Kendinden Var Olan Varlık Kendini Bilmek İstedi.

Vücudun seyrinde yoktur lâ mekân
Varlığı mevcuttur cümlesi bir can
Mevcut azada olan bir katre kan
Akıyor rahmeti nur deryasına

Rahmet deryasına verilir müjde
Varlık-ı mevcudat cümlesi izde
Aranan mevcudat şehri de bizde
Akıllar eremez hiç manasına

Gördüğün azayı bir usta yapar
Hak, Hakk’a secde ederek tapar
Rahmet deryasını sütüne katar
Şule verir yüzünün nur cilasına

Mevcut bu azayı yapan bir usta
Yedi ayda tamam olur o hasta
Dokuzda kayıdı verir o dosta
Onuncu ayda ses verir nalasına

Cümle azaları hep olur mevcut
Yapılan vücuda ederler sücûd
Hakkın emri rızası orada mevcut
Onuncu ayda gelir bu dünyasına

İllâ mekânında ezeli varmış
Yapılan vücuda emriyle gelmiş
Hakkın varlığını bir olup görmüş
Gurûh-u Naci’den bak mayasına

Lâ mekân olanın olmaz dünyası
Kim yapıp yoğurmuş, nedir binası
İblisin insanda çoktur hatası
Biliniz batmıştır isyan deryasına

Lâ mekân ilini metheden sahil
Mekân içindeki cana olmuş mu mail
Vücudun şehrine girmiyen cahil
Veremez cevabı vücudun aynasına

Varlık vücudunu tutmuş ‘Noksanî’
Kimdir methettiği dala mekâni
Bul varlığı kendinden kendini tanı
Babasından akmış maya ol anasına

Maya aslı hikmet, ikrarı sırdır
Südün aslı iman kendisi nurdur
Yer, gök yok iken kendisi vardır
Bağlanmış hakkın emri rızasına

Hasani bu varlık Hakk Rızası’dır
Ol maya bil ki anasıyla babasıdır
Gürûh-u Naci’nin hem azasıdır
Nur doğmuş kubbenin bak bacasına

 

Sonsuz evvelde ‘Hiç’lik olduğu belirtilir. Kızılbaş Alevî inancındaki anlayışına göre, ‘hiç’lik ‘yok’luk ile aynı anlama gelmektedir. Bu anlayışın yaptığı açıklamaya göre; eğer sonsuz başlangıçta hiçlik var idiyse, o zaman ‘varlık’tan söz etmek mümkün değildir. Ayrıca, ‘var’lığı açıklamak da mümkün değildir.

Eğer, bugün yedi doğal organımızla kendimiz de dahil olmak üzere bir Varlık‘ı ya da evreni dolduran sonsuz Varlık’ı algılayabiliyor ve ondan söz edebiliyorsak; mutlak bu, sonsuz olarak belirlenmiş de olsa, Varlık’ın bir başlangıcının olduğunu gösterir. İşte o başlangış ise, hiçliğe değil “var” olmaya delâlettir.

Varlık ise kendi kendisini, ‘yok’tan var edemez. Çünkü ‘yok’luk, ‘hiç’lik demektir ki, bunun mümkün olmayacağını zaten belirtmiştik. Başlangıçta varolan “varlık”, yoktan değil, her neyi var edecekse, ancak ‘var’dan var edebilir.

Var’dan var edecek olan varlık, yani Hakk, eğer buna muktedir ise, o mutlak bir mekâna, ya da yere de sahiptir. Bu yer, sabit bir mekân olmasa da, bir mekândır ve olmak durumundadır. Aksi halde Varlık’ın var olduğu kuşkulu hale gelir. Oysa kuşkusuz, Varlık vardır. O halde O’nun bir mekânı da vardır. Bu anlayışa göre “mekândan münezzeh” (mekâna gereksinimi bulunmamak – mekânsızlık) tanımlaması, Kızılbaş Alevî’ye göre yapılmış bir açıklama değildir. Tabii ki bu bağlamda yol değildir, erkân da.

Var’dan Var eden Var’lık, kendi merkezinde bir “çark” düzeni içindedir ve hareketlidir. Bu bağlamda eğer, kendisine ait bir mekâna sahip ise, kuşku yoktur ki bir sıfata da sahiptir. Bir mekâna sahip olmak ve bir sıfat ile tanınır olmak yine kuşkusuzdur ki var olmaya delalettir. Bu bağlamda, her türlü “sıfattan münezzeh” (sıfatsızlık) tanımlaması, ne yoldur ne erkân.

