sıdkı
SIDKI BABA (1865 – 1928)

Sıdkı Baba 1865 yılında Tarsus’un Yenice Köyün’de doğmuştur. Sıdkı Baba’nın soyu Oğuz Türkmenlerinin Bozok koluna bağlı olan Dede Garkın Aşiretinden gelmektedir. “24 Oğuz Boylarından birisi olan Garkın Boyu’nun dedesi anlamındadır.”

Dede Garkın; Anadolu Erenlerinden birisidir. Ebul Vefa’nın halifesi olduğu yönünde görüşler vardır. Dede Garkın’ın 12. Yüzyıl ile sonlarıyla 13. Yüzyılın ortalarında yaşadığı sanılmaktadır. Dede Garkın, Alevi-Bektaşi mürşitlerinden birisidir. Babailer Başkaldırısının önderi Baba İlyas’la da görüşmüştür. Sıdkı Baba, soyunu bu ünlü mürşide bağlamaktadır.

Sıdkı Baba köyünde (Tarsus’un Merzifon Köyü) bulanan “Köy Medresesinde” okumuş ve daha küçük yaşlardan itibaren saz çalmayı öğrenmiş ve deyişler söylemeye başlamıştır. Hacı Bektaş Dergâh’ına gittikten sonra, orada Ahmet Cemalettin Çelebi (1862-1921) ve Veliyeddin Hürrem Çelebi (1868-1940)’lerle birlikte Medrese eğitimi de görmüştür. Zeynel Abidin Ahmet Cemalettin Çelebi ile Veliyeddin Hürrem Çelebi zamanında yaşamış ve bu mürşitlerden tinsel besinini almıştır.

Sıdkı Baba belirli bir yaştan itibaren kendi eserlerini üretmeye başlamış ve okumuştur. Zeynel Abidin (Sıdkı Baba) kendi ürettiği deyişlerde “pervane” mahlasını kullanmıştır.
Pervane 1877 yılında daha 12 yaşındayken Hacı Bektâş Dergâhına varır. O sırada dergâhın başında Bektaşi Şeyhi, postnişin Feyzullah Çelebi Efendi (1810-1878) bulunmaktadır.

Pervane, Hacı Bektaş Dergâh’ına varışını dizelerinde şöyle dile getirir:

Bin iki yüz doksan üç oldu yıllar
Aktı gözlerimden kan oldu seller
Erişti nevbahar açıldı güller
Can bülbülü gülistana kavuştu.

Pervane, Dergâh’a geldikten iki yıl sonra köyünü ve annesini çok özler. Bunun üzerine Feyzullah Çelebi Efendi’den izin alarak köye gider. Annesini ve köyünü (Yenice Köyü) görür birkaç gün kaldıktan sonra Hacıbektaş’taki Dergâh’a geri döner. Dergâh’a geldiğinde Postnişin Feyzullah Çelebi Efendi’nin Hakk’a yürüdüğünü (1878) öğrenir.

1878 yılında Postnişin Feyzullah Çelebi Efendi’nin Hakk’a yürümesinden sonra yerine Ahmet Cemalettin Çelebi (1878 veya 1879) Postnişin olur. Pervane, aynı görev duygusu içinde muhannetle, aşkla dergâhta hizmetini sürdürür. Kendisine verilerin görevleri hiç aksatmaz ve hangi görev verilirse verilsin hiç geri çevirmeden, büyük bir zevkle, üşenmeden,, canla-başla o işleri yapar. Pervane, çalışkan, dürüst, güvenilir ve dostça davranışlarıyla güvenilir bir kişilikle hemen herkesin sevgisini kazanır.

Pervane’nin Dergâha ve Postnişine bu kadar içten bağlı olması ve samimi davranışları nedeniyle Postnişin Ahmet Cemaleddin Efendi, kendisine “Sıdkı” ismini takar.

Sıdkı, içten bağlı, dürüst, güvenilir anlamına gelir. Pervane, aslında tam da kişiliğine uygun düşen bir isimle buluşmuştur. Pervane’de kendisine takılan bu ismi sevmiş ve o tarihten sonra da ismi ve mahlası “Sıdkı” olmuştur. Kendisi tarihsel kimlik (Kültürel Kimlik) olarak da bu ismiyle tanınmıştır. Tarihe “Sıdkı Baba” olarak geçmiştir. Bektaşilikte “Baba” yol bakımından önemli bir aşamayı simgeler. Bektaşiliğin Babagan Kolu’nda Baba; Mürşit, Derviş, Veli… Aşamasına gelmiş olan birisidir. Yani Baba bu anlamda önder, öğretici ve söz sahibidir. Sıdkı Baba’da bu aşamaya ulaşmış bir mürşittir.

