Ara

Alevîlik

Yol Erkân Meydan

Kategori

Erkân Meydan

Benden selam söyle o güzel şaha
Kurduğu yollara gitmiyor talip
Herkes kendisine bir yol sürüyor
Mürşit buyruğunu tutmuyor talip

Alevilikte Cenaze Sırlanması

«22 -23 Haziranda yapılan Pir Sultanı Anma Etkinliği için, Cemal Şahin ile beraber Banaz’a gitmiştik. Banaz’a vardığımızda, 22 Haziran günü, Murtaza Demir başkanın, İzmir’de yaşayan yeğeni Muharrem Demir can’ın trafik kazası sonucu dünyamızdan göçmüş olduğunu öğrendik; Devri asan olsun. Cenaze Banaz’a 23 Haziranda geldi.

Muharrem canın cenazesinin sırlanması sırasında cenaze gülbengini Cemal Şahin yaptı. Ben Murtaza Demir’den izin alarak hem bu gülbenkleri ses kaydediciye kaydettim hem de o ortamın fotoğraflarını çektim.

Bu gönderdiğim kısım Cemal Şahin’in, Muharrem cana musalla taşı üzerinde yaptığı konuşmadır.

Ben ilk defa bu kadar açık, bu kadar net, Alevice bir cenaze sırlanmasına tanık oldum. Daha doğrusu sesini ilk defa kaydedebildim. Bunu yayımlamanın önemli olduğunu düşünüyorum.» Rıza AYDIN


Katre idim ummanlara karıştım
Kaç bulandım kaç duruldum kimbilir
Devre edip alemleri dolaştım
Bir sanata kaç sarıldım kimbilir

Bulut olup ağdığımı bilirim
Boran ile yağdığımı bilirim
Alt(ı) anadan doğduğumu bilirim
Kaç ebeden kaç soruldum kimbilir

Kaç kez gani oldum kaç kere fakir
Kaç kez altın oldum kaç kere bakır
Bilmem ki kaç katip ismimi okur
Kaç defterde kaç dürüldüm kimbilir

Bazı nebat oldum toprakta sürdüm
Bilmem kaç atanın sulbünde durdum
Kaç defa cennet-i alaya girdim
Cehenneme kaç sürüldüm kimbilir

Kaç kez alet oldum elde bakıldım
Semadan kaç kere indim çekildim
Balçık olup kerpiç kerpiç döküldüm
Kaç bozuldum kaç kuruldum kimbilir

Dünyayı dolaştım hep kara batak
Görmedim bir karar bilmedim durak
Üstümü kaç örttü bu kara toprak
Kaç serildim kaç dirildim kimbilir

Güfranî‘yim tarikatım boş değil
İyi bil ki kara bağrım taş değil
Felek ile hiç hatırım hoş değil
Kaç barıştım kaç darıldım kimbilir

Reklamlar

On İki Nur

Aşure Meydanı

Aşure Meydanı, meydanlar içinde kadim (en eski) olanıdır. Hem gelenekseldir hem de dinsel özelliktedir. Komşu dinler içinde de, kimilerinde dinin gereği olarak kimilerinde ise bir kutsal gelenek olarak hep vardır. Aşure Meydanı’na 1500’lü yıllardan sonra bir de Kerbela erkânı eklenmiştir. Zamanla, Şiîliğin de etkisiyle Kerbela etkeni öne çıkarılmış, Aşure Cem Ayini, adeta salt bir Kerbela yasının ruhanî ve ilahî bir dille yadedilmesine dönüştürülmüştür. Hemen belirtelim ki, kadim Kızılbaş öğretisine göre bu, erkân değildir.

Dove_Sent_Forth_from_the_ArkKerbela dinsel bir olay ya da olgu değil bir siyasal olgudur. Orada din ya da inanç uğruna bir durum meydana gelmemiş, siyasal bir durum meydana gelmiştir. Siyasal bakımdan haklılık ya da haksızlık söz konusudur. Dine ilişkin bir ayrılık ya da farklılık sonucu ortaya çıkmış bir çatışma değildir.

Elbette ki Kızılbaş Aleviliğin hem ahlâk hem de adalet anlayışı çerçevesinde bu siyasi olaya bir yaklaşımı olmuştur. Bir tarihsel tutum sergilemiştir bu olay nedeniyle. Benzer birçok konuda olduğu gibi tarafını Kerbela mağdurları ve mazlumları yanında koymuştur. Dinsel Cem ayinlerinde kuşkusuz cümle mazlumlar için bulunduğu dilekleri, onlar için de eksik etmemiştir. Ancak şimdiki durum tam tersi bir görünüme bürünmüştür. Bırakınız Aşure Cem ayininin salt bir Kerbela yasına dönüştürülmesine, diğer Meydanlar da bu konuma itilmiştir. Hangi cem için meydan açarsanız açın, netice itibarıyla karşınıza bir Kerbela yas-ı matemi çıkarılmaktadır. Bu yol değildir, erkân da değildir.

Aşure Meydanı’nda, sözkonusu olan “12 İmam” betinlemesi ise sadece bir kavram/anlam düzeyini ifade eder. En eski (kadim) on iki kutsalının bu adlandırma çerçevesinde ifade edilmesinden başka bir şey değildir. 12 kutsallığı, henüz imamlar yokken de vardı. “12 Havari” henüz kıristolojideki yerini almazdan önce de vardı. Hatta yazılı tarihin oldukça ötesine geçecek kadar eski ve evrensel bir betimlemedir. Bu gerçeği bir çok nefes ve Kızılbaş söylemi bile dile getirdiği gibi, tarihi arkeolojik kazılardan elde edilmiş, bilgi ve belgelerde ifade etmektedir. Tabi ki kızılbaş nefeslerinde bir çok konunun dillendirilmesinde olduğu gibi, örtük bir dil ile dile getirilmektedir.

Bu anlatımlardan en belirgin olanı, yaygın olarak ama yanlış şekilde “on iki imam” mersiyelerinde görülür. Bu mersiyelerde adı geçen imama yüklenilen anlam kutsaldır ve hep varlığın varolduğu başlangıca işaret eder.

Bu anlayışa göre, varolan Varlık’ın doğuşundan evvelde bu “On ikiler” vardır; sonsuz gelecekte de var olacaklardır. Her doğuşla var olacaklardır. Her doğuşta bir başka bedende cisimleşerek (Hülul ederek = ruhsal göçetme ile = reenkarnasyon) kendilerini gerçekleyeceklerdir.

