Hayali gönlümde yadigâr kalan
Allah bir Muhammet Ali’dir Ali
Kemer kuşanıp semahın dönen
Allah bir Muhammet Ali’dir Ali

Ali’dir cümle dillerde söylenen
Bir adı Ali’dir her dide bilinen
Cebraile nur içinde görünen
Allah bir Muhammet Ali’dir Ali

Arslan olup yol üstünde oturan
Selman’a destinde nergis getiren
Kendi meftaını kendi götüren
Allah bir Muhammet Ali’dir Ali

Yer gök arasına mizanlar kuran
Ak kağıt üstüne yazılar yazan
Engür şerbetini Kırklara ezen
Allah bir Muhammet Ali’dir Ali

Pir Sultan‘ım eydür ummana dalan
Yezidin kalbini gümana salan
Bin saatlik yolu kuşlukta alan
Allah bir Muhammet Ali’dir Ali

Aşık pençesini göğsüne götürdü, baş kesip meydana aşk-ı niyazda bulundu. Eğildi sağ tarafındaki post üzerinde erkân tutmuş pir ile görüştü. Pir Nizari, “aşk ile erenler” dedi aşığa “Nefesin tutulsun!..” Aşık iç geçirdi. Pir ile tekrar görüştü ama bu sefer, biraz serin görüştü! Pir Nizari, aşıktaki ikiliği hemen sezdi ama ona hiç belli etmeden meydana doğruldu. Aşık, pir nefesinden memnun kalmamıştı!

Fırka-i Naciye

“Biz” dedi, Pir Nizarî kendinden emin, “Naciye çocuklarıyız bildiniz mi erenler? Babamız Naci’dir. Bu nedenle şeriatta bize Güruh-u Naci derler amma Marifet kapısında erenler öyle söylemez. Marifet kapısında biz Ana Naciye çocukları olarak anılırız. Marifet kapısı “ölmeden ölmek” kapısıdır. O kapıda künyemiz Ana Naciye ile anılır. Hakikat yolculuğuna Naciye çocukları olarak çıkarız.”

Oysa aşık, ne de güzel bir nefes dillendirmişti. Dile gelen nefes ile meydan esrikleşmiş, erenler cuşa gelmişlerdi.. Onların coşku ve cezbesi, aşığı da sarıp sarmalamıştı. Dem o demdi. Gel gelelim, Pir Nizarî bu gün, meydanı muhabbeti, hiç duyulmadık bir kapıdan açmıştı. Aşık, “bu kapıdan girenlere aşk olsun” diye geçirdi içinden. Çünkü, bir anda bütün bildiğinin ters yüz olduğunu fark etmişti.

Hiç beklemediği bir anda, kulağının işittikleriyle sarsıldı. Pir Nizarî: “Aşık söyler, Arif törpülermiş erenler!” dedi meydana. Aşık, “işte bu lokma da benimdir” diye geçirdi içinden ve pirinin kendisini okuduğunu düşündü. Biraz mahçup, kafasındaki gümanı silip pirine kulak vermeye başladı. Pir Nizarî konuşmasını sürdürürken meydanı bir umman içinde sürükleyip bir başka meydana götürdü sanki. İşte orada, “açıldı meydan, göründü rahman!”

“Bakınız şimdi” dedi Pir Nizarî, “işin başına dönelim ve görelim. Lâ mekân ilinden bi nişan iken, nasıl oldu da bir an içinde zuhura getirdin? Bir an içinde ‘ol’ dedin de oldu?”

“Lâ” demek, yok demektir. O zaman mekân da yok. Lâ mekân ilinde ve bir an içinde, nasıl oldu da meydana çıkardın? Mekân yok, namı, nişanı yok. Yok olan yerdeki dünyada insan olur mu?”

“Gök baba, yer anadır. Gök keramet ve mucizattır. Yerde her türlü ot, ağaç biter. Göğün hareketi, onun mucizatıdır. Göğün hareketiyle yağan yağmur, kar, ateş, rüzgardır. Bunların hepsi yere yağmakta. İnsanlar, hayvanlar ve cümlesi, yerden ve gökten kalıplarını almış oluyorlar. Alınan kalıpları: ateş, hava, su ve topraktır.”

