Aşure Meydanı

Aşure Meydanı, meydanlar içinde kadim (en eski) olanıdır. Hem gelenekseldir hem de dinsel özelliktedir. Komşu dinler içinde de, kimilerinde dinin gereği olarak kimilerinde ise bir kutsal gelenek olarak hep vardır. Aşure Meydanı’na 1500’lü yıllardan sonra bir de Kerbela erkânı eklenmiştir. Zamanla, Şiîliğin de etkisiyle Kerbela etkeni öne çıkarılmış, Aşure Cem Ayini, adeta salt bir Kerbela yasının ruhanî ve ilahî bir dille yadedilmesine dönüştürülmüştür. Hemen belirtelim ki, kadim Kızılbaş öğretisine göre bu, erkân değildir.

Dove_Sent_Forth_from_the_ArkKerbela dinsel bir olay ya da olgu değil bir siyasal olgudur. Orada din ya da inanç uğruna bir durum meydana gelmemiş, siyasal bir durum meydana gelmiştir. Siyasal bakımdan haklılık ya da haksızlık söz konusudur. Dine ilişkin bir ayrılık ya da farklılık sonucu ortaya çıkmış bir çatışma değildir.

Elbette ki Kızılbaş Aleviliğin hem ahlâk hem de adalet anlayışı çerçevesinde bu siyasi olaya bir yaklaşımı olmuştur. Bir tarihsel tutum sergilemiştir bu olay nedeniyle. Benzer birçok konuda olduğu gibi tarafını Kerbela mağdurları ve mazlumları yanında koymuştur. Dinsel Cem ayinlerinde kuşkusuz cümle mazlumlar için bulunduğu dilekleri, onlar için de eksik etmemiştir. Ancak şimdiki durum tam tersi bir görünüme bürünmüştür. Bırakınız Aşure Cem ayininin salt bir Kerbela yasına dönüştürülmesine, diğer Meydanlar da bu konuma itilmiştir. Hangi cem için meydan açarsanız açın, netice itibarıyla karşınıza bir Kerbela yas-ı matemi çıkarılmaktadır. Bu yol değildir, erkân da değildir.

Aşure Meydanı’nda, sözkonusu olan “12 İmam” betinlemesi ise sadece bir kavram/anlam düzeyini ifade eder. En eski (kadim) on iki kutsalının bu adlandırma çerçevesinde ifade edilmesinden başka bir şey değildir. 12 kutsallığı, henüz imamlar yokken de vardı. “12 Havari” henüz kıristolojideki yerini almazdan önce de vardı. Hatta yazılı tarihin oldukça ötesine geçecek kadar eski ve evrensel bir betimlemedir. Bu gerçeği bir çok nefes ve Kızılbaş söylemi bile dile getirdiği gibi, tarihi arkeolojik kazılardan elde edilmiş, bilgi ve belgelerde ifade etmektedir. Tabi ki kızılbaş nefeslerinde bir çok konunun dillendirilmesinde olduğu gibi, örtük bir dil ile dile getirilmektedir.

Bu anlatımlardan en belirgin olanı, yaygın olarak ama yanlış şekilde “on iki imam” mersiyelerinde görülür. Bu mersiyelerde adı geçen imama yüklenilen anlam kutsaldır ve hep varlığın varolduğu başlangıca işaret eder.

Bu anlayışa göre, varolan Varlık’ın doğuşundan evvelde bu “On ikiler” vardır; sonsuz gelecekte de var olacaklardır. Her doğuşla var olacaklardır. Her doğuşta bir başka bedende cisimleşerek (Hülul ederek = ruhsal göçetme ile = reenkarnasyon) kendilerini gerçekleyeceklerdir.

Bu bağlamda, “On ikiler” hem yaşamın ortaya çıkışına ilişkin inancın gereğidir Kızılbaşlıkta, hem de imanın. “İmamet” ise sadece bir adlandırmadır. Bu husus olduğundan ya da göründüğünden de önemlidir ve her yol insanı, bu ayırdedici özelliği aynı önemde ele alıp değerlendirmez ve gereğini yerine getirmezse, onun ne yolu yoldur ne de erkânı erkândır. O “dolu gelip dolu gidenlerden” olmayacaktır. “Ham gelmiş boş gidenlerden” olacaktır.

“Teklikte üçlük” konusunu işlediğimiz yerde, Hakk’ın üç kuvvetinden söz etmiş ve Kızılbaş Aleviliğin “Hakk-Muhammet-Ali” şeklinde dillendirdiği dizgede, bu üç kuvvetin cisimleştirildiğini ve üçünün “bir” olarak tanımlandığını açıklamaya çalıştık.

Bu üç kuvvet “doğuş” yoluyla çoklukta var olur ve varlığını sürdürür. Çünkü teklik doğuş yoluyla çokluk olarak kendisini gerçeklemiştir. “Her yer Tanrı ile dolu” sözünün taşıdığı anlam budur.

