Rızalık Kapısında Teslim

Elif’tir doksan bin kelamın başı,
Var Hakk’a şükreyle be’yi n’eylersin
Vücudun şehrini arıtmayınca
Yüzünü yumaya suyu n’eylersin

Yalan söyleyip de geçme sıraya,
Evliya nefesi verme araya.
Var bir amel kazan, Hakk’a yaraya,
Hakk’a yaramayan huyu n’eylersin

Şeytan benlik ile yolundan azdı,
Âşık maşukunu aradı gezdi.
İki cihan fahri bir engür ezdi,
Fakr ile fahr olmaz, bayı n’eylersin

Varın görün irakipler kandedir,
Hak ehli kardaşlar yolda demdedir.
Bilin ayn’el yakin Ali cemdedir,
Cemiyet olmayan köyü n’eylersin

Pir Sultan’ım okuyuban yazarım,
Turab oldum, ayaklarda tozarım.
Yâr elinden içtim, sermest gezerim,
Yarden içilmeyen meyi n’eylersin

Kızılbaş yol erkânında kemerbest olup pir eteğinden tutmak, yani bir pire bağlanmak, yol üyesi olmanın en temel şartlarının başında gelir. Bağlanılacak pir, gayet doğaldır ki, ailenin bağlı bulunduğu pirdir. Çünkü, kemerbest olma ve pir eteği tutma erkânı (kuralı), yedi ila on beş yaş arasında gerçekleştirilir. Bu yaşlardaki yol çocukları masum-u pak kabul olunur ve bunların yaptıklarından ve yapamadıklarından anne ve babaları sorumludur.

Çocuklar adına kemerbest rızalığı, anne ve baba tarafından karşılanır. Rızalık, Kızılbaş Alevî yolunda son derece önemli bir onama ve kabul etme erkânıdır. İstek tümüyle gönül rızalığına dayanır. Çünkü Kızılbaş Alevî inancında yola girmek, bildiğimiz maddi dünyadan, bir başka deyimle nefsin, “Benin-Egonun” yasalarının yürülükte olduğu dünyadan –ki bu hem cins hem de sınıf olarak- erkeğin tayin ettiği mülk yasaları dünyasından; ortaklar dünyasına, diğer dinlerin “öbür dünya” diye tanımladıkları bir düş dünya yerine, yola girme ile başlayan, bir Can’lar (Rızalık Şehri) dünyasına giriştir. Yola girmek ile bu “Ortaklar Dünyasının” kapısına varılmış olunur. Bu dünya adalet ve vicdanın egemen olduğu bir dünyadır. Yasaları rızalık üzerine yürür. Orada “Sen” ya da “Ben” yoktur. Orada “biz” vardır.

Yola girmeden önce kişi bütün varlığıyla böyle bir dünyaya girmeye ve onun yasalarına uymaya kendini hazır hissetmelidir. Ona hazır olmalıdır. İnsanda “yedi ben merkezi” vardır. Bildiğimiz ve yaşadığımız dünya gerçeğinde, bütün bu merkezler insanı nefsin hakimiyetine göre yönlendirir ve hareket ettirir. Yola girmeye hazır olan can bu parçalanmış “ben merkezlerinin” işlevini bir merkezin emrine verir. Bu rehberlerin yardımıyla gerçekleşir…

Böylece kişi “uyku halinden” uyanıklık haline geçmeye başlar. Ortaklar dünyasına geçme isteği, kendini hissettirdiği andan itibaren “Talip” kapısına varılmış olur ki, işte bütün bunlar, rızalık ile olacak olan durumlardır. Zaten Talip demek, hem talep etmek, hem talebe (öğrenci) olmak manasındadır. Bir başka deyimle hem istekte bulunmak hem de istediğin şeyin öğrencisi olmak anlamındadır. Talep etmenin ve talebe olmanın anahtarı ise rızalıktır. Rızalığın mührü ise teslim olmaktır.