Kızılbaş düşünce tarzı ve mantığı işte bu başlangıça Nokta-i Vahit demiştir. Nokta-i Vahit ile var olan varlık’ın mekânı Nur’dur, sıfatı ise güzelliktir (cemal). Ne bu mekân ne de bu güzellik gözün gördüğü ile görünmez! Bunun için mâna gözünün açılması gerekir. Bu gözü açacak olan anahtar ise tanrısal aşktır. Aşk ise ateştir. Ateş yanmadan Aşk doğmaz! O halde bu ateşin yandırılması gerekir. Bu ise, ‘uyur iken uyandırılmak’la olur. Bakınız Fuzulî bu hali ne kadar güzel dillendiriyor:

Aşiyân-ı mürg-i dil zülf-i perişanındadır
Kande olsan ey peri gönlüm senin yanındadır
Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helâkim zerhr-i dermanındadır

Kızılbaş Aleviliğin yaratılış felsefesi, Varlık’ın Doğuşu esasına dayanır. Buna göre, “yer yok iken gök yok iken, cihan yaratılmadan önce” var olan Varlık, nurun NOKTA‘sı olarak nurdu ve vardı. Sonsuzluk bir zifiri karanlıktı. O, nur içinde nur olan varlık, “kendini bilmek” istedi. Kendisinde saklı (pinhan) bulunan, kendisiyle ilgili olan bilgi, yani kendinin bilinci istenç haline geldi. Uyur halde olan ve kendinde saklı bulunan bir bilinç olmaktan çıkıp, kendisi için bir bilinç olmayı talep etti. Bu istek mereka dönüştü. Merak kendi kendisini ateşledi ve kendinden hamile kaldı! Ateş, aynı zamanda var olan varlığın kendi kendisine aşık olmasını doğurdu. Hakk’ın kendi kendisine aşık olması hali, tıpkı Fuzuli‘nin aslına uçuş, aslını bilme amacıyla uyarılmış bulunan ve kendi özünde gerçekleşen Aşk hali gibidir. Hakk’ın kendisine olan aşkının insanda gerçekleşmiş durumudur. Ve özünde “kendini bilme” gereksinimi vardır.

Hakk’ın kendinden doğan aşk ise kendinde güzelliği (cemal) doğurdu. Var olan varlık, kendisinde varlık olmaktan çıkıp kendi cemalini görmek istedi. Zifiri sonsuzluğa bakıp, kendi kendisini doğurdu. Doğuş bir fışkırma ve patlamalarla gerçekleşti. Doğumdan gelenler ise kaosa (kargaşa) neden oldu. İlkin Ateş doğuş yaptı. Kaos ayrıştı. Aydınlık ve karanlık belirdi ve formsuz eşya biçim almaya başladı. Ateş’ten hava doğdu. O’ndan Su doğdu, O’ndan Toprak doğdu. Bu dört doğuşla gerçekleşenler birbirinin zıddı olarak doğuş alanına çıktılar.

Ateş Hava ile, Su da Toprak ile zıtlık içinde oluştu. Bu dört doğuş ile formsuz olan eşya, yani doğan herşey form aldı. Her şeyin bir kalıbı (vücudu), bir gövdesi oldu. Bu dört doğuş, bu dört madde bütün bedenlerde (vücud) vardır.

Kızılbaş inanışına göre “yedi gök” bu dört maddede (çar anasır) vücut buldu. Bunlar bütün bedenlerin en temel maddesidir. Bir başka anlatımla, maddeler dünyasının yaptığı bütün diğer doğuşların doğum kapısı hem cismani hem ruhani, bir başka ifadeyle hem madde hem de kuvvet bağlamında bu dört temel maddedir.

Gövde (beden-sin-in: vücud) oluştuğunda, Hakk’ın nuru (tin-can-ruh) da aynı anda doğuş yaparak gövde ile buluştu ve Can‘a geldi. Böylece “yedi gök”, “yedi âlem” doğuş yaptı. Sıralamanın tam da böyle olup olmadığı önemli değildir. Genel kavrayış önemlidir.

Buna göre:
Birinci âlem, Saman Yoludur. İkinci âlem, Güneştir. Üçüncü âlem, Burçlardır. Dördüncü âlem, Dünyadır. Beşinci âlem Bitkiler âlemidir. Altıncı âlem, Hayvanlar âlemidir ve yedinci âlem “İn-San”dır.

Kendi Nokta’sında var olan Varlık’ın kendini doğurması, yine kendinde varolan “üç kuvvetin” hem etkisi ve hareketiyle “birleşim” meydana getirmesi ve “Bir” olmasıyla gerçekleşir. Hakk’ın üç kuvveti, “eril-dişil-ruh” olarak, bu yedi doğuşun tamamında vardır.

Üç kuvvet, yedinci doğuşta, insan olarak gerçeklik kazanır. Çark düzenindeki yedinci doğuşla doğuma gelen insan ile Hakk arasında bu sebeptendir ki, iki kaş arasındaki mesafe kadar mesafe vardır kabul edilir. Kendini bilme ereği ile yola giren insan, yedi aşamadan geçerek bu mesafeyi kat eder ve Hakk ile Hakk olur.