Sıdkı Baba, 1893 yılında dergâha hizmet eden Hatice isimli bir kızla evlenir. Bu evliliğin gerçekleşmesinde Ahmet Cemaleddin Efendi’nin büyük bir etkisi olur.

Sıdkı Baba, eşi Hatice’yle birlikte 1894 yılında çok beğendiği Merzifon’un Harız Köyü’ne (şimdiki ismi; Gümüştepe) gelerek yaşamına orada devam eder.

Er ceminde agâh oldum bı sırra
Yüküm cevahirdir, çözmez her yere
On dört sene hizmet ettim bir Pir’e
Bu SIDKI mahlasım kazandım yeter

Sıdkı Baba’nın şiirinden de anlaşılacağı gibi tam on dört yıl dergâhta Pir’e ( Cemalettin Efendi’ye) hizmet etmiştir. Ozan “SIDKI” mahlasının (kültürel, tarihsel ismini) bu hizmetin karşılığı olarak kendisine bu dergâhta verildiğini belirtiyor

On dört yıl dolandım Pervanelikte
SIDKI ismim buldum divanelikte
Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların Cem’inde dar’a düş oldum.

Bu dizelerde ozan; on dört yıl Hacı Bektaş Dergâh’ında dönen bir çark gibi döndüğünü, yani dergâha karşılıksız hizmet sunduğunu; bu kuruma içten bağlı olduğunu belirtiyor. Ozan, burayı kendisi için merkez, kendisini ise buraya (merkeze) bağlı olan biri olarak görüyor. Merkez çekici olandır ve yoğuşmadır. Yoğunlaşan şey, kenarında, köşesinde ve çevresinde olanı kendisine çeker. Ozan da “pervanelikte dolandım” derken, Hacı Bektaş Dergâh’ının bir çekim alanı olduğunu ve bu alanın kendisini de çevrenine aldığını vurgulamaktadır. Ozan, bundan dolayı da bu çekim alanının çevresinde döndüğünü; çünkü bu dergâhın kendisini Tarsus’tan çekip buraya kadar getirdiğini ve buraya sevgiyle bağlı olduğunu; zevkle ve büyük bir istekle Hacı Bektaş Dergâh’ına hizmet ettiğini söylemektedir.

Sıdkı Baba, Hacı Bektaş Veli’ye ve onun düşüncelerini devam ettiren bu kuruma bağlı, tutkun ve aşırı düşkün olmasından dolayı da Sıdkı ismini aldığını bu dizelerde de belirtiyor. Sıdkı, zaten bağlılık, güvenilir olma ve sevdiğine tutkun olma anlamlarını içerdiğini ve bu ismin kendisine tam da uyduğunu söylemektedir.

Ozan, aşkın şarabını burada içtiğini, içtiği badelerle (yani düşünsel gıdalarla), gizli bilgilerle, kendinden geçtiğini; Kırklar Cem’inin gerçek anlamını burada öğrendiğini anlatıyor. “Kırklar Cem’inde dâr’a düş olmak”; Kırklar Cem’inin vermek istediği iletiyi algılamak ve onun imgesel bir tasarım olduğunun bilincine ulaşmaktır.

Kırklar Cem’i Alevi-Bektaşilik’te çok temel bir ritüeldir. Kırklar Cem’i birebir, pratik olarak yaşanmış bir Cem değildir. Bu tamamen Alevi-Bektaşi ulularının ortaya koyduğu “Kozmik ve Gnostik” bir Tasarımdır. Burada derin bilgiler, gizemli söylemler ve Bâtıni anlayışlar söz konusudur. Bu Cem; hem evrenin gizli bilgilerinin, evrene bakışının, Tanrı anlayışının; Tanrı+Doğa+İnsan birlikteliğinin; Hak Anlayışının ve bu doğrultuda Hak+Muhammed+Ali birlikteliğinin ve tüm bunların sonucunda ortaya konan insanın ve toplumun kurtuluşunun bir tasarım içinde sunulmasıdır. Kırklar Cem’inde önderlerin, sezgisel ve aşkın bir konumda veya düşüncede gerçeğe varma yoluyla ulaşılan ve içrek bilgilerle düzenlenmiş imgesel bir tasarım söz konusudur. Yani söz konusu Cem, geleceğe dönük düşünsel bir üretimi kapsar.

