Hele biz iş bu yola
Gelmedik riyâ ile

Bu melâmetlik donun
Bizimle giyen gelsin

Gözü ile gördüğün
Örte eteği ile

Bu yol pek ince yoldur
Yüreği çarpan gelsin

İş bu sözü edenden
Bize nişan gerektir

Sözün özeti budur
Canına kıyan gelsin

Alevi tarihinin ve inanışının izlerini sürmek, üzerlerini örten yanıltıcı katmanların gerisine saklanmış Alevi gerçeklerine ulaşmak, büyük çaba gerektiren, çetrefil ve zahmetli bir iştir. Bu cümleden olarak, Aleviliğin bulanık izlerini sürecek olanların öncelikle yapmaları gereken şey, belleklerinde Alevilik adına topladıkları geçmişin kirletilmiş bilgilerinden bir an önce kurtulmaktır.

Alevilik, kadimden beri sırrını dışarı vermeyen, kendini ehil olmayan ellere emanet etmeyen, ancak uzun bir eğitim döneminden geçtikten sonra olgunlaşıp hak edenlere kendini açan, gizliliği esas alan bir kurumsal yapıya sahipti. İki bin yıl önce Hıristiyanlığın Anadolu’da ortaya çıkışı ve Alevileri şiddet kullanarak yok etmeye kalkışması ile birlikte bu gizli inanış, güvenmeyen, paylaşmayan, saklanan ve takıyye yapan, daha katı bir içe kapanma dönemine girdi.

Aleviler, binlerce yıldan beri kendilerine ağır düşmanlık besleyen, varlıklarına tahammül göstermeyen ve canlarına kasteden dinlerin ve mezheplerin hüküm sürdüğü coğrafyalarda, çaresizlikten doğan en doğal haklarını kullandılar, kimliklerini ve asıl inanışlarını sakladılar. Zamana, zemine ve etrafını çevreleyen koşullara göre, değişik dış görünüşlere büründüler. Sürekli isim değiştirdiler.

Alevi inanışı, Alevilerin kendileri için çağlar boyunca en dayanılmaz koşullarda bile vazgeçilmez bir tutku ve sonsuz vefa ile bağlandıkları bir yol oldu. Hıristiyanlar ve Müslümanlar, Alevileri sarsılmaz bağlarla kavrayan bu inanışa asla tahammül gösteremediler. Aleviliği mutlaka yok edilmesi gereken, kendi inanışlarının en büyük tehdidi saydılar. Ortodokslarla başlayan, Katoliklerle devam eden, Aleviliğe karşı işlenmiş insanlık suçlarının ve sonu gelmez Alevi düşmanlığının sebebini, Alevilerin, semavi dinlerin kabullerinin çok dışındaki inanç sisteminde aramak gerekir.

Gayrıdır her milletten şu bizim milletimiz
Hiçbir dinde bulunmaz din ve diyanetimiz

Bu inanç sistemlerinin içindeki en büyük ayrılık, semavi dinlerin Tanrı tanımlaması ile Aleviliğin Tanrı anlayışı arasındaki derin uçurumdur. Alevilerin Tanrı’yı tanımlayışı ve ifadesi, Hıristiyan ve Müslüman ruhban sınıfını çağlar boyunca çılgına çevirdi. Aleviler de binlerce yılın meşakkatine katlanmak pahasına, bu inançlarından vazgeçmediler.

Yaratılmış olan da yaratanın ayrılmaz parçası ve kendisidir. Yaratılışın kendisi mutlak varlıktır. Alevi inanışı içinde yaratılışı, yaratan ve yaratılanlar olarak ikiye bölmek, varlıkta ikilik yaratmaktır. Varlıkta ikilik yaratmak münkirliktir ve Alevilikte hakir görülür. Esas olan varlığın birliğidir.

Ünlü Alevi bilgesi ve ozanı Yunus Emre’nin dizelerinde Alevi inancının mihenk taşları, hiçbir tereddüde meydan vermeyecek berraklıkta, en sade ve en duru hali ile ortaya konur. Alevi inanışındaki Tanrı kavrayışı, Yunus’un dizelerinde çok sık ifade bulmuştur.