Bu bağlamda, “On ikiler” hem yaşamın ortaya çıkışına ilişkin inancın gereğidir Kızılbaşlıkta, hem de imanın. “İmamet” ise sadece bir adlandırmadır. Bu husus olduğundan ya da göründüğünden de önemlidir ve her yol insanı, bu ayırdedici özelliği aynı önemde ele alıp değerlendirmez ve gereğini yerine getirmezse, onun ne yolu yoldur ne de erkânı erkândır. O “dolu gelip dolu gidenlerden” olmayacaktır. “Ham gelmiş boş gidenlerden” olacaktır.

“Teklikte üçlük” konusunu işlediğimiz yerde, Hakk’ın üç kuvvetinden söz etmiş ve Kızılbaş Aleviliğin “Hakk-Muhammet-Ali” şeklinde dillendirdiği dizgede, bu üç kuvvetin cisimleştirildiğini ve üçünün “bir” olarak tanımlandığını açıklamaya çalıştık.

Bu üç kuvvet “doğuş” yoluyla çoklukta var olur ve varlığını sürdürür. Çünkü teklik doğuş yoluyla çokluk olarak kendisini gerçeklemiştir. “Her yer Tanrı ile dolu” sözünün taşıdığı anlam budur.

Üç kuvvet önce, “Birinci Gök”de kendini gerçekledi Kızılbaş Alevi anlayışına göre. Buna, “Arş-ı Âla” denildi. Bu güneş ile betimlendi. Sonra, Üç‘ler, kendilerini Beş‘lerde, sonra Yedi‘lerde, sonra On İki‘lerde gerçekledi. On İki Nur ya da On İki Güneş, On İki İmamda cisimleştirildi. “Nur” ya da “Gün” kavramı yerine “İmam” kavramının kullanılması ve bunların Ali soyundan seçilmiş isimlerle somutlaştırılması, Şah İsmail döneminde ve onun tarafından gerçekleştirilmiştir. Buna göre, On İki İmam’da, Hakkın üç kuvveti vardır ve o bedenlerde cisimleşmiştir. Buradaki fark, “doğuş” sıralamasından gelmekte ve bu çark düzeni içindeki işlevlerinden gelmektedir. Tekliğin yörüngesinde çark etmektedirler ve ona bağımlıdırlar. Hakk ile Hakk olmak için bu çark düzeni içinde varolacaklardır.

Var olan Varlık’ın bir kuvveti (uknum) olarak Ali, doğal olarak bu bilgiye sahiptir. Hakkın kendi kendisini gerçekleştirme ve “kendini bilme” bilgisidir bu ve sırdır. Bir kudret hazinesinde saklı olan bu bilgi, doğuş yoluyla Ali‘de gizli olmaktan çıkmış aşikâr olmuştur ama her can onun sırrına sahip değildir. Hakk ile Hakk olmak anlamında, “Ali ile Ali” oldukça, bu bilgi hazinesinin kapısı da açılacaktır.

Bu bilgi hazinesine giden kapının kilidi Ali’dir ve işte bu bilgi Ali yoluyla On İki İmam’a da intikal etmiştir. Kadim anlayışın tevil yoluyla İslam diline aktarılmasıdır bu.

Bu bağlamda, Ali isminde cisimleştirilen nitelikler, bütünüyle Teklik’e veya aynı bağlamda evrene, evrensel gerçekliğe ait vasıflardır ya da ona ait onda varolan kendinin bilgisidir. Bu bağlamda da, 12 imam’da cisimleştirilenler de aynı özelliklerdir. Bu özellikler, birçok nefeste dile getirilmiştir.

Buna Göre Ali:

1– Doğuş’tan öncesi varoluşa ilişkin bilinmeyen bütün bilginin tek anahtarıdır.
2– O bütün eski ve yeni çağların ve yne bu bağlamda bütün eski peygamberlerin ve yeni peygamberlerin tek sahibidir. Veliler ve imamlar çağının da tek sahibi odur. Bu nedenle; “Ali evveldir, Ali ahir.”
3– Eğer doğuşla gerçeklik kazanan bütün çoklukta o olmamış onun adı her şeye yazılmamış olsaydı hiçbir şey teklik çarkı içinde olmayacak ve ona bağımlı olmayacaktı.
4– Var olan Varlık’ın Üç kuvvetinden biri de Muhammed’dir ve Muhammed’deki bu gerçekleşme nedeniyle, onun nurundan nurlandıkları için bütün Peygamberlerin peygamberlikleri gerçeklik kazanmış ve onlar peygamberliklerini kanıtlamışlardır. Ancak bunun tek tanığı vardır, o da Ali’dir. Çünkü Ali, Muhammed Mi’rac‘a gittiğinde de orada Muhammed’e görünendir ve o’na “90 bin kelamı bildiren”dir. Kızılbaş Alevi dilinden Muhammed’e söylettirilen “Ben ilimin şehriyim Ali onun kapısıdır” sözün anlamı budur.
5– Ali tüm doğarak gelmiş olan varlıkların tek hakimidir. Çünkü o hem Üç’tür ve bu bağlamda her varlıkta varolandır; hem de bütündür ve tektir. Bu haliyle de bütün varlık ona bağlıdır, onda yok olma hareketi içindedir. Onun etrafında bir çark düzeni içindedir.

Pir Sultan‘ın;

“Ay Alidir Gün Muhammed
Üç yüz altmış altı sünnet
Balıklar da suya hasret
Çarka döner göl içinde”

dediği işte bu haldir. Bu nedenle iyi ve kötü, cennet ve cehennem arasındaki köprü ve köprüden geçişin anahtarı Ali olacaktır. Ali, cümle varlığın iradesinin toplandığı hazinedir. Hakk’tan gelip Hakk’a gitme olarak betimlenen çark düzeninde, çark içinde hangi varlık’ın nasıl ve ne şekilde doğuş yapacağını o belirlemiş ve yazmıştır. Bu yazıların saklandığı (Levh-i Mahvûz), muhafaza edildiği yerdir, makamdır Ali.

Bu sıralamayı alabildiğine çoğaltmak mümkündür. O çokluk doğmadan önce Var olan Varlık’ın yüreğidir, onun kendi varlığının tek kanıtıdır ve ispatıdır. Onun sözüdür. O dildir onun yazısıdır. O’nun okunacak kitabıdır. O göğün gürültüsüdür, o çakan şimşektir, yağan yağmurdur, kardır, berekettir, rızktır ve nihayet O; MürTeZa’dır; yani, doğan ve doğuran tek iradedir.