Güzel aşık cevrimizi
Çekemezsin demedim mi
Bu bir rıza lokmasıdır
Yiyemezsin demedim mi

Yemeyenler kalır naçar
Gözlerinden kanlar saçar
Bu bir demdir gelir geçer
Duyamazsın demedim mi

Bu dervişlik bir dilektir
Bilene büyük devlettir
Yensiz yakasız gömlektir
Giyemezsin demedim mi

Çıkalım meydan yerine
Erelim Ali sırrına
Can-ı başı Hak yoluna
Koyamazsın demedim mi

Aşıklar kara baht(ı) olur
Hakk’ın katında kutl’olur
Muhabbet baldan tatl’olur
Yiyemezsin demedim mi

Pir Sultan Ali Şahımız
Hakk’a ulaşır rahımız
On İkiler katarımız
Uyamazsın demedim mi

Bir başka noktadan ele alınırsa, rızalık; yolun son derece çetin kabul edilen kurallarının yerine getirilme zorunluluğundan dolayı ve ayrıca her türden resmi devlet uygulamaları karşısında yasaklanmış, aşağılanmış, inanırları katliamlara uğramış bir inanç olmasından dolayı, bu yönden doğabilecek her türlü etkiyi göğüslemek, yol ve erkânı, yol ve erkân kardeşliğini her şeyin üzerinde tutmak ihtiyacına dayanır. Böylesine çetin yol şartları, hem dünyasal olarak, hem bu dünyada mülk dünyasının kahredici baskısına ve hem de manevi dünyanın ağır koşullarına karşılık, doğaldır ki, yola girişi, ancak severek ve isteyerek kabul etmekle mümkündür.

Bu nedenle olacak ki yol ulusu;

“Bu yol demirden leblebidir. Kılıçtan keskindir. Kıldan incedir. Bu yol ateşten gömlektir. Bu yol rızalık lokmasıdır ki, bu lokmayı yiyebilecek isen gel, ateşten gömleği giyebileceksen gel, demirden leblebiyi yiyebileceksen gel ki bu kılıçla vurulmayasın bu köprüden geçebilesin” diye buyurmuştur.

Talibe pirlik edecek ve eteğinden tutulacak pir ve rehber, en evvelinden birbirinin yurdunda oturacak, “terk için rızalık” verecekler. Terk, Kızılbaş yolağında, hem maddi hem manevi kötülükten arınmadır. Bu temelde “ölüp yeniden dirilmedir”. Pir ve Rehber, birbirinin yurdunda oturacak demek, birbirlerine pir ve rehber olacaklar, hem pir hem talip olacaklar ve sonra “terki-mal, terki can, terki dünya ve terki-bed” fiil edecekler, bunda teslimi rıza gösterecekler, yani ikrar verip iman edeceklerdir. Böylece makamlarına oturmaya aday olacaklar.

Terk ve rızalık kapısı Alevilikte şeriat kapısıdır. Yani Kızılbaş Alevî şeriatı buradan başlar. Şeriat sözünün geçtiği her yerde, İslam şeriatını çağrıştıran yaklaşımlar erkân değildir. Hiçbir şekilde de doğru değildir. Tersine, “İslamın doğru olan şeriatı budur” demek de erkân değildir. Her dinin şeriatı kendisinedir ve karıştırılmamalıdır. Terk, Kızılbaş Alevilikte, bütün makamlar için geçerlidir. Ancak yer ve makamına göre dereceleri farklıdır. Terk’in derecesi marifet kapısına kadar devam eden bir süreci kapsar. “Ölmeden Ölme” kapısı, marifet makamıdır ki bu makam, özdeki hayvana ait ne var ise öldürülüp insan olarak yeniden doğuşun yapıldığı makam anlamına gelir.