İkiliği terk et, birlik makamın tut
Canlar
 canın bulasın birlik içinde

Oruç, namaz, zekât, haç, suç cinayettir
Fakir bundan azat, erenler içinde

Birlik makamına gelmeyenler, yaratılışı yaratan ve yaratılan olarak ikiye bölenler, Yunus Emre’nin dizelerinde makbul sayılmazlar.

Nice yıldan beri bu nimeti yer
İkilikten geçip de demedi bir

Bunların birliğe ikrarı yoktur
Bunlarda her n’olsa güzeli yoktur

Alevilikte inanılır ki, yaratılışı dengede tutan yaratan ve yaratılanın birliğidir. Yaratılışın uyum içindeki birlikteliği, yaratılışın varlığının devam etmesinin sebebi ve temelidir. Bu, yaratılışa dair ilahi Alevi yasasıdır. Bu yasa Alevilikte kısaca “tevhid” olarak adlandırılır. “Tevhid makamı” Alevi inanışı içinde yaratılmış olanın kendisini yaratan olarak hissetmesi ve yaratanla birleşmesi halidir.

Varlığın birliği inanışının bütünleyicisi olan tevhid, Yunus Emre’nin dizelerinde şöyle ifade edilir:

Tevhid imiş cümle âlem
Tevhidi bilendir âdem
Bu tevhidi inkâr eden
Öz canına düşman imiş

Yunus bu tevhide gark oldu gitti
Geri gelmekliğe aklı dirilmez

Bu tevhid donunu giyen
Varlığını yoğa sayan
İş bu yola sağlam duran
Mutlak bilin o er durur

Alevi inancını semavi dinlerden ayıran ve sonu gelmez düşmanlıklara altyapı oluşturan bir diğer önemli farklılık da, Alevilikte ölümden sonra öteki dünya inanışının olmayışıdır.

Kendisine inananların bağlılığını ve kendi kurdukları dünya düzeninin emniyetini, ölümden sonra bir başka dünyada vaat edilen ödül ve ceza sistemi üzerine inşa eden semavi dinler, Alevilikte öbür dünya inancının olmayışını hiç kabullenemediler.

Alevi inanışına göre insan, sürekli beden-biçim değiştiren ilahi ruhun parçasıdır. Vücut bulmuş enerjidir ‘Işık’tır. Asla ölmez…

Ko ölmek endişesin
Işık ölmez bakidir
Ölmek senin nen ola
Çün canın ilahidir

Aleviler “devriye”ye inanırlar. Devriye inanışına göre yaşam, vücud-u mutlak’tan (mutlak varlık) kopan bir nur (ışık) ile başlamıştır. Bu büyük nur kendi heybeti ile genişlemiş, dağılmış ve toprak, hava, su, ateş ile temsil edilen dört kuvvete inmiştir.

İnsan, babanın beline ve ananın rahmine düşmeden önce, dört kuvvetin kontrolünde önce cansızlar (hareketsizler), sonra bitkiler ve hayvanlar âleminden geçer. Cansız nesne, bitki ve hayvan bedenlerinden geçtikten sonra insan bedenine ulaşan insan canı (insan ruhu), İnsan-ı Kâmil (olgun insan) oluncaya kadar dünyaya gelip gider. Olgunlaşan insan, geldiği kaynağa geri döner ve devriye tamamlanmış olur. İnsan devriyesini tamamlayıncaya kadar çok çeşitli bedenler alır, Alevi tabiri ile “bin bir donda baş gösterir.”

Alevilikte her şeyin aslına rücû edeceğine inanılır. Bu, ilahi yasadır. “Devriye”, gerçek varlıktan kopan ruhun, çeşitli aşamalar geçirip türlü bedenlerde dolaştıktan sonra olgunlaşıp kendi kaynağına dönme sürecidir.

Yunus Emre bu ilahi çemberi şu dizelerle aktarıyor:

Dünyaya çok gelip gittim
Erenler eteğin tuttum
Kudret nidâsın işittim
Kaynayıp da coşa geldim

Âşık oldum şu ay yüze
Nisar oldum bal ağıza
Nazar kıldım kara göze
Siyah olup kaşa geldim

Deniz kenarında ova
Kuyuda işleyen kova
İsa ağzındaki dua
Olup da ben işe geldim

Ay oldum âleme doğdum
Bulut oldum göğe ağdım
Yağmur oldum yere yağdım
Nur olup güneşe geldim

Yolum sana oldu durak
Sabahın söyleyendir hak
Yunus Emre dilinde Hakk
Olup dile düşe geldim

aleviligin-kokleri
Semavi dinlerle Aleviliğin arasındaki asıl uçurumlardan biri de yaratılışın nasıl ortaya çıktığına ilişkin inanış ayrılığıdır. Semavi dinlere göre evren, yeryüzü ve yeryüzündeki yaşam, her şeyin üzerinde ve her şeye kadir bir ulu varlık tarafından yaratılmıştır.