Yoğ iken ol dem zemin ü asüman ı kün fekan
Gün gibi ruşen olan envar sensin ya Ali.
Görünen miraç içinde enbiyalar şahına,
Suret-i Rahman olan didar sensin ya Ali

Ali’ye ilişkin bu betimlemeler, Varlık’ın “doğuşu” yoluyla kendini gerçekleştirmesi anlayışı bağlamında, sırayla hem üçlük olarak hem de tek tek olarak on iki Nur’da gerçeklik alanına çıkmıştır. On iki Nur ise, Ali yoluyla onun evlatlarında cisimleştirilmiştir. Bu temelde her imam, Ali’ye atfedilen bu özelliklerin bir veya birkaçını kendinde toplamaktadır.

Bu yolu kurmuşlar Muhammed Ali,
Hakk bilene Hakk’ın erkânıdır bu.
Münkirler giremez demeden beli,
Sadıklar girer, er meydanıdır bu.

Hasan ile Hüseyin sevdiği budur
Zeynel Abidin’in gördüğü budur
İmam Bakır’ın gösterdiği budur
Caferi Sadık’ın imanıdır bu

Musa-i Kazım’dan ayrıldı bir şah
Son meyvası pirim Bektaş Veliyullah
Rum’u irşad eden ol güzlü mah
Ayin-i cem’in Şah-ı Merdan’ıdır bu.

Aşıklar sadıklar buna yederler
El ele verdiler, Hak’ka giderler
Erler meydanında semah ederler
Aşk’a düşenin dermanıdır bu

İmam Ali, Taki’ye Naki’ye verdi
Ali Naki, Askeri’ye bildirdi
Muhammed Mehdi de bu sırra erdi
Muhammed Ali’nin devranıdır bu

Dahası da var. Ali” ya da “12 imam” betimlemeleri, Kızılbaş felsefesinde birer şifredirler. Evrensel kuvvet veya kuvvetleri simgelemektedirler. Din ve din karşıtı dogmatiklerin anladığı gibi burada ne “İslamın Ali”si kastedilmekte ne de ona bir tapınım ifade edilmektedir. Kızılbaş anlayışında söz konusu evrensel kuvvetler, genel olarak insanda cisimleştirilerek anlatılmakla birlikte, zahiren eril ama batınen dişildirler. Çünkü Kızılbaşa göre evrensel kuvvetlerin en somut gerçekleştiği ve bilince çıkarıldığı vücut, İnsandır. İnsan aklıdır. İnsan evrenin ve evrensel aklın gerçekleştiği bir özettir. Evrende ne varsa ve nasıl işliyorsa insanda da o var ve öylece işlemektedir. “İnsan Hakk’ta Hak İnsanda” demenin anlamı da budur ve bu anlam evrenseldir. Ve hem de kadim(en eski)dir.

Dogmatikler ise Kızılbaşı, “Allahı insana benzetmekle” suçlamaktadırlar. Benzetişi “Kuvvet” olarak değil de “Sûret” olarak anlamaktadırlar. Anlam/Kavram Ali’yi, Kızılbaşın verdiği anlamdan uzaklaştırıp saptıran da aynı kafadaki yol erkân düşkünleridir. Gerçi, yukarıda Ali bağlamında anlattıklarımız genelde Kızılbaş düşüncesiyle ulaşılan açıklamalardan çok, Şah Hatayi’den bu tarafa oluşturulan, kısmen islami ilahiyat anlayışıyla bulaşık halde olan açıklamalardır. Bu gözden uzak tutulmamalıdır.

Bu temel yapı ya da anlayış bilince çıkarılmazsa, ya da en azından konular bu düzeyde ele alınıp, nedir ne değildir kavranılmazsa, bir cehalet, bir kör dövüşüdür sürüp gider.“Biz Müslüman mıyız, değil miyiz, yol muyuz, mezhep miyiz, yok dinliyiz yok dinsiziz” kavgası yol evlatları arasında devam edip gider. Netleşmemiş bir çokluk yapısının, Bir’liğe ulaşması mümkün olmaz.

Akşamlara dek bir amentü gibi ” Sevgi bizim dinimidir / Başka dine inanmayız” de dur; içindeki, senden farklı bir şey ifade edene, duyduğun öfkeyi bir yana atamazsan, o kine dönüşür zamanla. Orada sevgi ölür. Kötü egemen olur. Nefs egemen olur. Benlik kavgası, yol insanının dini imanı haline gelir. Böylesi bir çoklukta “Bir” olmaktan, “diri” olmktan, “iri” olmaktan söz edilebilir mi?

Haşim Kutlu, Yol Erkân Meydan, Yurt Kitap Yayınları, ss. 260-266
975-9025-40-3_tn

Lâ ilâhe İllâ Hû!
Lâ ilahe İllâ Ali!

“Bin bir ismi vardır, bir ismi Hû’dur
Kâmillerin ezber dediği budur”

Sadık Abdal

Rızalık Makamı

Rızalık Kapısında Teslim

Elif’tir doksan bin kelamın başı,
Var Hakk’a şükreyle be’yi n’eylersin
Vücudun şehrini arıtmayınca
Yüzünü yumaya suyu n’eylersin

Yalan söyleyip de geçme sıraya,
Evliya nefesi verme araya.
Var bir amel kazan, Hakk’a yaraya,
Hakk’a yaramayan huyu n’eylersin

Şeytan benlik ile yolundan azdı,
Âşık maşukunu aradı gezdi.
İki cihan fahri bir engür ezdi,
Fakr ile fahr olmaz, bayı n’eylersin

Varın görün irakipler kandedir,
Hak ehli kardaşlar yolda demdedir.
Bilin ayn’el yakin Ali cemdedir,
Cemiyet olmayan köyü n’eylersin

Pir Sultan’ım okuyuban yazarım,
Turab oldum, ayaklarda tozarım.
Yâr elinden içtim, sermest gezerim,
Yarden içilmeyen meyi n’eylersin

Kızılbaş yol erkânında kemerbest olup pir eteğinden tutmak, yani bir pire bağlanmak, yol üyesi olmanın en temel şartlarının başında gelir. Bağlanılacak pir, gayet doğaldır ki, ailenin bağlı bulunduğu pirdir. Çünkü, kemerbest olma ve pir eteği tutma erkânı (kuralı), yedi ila on beş yaş arasında gerçekleştirilir. Bu yaşlardaki yol çocukları masum-u pak kabul olunur ve bunların yaptıklarından ve yapamadıklarından anne ve babaları sorumludur.

