Hurufiliğe göre, varlığın özü ‘ses’ten oluşur. Evren, sesin ortaya çıkması ile var olmuştur. Özü oluşturan ses, canlılarda eyleme dönük (bilfiil), cansızlarda gizilgüç (bilkuvve) olarak vardır.

Ses, canlılarda istem ve istekle ortaya çıkar. Cansız varlığın özündeki sesi ortaya çıkarmak için ise ona bir güç uygulamak gerekir. Örneğin, tahtaya elimizle ya da taşa taşla vurduğumuzda özündeki ses, gizilgüç olmaktan çıkar ve eyleme dönüşür.

Sesin biçim ve devinim kazanmış haline ise “müzik” diyoruz.

Evrenin, ateş, toprak, hava ve sudan (anasır-ı Erbaa) oluşması gibi müzik de temel olarak dört ana unsurdan oluşuyor: Diklik (pes-tiz), Şiddet, Süre ve Tını.

İki eşik arasına gerilmiş tele vurduğumuzda, telin doğasında zaten var olan ses devinime geçer. Bağlama‘da parmağımızı bastığımız yere göre boyu değişen tel aralığı, farklı frekans değerleri, dolayısıyla “nota” olarak adlandırılan farklı ses değerleri verir bize. 7 sayısının gizemi müzikte de karşımıza çıkıyor. Müzikte 7 ana nota olduğu kabul edilir. Bununla birlikte, her bir notanın pesten ya da tizden eşdeğeri sesleri veren sonsuz sayıda oktavı vardır. Her bir nota ise kendi içinde, birbirinden çok küçük ses değerleriyle ayrılan 9 komaya bölünmüştür…

Müzikteki matematiksel gizemi keşfederek yazıya dökmenin ilk temeli atan ise Pisagor.

Diklik; bir sesin ne kadar “tiz” ya da “pes” olduğunu, Şiddet bir sesin gürlüğünü, Süre ise bir sesin ne kadar sürdüğünü ifade eder. Müzikte süre; birlik, ikilik, dörtlük, sekizlik, onaltılık gibi iki ve katları şeklinde ifade edilir. Tını ise bir sesin rengidir. Akustik olarak tını, sesin doğuşkan (harmonik) yapısına bağlı olarak değişir.

Yapılan müziğin teknik özellikleri ve karakteri, ait olduğu toplumun zevkleri ve estetik anlayışı yanında, mantalitesini, sosyal ve siyasal kültürünü de yansıtır. Doğu müziğinde, 7 nota ve bunların belli sayıdaki komaları kullanılarak oluşturulmuş makam dizgesinde vücut bulan bir melodiye dayalı “tek sesli müzik” türü esas olurken, Batı daha çok ana sesleri kullanarak ve belli bir matematiksel ilişkiye göre oluşturulmuş birden fazla ezginin uyum içinde aynı anda icrasına dayalı “çok sesli müziği” geliştirmiştir.

Alevî müziğinde temel enstrüman Bağlama‘dır. Önceleri beşli aralıkta ses veren (sol-re) iki telden oluşan (Ruzba) bu enstrümandaki tel grubu sayısı, daha sonra üç gruba çıkmış. Alevî dede ve zakirlerinin cemlerde ve muhabbetlerde çaldığı bağlama, akort ediliş şekliyle (la-sol-re) ve çalma tekniği ile kara (bozuk) düzen diye bilinen (sol-re-la) akort ve çalım şekline dayalı bağlamadan ayrılır.

Alevi müziği, makamsal olmakla birlikte, bağlamanın çalım tekniğinde, birli ve beşli seslerin eş zamanlı tınlamasıyla oluşan kendine özgü bir akor sistemiyle çok sesli öğeler de taşır.

Alevi ezgileri, Mi, Re, Do notalarında durak verse de sonunda “La”da karar kılar.
Dünyanın boşlukta dönerken çıkardığı ses de 440 frekanslı La sesidir.
Ancak Alevi müziğinde ezgi bitimlerinde genelde karşımıza “Fa(#3)-Sol-La” şeklindeki bir teslis ile ezginin taçlandırıldığı göze çarpar. Bu da bir çeşit mühürdür.

Bağlama çalmanın amacı ve işlevi de Alevilik’te farklıdır. Alevî müziği bir eğlence müziği değil, üst düzey bir inançsal ve felsefî, sanatsal ve estetik dışavurumdur.

Egemenlerin yüzyıllardır dayattığı cendereye itirazı olan, “güç”ten değil “Hak”tan; güçlüden değil, doğrudan yana olan, haksızlığa karşı duran, korkunun yerine sevgiyi ikâme eden, insanı Tanrısal bilip kutsayanların öğretisinin adı Alevilik olurken, Alevilerin, temel araçları ise şiir ve müzik olageldi. Bu öğreti temelinde, içerik ve estetik bakımdan doruğa ulaşmış, göz kamaştırıcı bir Alevi şiir ve müziği ortaya çıktı. Aleviler, bulundukları coğrafyada adeta edebiyatın ve müziğin efendileri oldular.