Dünyanın doğuş alanına gelmesi, Güneş ile olmuştur. Güneşin doğum yapmasına Kızılbaş Alevilik “cemre” demiştir. O da “yedi doğuş” ile gerçeklik kazanmıştır. Güneşin doğurması da başlangıç doğumuna benzer. Önce Ateş doğuş yapmıştır. Ondan Hava, ondan Su, ondan Toprak doğuş yapmıştır ve böylece dünya vücuda gelmiştir. Dünya vücut bulunca ondan Bitkiler, ondan Hayvanlar ve ondan İnsan doğuş yapmıştır. Böylece yedi doğuş tamam olmuştur. Kuşkusuz bütün bu doğuşlar ve bu doğuşlarla gerçeklik kazanan vücutlar ve nihayet vücutla can bulup cana gelmiş olanlar, müthiş bir çark düzeni içindedirler. Gerek “kendini bilme”, gerek “aslına erme” ve gerkse bütün bu amaçlar doğrultusundaki güzelleşme ve mükemmelleşme hep bu çark hareketi gereği olarak anlam kazanır.

Âlemde meşhud olan bu devran, tekâmül için kemale doğru
Her nokta cevval, her zerre raksân, uçup giderler visale doğru

Nefesinde dile gelenler, işte bu çark yasasında gerçeklik kazanan anlamdır. İşte bu yasa gereğidir ki, “hayvan-insandan” insan’a, insan’dan İnsan-ı Kâmil‘e ve Hakk ile Hakk olmaya doğru giden bir ince uzun yol güzergâhı daha vardır Kızılbaş Alevilikte. Bu yol ise maddi doğuşlarla değil manevi doğuşlarla kendini devam ettirir. Bu doğuşların kapısı da yedidir.

Sonuç olarak görülüyor ki, “eril-dişil ve ruh” olarak tanımladığımız kuvvetler, “on sekiz bin âlemin” doğumunda vardır. Hakk’ın bu üç kuvvetinin birleşmesi her hamlede yeni doğumlara, ayrışması ise ölümlere meydan açar. Ve yine görülüyor ki, “teklik âleminde” tek olan Hakk, “çokluk âleminde” kendini çokluk olarak var etmiştir. O her şeyde vardır. Hakk, her âlemde o âleme uygun kalıplar içinde her defasında yeniden doğuşlar yaparak, doğuş süreğini insana dek sürdüre gelmiştir. Hakk, kuvvet olarak salt üçtür. İnsan da kuvvet olarak salt üçtür. İşte bu nedenle, ‘İnsan Hakk’ta, Hakk İnsan’dadır.

Diğer yandan, Kızılbaş Aleviliğe göre Hakk böylece, cümle eşyada var olarak varlığını kanıtladı. Kendinde var olan varlık, kendisini doğurarak ve doğumdan gelerek kendini gerçekledi. Vücud, var olmanın ifadesidir, var olmadır. Hiç kuşkusuz var olana da mevcud denir. Varlık ya da var olma; varlığı kendiliğinden olma anlamını ifade eder. Var olan kendinden Varlık; kendini cümle vücutlarda böylece var etti.

Doğarak varlığını gerçeklemeyen hiçbir şey için “vardır” denemez. Cümle eşya doğumla var olur, doğurarak kendini var eder.

Hakk, 18 bin âlemde ve cümle vücutta kendisini var etmiştir. Cümle varlık, kendi varlık derecesinde Hakk’ı temsil eder. Yukarıda da belirtildiği gibi, Hakk’ın kendisini bilme ereğini kendinde taşır. Bu “aslına erme” ereği ile kendisini açığa vurur. Çünkü başlangıçta Hakk (var olan varlık) kendini merak etmiş ve bilmek istemiştir. Kendisini doğurmasının temel amacı budur. O halde 18 bin âlem ve cümle eşya bu yasaya tabidir.

Bir patlama ya da fışkırma ile doğuş yapan cümle eşya merkezden dışarıya doğru atılmış, fırlatılmıştır. Ama doğuş yapan ve aynı şekilde merkezden dışarıya itilen, fırlatılan her eşya birbirleriyle bağımlık ilişkisi içinde doğum kapılarına doğru gitme, bu nedenle de bir çekilme hali yaşarlar.

Çünkü, eşya da kendini bilme yasasına tabidir ve bu bilme, tanıma ereği onları sürekli bir hareket halinde tutar. Cümle eşya hem doğum kapıları çevresinde hem de birbirleri çevresinde, aynı zamanda da kendi eksenleri çevresinde müthiş bir “çark düzeni” içine girerler. Bu çark düzeni, cümle eşyanın ya da Varlık’tan doğarak gelen cümle varlığın özünde; Varlık’ın “kendini bilme” isteği derce derece hep vardır. Aynı özden oldukları için vardır. Bu çark düzeni, bu isteğin sonucunda oluşmuştur. Ve insan, Hakk’ın “kendisi bilme” ereğinin en üst düzeyde gerçekleştiği bir makam olmaktadır. İnsan, bu nedenle cümle varlığın içinde yer aldığı bu çark düzeninde en yüksek, en yüce durağı oluşturur. Eşya, insanda kendi kendisini tanır, bilinir hale getirir. O tanınıp bilindiği oranda, Hakk’ın kendini bilme ereği de gerçeklik kazanmış olur.

Haşim Kutklu, Kızılbaş Alevilikte YOL ERKÂN MEYDAN (ss.11-18)

 

Reklamlar