İsmaililik‘te de, diğer Batıni inanç kurumları gibi ketumiyet esastı ve yemin işkence altında dahi bozulmazdı. İsmaililik’te, İmamın Tanrının yeryüzündeki tezahürü olduğuna inanılırdı. İmamlık soydan soya geçerdi ve İmamın söylediği her şey doğru, yaptığı her hareket haklıydı. Tarikatın lideri olan Şeyh el Cebel (Doğanın şeyhi) İmam soyundan gelmekteydi.

İsmaililik inancına göre gökler ve yerler yedi kattır. Bu nedenle tarikatta mükemmelliğe 7. ve sonuncu derece ile ulaşılır. Bu derecenin sadece Şeyh el Cebel’e verilmesi, onun mükemmelliğine ve Tanrı ile bir olduğu inancına dayanmaktadır. Diğer İsmaililer en çok 6. dereceye kadar ulaşabilirler. Yani, ancak mükemmelliğe yaklaşabilirler fakat hayattayken onu elde edemezlerdi.

İsmaililer, Tanrının salt ışık olan yüce bir varlık olduğuna, ondan çıkmış olan tüm ruhların yine ona döneceğine inanırlardı. Onlara göre, 6. dereceye malik olabilmiş kişilerin ruhları, ölümden sonra Tanrıya dönme mutluluğuna erişirken, daha düşük dereceli kardeşlerin ve sıradan insanların ruhları, gövdeden gövdeye geçerek, dünyada acı çekmeye devam ederlerdi. İsmaililer için, yeryüzü cehennemin ta kendisiydi. Bu nedenle de, şeyhlerinin emri üzerine kendilerini feda etmekten çekinmezlerdi, çünkü, daha iyi bir hayata doğacaklarına ya da Tanrıya ulaşacaklarına inanırlardı.

Hasan Sabbah dönemi ve sonrasında, İsmaili fedailerin, kendi ölümleri pahasına Sünni yöneticilere karşı gerçekleştirdikleri suikastların altında, bu düşünce yatmaktadır. Daha iyi bir yaşam için kendi canını feda etme düşüncesini anlamayan yöneticiler, bu tür eylemlerin ancak bilinci yerinde olmayan dimağların eseri olabileceğini var saymışlardır. Bu nedenle de fedailerin, eylemlerinden önce Haşhaş içtikleri ve sahte bir cennet ile kandırıldıkları söylentileri yayılmıştır.

İsmaili öğretisi, ruhun, gövdede bulunduğu süre içinde yaptıklarından sorumlu olduğunu savunmaktadır. İyi bir kişi olarak yaşanmışsa, bir sonraki hayatta daha üst düzey birisi olarak dünyaya gelinecek ve böylece tüm aşamaların tamamlanması mümkün olacaktır. Şeriatın iddia ettiği gibi bir öte dünya, cennet veya cehennem yoktur. Cennet de, cehennem de bu dünyadadır. Yaşamını mutlu geçirmiş kişi cennette, mutsuz kişi ise cehennemdedir. Ortodoks Sünni yönetimin baskısı nedeniyle gerçek inancın gizlenerek, Müslüman görünme adeti, “takkiye”nin ilk uygulayıcıları, Sünni topluluklar içinde yaşayan İsmaililer olmuştur.

İsmaililik, Pisagorculuğun bir nevi devamı gibidir. İsmaililer, 7 sayısının kutsallığının yanı sıra, birçok görüşlerini ve bu arada beyaz kıyafetlerini, Pisagorculuğun, Makedonyalı Büyük İskender’in Mezopotamya’yı işgal ettiği sırada, öğretisinden son derece etkilenen Saabilikten almışlardır.

İsmaililerin giysileri beyaz tunik üzerine takılan kırmızı kuşaktan ibarettir. Bu kıyafet, İsmaililer’den etkilenen Templier Şövalyelerine geçmiş, onlarda beyaz kıyafet üzerine ilave edilen kırmızı bir haça dönüşmüştür.

