KALENDERÎLİĞİN SOSYAL TEMELLERİ

İslam dünyasının tarihi gelişimi içinde tasavvufun ortaya çıkışını belirleyen şartlar, tasavvufun fikir temelleri, muhtelif tasavvuf mekteplerinin teşekkülü ve nihayet tarikatların ortaya çıkış süreçleri bugün artık çok iyi bilinmektedir. Bu konularda yapılan araştırmalar hayli gelişmiş bir seviyeye yükselmiş bulunmaktadır. Bütün bu çalışmalar tasavvufun, İslam’ın daha ilk yüzyılı içinde belirmeye başlayan siyasi, sosyo-ekonomik ve kültürel değişmelerin sosyal yapıda hasıl ettiği karmaşa sonucu şekillenmeye başladığını gösteriyor.

Hulefa-i Raşidin devrinin (632-661) son zamanlarında İslam toplumlarının içine düştüğü siyasi ve içtimaî buhranlar; ardından gelen Emevi döneminde (661-750) eski Arap kabile asabiyetine yeniden ağırlık veren ve giderek saltanata dönüşen hilafet rejiminin, mevalî denilen gayri Arap müslümanlar üzerinde uyguladığı baskı ve bunun doğurduğu rahatsızlık duygusu; Abbasi döneminde devam eden iç siyasi bunalımlar ve bunun sonunda içtimaî nizamı sarsan buhranlar, tasavvufun bütün bu olumsuzluklara karşı mistik bir tepki olarak gün yüzü görmesine sebep olmuş görünmektedir.

Tasavvuf tarihinin açıkça ortaya koyduğu üzere bu tepki, IX. yüzyılda ilk önce ve en fazla, belirtilen rahatsızlıklardan kolayca etkilenebilen esnaf zümresinin teşkil ettiği orta tabakada ifadesini buldu. Bu mistik tepki şüphesiz ki kendi tarihi gelişim süreci içinde her yerde ve devirde aynı mahiyet ve eğilimleri göstermemiştir. Eski Mısır, Hellen, Mezopotamya, İran ve Hind kültür sahalarının İslam öncesi mistik eğilimleri ve yaşantısı, mahalli din ve itikatları, tasavvufun teorik cephesinin çeşitli mektepler halinde şekillenmesine önemli ölçüde katkıda bulundular. İslam kültür ve düşünce tarihini derinden etkileyen hiç bir tasavvuf cereyanının, İslamiyet’in beşiği olan Arabistan’da doğmamış, gelişmemiş ve yerleşmemiş olması -ki bugün de öyledir- tasavvufun yapı itibariyle, İslamiyet’i kendi eski kültürleri dahilinde algılayan Mevalî orta tabakasının, kitabî ve nasçı İslam anlayışını temsil eden hakim Arap müslüman sınıfına karşı geliştirdiği mistik bir tepki hareketi olmasının bizce en reddedilemez delilidir.

İlk itici gücünü, İslam peygamberinin şahsi yaşayışıyla önek olduğu ilk devir İslam zühdünden almakla birlikte, belirtilen siyasi ve özellikle sosyokültürel ve iktisadi şartların kılavuzluğunda IX. yüzyılda bilinen klasik hüviyetiyle teşekkül eden tasavvuf, bu sebeple önceleri koyu bir zühd ve takvâ anlayışı etrafında gelişti. Ama zamanla, müslüman coğrafyasının bir yandan Kuzey Afrika yönünde, diğer yandan da İran üzerinden Asya istikametinde genişlemesi, sözkonusu yüzyıldan itibaren bu geniş alanda meydana gelen siyasi, sosyo-ekonomik ve kültürel çalkantılar bu ortodoks tasavvuf içinde yeni bir muhalefet kanadının oluşmasına yol açtı.

Her biri kendi yaşadığı devir ve bölgede İslam dışı (zındık ve mülhid) ilan edilen Bayezid-i Bistamî (874), Cüneyd-i Bağdadî (910) ve Hallac-ı Mansûr (922) gibi büyük mutasavvıflar, zühd ve takvanın yerine ilahi aşk ve cezbenin galip olduğu, bir anlamda erken Vahdet-i Vücud‘çu nitelik taşıyan bu muhalefet kanadının ilk temsilcileri oldular. Önce Irak‘ta başlayan bu muhalif akım, fazla bir zaman geçmeden İran ve Maveraünnehir‘deki değişik sûfi merkezlerinde de kendini gösterdi. Mistik niteliğini aşağıda ele alacağımız, tasavvuf tarihi literatüründe Melametilik adıyla bilinen bu akım, belirtilen bu buhran ortamında doğdu ve özellikle eski İran mistik kültürünün kalıntılarını oldukça canlı bir şekilde hala yaşatmaya devam eden Horasan ve Maveraünnehir mıntıkalarında gelişti.