Çocuklar adına kemerbest rızalığı, anne ve baba tarafından karşılanır. Rızalık, Kızılbaş Alevî yolunda son derece önemli bir onama ve kabul etme erkânıdır. İstek tümüyle gönül rızalığına dayanır. Çünkü Kızılbaş Alevî inancında yola girmek, bildiğimiz maddi dünyadan, bir başka deyimle nefsin, “Benin-Egonun” yasalarının yürülükte olduğu dünyadan –ki bu hem cins hem de sınıf olarak- erkeğin tayin ettiği mülk yasaları dünyasından; ortaklar dünyasına, diğer dinlerin “öbür dünya” diye tanımladıkları bir düş dünya yerine, yola girme ile başlayan, bir Can’lar (Rızalık Şehri) dünyasına giriştir. Yola girmek ile bu “Ortaklar Dünyasının” kapısına varılmış olunur. Bu dünya adalet ve vicdanın egemen olduğu bir dünyadır. Yasaları rızalık üzerine yürür. Orada “Sen” ya da “Ben” yoktur. Orada “biz” vardır.

Yola girmeden önce kişi bütün varlığıyla böyle bir dünyaya girmeye ve onun yasalarına uymaya kendini hazır hissetmelidir. Ona hazır olmalıdır. İnsanda “yedi ben merkezi” vardır. Bildiğimiz ve yaşadığımız dünya gerçeğinde, bütün bu merkezler insanı nefsin hakimiyetine göre yönlendirir ve hareket ettirir. Yola girmeye hazır olan can bu parçalanmış “ben merkezlerinin” işlevini bir merkezin emrine verir. Bu rehberlerin yardımıyla gerçekleşir…

Böylece kişi “uyku halinden” uyanıklık haline geçmeye başlar. Ortaklar dünyasına geçme isteği, kendini hissettirdiği andan itibaren “Talip” kapısına varılmış olur ki, işte bütün bunlar, rızalık ile olacak olan durumlardır. Zaten Talip demek, hem talep etmek, hem talebe (öğrenci) olmak manasındadır. Bir başka deyimle hem istekte bulunmak hem de istediğin şeyin öğrencisi olmak anlamındadır. Talep etmenin ve talebe olmanın anahtarı ise rızalıktır. Rızalığın mührü ise teslim olmaktır.

Güzel aşık cevrimizi
Çekemezsin demedim mi
Bu bir rıza lokmasıdır
Yiyemezsin demedim mi

Yemeyenler kalır naçar
Gözlerinden kanlar saçar
Bu bir demdir gelir geçer
Duyamazsın demedim mi

Bu dervişlik bir dilektir
Bilene büyük devlettir
Yensiz yakasız gömlektir
Giyemezsin demedim mi

Çıkalım meydan yerine
Erelim Ali sırrına
Can-ı başı Hak yoluna
Koyamazsın demedim mi

Aşıklar kara baht(ı) olur
Hakk’ın katında kutl’olur
Muhabbet baldan tatl’olur
Yiyemezsin demedim mi

Pir Sultan Ali Şahımız
Hakk’a ulaşır rahımız
On İkiler katarımız
Uyamazsın demedim mi

Bir başka noktadan ele alınırsa, rızalık; yolun son derece çetin kabul edilen kurallarının yerine getirilme zorunluluğundan dolayı ve ayrıca her türden resmi devlet uygulamaları karşısında yasaklanmış, aşağılanmış, inanırları katliamlara uğramış bir inanç olmasından dolayı, bu yönden doğabilecek her türlü etkiyi göğüslemek, yol ve erkânı, yol ve erkân kardeşliğini her şeyin üzerinde tutmak ihtiyacına dayanır. Böylesine çetin yol şartları, hem dünyasal olarak, hem bu dünyada mülk dünyasının kahredici baskısına ve hem de manevi dünyanın ağır koşullarına karşılık, doğaldır ki, yola girişi, ancak severek ve isteyerek kabul etmekle mümkündür.

Bu nedenle olacak ki yol ulusu;

“Bu yol demirden leblebidir. Kılıçtan keskindir. Kıldan incedir. Bu yol ateşten gömlektir. Bu yol rızalık lokmasıdır ki, bu lokmayı yiyebilecek isen gel, ateşten gömleği giyebileceksen gel, demirden leblebiyi yiyebileceksen gel ki bu kılıçla vurulmayasın bu köprüden geçebilesin” diye buyurmuştur.

Talibe pirlik edecek ve eteğinden tutulacak pir ve rehber, en evvelinden birbirinin yurdunda oturacak, “terk için rızalık” verecekler. Terk, Kızılbaş yolağında, hem maddi hem manevi kötülükten arınmadır. Bu temelde “ölüp yeniden dirilmedir”. Pir ve Rehber, birbirinin yurdunda oturacak demek, birbirlerine pir ve rehber olacaklar, hem pir hem talip olacaklar ve sonra “terki-mal, terki can, terki dünya ve terki-bed” fiil edecekler, bunda teslimi rıza gösterecekler, yani ikrar verip iman edeceklerdir. Böylece makamlarına oturmaya aday olacaklar.

Terk ve rızalık kapısı Alevilikte şeriat kapısıdır. Yani Kızılbaş Alevî şeriatı buradan başlar. Şeriat sözünün geçtiği her yerde, İslam şeriatını çağrıştıran yaklaşımlar erkân değildir. Hiçbir şekilde de doğru değildir. Tersine, “İslamın doğru olan şeriatı budur” demek de erkân değildir. Her dinin şeriatı kendisinedir ve karıştırılmamalıdır. Terk, Kızılbaş Alevilikte, bütün makamlar için geçerlidir. Ancak yer ve makamına göre dereceleri farklıdır. Terk’in derecesi marifet kapısına kadar devam eden bir süreci kapsar. “Ölmeden Ölme” kapısı, marifet makamıdır ki bu makam, özdeki hayvana ait ne var ise öldürülüp insan olarak yeniden doğuşun yapıldığı makam anlamına gelir.

Bu “Teslim-i Rızalık” ve “Terk” erkânı, cümle talip önünde olur. Pir ve rehberin rızalık kapısı, talip kapısıdır. Pir ve Rehber, talibe talip olacaklar ilkin. Andığımız erkânın “talip meydanında” olması bu yüzdendir. Talibe talip olmayan pir ve rehber, rızasızdır. Ne verdiği lokma kabuldür ne aldığı ikrar. Çünkü yönünü talibe dönmemiştir ve talibe borçlu değildir. Anasından doğmuştur ama anasına sırt dönmüştür. Talip, Hakk kapısıdır. Pirliğin doğum kapısıdır. Anasına sırtını dönen besbellidir ki Hakk’a sırtını dönmüştür. O sadece babasının gücüne, baba soyundan aldığı yetkiye dayanıyor demektir. O zaman, o pir ya da rehber, haksızca kucak açmış, hakkı gasp etmiş demektir. Çünkü tekrarında fayda vardır, pirlik ve rehberliğin doğum kapısıdır TALİP kapısı.