Üç kuvvet önce, “Birinci Gök”de kendini gerçekledi Kızılbaş Alevi anlayışına göre. Buna, “Arş-ı Âla” denildi. Bu güneş ile betimlendi. Sonra, Üç‘ler, kendilerini Beş‘lerde, sonra Yedi‘lerde, sonra On İki‘lerde gerçekledi. On İki Nur ya da On İki Güneş, On İki İmamda cisimleştirildi. “Nur” ya da “Gün” kavramı yerine “İmam” kavramının kullanılması ve bunların Ali soyundan seçilmiş isimlerle somutlaştırılması, Şah İsmail döneminde ve onun tarafından gerçekleştirilmiştir. Buna göre, On İki İmam’da, Hakkın üç kuvveti vardır ve o bedenlerde cisimleşmiştir. Buradaki fark, “doğuş” sıralamasından gelmekte ve bu çark düzeni içindeki işlevlerinden gelmektedir. Tekliğin yörüngesinde çark etmektedirler ve ona bağımlıdırlar. Hakk ile Hakk olmak için bu çark düzeni içinde varolacaklardır.

Var olan Varlık’ın bir kuvveti (uknum) olarak Ali, doğal olarak bu bilgiye sahiptir. Hakkın kendi kendisini gerçekleştirme ve “kendini bilme” bilgisidir bu ve sırdır. Bir kudret hazinesinde saklı olan bu bilgi, doğuş yoluyla Ali‘de gizli olmaktan çıkmış aşikâr olmuştur ama her can onun sırrına sahip değildir. Hakk ile Hakk olmak anlamında, “Ali ile Ali” oldukça, bu bilgi hazinesinin kapısı da açılacaktır.

Bu bilgi hazinesine giden kapının kilidi Ali’dir ve işte bu bilgi Ali yoluyla On İki İmam’a da intikal etmiştir. Kadim anlayışın tevil yoluyla İslam diline aktarılmasıdır bu.

Bu bağlamda, Ali isminde cisimleştirilen nitelikler, bütünüyle Teklik’e veya aynı bağlamda evrene, evrensel gerçekliğe ait vasıflardır ya da ona ait onda varolan kendinin bilgisidir. Bu bağlamda da, 12 imam’da cisimleştirilenler de aynı özelliklerdir. Bu özellikler, birçok nefeste dile getirilmiştir.

Buna Göre Ali:

1– Doğuş’tan öncesi varoluşa ilişkin bilinmeyen bütün bilginin tek anahtarıdır.
2– O bütün eski ve yeni çağların ve yne bu bağlamda bütün eski peygamberlerin ve yeni peygamberlerin tek sahibidir. Veliler ve imamlar çağının da tek sahibi odur. Bu nedenle; “Ali evveldir, Ali ahir.”
3– Eğer doğuşla gerçeklik kazanan bütün çoklukta o olmamış onun adı her şeye yazılmamış olsaydı hiçbir şey teklik çarkı içinde olmayacak ve ona bağımlı olmayacaktı.
4– Var olan Varlık’ın Üç kuvvetinden biri de Muhammed’dir ve Muhammed’deki bu gerçekleşme nedeniyle, onun nurundan nurlandıkları için bütün Peygamberlerin peygamberlikleri gerçeklik kazanmış ve onlar peygamberliklerini kanıtlamışlardır. Ancak bunun tek tanığı vardır, o da Ali’dir. Çünkü Ali, Muhammed Mi’rac‘a gittiğinde de orada Muhammed’e görünendir ve o’na “90 bin kelamı bildiren”dir. Kızılbaş Alevi dilinden Muhammed’e söylettirilen “Ben ilimin şehriyim Ali onun kapısıdır” sözün anlamı budur.
5– Ali tüm doğarak gelmiş olan varlıkların tek hakimidir. Çünkü o hem Üç’tür ve bu bağlamda her varlıkta varolandır; hem de bütündür ve tektir. Bu haliyle de bütün varlık ona bağlıdır, onda yok olma hareketi içindedir. Onun etrafında bir çark düzeni içindedir.

Pir Sultan‘ın;

“Ay Alidir Gün Muhammed
Üç yüz altmış altı sünnet
Balıklar da suya hasret
Çarka döner göl içinde”

dediği işte bu haldir. Bu nedenle iyi ve kötü, cennet ve cehennem arasındaki köprü ve köprüden geçişin anahtarı Ali olacaktır. Ali, cümle varlığın iradesinin toplandığı hazinedir. Hakk’tan gelip Hakk’a gitme olarak betimlenen çark düzeninde, çark içinde hangi varlık’ın nasıl ve ne şekilde doğuş yapacağını o belirlemiş ve yazmıştır. Bu yazıların saklandığı (Levh-i Mahvûz), muhafaza edildiği yerdir, makamdır Ali.

Bu sıralamayı alabildiğine çoğaltmak mümkündür. O çokluk doğmadan önce Var olan Varlık’ın yüreğidir, onun kendi varlığının tek kanıtıdır ve ispatıdır. Onun sözüdür. O dildir onun yazısıdır. O’nun okunacak kitabıdır. O göğün gürültüsüdür, o çakan şimşektir, yağan yağmurdur, kardır, berekettir, rızktır ve nihayet O; MürTeZa’dır; yani, doğan ve doğuran tek iradedir.