“Yüreğindeki kuşkuyu silmelisin talip” dedi Pir Nizarî. Sanki meydan erenlerinin bir kısmında da ikirciklenmelerin olduğunu sezmiş gibiydi ve meydana seslenmişti. Söylediklerinin adeta üstünü basarak konuşmasını sürdürdü.

“Kalıp, Allah’ı ispat edendir. Gerek insan gerek Allah olsun, anadan doğmayan kendini ispat edemez. Anca anadan doğan insan ve Allah, kendini ispat edebilir. Var olanların ispatı dünyadır. Dünyada ispatlı olan tasdiklidir. Vücutsuz olan Lâ mekândır. Mekânı yok, namı nişanı yok olanlar, kendilerini ne ile ispat edebileceklerdir? Ateş, hava, su ve topraktan vücudunu almayan ispatsız, Lâ mekândır.”

Aşık’ın nutku durmuştu adeta. “Pirim o zaman sen herkesin Allah’ı ayrıdır diyorsun” diye soracaktı ama vazgeçti. Bu meydanda, bu güne dek öğrendiklerinin bir anda suya sele gittiğini fark etmişti. Bir boşlukta gibiydi. Kendine olan güvenini kaybetmişti bir an için. Ruhu daralmıştı. Sazına gitti eli, belli belirsiz onu okşar gibi yaptı. Olduğu yere çöktü, küçüldü!..

Pir Nizarî sanki, meydanı okuyordu.. Meydan kitaptı ve o konuşmuyor, önündeki insan topluluğundan mürekkep kitabı sayfa sayfa okuyordu. Tıpkı aşığın sazın telleri üzerinde gezindiği sıradaki ruh haline benziyordu görünüşü. Ya da aşığa öyle gelmişti. Gözleri kapalı, yüz hatları sakin ve dingin, sesi bir melodi gibi insanın ta yüreğine işliyordu.

“Bu güne dek insanlık, iki kol üzere gelmişlerdir. Biri Naciye ana koludur diğeri ise Havva ana kolu. Bu kollar birbirinden ayrıdır. Bu kolların Allahları da ayrıdır. Havva kolunun Allah’ı yaratılmışlarda, Naciye kolunun Allah’ı da doğuşta ispat olunur. Doğuşta kendini ispat etmeyenin kendisi de yok, namı da yoktur. Yok olanlar, dünyada kendini ispat etmeyenlerdir. Yoktan yaratılmış olanlardır. Anasının doğum kapısına Hakk kapısı demeyenler, kendilerini inkâr etmiş, ailesiyle yatınca kendilerini pis görüp cenabet olanlardır. İnkâr defterine kayıt düşenlerdir.

Kendini tanı ey talip!.. Özünü, nefsini, hırsını öldür. Öldür ki yeniden doğumun olsun. Yeniden doğmak, uyanmaktır. Uykuyu terk et! Uyanmak kendini bilmektir. Kendini bilmeyen Hakkı bilir mi? Hakkı kendisinde mevcut görmeyen boş kovandır. Bu kovan şeytanın evi olup balı yoktur. Hakkı tanıyanlar, Hakk’ı kendisinde hazır ve mevcut görenlerin kovanları bal ile doludur. Hakk onların emrinde ve onlara sahip. Onları gezdiren dolaştıran, her bir fena fiillerden, kötü hallerden saklayıp bekleyen Hakk’tır.”

