mümin sever, sana ancak münafık buğzeder”; “Ben ilmin şehriyim, Ali de onun kapısıdır; ilim isteyen o kapıdan gelmelidir” şeklindeki hadislerle Alevilik ve Ali anlatıları Kırklar Cemi’nde anlatılan Aleviliğin açık bir inkârıdır.

Oysa yukarıda da gördüğümüz gibi Kırklar Cemi’nin Ali’si, Muhammet’in hadisleriyle meşruluk aramayacak denli üstte bir kavramdır. Muhammet’in peygamberlik iddiasını, “bizim aramıza peygamber sığmaz, peygamberliğini var git ümmetine eyle” diye reddeden, Meclise alınmayı da, Peygamberlik iddiasını bırakıp, “ben fakirlerin hizmetçisiyim, size uyanım” deme koşuluna bağlayan bir inançtır. Yine Aleci inanç önderlerinin deyişlerinde sıklıkla yinelendiği gibi Alevilikte Ali algısı, ‘evvel’, ‘ahir’, ‘tayyip’, ‘tahir’, ‘batın’, ‘zahir’, ‘Mevla’ ve ‘rahman’ olan, ’18 bin âlemi yaratan’, Muhammet’in okuduklarını ‘yazan’, bir diğer ismi ‘Allah’ olan, ismi ‘dört kitapta okunan’, ‘rızkları veren’, ‘mülkün sahibi’ olan bir bağlamda şekillenmektedir.

Dolayısıyla bırakalım Alevi olup olmamayı, burada yaptığım gibi Aleviliği bilimin ahlakıyla anlatmaya kalktığımızda da, onun bu gerçekliğinin açıklıkla teslimi gerekmektedir.

Erdoğan Aydın, Kimlik Mücadelesinde Alevilik, Kırmızı Yayınları.(ss.95-101)

Reklamlar