İsmaili öğretisi, 7 dereceli bir tekamül zincirini içermektedir. Örgüte üye olmak isteyen aday, bir yıl boyunca incelemeye alınmakta, uygun görülmesi halinde özel bir törenle, kabulü yapılmaktaydı. Örgüte kabul edilenlere beyaz elbise giydirilir ve sonsuz itaat ve ketumiyet yemini ettirilirdi.

Birinci derecenin adı “Müminler” derecesiydi. Bu derecede İslamiyet ve Kur’an öğretilirdi. İsmaililer için, semavi bir dini tam manasıyla tanımayan kişi, bu dinin ötesindeki öğretileri. anlayamazdı. Müminler derecesinden ikinci dereceye en erken iki yılda geçilebilirdi.

İkinci derece sahiplerine “Mükellefler” adı verilirdi. Mükelleflere, İslam dininin yanı sıra diğer dinler de öğretilir ve tek geçerli dinin İslamiyet olmadığı, aksine tüm dinlerin aynı hedefe yöneldikleri gösterilirdi. Mükelleflerden beklenen, dış dünyada aday olabilecek kişilerle temasa geçmeleri ve onları yanlarına çekmeleriydi. Bu derecede de yükselme süresi iki seneydi. Daha sonraki derecelerde müritler altıncı dereceye kadar en erken, birer sene arayla yükselirlerdi.

Üçüncü derece, “Dai’ler” derecesiydi. Sır saklama ve ketumiyetin öğretildiği bu derecede, müritlere Muhammed ve ondan önceki yedi peygamberin yaşam ve görüşlerinin yanı sıra, tarikatın sırları da yavaş yavaş verilmeye başlanırdı. Marifet kapısı denilen bu dereceye haiz Dai’ler, tarikata girmek isteyenler hakkında araştırma yapar, haklarında karar verirlerdi. Dai’lerin bir başka görevi de, mezhep hakkında propaganda yapmaktı.

Dai” kelimesi, Arapça’da “Çağıran” anlamına gelmektedir. Dailer, kendilerinden önceki iki dereceli müritlerden sorumluydular ve aralarında kimin yükseleceğine de onlar karar verirlerdi. Dai’ler tam bir gizlilik içinde çalışırlar, Mecalis el Hikme adı verilen toplantılarda, tarikatla ilgili kararlar alınırdı. Mezhebe yeni giren müritler, bağlılık yemini ettikten sonra, İsmaili kıyafetini kuşanırlardı. Hiyerarşik örgütlenmede sır saklamak esastı. İsmaili öğretisi kitleleri değil, tek tek bireyleri hedef alırdı. Bu nedenle adaylar, Dai’ler tarafından özenle seçilirdi. Ancak gerekli eğitime sahip, ahlak düzeyi yüksek bireyler mezhebe kabul edilirdi.

Bir Dai’nin, entelektüel düzeyi yeterli, dinler ve mezhepler konusundaki bilgileri tam olmalıydı. Görevlendirildiği bölgedeki dillere hakim olmalı, gelenekleri bilmeliydi ki, İsmaililiği yeterince temsil edebilsin. Bu nedenle Dai’lerin tamamı, dönemin üstün nitelikli filozofları olmuşlar ve önemli felsefi eserler yaratmışlardır. İsmaililikte aşamalı bir eğitim sistemi uygulanmış ve zahiri bilimlerden Batıni bilimlere dereceli bir silsile izlenmiştir. Batıni bilimlerin öğretildiği dönemin en önemli eğitim müessesesi, Kahire’deki El Ehzer üniversitesi olmuştur.