Kırklar Cem’i modeli (tasarımı); Alevi-Bektaşi öğretisinin insanlığı geleceğe taşıyacak olan ve toplumları her türlü olumsuzluklardan kurtarmayı ilke edinen ve özünde “Kamil Topluma” ve bu toplumu var etmek için de “Kamil İnsan”a ulaşmayı hedefleyen bir modeli oluşturur. Sıdkı Baba’nın dizelerinde bu gerçekler dile getirilmiştir

Sıdkı Baba, 1911 yılında eşi Hatice’yi yitirmiştir. Hatice, Hak’ka yürüdüğünde Sıdkı Baba daha 46 yaşındadır. Eşi Hakk’a yürüdükten sonra yalnız yaşayan ozan 1912 yılında köyde yaşayan Naciye isimli bir kızla ikinci evliliğini yapmıştır.

Sıdkı Baba’nın bu iki evlilikten toplam 11 (on bir) çocuğu dünyaya gelir. Bu çocuklardan ikisi erkek, dokuzuysa kızdır. Ancak üç kızı daha çocukken ölmüşlerdir.

Sıdkı Baba 1928 yılında Hakk’a yürüdü. Yol diliyle söylersek “Hak’la Hak oldu”.

 

Çatılmadan yerin göğün binası
Muallâkta iki nura düş oldum
Birisi Muhammed birisi Ali
Lahmike lahmi’de bire düş oldum

Ezdi aşkın şerbetini hoş etti
Birisi doldurdu biri nuş etti
İkisi bir derya olup cuş etti
Lâl ü mercan inci dür’e düş oldum

O derya yüzünde gezdim bir zaman
Yoruldu kanadım dedim el’aman
Erişti carıma bir ulu sultan
Şehinşah bakışlı ere düş oldum

Açtı nikabını ol ulu sultan
Yüzünde yeşil ben göründü nişan
Kaf u nun suresin okudum o an
Arş-Kürs binasında yâre düş oldum

Ben Âdem’den evvel çok geldim gittim
Yağmur olup yağdım ot olup bittim
Bülbül olup Firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için hara düş oldum

Âdem ile balçık olup ezildim
Bir noktada dört hurufa yazıldım
Ãdem’e can olup Şit’e süzüldüm
Muhabbet şehrinde kâra düş oldum

Mecnun olup Leyla için dolandım
Buldum mahbubumu inandım kandım
Gılmanlar elinden hulle donandım
Dostun visalinde nâra düş oldum

On dört yıl dolandım Pervane’likte
Sıdkı ismim buldum divanelikte
Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların ceminde dar’a düş oldum

 SIDKI’yam çok şükür didare erdim
Aşkın pazarında hak yola girdim
Gerçek âşıklara çok meta verdim
Şimdi Hacı Bektaş Pir’e düş oldum

Hak yaptı ruhumu saldı cihana
Eserdim âlemde rüzgâr idim ben
Nutk’oldu Mevlâ’dan indim bir hana
Arzumanım yolda derkâr idim ben

Bir zaman o handa eğlendim kaldım
Aşkın deryasına özümü saldım
Üç sünnet yedi farz o handa kaldım
Mürşidim yanımda ikrar idim ben…

Mürşitle özleri katara kattık
Gönüller bir edip pençeye yattık
Kırkların Cem’ini o handa tuttuk
Erenler babında, berdar idim ben

Nutkundan emretti o Rabbü-l Celil
Dedi kulum olma bu hale melul
Yetmiş bin melaik yanımca delil
Geldim şu cihana hakdar idim ben….

Bir ebe geliben göbeğim kesti
Tuzlayıp tenimi toprağa yastı
Ol vakitte anam bağrına bastı
Anamın koynunda şirdar idim ben

Anamın koynunda çok devran ettim
Besleyip vücudum ab ile tuttum
Üç ile beş ile yediye yettim
Yaşım on iki de izhar idim ben

Hakikat bağına eyledim seyran
Bülbülüm bir güle kıllarım figan
Dört kapı, kırk makam özümde pinhan
On iki kapıya bir şar idim ben…

On beşime geldim aşikâr ettim
Esrar-ı Hüdayı hem izhar ettim
Çok beyit cihana yadiğar ettim
Aşıklar içinde ahkar idim ben..