Bu “Teslim-i Rızalık” ve “Terk” erkânı, cümle talip önünde olur. Pir ve rehberin rızalık kapısı, talip kapısıdır. Pir ve Rehber, talibe talip olacaklar ilkin. Andığımız erkânın “talip meydanında” olması bu yüzdendir. Talibe talip olmayan pir ve rehber, rızasızdır. Ne verdiği lokma kabuldür ne aldığı ikrar. Çünkü yönünü talibe dönmemiştir ve talibe borçlu değildir. Anasından doğmuştur ama anasına sırt dönmüştür. Talip, Hakk kapısıdır. Pirliğin doğum kapısıdır. Anasına sırtını dönen besbellidir ki Hakk’a sırtını dönmüştür. O sadece babasının gücüne, baba soyundan aldığı yetkiye dayanıyor demektir. O zaman, o pir ya da rehber, haksızca kucak açmış, hakkı gasp etmiş demektir. Çünkü tekrarında fayda vardır, pirlik ve rehberliğin doğum kapısıdır TALİP kapısı.

Meydanında post serip buyur ettiği pirine ve rehberine talip sormak durumundadır; “El kimden alınmıştır, rızalık hangi meydandan gelmiştir?” sorusunun cevabı doğru alınmadıkça, cem erkânında olunmamalıdır. Kızılbaş meydanı yol geçen hanı değildir. Talip yolun gereğini yerine getirmiyorsa, yolu müthiş incitiyor demektir ki, onun açtığı meydan nahaktır. O meydanda lokma yenmez, gülbank verilmez.

Kimler Gelmesin

Sefasına cefasına dayandım
Bu cefaya dayanmayan gelmesin
Rengine hem boyasına boyandım
Bu boyaya boyanmayan gelmesin

Rengine boyandım meyinden içtim
Nice canlar ile didar görüştüm
Muhabbet eyleyip candan seviştim
Muhabbeti küfür sayan gelmesin

Muhabbet eyleyip yokla pirini
Yusun senin namus ile arını
Var bir gerçek ile kıl pazarını
Kıldığın pazardan ziyan gelmesin

Kırklar bu meydanda gezer dediler
Evliyayı yola dizer dediler
Destini destinden sezer dediler
Nefsaniyetine uyan gelmesin

Pir Sultan’ım eydür dünya fanidir
Kırkların sohbeti aşk mekânıdır
Kusura kalmayan kerem kânidir
Gönülde karası olan gelmesin

Kimler Gelsin

Şimdi bizim aramıza
Yola boyun veren gelsin
İkrar ile Pire varıp
Hakikatı gören gelsin

Kişi halden anlayınca
Hakikatı dinleyince
Üstüne yol uğrayınca
Ayrılmayıp duran gelsin

Talib olunca bir talib
İşini Mevla’ya salıp
İzzet ile selam verip
Gönüllere giren gelsin

Koyup dünya davasını
Hakk’a verip sevdasını
Doğrulayıp öz nefsini
Şeytanı öldüren gelsin

Pir Sultan’ım Çelebiye
Eyvallahım ol veliye
Hal ehline hal diliyle
Yolun sırrın soran gelsin

Kızılbaş yoluna girmek isteyen can, mutlak olarak müsahip edinecek. Eteğini tutup kemerbest olduğu pir ve rehber önünde meydana gelecek. Görgüden geçecek. Böylece yolun anayasasını (şeriat), yolun dini gereklerini (tarîk) yolun örf, adet, edep ve erkânını, onun inceliklerini, sosyal yaşamın ve dünya işlerinin ilim ve irfan üzere inceliklerini bilecek öğrenecektir. Yukarda da belirtildiği gibi ancak bu aşamadan sonra, “terk ve rızalık” anlam kazanmış olacaktır. Bu temelde, insanın öz yeteneklerini, bu yeteneklerin açığa çıkarılmasını, yola ve onun sosyal yaşamının hizmetine verilmesini (marifet=kendini bilme) öğrenecek ve bilecektir.