Yoğ iken ol dem zemin ü asüman ı kün fekan
Gün gibi ruşen olan envar sensin ya Ali.
Görünen miraç içinde enbiyalar şahına,
Suret-i Rahman olan didar sensin ya Ali

Ali’ye ilişkin bu betimlemeler, Varlık’ın “doğuşu” yoluyla kendini gerçekleştirmesi anlayışı bağlamında, sırayla hem üçlük olarak hem de tek tek olarak on iki Nur’da gerçeklik alanına çıkmıştır. On iki Nur ise, Ali yoluyla onun evlatlarında cisimleştirilmiştir. Bu temelde her imam, Ali’ye atfedilen bu özelliklerin bir veya birkaçını kendinde toplamaktadır.

Bu yolu kurmuşlar Muhammed Ali,
Hakk bilene Hakk’ın erkânıdır bu.
Münkirler giremez demeden beli,
Sadıklar girer, er meydanıdır bu.

Hasan ile Hüseyin sevdiği budur
Zeynel Abidin’in gördüğü budur
İmam Bakır’ın gösterdiği budur
Caferi Sadık’ın imanıdır bu

Musa-i Kazım’dan ayrıldı bir şah
Son meyvası pirim Bektaş Veliyullah
Rum’u irşad eden ol güzlü mah
Ayin-i cem’in Şah-ı Merdan’ıdır bu.

Aşıklar sadıklar buna yederler
El ele verdiler, Hak’ka giderler
Erler meydanında semah ederler
Aşk’a düşenin dermanıdır bu

İmam Ali, Taki’ye Naki’ye verdi
Ali Naki, Askeri’ye bildirdi
Muhammed Mehdi de bu sırra erdi
Muhammed Ali’nin devranıdır bu

Dahası da var. Ali” ya da “12 imam” betimlemeleri, Kızılbaş felsefesinde birer şifredirler. Evrensel kuvvet veya kuvvetleri simgelemektedirler. Din ve din karşıtı dogmatiklerin anladığı gibi burada ne “İslamın Ali”si kastedilmekte ne de ona bir tapınım ifade edilmektedir. Kızılbaş anlayışında söz konusu evrensel kuvvetler, genel olarak insanda cisimleştirilerek anlatılmakla birlikte, zahiren eril ama batınen dişildirler. Çünkü Kızılbaşa göre evrensel kuvvetlerin en somut gerçekleştiği ve bilince çıkarıldığı vücut, İnsandır. İnsan aklıdır. İnsan evrenin ve evrensel aklın gerçekleştiği bir özettir. Evrende ne varsa ve nasıl işliyorsa insanda da o var ve öylece işlemektedir. “İnsan Hakk’ta Hak İnsanda” demenin anlamı da budur ve bu anlam evrenseldir. Ve hem de kadim(en eski)dir.

Dogmatikler ise Kızılbaşı, “Allahı insana benzetmekle” suçlamaktadırlar. Benzetişi “Kuvvet” olarak değil de “Sûret” olarak anlamaktadırlar. Anlam/Kavram Ali’yi, Kızılbaşın verdiği anlamdan uzaklaştırıp saptıran da aynı kafadaki yol erkân düşkünleridir. Gerçi, yukarıda Ali bağlamında anlattıklarımız genelde Kızılbaş düşüncesiyle ulaşılan açıklamalardan çok, Şah Hatayi’den bu tarafa oluşturulan, kısmen islami ilahiyat anlayışıyla bulaşık halde olan açıklamalardır. Bu gözden uzak tutulmamalıdır.

Bu temel yapı ya da anlayış bilince çıkarılmazsa, ya da en azından konular bu düzeyde ele alınıp, nedir ne değildir kavranılmazsa, bir cehalet, bir kör dövüşüdür sürüp gider.“Biz Müslüman mıyız, değil miyiz, yol muyuz, mezhep miyiz, yok dinliyiz yok dinsiziz” kavgası yol evlatları arasında devam edip gider. Netleşmemiş bir çokluk yapısının, Bir’liğe ulaşması mümkün olmaz.

Akşamlara dek bir amentü gibi ” Sevgi bizim dinimidir / Başka dine inanmayız” de dur; içindeki, senden farklı bir şey ifade edene, duyduğun öfkeyi bir yana atamazsan, o kine dönüşür zamanla. Orada sevgi ölür. Kötü egemen olur. Nefs egemen olur. Benlik kavgası, yol insanının dini imanı haline gelir. Böylesi bir çoklukta “Bir” olmaktan, “diri” olmktan, “iri” olmaktan söz edilebilir mi?

Haşim Kutlu, Yol Erkân Meydan, Yurt Kitap Yayınları, ss. 260-266
975-9025-40-3_tn

Lâ ilâhe İllâ Hû!
Lâ ilahe İllâ Ali!

“Bin bir ismi vardır, bir ismi Hû’dur
Kâmillerin ezber dediği budur”

Sadık Abdal

Reklamlar