Meydanında post serip buyur ettiği pirine ve rehberine talip sormak durumundadır; “El kimden alınmıştır, rızalık hangi meydandan gelmiştir?” sorusunun cevabı doğru alınmadıkça, cem erkânında olunmamalıdır. Kızılbaş meydanı yol geçen hanı değildir. Talip yolun gereğini yerine getirmiyorsa, yolu müthiş incitiyor demektir ki, onun açtığı meydan nahaktır. O meydanda lokma yenmez, gülbank verilmez.

Kimler Gelmesin

Sefasına cefasına dayandım
Bu cefaya dayanmayan gelmesin
Rengine hem boyasına boyandım
Bu boyaya boyanmayan gelmesin

Rengine boyandım meyinden içtim
Nice canlar ile didar görüştüm
Muhabbet eyleyip candan seviştim
Muhabbeti küfür sayan gelmesin

Muhabbet eyleyip yokla pirini
Yusun senin namus ile arını
Var bir gerçek ile kıl pazarını
Kıldığın pazardan ziyan gelmesin

Kırklar bu meydanda gezer dediler
Evliyayı yola dizer dediler
Destini destinden sezer dediler
Nefsaniyetine uyan gelmesin

Pir Sultan’ım eydür dünya fanidir
Kırkların sohbeti aşk mekânıdır
Kusura kalmayan kerem kânidir
Gönülde karası olan gelmesin

Kimler Gelsin

Şimdi bizim aramıza
Yola boyun veren gelsin
İkrar ile Pire varıp
Hakikatı gören gelsin

Kişi halden anlayınca
Hakikatı dinleyince
Üstüne yol uğrayınca
Ayrılmayıp duran gelsin

Talib olunca bir talib
İşini Mevla’ya salıp
İzzet ile selam verip
Gönüllere giren gelsin

Koyup dünya davasını
Hakk’a verip sevdasını
Doğrulayıp öz nefsini
Şeytanı öldüren gelsin

Pir Sultan’ım Çelebiye
Eyvallahım ol veliye
Hal ehline hal diliyle
Yolun sırrın soran gelsin

Kızılbaş yoluna girmek isteyen can, mutlak olarak müsahip edinecek. Eteğini tutup kemerbest olduğu pir ve rehber önünde meydana gelecek. Görgüden geçecek. Böylece yolun anayasasını (şeriat), yolun dini gereklerini (tarîk) yolun örf, adet, edep ve erkânını, onun inceliklerini, sosyal yaşamın ve dünya işlerinin ilim ve irfan üzere inceliklerini bilecek öğrenecektir. Yukarda da belirtildiği gibi ancak bu aşamadan sonra, “terk ve rızalık” anlam kazanmış olacaktır. Bu temelde, insanın öz yeteneklerini, bu yeteneklerin açığa çıkarılmasını, yola ve onun sosyal yaşamının hizmetine verilmesini (marifet=kendini bilme) öğrenecek ve bilecektir.

Marifet kapısında, insanda mevcut olan yedi irade merkezi, bir irade merkezinde toplanacak ve ‘ben’ler, “biz” olacaktır. Kişi, özde insan olmaya hak kazanacaktır. Üç terk, üç rızalık kapısını açacaktır. Böylece düşüncede “ben“ler terk edilecek ve düşün dünyasında, insan olunacaktır. Sonra söz’de terk ile söz’de insan olunacaktır. Üçüncü olarak da, surette insan öldürülecek, terk edilecek ve öz’de insan olunacaktır. Surette insan demekle, özümüzde, insan kalıbında yaşayan hayvan kastedilmektedir.

Diğer yandan taliplik kapısındaki yol evladı, dinin on iki farzı yani olmazsa olmazı olan ve mutlak manada yerine getirilmesi gereken kurallarını öğrenecek, bilecektir. Bilmek, yapmak ya da yerine getirmek demektir. Yapılmayan bir şey, rızalık ile kabul edilmemiş ve ikrarından gelinmemiş şey demektir.

Dahası, yol evladı, müsahiplik kapısından geçerek, on iki farzla birlik, on iki farza bağlı on yedi erkânı bilecek, gereğini yerine getirecektir. Böylece “Dört Kapı Kırk Makam” öğretisinin, rızalık gösterip teslim olmuş bir yol evladı (kadın ve erkek), bir öğrencisi olarak “ben Kızılbaş Aleviyim” demeye hak kazanacaktır. Meydan görecek, hizmette bulunacaktır. En evvel olarak, bu iki kuralda teslimi rızalık göstermemiş bir kimse; bu pirdir, bu rehberdir ya da taliptir diye yoldan vazgeçilmez, vazgeçilemez! Bu bağlamda, hiçbirisi hak sahibi olamaz. Bu erkândan geçmemiş bir kimseye CAN da denemez. Yol ve erkânın kayıplara karışıp belirsiz olduğu; yolun belirsiz, meydanın ıssız kaldığı, güncelin ayyaşlığında, önüne gelen önüne gelene; “CAN” diyor!.. Kuşkusuz bu da tam bir yol cahilliği örneği oluyor!

Böylece, CAN olmaya hak kazanan her yol evladı, yılda bir kez müsahibi ile dar olmak durumundadır. Bir yıl içinde yaptıklarının ve yapamadıklarının hesabını vermek, yol kardeşlerinin rızalığını almak durumundadır. Maddi ve manevi yaşamının tamamında hiç bir can rızalık almadan yaşayamaz. Rızalık almıyor rızalıktan kaçıyorsa, onun hem maddi yaşamında hem manevi yaşamında lekeler var demektir. Onunla aynı meydana girilmez, onun dört kapı hakkına sunduğu dört lokmadan hiçbirisi yenmez, kabul edilmez. Pir ve rehberin en üzerine titrdikleri konu bu olsa gerektir.

Kızılbaş Alevilikte dar olmak son derece önemlidir. Burada da rızalık ön koşuldur. Dar olmak, her türlü dünyasal kirlilikten yunup arınmaktır. Her saat, her dakika kişi kendi özünde dar olmak durumundadır. Talip, dar olmayı, düşüncesinde (fikirde), sözünde (zikirde) ve işinde (amelde) sürekli tutar. Bu, düşüncede, iyiyi doğruyu düşünmek; sözde, iyiyi doğruyu söylemek; işte doğruyu iyiyi ve sağlamı yerine getirmek anlamındadır. Hakk meydanında ve pir önünde, birinci dar olan talip; Mansur olur. İkinci dar olan, Nesimî olur. Üçüncü dar kapısından geçen; Fazlullah olur. Bu üç isim, abdestlerini, hak ve adalet için kanlarıyla almış yol erenleri, gönül pirleridir. Canlarıyla kurban olmuş bedelgâhlardır.