Marifet kapısında, insanda mevcut olan yedi irade merkezi, bir irade merkezinde toplanacak ve ‘ben’ler, “biz” olacaktır. Kişi, özde insan olmaya hak kazanacaktır. Üç terk, üç rızalık kapısını açacaktır. Böylece düşüncede “ben“ler terk edilecek ve düşün dünyasında, insan olunacaktır. Sonra söz’de terk ile söz’de insan olunacaktır. Üçüncü olarak da, surette insan öldürülecek, terk edilecek ve öz’de insan olunacaktır. Surette insan demekle, özümüzde, insan kalıbında yaşayan hayvan kastedilmektedir.

Diğer yandan taliplik kapısındaki yol evladı, dinin on iki farzı yani olmazsa olmazı olan ve mutlak manada yerine getirilmesi gereken kurallarını öğrenecek, bilecektir. Bilmek, yapmak ya da yerine getirmek demektir. Yapılmayan bir şey, rızalık ile kabul edilmemiş ve ikrarından gelinmemiş şey demektir.

Dahası, yol evladı, müsahiplik kapısından geçerek, on iki farzla birlik, on iki farza bağlı on yedi erkânı bilecek, gereğini yerine getirecektir. Böylece “Dört Kapı Kırk Makam” öğretisinin, rızalık gösterip teslim olmuş bir yol evladı (kadın ve erkek), bir öğrencisi olarak “ben Kızılbaş Aleviyim” demeye hak kazanacaktır. Meydan görecek, hizmette bulunacaktır. En evvel olarak, bu iki kuralda teslimi rızalık göstermemiş bir kimse; bu pirdir, bu rehberdir ya da taliptir diye yoldan vazgeçilmez, vazgeçilemez! Bu bağlamda, hiçbirisi hak sahibi olamaz. Bu erkândan geçmemiş bir kimseye CAN da denemez. Yol ve erkânın kayıplara karışıp belirsiz olduğu; yolun belirsiz, meydanın ıssız kaldığı, güncelin ayyaşlığında, önüne gelen önüne gelene; “CAN” diyor!.. Kuşkusuz bu da tam bir yol cahilliği örneği oluyor!

Böylece, CAN olmaya hak kazanan her yol evladı, yılda bir kez müsahibi ile dar olmak durumundadır. Bir yıl içinde yaptıklarının ve yapamadıklarının hesabını vermek, yol kardeşlerinin rızalığını almak durumundadır. Maddi ve manevi yaşamının tamamında hiç bir can rızalık almadan yaşayamaz. Rızalık almıyor rızalıktan kaçıyorsa, onun hem maddi yaşamında hem manevi yaşamında lekeler var demektir. Onunla aynı meydana girilmez, onun dört kapı hakkına sunduğu dört lokmadan hiçbirisi yenmez, kabul edilmez. Pir ve rehberin en üzerine titrdikleri konu bu olsa gerektir.

Kızılbaş Alevilikte dar olmak son derece önemlidir. Burada da rızalık ön koşuldur. Dar olmak, her türlü dünyasal kirlilikten yunup arınmaktır. Her saat, her dakika kişi kendi özünde dar olmak durumundadır. Talip, dar olmayı, düşüncesinde (fikirde), sözünde (zikirde) ve işinde (amelde) sürekli tutar. Bu, düşüncede, iyiyi doğruyu düşünmek; sözde, iyiyi doğruyu söylemek; işte doğruyu iyiyi ve sağlamı yerine getirmek anlamındadır. Hakk meydanında ve pir önünde, birinci dar olan talip; Mansur olur. İkinci dar olan, Nesimî olur. Üçüncü dar kapısından geçen; Fazlullah olur. Bu üç isim, abdestlerini, hak ve adalet için kanlarıyla almış yol erenleri, gönül pirleridir. Canlarıyla kurban olmuş bedelgâhlardır.