Alevi şiir ve müziğini var eden, geliştiren ve yayan ise ozanlar oldu. Alevilikte inançsal boyutun sahibi ve öğreticisi konumundaki “Pir”in yanında ozanlar, kültürel, eğitsel ve estetik alandaki rolleriyle adeta iki temel direkten diğeri olageldiler. Alevî ozanları, Aleviliğin temel ritüeli olan, Aleviliğin öğrenilip içselleştirildiği ayin-i cemlerde yetiştiler, şekillendiler. Alevî öğretisine uygun deyiş, nefes, duvaz gibi manzum edebi ürünleri saz eşliğinde okumak olan “Zakirlik”, cem ayininde yerine getirilen 12 hizmetten birini oluşturur. Bu yüzden ozanlık ve bağlama-saz, Anadolu, Kuzey Mezopotamya ve İran bölgelerinde, Aleviliğin temel temsilcisi, taşıyıcısı haline geldi. Sultan orduları, ülkeleri kılıçla fethederken, ozanlar saz ve sözleriyle gönüllerin fatihi oldular.

Kökleri damar damar toprağın binlerce metre altına işleyen ulu bir ağaç gibi insanlığın binlerce yıllık birikiminden beslenen ozanlar, kaba bir propagandist değil, filozofça toplumunun düşünsel düzeyini; nitelikli edebi ürünleri ve yarattıkları müzik kültürüyle de estetik düzeyini yükselttiler. Ozanlar, aynı zamanda toplumunun siyasal ve sosyal kanaat önderleri, rol modelleri olageldiler. Meyveleriyle besledikleri bu toplum için dallarıyla güneşe karşı gölge, yele karşı dulda oldular.

Aleviler, saza “Sarı turna” dediler, sesini Turna simgesiyle andıkları “Şah”ın sesine özdeş gördüler. Bu yüzden egemen sınıfın adamları; Yunus’un deyimiyle yol kesen “şeriat oğlanları”, saza alerji duydular. “Şeytan icadı” dediler. Çünkü, ondan daha etkili silahları yoktu.

Saz ve ozan sözü bileşkesi, haksızlığa, eşitsizliğe, baskılara karşı durmanın, dünyaya, insana, evrene Alevice bakışın dile geldiği en etkili ve temel araç haline geldi.

Yüzyıllar boyunca, Nesimi, Kaygusuz, Pir Sultan, Hataî, Kul Himmet, Sıtkı Baba, Sadık Baba, Kemterî, Aşık Veli, Agâhî gibi devrine damgasını vurmuş ve bugün bile yaşayan birçok ozan yetişti. Bu ozanlar sadece müzik ve şiirde değil, siyasal, sosyal açıdan da devirlerine damga vurdular. Alevi köyleri, adeta ozan kaynıyordu. Onlar, sazı ve sözüyle toplumun dili ve yüreği oldular.
Anadolu’da topraktan fışkırırcasına ozan yetişti. Yıldızlar kadar çoktular. Yıldızlar kadar parlaktılar. Işık olup aydınlattılar, güneş olup ısıttılar, toplumun ruhuna ruh kattılar. Bu yüzden, adı saymakla bitmez bu ulu ozanlar, hala yaşıyorlar, hala bizi geliştirip, ruhumuzu ve bilincimizi rafine ediyor, gözümüzdeki perdeyi aralıyorlar.

Ben bu ile garip geldim, ben bu ilden bezerim,
Bir tutsaklık tuzağın demi geldi üzerim.

Çünkü ben bunda geldim, ben onu bunda buldum,
Mansur’am dara geldim, uş kül oldum tozarım.

Çün aşkın kitabını okudum tahsil ettim,
Ne hacet ki karayı ak üstüne yazarım.

Dört kitabın manası bellidir bir elif’te,
Bi dedirtmen siz bana, ben bu yoldan azarım.

Bir çeşmeden sızan su tatlı acı olmaya,
Edeptir bize yermek, bir lüleden sızarım.

Yetmiş iki millete suçum budur hak dedim,
Korku hiyanetedir, ya ben niçin kızarım.

Şeriat oğlanları nice yol keser bize,
Hakikat deryasında bahri oldum yüzerim.

Dost bana gelsin demiş, benim kaydımı yemiş,
Ben yüzüm karasından teberrükler düzerim.

Yunus, bu kuş dilidir, bunu Süleyman bilir,
Gerçek âşık bu yolda ne dediğin sezerim.

Yunus Emre

***

Telli sazdır bunun adı
Ne ayet dinler , ne kadı
Bunu çalan anlar kendi
Şeytan bunun neresinde?


Abdest alsan aldın demez
Namaz kılsan kıldın demez
Kadı gibi haram yemez
Şeytan bunun neresinde?


Venedik’ten gelir teli
Ardıç ağacından kolu
Be Allahın şaşkın kulu
Şeytan bunun neresinde?


İçinde mi, dışında mı
Burgusunun başında mı
Göğsünün nakışında mı
Şeytan bunun neresinde?


Dut ağacından teknesi
Girişten bağlı perdesi
Behey insanın teres’i
Şeytan bunun neresinde?


Dertli gibi sarıksızdır
Ayağı da çarıksızdır
Boynuzu yok, kuyruksuzdur
Şeytan bunun neresinde?

Dertli

Reklamlar