Abdestsiz cem olunmaz. Peki cemde abdest nedir? İşte abdest budur; rızalıktır, Öz darıdır. Öz temizliğidir. Özünü yıkayıp arındırmamış hiçbir can rızalık kapısında olamaz. Rızalıktan geçmemiş hiç kimse, Can da olamaz, cem’de de bulunamaz. Neden ki, erenler öyle buyurmuşlardır: “Hal ile haldaş olunmadan yol ile yoldaş olunmaz!..”

Temennaya geldim erenler size,
Temenna edeyim destur olursa.
Mür’vet kapıların bağlaman bize,
İçeri gireyim destur olursa.

Pirim deyü divanına geçeyim,
Destinizden ab-ı hayat içeyim.
İzniniz olursa ağzım açayım,
Bir ma’na söyleyim destur olursa.

Talib günahkardır pir meydanında,
Zülfikar oynuyor durmaz kınında.
Rehberin önünde hak meydanında,
Kemerbest olayım destur olursa.

Rehbere bağlıdır talibin başı,
Durmuyor akıyor didemin yaşı.
Arafat dağında koçun savaşı,
Erkâna düşeyim destur olursa.

Pir Sultan Abdal’ım hey güzel Şah’ım,
Günahlıyım arşa çıkıyor ahım.
Pire kurban olsun bu tatlı canım,
Terceman olayım destur olursa.

Rızalık ile ilgili sözü bağlamadan, müsahiplik ile ilgil bir noktaya değinmek yerinde olur. Müsahiplik mühürlenmeden önce müsahip kardeşlerle aynı meydana iki çift can daha girer. Bunlar, müsahip olmuş ve müsahiplik erkânından geçmiş bacı-kardeşlerin deyim yerindeyse yedekleridir. Müsahiplerden birisinin başına bir hal gelip müsahiplik darından indirilmiş ise yedekler onun yerini alırlar. Merkezi yapısı dağılmış Kızılbaş meydanında, müsahiplik erkânı da dağılmıştır. Her bölgede bulunan ya da o bölgede pirlik eden makam sahibi, bilgisi görgüsü nispetinde uygulama yürütmüş ve erkân zamanla bozulmaya başlamıştır.

Aşina müsahip; müsahip olan kardeşler için belirlenmiş ve meydana önden alınan yedek müsahiplerdir. Görgüye müsahip kardeşlerin önünde yürüyerek girerler. Müsahip kardeşlerin yaptıklarından ve yapamadıklarından sorumludurlar, ancak ikinci dercede sorumludurlar. Ayrıca müsahip kardeşler birbirleri karşısında aşina müsahip-müsahip aşinadırlar. Biri, diğer kardeşine “müsahip” diye hitap ederken beriki ona “aşina” diye hitap eder. Tahtacı Kızılbaşlarda bu çift yapıya bir de “peşine müsahip”lik eklenmiştir.

Mürebbi (öğretmen); müsahiplik meydanı mürebbisiz olmaz. Müsahiplik en temel Kızılbaş şartıdır. Mürebbi ise müsahiplik şartının gereğidir. Mürebbilik makamı aynı zamanda rehberlik makamıdır. Öğretmenlik makamıdır. Yolun felsefesi, dinin erkânı, makamları, sosyal yaşamı, onun hukuku; örf, adet, görenek ve gelenek işleri, kısaca maddi ve manevi dünyanın her türlü gereği, mürebbisiz yani öğretmensiz olmaz.

Bu bakımdan aynı meydanda, müsahip kardeşlere kim mürebbi kılınmış ise o da hazır bulunur. Mürebbi makamı da çift olarak yerini alır. Müsahiplik Dar’ında en büyük pay mürebbinindir. Bu bakımdan müsahip kardeşlerin tam bir rızalık göstermeleri, tıpkı pirlik makamına gösterildiği gibi, tam bir teslim olma hali göstermek durumundadır.

Haşim Kutklu, Kızılbaş Alevilikte YOL ERKÂN MEYDAN (ss.88-97)

Rızalık – Ortaklık Toplumu, Doğa Dini: Alevî’lik

Rızalık – Ortaklık Toplumu, Doğa Dini: Alevî’lik

Aleviliği tanımlamak yerine anlatmayı esas alan bir yaklaşımı daha doğru buluyorum. Tanımlar hangi kestirimler içinde yapılırsa yapılsın, dar olur, anlaşılması gerekeni tam ve doğru olarak vermez. Her tanım nereden bakarak tanımladığınıza bağlı olarak bir karakter kazanır ve görecel olur.

Bu çerçeveden anlaşılmak üzere Aleviliği en genel olarak bir “Doğa Dini” olarak ele almak doğru olur. Tarihsel ve toplumsal bakımından hangi dönem dini olursa olsun fark etmez, dini bir toplum formatı olarak ele aldığınızda, Aleviliğinde bir doğa dini olarak, Kadim Ortaklık Toplumu’nun bir bütün olarak üst yapısını ifade ettiğini görürsünüz. Tarihsel kökleri de, kadim Ortaklık Toplumu’na dayanır. Tarihsel süreğin evrimine, değişip dönüşmesine bağlı olarak bu kadim köklerden evrilerek, değişip dönüşerek günümüze akıp gelmiştir.

Kadim Ortaklık, üç temel kutsallıkla kendini ifade ederken, sonraki evrelerin ve evrimlerin bir tekmil kutsallıklarının da temelini oluşturur son kutsallıklar. Beslenme, Barınma ve Üreyimdir (doğum). Bu üçlü kutsallığın temelinde ise Ana vardır. İlk kadim ortaklık, doğal olarak Kadın Anaya aittir. Bu bağlamda, kadimliği ölçüsünde Alevilik Kadın Ananın bize bir armağanıdır. Bütün kutsallıklarının temelinde dişil öğe vardır ve “Doğum” kavrayışı esastır.

Alevi literatürü ezici çoğunlukla bu kadim geçmişe aittir ve olabildiği kadarıyla hala varlığını sürdürmektedir. Oldukça ağır bir evrim geçiren kadim doğuş yeri Yukarı Mezopotamya ve Anadolu’dur. Hal böyle olunca da Alevi literatürü bu coğrafya kökenlidir, Örneğin, kadim Aleviliğin köklerine izafeten, toplumsal yapıyı RIZA ŞEHRİ olarak tanımladılar. İkrar verip topluma üye olmayı ise RIZA ŞEHRİ evladı olmak (Yol Evladı) şeklinde tanımladılar. Anadolu’nun batı ve orta Anadolu’sunda hala kullanılan, İmece, dayanışma, paylaşma ya da Ortak gibi, Yukarı Mezopotamya alanına gelindiğinde ise, KOM, Komal, Mir, Miran ve Komana gibi kavramlar, hep bu yapıyı anlatan kavramlardır.