“Gerçeğe hü!.. dedik erenler. Üçler, beşler, yediler dedik erenler! Kimdir üçler? Üçler: Hakk-Muhammed-Ali’dir. Üçü birdir ve Hakk’tır. Hakk bunlardan ispat olunmuştur. Bunun da ispatı Fadime’dir. Hakkı kendilerinde görüp birbirlerine secde, niyaz olmuşlardır. Burada, evvela ikrar ve iman kapısı vardır. İkrar ve iman kapısı, Fadime kapısıdır. Bu kapı; pir, rehber, mürşit kapısıdır. Bunların yedi günde bir sorgu sualleri, pir divanında ve Fadime meydanında ibadetleri vardır. İkilikte kalanların bir bölümü ibadetlerini kiliselerde yapan papaz ve ruhanilerdir. İkilikte kalanların bir bölümü de, camilerde hocaların arkasında, günde beş vakit namaz kılanlardır.”

“Arif olana bir mâna sofrası açtık erenler. Söze değil sözdeki öze malik ol. Bakıyorsun yüzüme ve sadece yüzümü görüyorsun! Gönül gözün, mâna gözün kapalı, yüzümdeki Hakkı görmüyorsun. Zahiren rahmet Ali’nindir. Ali’den başka rahmet sahibi yoktur. Allah dahi ikidir. Biri rahmet deryasının sahibidir, diğeri ise zulmet deryasının sahibidir. Rahmet Naciye kolu, zulmet Havva koludur. Buğuz, kin, kibir, gurur, haset, riya, benlik ve bütün kötü fiiller, Havva anadan doğan evlatlara tabidir. Bunlar kandil-i kudret malıdır. Kandilden dünyaya geldiler! Batın âleminde Ali, Naciye ananın eşidir. Onların ispatı ise Fatime ile Ali’dir. Batın âleminde Fatime, Naciye’dir ve rahmet deryasının sahibesidir. Rahmet, batında ana demektir ve rahmet, Fatima’nın kendisidir. Fatima’nın emrini tutmayan, dersini okumayan, sözünü dinlemeyen, rahmetten uzak olup talip olamaz. Fatima kapısı talip kapısıdır. Gerçeğe Hü erenler!..”

Pir Nizarî meydana üç kez secde etti. Baş kesti “aşk ile erenler” dedi.

Gerilerde oturmuş bir talip sunulan arifler lokmasında nasiplenememiş, sürekli gidip gelmişti. Fadime kapısının yüceliği onu sarsmış ve özündeki nefs ağır basmıştır. “Er olan avret olana nasıl secde eder” diyordu sürekli içinden. Pir Nizarî’ye son anda sormak istiyordu, bu nedenle oturduğu yerden şöyle bir yekindi: “Pirim, destur olursa sormak istiyorum, kadınların piri kimdir?” diyecekti, sözü ağzında kaldı. Coşa gelen aşık en başta olmak üzere, meydanda bulunan bacı-kardeş cümle meydan canları, sırayla pire pençe-i aşk edip görüşmeye durdular. O en son kaldı. Zorunlu sürünerek geldi. Pir ile niyazlaşacaktı ki Pir Nizarî, o talip ile görüşmedi. “Yürğindeki ikiliği sil talip” dedi. “Bizim lokmamızdan nasibini almadın. Lokmadan rızalığını bildirmedin. Neden niyazlaşmak dilersin? Niyazlaşmak rızalık kapısıdır. Razı değilsen neden niyazlaşırsın?” dedi ve talibin başını okşadı.

Talip biraz mahçup geri çekildi. “Destur olursa düşüneyim erenler” dedi meydandan mehil istedi. Meydan erenler, “aşk ile erenler!” deyip mehil dileğine rızalık verdiler.

Aşık destur edip sazına niyazda bulundu.

Gerçeğe Hû!..

Daha Allah ile cihan yok iken

Biz onu var edip ilan eyledik

Hakka lâyık hiçbir mekân yok iken

Alıp hanemize mihman eyledik

(…)

Gayrıdır her milletten bu bizim milletimiz

Hiç dinde bulunmadı din ü diyanetimiz

Bu din ü diyanette yetmiş iki millete

Bu dünya ol ahrette ayrıdır âyâtımız

(…)

975-9025-40-3_tn

Haşim Kutklu, Kızılbaş Alevilikte YOL ERKÂN MEYDAN (ss.63-68)

Reklamlar