İşte Kalenderilik, tasavvuf zihniyetinden yaşayış tarzına, kılık kıyafetinden islamî inanç ve kaidelere bakış açısına kadar her şeyiyle içinde yaşadığı siyasi ve içtimaî nizamı dışlayan bu zümreler içerisinde doğdu ve gelişip yayıldı. (ss. 3-5)


Melamet ve Melametîlik cereyanı

Kalenderilik‘le Melametilik arasındaki ilişki, bilebildiğimiz kadarıyla daha XIII. yüzyılda Sûfi kaynaklarında bahis konusu edilerek tartışılmış olup Şihabu’d-Din-i Sühreverdi‘nin Avârifu’l-Maârif’i bunların başında gelir. Ancak bu tartışmaları ve Kalenderilik-Melametilik ilişkisini tahlile geçmeden evvel, Melametiliğin nasıl bir tasavvuf akımı olduğunu ve tarihçesini kısa da olsa bilmek gerekir.

Hangi tarihi ve içtimai şartlar içinde doğup geliştiğine daha önce kısaca temas edilen Melametilik, bir kere daha belirtmek lazımdır ki, Abbasi İmparatorluğu‘ndaki Mevâli tabakasına mensup esnaf kesiminin mistik hareketidir. Bu hareketin, Samanoğulları (819-1005) ile, başta Gazneliler olmak üzere, muhtelif Türk zümrelerinin birbirleri üstünde hakimiyet kurma mücadelesi verdikleri, bu yüzden de sürekli savaştıkları IX. yüzyılda bu mücadele sahasının içinde yer alan Maverâünnehir ve Horasan mıntakalarında kök salması bir rastlantı değildir. Bugün İran ve Afganistan sınırları içinde kalmış olup eski Hind-İran kültürünün zengin ve etkin kalıntılarını saklayan bu bölgeler içinde bulunan Nişapur, Herat, Belh ve Kabil gibi önemli kültür merkezleri, bu sebeple Melametiliğin ana üsleri oldular.

Şüphesiz adı Melamet veya Melametilik olmasa bile, bu tasavvuf akımına mensup Cüneyd-i Bağdadi ve Hallac-ı Mansur gibi, ortodoks sûfiliğe karşı ilk muhalefeti başlatan şahsiyetlerin, eski İran kültür sahalarından Irak‘da yaşamış bulunmalarına rağmen, asıl Melametiliğin Horasan ve Maverâünnehir‘de ortaya çıkıp gelişmesi, tamamiyle buralarının eski Hind-İran mistik kütürünü çok iyi saklayan bölgeler olmasıyla ilgilidir. Fakr ve tecerrüdü esas alıp toplumu ve dünyayı olabildiğince dışlayan bu tasavvuf mektebinin, aynı temel felsefeyi benimsemiş eski Hind-İran mistik geleneğinin üzerinde inkişaf etmesi kadar tabii bir şey olamazdı. (ss. 11-12)

Hallac-ı Mansur

«Bütün araştırıcıların ittifakla kabul ettikleri üzere, Ebu Hafs el-Haddad ve Hamdün el-Kassar‘ın şahsiyetlerinde asıl özelliklerini sergileyip kendine taraftar toplayan Melametilik, X. yüzyılda da adı geçenlerin müridlerinden Ebu Osman el-Hiri (910), Yusuf b. Hüseyin er-Razi (916) ve Abdullah b. Münizil (940) gibi ileri gelen şeyhlerle tesirini sürdürdü. Bunlardan Ebu Osman el-Hiri ile Yusuf er-Razi‘nin zamanın üleması ve diğer bazı sûfilerce zındık ve mülhid telakki edilmiş olmaları, bize göre, Melametiliğin doktrin yapısındaki eski budist ve maniheist tesirlerin rolünü vurgulayan bir vakıadır.

Pek tabii olarak Melametilik, IX., X. ve Xl. yüzyıllarda yaşayan bu şeyhlerle sınırlı kalmadı; daha sonraki yüzyıllarda da devam etti. Ancak bu akım tek başına bir tarikat olarak teşkilatlanmamış, bilindiği üzere, muhtelif tarikatlara mensup şahsiyetler içinde zamanımıza kadar Melamet’i bir meşrep olarak benimseyen pek çok kimse bulunmuştur.» (s. 13)

«Kısaca toparlanacak olursa, bir defa bu tartışmadan, Kalenderliğin, Melametiliğin biraz farklılaşmış biçimi olduğu sonucu çıkmaktadır. Ama asıl önemli olan şudur: Bu sufi yazarların eserlerini yazdıkları dönemlerde Kalenderliği henüz yüksek bir tasavvufi felsefe ve yaşayış biçimi olarak yaşayanlar bulunduğu gibi, kendilerini bu maske altında gizleyerek hiç bir dini, içtimaî ve ahlaki nizam ve kaide tanımayan Kalenderi zümreleri de bulunmaktadır.» (s. 15)

«…Melametilik ve Kalenderilik ilişkisi hakkında…toplu bir değerlendirmeye tabi tutmak lazım gelirse şu söylenebilir: Kalenderilik mistik temellerini oluştururken, hem doğrudan doğruya, hem de Melametilik vasıtasıyla Hind-İran mistisizmine dayanmıştır. Ama, Kalenderiliğin bir sûfi zümre olarak ortaya çıkışı, bizzat Melâmetîlik akımının tabii gelişim süreci içindeki doktrin ve amelî alanlardaki farklılaşmaların sonucudur.» (s. 15)

(Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sûfîlik: Kalenderîler (XIV-XVII Yüzyıllar), Ahmet Yaşar OCAK, 1999
2. Baskı, Türk Tarih Kurumu)

→ Devam edecek…

Reklamlar