Şimdi mahlasımız oldu PERVANE
Katramı gark ettim bab-i ummana
Sinnim yiğirmi de yettim damana
Üstazım Şeyh Cemal mazhar idim ben

• Sıdkı Baba – Pervane •

Sıdkı Baba, bir zaman Mevlâ’nın içinde bulunduğunu ve bu uzam içinde insan olarak dünyaya geldiğini belirtiyor. Dünyaya geldikten sonra, geliştiğini, büyüdüğünü ve kendisini eğitmek için bir mürşide uğradığını ve burada üç sünnet:

1- Tevhid (birlik),
2- Alçakgönüllülük,
3- Kalbin temizliği, kimseyi düşman görmeme;

ve yedi farz:

1- Dünya nimetlerine tapmamak,
2- Dostunu yüceltmek,
3- Hak yoluna girmek, mert olmak,
4- Musahip ve Mürebbi (eğitici, öğretici)’nin hakkını korumak,
5- Cem’de musahibin hakkını savunmak,
6- Yol ulusundan ikrar almak,
7- Yol ulusundan taç giymek.

aldığını ve bu yolun sürücüsü olacağına söz verdiğini; burada mürşidinden bilgi aldığını, kendisini eğittiğini, Kırkların Cem’ini özünde yaşadığını ve birçok şeyi bedeninde aştığını belirtiyor.

Ozan, belirli zamanlarda, farklı yaşlarda edindiği bilgileri ve ulaştığı aşamaları anlatıyor. Kendi yaşamında ki evrimi dile getiriyor. Her şeyde bir evrimleşme ve bir değişme olduğunu söylüyor. Ozan, Dünyaya geldiğinde, ebenin göbeğini kestiğini, bedenini tuzlayıp toprağa sardığını, annesinin kucağında beslendiğini ve daha sonra çocukluk dönemini, ergenlik dönemini yaşadığını ve 12 yaşına geldiğinde kişiliğinin oluştuğunu ve kendisiyle ilgili kararları verecek aşamaya ulaştığını anlatıyor.

Ozan, duygularını dışa vuracak konuma kavuştuğunda içinde beslediği düşüncelere kapılarak evden kaçarak Hacı Bektaş’a gittiğini ve dergâha ulaştığını söylüyor. Hacı Bektaş Dergâh’ında mürşitlerle buluştuğunu anlatan ozan; dergâha zevkle hizmet ettiğini ve orada; Aleviliğin insanı olgunluğa taşıyan dört kapı ve kırk makam öğretisini öğrendiğini belirtiyor. Aldığı eğitim sayesinde daha önce kendisine sır olarak görünen birçok şeyi beyninde açıklığa kavuşturduğunu, on beş yaşına geldiğindeyse şiirler yazmaya başladığını ve kendi görüş ve düşüncelerini anlatan dizlere imza attığını açıklıyor. Sıdkı Baba, alçakgönüllülüğü de elden bırakmaz ve kendisinin birçok ozanın yanında yetersiz kaldığını da belirtir.

Ozan, son dörtlüğünde “Mahlasını” aldığını, edindiği bilgileri bol bol herkese sunmaya çalıştığını, olgunluk aşamasına üstatlar eliyle ulaştığını ve deryalar gibi kabından taştığını belirtmektedir.

Sıdkı Baba, bu şiirinde Tanrı-Doğa ve insanın birlikteliğine vurgu yapmakta; bir bedene girerek dünyaya geldiğini belirtmekte ve dünyaya geldikten sonra geçirmiş olduğu evreleri dile getirmektedir. Her şey her şeye dönüşebilir ve hiçbir şey olduğuı gibi kalmaz diyen ozan; insanın insanlaşmasında en büyük temel işlevin insanın kendisini eğitmesini ve eğitimi de üstatlardan alması gerektiğini söylemektedir.

adil_can_978-605-4039-46-3

Alevi Bektaşi Edebiyatı ve Etkili Ozanları
Süleyman Zaman

Reklamlar