Alevilik kendi başına bir dindir, din ise toplumsal yapılanmada üst yapıyı ifade edendir. Din, üç asırdır klasize edildiği gibi bir iman ve itikat konusu değildir. Her dinin iman etmeyi gerektiren bölümü vardır ama din iman ve itikattan ibaret değildir. Bir bütün olarak, siyasal alanı yani üst yapıyı ifade eder. Örneğin, egemen dinler diye tanımlanan dinler, bir başka deyişle kapitalizm öncesi dinler (bölgemizdeki), şemsiyesinde Allahın olduğu Allah Devletlerinin kendisiydiler. Kapitalizmle birlikte, Allah’ın yerini Kutsal Ulus aldı. Allah Devleti de yerini Ulus Devlete bıraktı. İslamiyet, Tek ve Tekel olan Allah’ın Dini olarak tek tanrılı dinlerin en evrime uğramış olanıdır. Tek ve tekel Allah kutsallığı şahsında oluşturulan ise Tek ve tekel merkeze bağlı kutsal devlettir. Feodal Tekel de diyebiliriz buna ve Allah, zaten bunun metafizik ifadesinden başka bir şey değildir, Mülkün ve Hükümranlığın devleti.

Bu anlayış çerçevesinde Alevilik, mülk ve hükümranlık dünyasının / kutsallığının zıddı olarak Ortaklığın ve Hakkın (Rıza Makamı) Toplumu olarak kendini ifade eder. Bütün kutsallıkları öte dünyalılığı reddedendir. Dünya Ananın, doğurduklarının tümünü, ihtiyaçlarına göre rızıklandırdığını, bu bağlamda da cümlenin bu Yola bağlı olarak, ihtiyacına göre yaşamaları gerektiğini ifade eder. Başına her ne gelmişse, şöyle inandığı buna inanmadığı için değil, tam da böyle yaşadığı için gelmiştir. İslam’ın Allahı, ortak kabul etmez, bu bağlamda onun dünyasal temsilcisi Halife ve devleti de ortak kabul etmez. Mülk onundur, istediğine lütfeder istediğine etmez. Oysa, Alevilik, benim mülküm değil ortaklık diyor, hükümranlık değil rızalık diyor. Hükümranlık anlamında makam ya da kariyer yoktur. Hizmet ve Rızalık vardır. Dolayısıyla Aleviliğin yaşadığı bir yerde, Tek ve tekel olarak hükmetmek mümkün olmaz. Olursa da Aleviliği bastırarak, yok ederek olur. İşte orada, hükmetmek için kan dökmek kaçınılmazdır hükmetmek isteyene.

Anlatmaya çalıştığım özellikler bir kere kavrandı mı, Alevilik İslam’ın içinde mi dışında mı, gibi sorular, anlamını yitirir. Buna karşın şu kadarını belirtmek de yerinde olur. Bizim coğrafyamızda bir tekmil tarihsel devrimlere, Peygamberler öncülük etmiştir. İster Semitik İbrahimi dinler olsun, ister Aryenik Zerdüşti dinler olsun, çıkışları itibariyle tekmil kutsallıklarını Kadim Ortaklık zemininden alırlar ve Ortaklık olarak yola çıkarlar. Ne ki her çıkış kendisini koşullayan egemenlik sistemine kavuştuğu andan itibaren, işin doğası gereği Ortaklık değerlerinden koparlar, O değerlerle zıtlaşırlar.

Alevilik, İslam’ın çıkısına bu bağlamda sahiplenir. O değerleri, kendisinin değerleri olarak görür. Devletleşmiş İslamı ise reddeder. Belki, doğru anlamıyla İslam’ın “özü olma” söylemini bu temelde ifade ederek doğrulayabiliriz. Yolun bilgeleri ne yaptıklarını ve ne söylediklerini bilerek hareket etmişlerdir. Bu gün, bu söylemi dillendirenler, bu bağlamda değil, hem asimilasyon etkisiyle hem korku etkisiyle ve hem de soyu koruma etkisiyle bunu ifade etmektedirler.

Haşim Kutlu

YOL EVLATLIĞI

İsmi müsemma kaydına düşmeyen
Dört kapıdan Kırk makama geçmeyen
İşleğini yetmiş üçe seçmeyen
Güruh-u Naci’yim dese ne fayda
Fedaî

SEYD-İ SAADET EVLAD-I RESULLUĞA DAYALI SEÇKİNLİK Mİ?
YOL EVLATLIĞINA DAYALI YETKİNLİK VE SEÇİLMİŞLİK Mİ?

-I-

Uzunca bir süredir örülen ama bu günlerde, Kızılbaş Aleviliğin bir çok sorunu gibi el altından (!) güncelleştirilen, Yol açısından son derece önemli bir konuyu ele almak istiyorum bu yazıda.

Bu günlerde bir çok biçimlerle güncelleştirilen ve birkaç ayrı kanaldan hareketle sürdürülen bir tartışma ve buna bağlı olarak bir yandan saflaşma bir yandan da taraf belirleme diyebileceğimiz yoğun bir hareketlilik sürdürülmeye çalışılıyor.

İzlenebildiği kadarıyla, saflaşmada tartışmanın ekseni “Seyd-i Saadet Evlad-ı Resul”luk mu, yoksa, bir biçimde ‘Ocak soylu’luğu içerse bile, yetkinlik ve rızalığa dayalı seçilmişlik mi sorunsalı üzerinden yürütülmektedir. İzlenebildiği kadarıyla diyorum, çünkü, taraflar kendilerini ve savundukları düşüncelerini, daha çok kapalı kapılar ardında yürütmekteler. Ne olup bittiğini, ancak, işin başını çekenler bilmekte ve bunu oldukça yukarılardan yürütmekteler. Sürekle ilgisi olmayan bu yöntem aynı zamanda tarafların kendilerine, nasıl bir gelecek düşündüklerini ve yönlerinin neresi olduğunu da tayin ediyor. İşin içinde olan bir çok Pir, Dede veya Baba’nın gelişmenin bu yönünün farkında olduklarını sanmıyorum. Ama nasıl bir yükün altına girdiklerini fark ettiklerinde de korkarım iş işten geçmiş olacak.