Dördüncü dereceDai-yi Ekber” yani, Büyük Dai derecesiydi. Dai-yi Ekber derecesini alan müritlere “Baba” da denirdi. Onlar gerçek kapısından Tarikate girmeye hak kazanmışlardı. Daha sonraki yüzyıllarda Yesevilik‘te ve Bektaşilik‘te, en üst mertebeye ulaşanlara verilen “Baba” lakabı, İsmaililerin bu geleneğine dayanmaktadır. Dai-yi Ekber‘ler tüm Dai’lerin başı durumundaydılar. Onlar, Mecalis el Hikme’lere de başkanlık ederlerdi.

Tarikatın gerçek sırlarının verilmeye başlandığı derece, “Tarikat kapısı” adı verilen beşinci dereceydi. Bu derecede tüm dinlerin sadece, gerçeğe ulaşmak için yetersiz kalan birer yöntem olduğu anlatılır ve saliklerine, “bir yudum emenler” anlamına gelen “Zu Massa” denilirdi.

Hüccet adı verilen ve Hakikat Kapısı denilen altıncı derece, bir İsmaili’nin ulaşabileceği son dereceydi. Bu derecede evrende varolan ikilik, Tanrının üçlü vasfı ve kainatı meydana getiren dört büyük güç gibi Batıni doktrinin en önemli sırları verilir, tüm Peygamberlerin, diğer bütün din kurucular gibi sadece birer Kamil İnsan oldukları öğretilirdi. Tanrısal nurun “Işık” olduğunun belirtildiği bu derecede ona ulaşmak için derece salikleri ruhlarını arındırmak ve Kamil İnsan konumuna yükselmekle mükelleftiler. İsmaililer, Tanrıya ancak altıncı derece sahiplerinin mükemmel bir yaşam sürdükten sonra, öldükleri zaman ulaşabileceklerine inanırlardı.

Yedinci derece en mükemmel dereceydi ve Tanrısal bir niteliği vardı. Bu dereceye sadece, Tanrının yeryüzündeki tezahürü olduğuna inanılan, Şeyh el Cebel (Doğanın şeyhi) sahipti. Tüm İsmaililerin lideri olan şeyhin diğer unvanları da, “Belag-ı Azam (Kutsal Kelam Üstadı)” ve “Namus-üI Ekber (Büyük Sır Üstadı)” idi.

İsmaililikte dinler daima ikinci planda kalmış, Batıni öğreti üstün tutulmuştur. Öğretiyi o günün bilinen dünyasına yaymak için dünya, 12 bölgeye ayrılmıştır. Cezire (ada) adı verilen bu bölgeler; El Arab (Arabistan), El Berber (Berberiler), El Rum (Bizans), El Turk (Türkistan), El Deylem (İran), El Hazar (Hazarlar), El Hind (Hindistan), El Sind (Pakistan), El Zenc (Afrika), El Habeş (Habeşistan), El Sind (Çin) ve El Sekalibe (Hıristiyan Avrupa)’dır. Her bölge, bir Bölge Baş Dai’si olan ve doğrudan Dai El Duat’a karşı sorumlu olan Hücce’lerin yönetimine bırakılmıştır. İsmaililerin, Tamplier Büyük Üstadını, El Sekalibe’nin Hüccesi olarak kabul etmiş olmaları kuvvetle muhtemeldir.

İsmaililer, Müslüman dünyası üzerindeki etkilerini uzunca süre devam ettirdilerse de, Selçukluların kontrolü ele geçirmeleri karşısında giderek gerilediler. Karmeti devletinin yıkılmasından sonra Fatımiler de, önce Haçlıların saldırıları, sonra iç isyanlar ile sarsıldılar ve nihayet, Selahattin Eyyubi komutasındaki kuvvetlerce tamamen yok edildiler.

Babak-Khorramdin-imageBu gelişmeler karşısında, İsmaililer küçük kalelere sığınmak zorunda kaldılar. Bu kalelerin en ünlüsü, Hasan Sabbah‘ın komutasındaki Alamut Kalesiydi. Sabbah ve emrindeki fedaileri, Selçuklu yönetimine karşı sürekli mücadele ettiler ve hem Arap, hem de Türk Sünni ileri gelenlerinin korkulu rüyası haline geldiler.