Semavi dinlerin ilk kutsal kitabı Tevrat’ta anlatılır ki; “Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu yeryüzü şekilleri yoktu…”

Tanrı, birinci gün ışığı, ikinci gün gök kubbeyi, üçüncü gün denizleri, karaları, kara üzerindeki türlü otları ve meyve ağaçlarını, dördüncü gün mevsimleri, günleri, yılları ve yıldızları, beşinci gün kuşları ve deniz canlılarını, altıncı gün yeryüzünde evcil ve yabanıl hayvanları ve nihayetinde insanı yaratmıştır.

Yaratılış altı günde tamamlanmış ve her şey Tanrı’nın “olsun” diye buyurması ile vücuda gelmiştir.
“Tanrı ‘Işık olsun’ diye buyurdu ve ışık oldu.”
“Tanrı ‘Suların ortasında bir kubbe olsun, suları birbirinden ayırsın’ diye buyurdu ve öyle oldu.”
“Tanrı ‘Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün’ diye buyurdu ve öyle oldu.” (Tevrat Yaratılış Kitabı I. Bab)

Alevi inanışı içinde her şeyin üzerinde evreni yaratan bir ulu yaratıcının varlığı kabul görmez. Alevilikte inanılır ki evren, kendi heybetini taşıyamayan parlak bir nurun (ışığın) gürültüyle genişlemesiyle ortaya çıkmıştır.

Bu inanışın aslına uygun ve en anlaşılır ifadeleri Yunus Emre’nin dizelerinde görülür:

Yer gök yaratılmadan Hakk bir gevher eyledi
Nazar kıldı gevhere sığmadı devr’eyledi

Başka bir nefesinde Yunus, âdeta, evrenin ortaya çıkış anını anlatıyor:

Yedi gök yaratıldı ışk ile bünyad oldu
Toprağa nazar kıldı aksırıp duru geldim

(Yedi gök yaratıldı ışık ile yapıldı Toprağa himmet etti gürültü ile fışkırarak geldim)

Aleviler Hakk’ı gerçek, gerçeği Hakk bilirler. Yunus’un dizelerindeki Hakk ifadesi, gerçek anlamında yorumlanmalıdır.
Yunus Emre, parlak ışığın gürültüyle genişlemesi sonucu başlayan evrenin oluşum evrelerini bir başka nefesinde şu dizelerle tamamlıyor:

Hakk bir gevher yarattı kendinin kudretinden
Nazar kıldı gevhere eridi heybetinden

Gevherden buğ(u) çıkardı buğudan gök yarattı
Gökyüzünün ziyneti çok yıldızlar eyledi

Göğe haydi dön dedi ay-gün yürüsün dedi
Suyu havada kodu üstünde yer eyledi

Semavi dinlerin savundukları, evrenin ve yeryüzünün, ulu bir varlığın (Tanrı’nın) “olsun” diye buyurması ile ortaya çıktığı inancı, Alevi ozanı ve mürşidi Yunus Emre’nin evrenin ve yeryüzünün ortaya çıkışını anlattığı dizelerle hiçbir noktada kesişmemektedir.

Bilim çevreleri, evreni doğuran mucize olarak niteledikleri, günümüzden 12–15 milyar yıl önce meydana gelen büyük patlamayı (big-bang), maddeyi anında yok eden olağanüstü yoğunluktaki bir ışığın genişleyerek yayılması olarak tarif ediyorlar. Bu tanım, Yunus Emre’nin dizelerindeki anlatım ile şaşkınlık verecek şekilde örtüşmektedir.