Abdestsiz cem olunmaz. Peki cemde abdest nedir? İşte abdest budur; rızalıktır, Öz darıdır. Öz temizliğidir. Özünü yıkayıp arındırmamış hiçbir can rızalık kapısında olamaz. Rızalıktan geçmemiş hiç kimse, Can da olamaz, cem’de de bulunamaz. Neden ki, erenler öyle buyurmuşlardır: “Hal ile haldaş olunmadan yol ile yoldaş olunmaz!..”

Temennaya geldim erenler size,
Temenna edeyim destur olursa.
Mür’vet kapıların bağlaman bize,
İçeri gireyim destur olursa.

Pirim deyü divanına geçeyim,
Destinizden ab-ı hayat içeyim.
İzniniz olursa ağzım açayım,
Bir ma’na söyleyim destur olursa.

Talib günahkardır pir meydanında,
Zülfikar oynuyor durmaz kınında.
Rehberin önünde hak meydanında,
Kemerbest olayım destur olursa.

Rehbere bağlıdır talibin başı,
Durmuyor akıyor didemin yaşı.
Arafat dağında koçun savaşı,
Erkâna düşeyim destur olursa.

Pir Sultan Abdal’ım hey güzel Şah’ım,
Günahlıyım arşa çıkıyor ahım.
Pire kurban olsun bu tatlı canım,
Terceman olayım destur olursa.

Rızalık ile ilgili sözü bağlamadan, müsahiplik ile ilgil bir noktaya değinmek yerinde olur. Müsahiplik mühürlenmeden önce müsahip kardeşlerle aynı meydana iki çift can daha girer. Bunlar, müsahip olmuş ve müsahiplik erkânından geçmiş bacı-kardeşlerin deyim yerindeyse yedekleridir. Müsahiplerden birisinin başına bir hal gelip müsahiplik darından indirilmiş ise yedekler onun yerini alırlar. Merkezi yapısı dağılmış Kızılbaş meydanında, müsahiplik erkânı da dağılmıştır. Her bölgede bulunan ya da o bölgede pirlik eden makam sahibi, bilgisi görgüsü nispetinde uygulama yürütmüş ve erkân zamanla bozulmaya başlamıştır.

Aşina müsahip; müsahip olan kardeşler için belirlenmiş ve meydana önden alınan yedek müsahiplerdir. Görgüye müsahip kardeşlerin önünde yürüyerek girerler. Müsahip kardeşlerin yaptıklarından ve yapamadıklarından sorumludurlar, ancak ikinci dercede sorumludurlar. Ayrıca müsahip kardeşler birbirleri karşısında aşina müsahip-müsahip aşinadırlar. Biri, diğer kardeşine “müsahip” diye hitap ederken beriki ona “aşina” diye hitap eder. Tahtacı Kızılbaşlarda bu çift yapıya bir de “peşine müsahip”lik eklenmiştir.

Mürebbi (öğretmen); müsahiplik meydanı mürebbisiz olmaz. Müsahiplik en temel Kızılbaş şartıdır. Mürebbi ise müsahiplik şartının gereğidir. Mürebbilik makamı aynı zamanda rehberlik makamıdır. Öğretmenlik makamıdır. Yolun felsefesi, dinin erkânı, makamları, sosyal yaşamı, onun hukuku; örf, adet, görenek ve gelenek işleri, kısaca maddi ve manevi dünyanın her türlü gereği, mürebbisiz yani öğretmensiz olmaz.

Bu bakımdan aynı meydanda, müsahip kardeşlere kim mürebbi kılınmış ise o da hazır bulunur. Mürebbi makamı da çift olarak yerini alır. Müsahiplik Dar’ında en büyük pay mürebbinindir. Bu bakımdan müsahip kardeşlerin tam bir rızalık göstermeleri, tıpkı pirlik makamına gösterildiği gibi, tam bir teslim olma hali göstermek durumundadır.

Haşim Kutklu, Kızılbaş Alevilikte YOL ERKÂN MEYDAN (ss.88-97)

Reklamlar