M.S. 874’den, 1256’ya kadar Ortadoğu’da İsmaililer son derece etkin oldular. Güçleri o denli artmıştı ki, 1164 yılında, İsmaili İmamı 2. Hasan, Ramazan ayının ortasında şeriatı kaldırdığını açıklamıştı. Oruç tutmanın yanı sıra, namaz kılma ve diğer ibadet zorunluluklarının da kalktığını duyurmuştu. Oğlu, İmam 2. Muhammed de onun sistemini devam ettirdi. 

Selçuklu işgalinden sonra İsmailliğin İran‘da önemli bir güç olarak varlığını sürdürmesini mümkün kılan kişi Hasan Sabbah oldu. Aslen İran’lı olan Sabbah, Fatımi devletinin himayesindeki Kahire’deki El Ehzer üniversitesinde eğitim gördü. 1090 yılında Mısır‘dan İran‘a döndü ve çevresine topladığı İsmaili müritlerinin yardımı ile, Teberistan‘da bulunan Alamut kalesini ele geçirdi.

Alamut‘u alan ve İsmaili müritlerini birer fedaiye dönüştüren yeni bir sistem uygulayan Sabbah, Abbasi hilafeti ile Selçuklu yönetimini devirmek için girişimlerine başladı. Sabbah, örgüt üyelerine “Assasins” adını verdi. Bu kelime Arapça’da “Bekçiler” ya da, “Sır Bekçileri” anlamına gelir.

Sabbah‘ın sır bekçileri, yeniden doğuş inancı ile, sınırsız itaat koşuluyla yetiştirilmiş birer fedai idiler. Bu nedenle örgütün bir diğer adı da, “Fedayiin” oldu. Dönemin Selçuklu Sultanı Melikşah‘ın elçisinin gözünü korkutmak için seçilmiş birkaç fedainin, kendilerini kale burçlarından aşağı atmaları, ayrıca fedailerin yöneticilere karşı hayatları pahasına giriştikleri suikast eylemleri, o günün dünyasında büyük yankılar uyandırdı. Selçuklu yönetimi, Hasan Sabbah‘ı ve örgütünü yasadışı ilan etti ve Sabbah‘ın şehirlerdeki binlerce yandaşını temizledi. Sabbah‘ın en önde gelen düşmanı Vezir Nizamülmülk komutasında bir Selçuklu ordusu Alamut kalesini kuşattıysa da, Nizamülmülk‘ün bir fedai tarafından öldürülmesi, bu arada da Sultan Melikşah‘ın ölmesi nedeniyle, kuşatma kaldırıldı.

Bu karışıklığı iyi değerlendiren Sabbah, İsmaililiği tüm İran‘da, Suriye‘de ve başta Horasan olmak üzere tüm Türk illerinde yaydı. İsmaililik, 1124’de Hasan Sabbah ölene kadar gücünün doruklarında varlığını sürdürdü. Sabbah’ın ölümünü fırsat bilen vezir Kaşani, nerede görülürse görülsün tüm Batıni inançlıların öldürülmelerini emretti. Binlerce İsmaili kılıçtan geçirildi. Amaç, sapkın kabul edilen bu inancı, yeryüzünden silmekti. Ancak İsmaillilerin intikamı da büyük oldu ve başta Vezir Kaşani olmak üzere yüzlerce Sünni lider, fedailer tarafından öldürüldü. İsmaililer için sorun, varlığını sürdürme ya da yok olma sorunuydu. Fedailerin, tam yok oldukları zannedildiği sırada gerçekleştirdikleri bu eylemler yüzünden Selçuklu sultanı Sancar, İsmaililer ile barış istemek zorunda kaldı. Böylece İsmaililik bir mezhep olarak resmen tanındı ve Moğolların Alamut’u almalarına kadar da, etkin bir güç olarak varlığını sürdürdü.

Cihangir Gener

Reklamlar