Tevrat’ın Yaratılış Kitabı’nda Tanrı’nın önce göğü ve yeri var ettiği, sonra sırasıyla ışığı, gök kubbeyi, denizleri ve yıldızları yarattığı anlatılır. Yunus’un dizelerinde var oluşun başlangıcı farklı ortaya konduğu gibi, yaratılışın ortaya çıkış sırası da farklıdır. Yunus Emre’nin anlatımlarında önce parlak yoğun bir ışık vardır. Bu ışık kendi heybetinden dağılır, ortaya gökyüzü ve yıldızlar çıkar. Gökyüzünde her şey dönmeye başlar. Güneş, ay ve yeryüzü bundan sonra şekillenir.

Günümüz gökbilimcileri, Tevrat’ta anlatıldığı gibi önce gökyüzünün ve yeryüzünün sonra ışığın, sonra karaların ve denizlerin, sonra yıldızların ortaya çıktığı fikrine iştirak etmiyorlar. Bu sürecin altı günde tamamlanabileceğine ihtimal bile vermiyorlar.

Bilim adamları evreni doğuran nesnenin çok parlak, çok ışıltılı ve çok yoğun bir yapı olduğunu, bu yapının kendi yoğunluğunu taşıyamayarak genişlemesi ile evreni oluşturan gökyüzü ve yıldızların meydana geldiğini düşünüyorlar. Gökyüzündeki her nesnenin, yıldızların, gezegenlerin, güneş sistemlerinin ve gökadaların, dünyanın da içinde bulunduğu güneş sistemi daha var olmadan (4.7 milyar yıl önce) dönmeye başladığını tartışmasız kabul ediyorlar.

Yunus, on üçüncü yüzyılda yaşadı. O çağda dünya, bu bilgileri bilmeye, taşımaya ve tartışmaya henüz hazır değildi.

Dört kapı kırk makamla ifade edilen “seçmeci” bir kurumsal yapı içinde itina ile yetiştirilmiş küçük bir azınlık bu bilgilere sahip olabiliyor ve bu sırlar aynı titizlikle bir sonraki kuşağın ehil olanlarına aktarılıyordu. Yunus Emre’nin ifadesine göre bu sözler, O’na ait değildi; daha uzak bir geçmişten O’na ulaştırılmışlardı. Yunus Emre, sözlerin aslını bilenlerin bunu anlayacaklarını umut etmişti.

Ey sözlerin aslın bilen
Gel de bu söz nerden gelir
Söz aslını anlamayan
Sanır bu söz benden gelir

Yirminci yüzyılın dâhisi Albert Einstein, inandığı Tanrı’yı şu cümlelerle tanımlıyor: “Var olan her şeyin uyumlu birlikteliğiyle ortaya çıkan Tanrı’ya evet, ama insanların günlük işleriyle ilgilenen cezalandırıcı ve mükâfatlandırıcı Tanrı’ya hayır.”

Ünlü fizikçinin Tanrı algılaması, Alevi inanışı içindeki “varlığın birliği” inancının tam karşılığıdır.

Bugünün bile ötesinde, akıl dolu inanışları nedeniyle Aleviler, hangi dinin egemenliğinde yaşamışlarsa o dinin kesintisiz ve amansız düşmanlığının hedefi haline geldiler. Onlara yönelik düşmanlık, her dönemde, tahammül sınırlarının ötesinde oldu.

Aleviler, başka dinlerin hükümranlık alanlarında kendilerini olduklarından farklı göstermeyi, varlıklarını koruyabilmek için son bir sığınma noktası olarak benimsediler. Son bin yılda, İslam coğrafyasında, katliamlardan olabildiğince kurtulabilmek için olduklarından başka kisvelere bürünen Aleviler, önceki bin yılda da aynı korunma gerekçesi ile Hıristiyanlığa karşı takıyye içinde olmuşlardı.

İslam egemenliği altında yaşamaya mecbur kaldıklarında “asıl Müslümanlar biziz”deyip sudan sebeplerle camiye gitmeyenler, oruç tutmayanlar, namaz kılmayanlar, haccı reddedenler, geçmişte aynı coğrafyada Hıristiyan mezalimi ile kuşatıldıklarında gerçek Hıristiyanlar bizleriz deyip, kiliseye gitmemişler, vaftiz olmamışlar, haça tapmamışlar, Hz. İsa’nın ve Hz. Meryem’in kutsallıklarını reddetmişlerdir.

Aslında bu insanlar ne geçmişlerinde Hıristiyan oldular ne de İslam ikliminde yaşamaya başladıklarında Müslümanlığı seçtiler. Onlar sadece kendilerine yönelen ölümcül tehlikeleri savuşturmak için geliştirdikleri güvenlik söylemlerini hâkim dini rüzgârlara göre yeniden düzenlediler. Onlar geçmişlerinde ne kadar Hıristiyan oldularsa bugün de o kadar Müslümandırlar.

Alevilerin kendilerini düşman çevrelerde olduklarından farklı şekilde ifade etmeleri, onlar için bir güvenlik çemberi oluşturmakla birlikte, geçmişte ve günümüzde Alevilerin üzerlerine aldıkları korunma örtüsü, asıl olanı ortadan kaldıracak kadar iyi işlev görmüş, zaman zaman da asıl olanın yerini almıştır.

Alevilerin yaptıkları takiyyenin, Alevilik üzerindeki en büyük tahribatı ve onarılmaz yıkıcı etkisi, Hıristiyan ve Müslüman egemenliğinde yaşayan aynı inanışın, birbirleriyle ilişkilendirilmesini imkânsız hale getirmiş olmasıdır. Bu inanışın tarihi ikiye bölünmüş ve iki parçayı birbirine bağlayan halkaları neredeyse kaybolmuştur.

Geçmişte Aleviler, Hıristiyanlığın sapkın bir kolu sayıldılar. Bugünün Alevileri de Müslümanlığın sapkın bir mezhebi olarak niteleniyorlar. Aynı inanışın zamana ve zemine göre farklı dış görünümler sergilemesi, onun niteliğini ve tanımını değiştirmez. Bu insanların tarihini, yaşamsal zorunluluktan dolayı büründükleri dış görünüşlerini doğru kabul ederek, birbirinden bağımsız iki ayrı parçaya bölmek, kasıt da olsa, bilgisizlik de olsa onarılması gereken büyük bir hatadır.

Alevilik yakın tarihlerde ortaya çıkmış, ana gövdesi İslamiyet olan bir inanış veya mezhep değildir. O, kökleri kendisine giden asıl gövdesinden koparıldıktan sonra tarumar edilmiş, binlerce yıllık bağımsız bir inanış ve kadim bir yol, bir ulu erkândır.

Kopmuş iki parçanın bir araya gelmesi, Aleviliğin geçmişine kavuşması, kaybolmuş hafızasını kazanması gerekmektedir.

Alevilik, kendi geçmişini hatırladığında, tarihin bir kesitinde, suyu iyice bulandırarak Aleviliğin geçmişi ile bağlarını koparıp onu başka geçmişlere ve belirsizliklere bağlamak üzere kurgulanmış savların hiçbirinin tarihsel gerçekler üzerine oturmadığı anlaşılacaktır.

“Serçeşme” Alevi terminolojisi içinde, erkânı kuran kişi ve “yol”un başlangıcı demektir. Yaygın olarak kabul edilmiş, temeli olmayan yapay tarih tezine göre Aleviliğin başlangıcı ve tarihsel altyapısını oluşturan olay, 1240 yılında Orta Anadolu’da meydana çıkan Büyük Babai Hareketi’dir. Bu hareketin önderi, Baba İlyas olarak da bilinen Baba Resûl’ün halifelerinden Hacı Bektâş Veli de Aleviliğin kurucusu yani “serçeşme”sidir.

Hacı Bektâş Veli’ye edilen bu iltifatın hoşluğu içindeki Aleviler, bu iltifatın gerisinde Aleviliğin 1240 yılından önceki tarihinin inkârının gizli olduğunu sezemediler.

Hacı Bektâş Veli, Alevi yoluna üstün hizmetlerde bulunmuş bir Veli’dir ancak Hünkâr’dan önce uzun bir Alevi geçmişi vardır.

Alevi tarihinin derinliği bugün algılayabildiklerimizin çok ötesindedir. Bu inanışın bütününü aynı fotoğraf karesinin içinde görebilmek bizleri tarifsiz duygulara ve sonsuz ufuklara sürükleyecektir. Önümüzde bir derya, gözlerimizde kalın bir perde var. Gözümüzün perdesi ummana dalmamıza engeldir.

Erdoğan Çınar

Reklamlar