Taraflardan birinciler seçkin olmayı, yetkinliği ve “Rızalığı” değil, Soya dayalılığı, yetkinin bir mülkiyet ayidiyeti gibi devam ettirilmesini esas alıyorlar. Bu yönleriyle talibe arkalarını dönüyor ama onun hem önünde hem de üstünde olmayı doğal bir hak olarak görüyorlar. Açıktan dillendirmeseler de, Geleneksel Kadim Ocakları, Seyitlik lehine mülklerine geçirenlerin ve o günden bu yana mülke ve soya dayalı bir mirası, sürekli sonraki kuşaklara devretmeleri, her jenerasyonun içine doğduğu hazır bir yaşam olmakta ve böylece de doğal olarak, bu makam “babadan oğula” devredilen bir “hak” olarak görülmektedir.

İkinciler ise bir başka süreğe, “Yol evlatlığı Süreğine” dayanmayı, özellikle de günün gerçeklikleri dikkate alınarak, daha uygun bulmaktadırlar. Buna göre Pirlik makamı, bir yetkinlik, bir bilgelik makamıdır. Ve Pirlik bu özellikleriyle Talipten Rıza ve Onay alır, onun iradesinin doğal sonucu olarak ona hizmet etmek üzere makama oturur. Açıkça ifade edilmese bile yaklaşımın arka planı böylesi bir gerekçeye dayanıyor ki, Kadim Kızılbaş Süreği, bana göre bu zemindedir. Çünkü, devleti ve devlet olmayı reddeden bir toplumsal oluşum, doğaldır ki her türlü ayrıcalığı, özellikle de çıkara dayalı ayrıcalığı ve hiyerarşiyi ret edecektir. Hele de kutsanmış bir seçkinliği asla kabul etmemiştir, etmeyecektir. Kızılbaş Alevilikte makam, örnek olsun ne İran Şia’sı ile ne de söz gelimi, Hindistan’daki kutsanmış aristokratik kast sistemiyle kıyaslanamaz, kıyası kabul de etmez.

Şimdi, güncel yaklaşımları itibariyle, tanımlamaya çalıştığım bu iki ayrı ama birbirine oldukça zıt kavrayış tarzlarının, tarafları, aslında ve belki de kendilerine rağmen nerelere kadar götürdüğünü, somut örneklerle ele alıp irdelemeye çalışacağım. Ancak, buna geçmeden Yol’un bu konularda nasıl bir sürek izlediği hakkında, kısaca da olsa, okuyucuyu bilgilendirmek istiyorum.

Kadim geçmişinde Kızılbaşlık Kadın Atanın öndeliğine ve önderliğine dayalı, “aynı özden”, yani “aynı etten ve sütten olma” bağlamında, bir ortaklık toplumu yapılanmasına dayanıyordu ve topluluk üyleri “kandaşlığa/karındaşlığa” dayanıyordu.

Kadim kandaş/karındaş toplum yapılanmasının çekirdeğini Ocak oluşturuyor ve Ocak, toplum yapılanmasının da en küçük birimi olarak süreğe katılıyordu. Kadın Ata’nın önceliği ve önderliğinde tarım toplumunun bütün oluşumları ve organizasyonları gerçekleştirilirken, yapılanma, “herkese ihtiyacına göre ve herkese yeteneğine göre” olan “Ana Yasası”na dayandırılıyor ve organize ediliyordu.

Kandaşlığa dayalı Kadim Ortaklık Toplumu, bir başka nitelemeyle kadim “Rızalık Şehri Toplumu”, ayrıntısına girmeden kabaca ifade edecek olursam, gelişmesinin bir evresinde avcı ortaklık şeflerini de yanına alan Ocak Pirleri tarafından aile mülkiyetine geçirildiler. Tarihsel sapma böylece başladı ve bu sapmanın mucidi, öğrendiği her şeyi Kadın Ata’dan öğrenen babalardı, yani erkeklerdi.

Erkekle, başlayan sınıflaşma ve devletleşme, özel çıkarlara dayalı şiddetle örülmeye başlayan bir dünya gerçeğine doğru evrilirken, ortaklık toplumu Süreği de eski “kandaşlık/karındaşlık” zemininde kalamazdı. Kadın Ata, sürekte uzun ve ince bir zaman dilimi boyunca, erkek egemen sapmaya karşı mücadeleyi sürdüre gelirken ve giderek kendini “sır içinde sır” olarak gizlerken, “Herkese ihtiyacına göre” ilkesinin bir sürek olarak akıp gelmesine gözcülük etti. Ancak, Ocak yapılanması, “Karındaşlık” tan Yol Kardeşliğine evrildi.

Daha genişleyen ve giderek Ocakların kardeşliğine doğru yol alan bir süreğe girdi. Erkek Egemenlikli, sınıflı ve devletli toplum süreğindeki her değişim ve dönüşüm, zıtların karşılıklı duruşu, birbirini etkilemesi, birliği ve mücadelesi bağlamında, Ortaklık toplumu yapılanmasını da hep etkiledi. Bazen olumlu etkilenme bazen da olumsuz etkilenmeler oldu. Erkek egemen kuşatmanın alanı baskın olarak genişledikçe, ortaklık toplumu üzerindeki baskı, şiddet, dağıtma, talana dayalı tahribatta o ölçüde nasibini aldı ama bu yolak bu güne kadar hep sürüp geldi.

Bu kısa ama oldukça kaba aktarmamızdan, konumuz açısından çıkarabileceğimiz son derece önemli iki sonuç var:

Birincisi, kadim Ortaklık toplumu süreğinin en önemli varisleri olarak Kızılbaş Alevilerde, yapılanmaya üyelik, Kandaşlığa/karındaşlığa dayanmaz. Bu belirleme, tarihin oldukça gerisinde kalmış ve ilk olma bağlamındaki bir koşuldur. Bu bağlamda “Alevi olunmaz Alevi doğulur” sözü bir atmasyondur. Tam tersine “Alevi doğulmaz Alevi olunur” şartı, hem Yol’dur hem de Erkân. Bu demektir ki Kızılbaş Alevilikte temel üyelik erkânı ‘Karın Kardeşliği’ne değil “Yol Kardeşliğine” dayanmaktadır ve bu da belli koşullarla/sürelerle yerine getirilmektedir.

Biyolojik evlatlığına değil Yol Evlatlığına bağlı olmak, aynı zamanda Kızılbaş Aleviliğin kadim Kadın Atasının “Ana Yasasına” da uygundur. Eğer, her kese yeteneğine göre toplumsal işbölümü dağılımı olacak ve herkes ihtiyacına göre yaşayacaksa, Yol evlatlığı veya Yol Kardeşliği erkânı da olmak zorundadır. Özgür olmanın, Eşit olmanın ve Kardeş olmanın başka yolu var mıdır?

DSCF1429

-II-

Kızılbaş Alevilikte, evrilerek bugüne geldiği biçimiyle Yol Kardeşliği’nin temel bir erkân olduğunu belirtmiştim. Yine aynı bağlamda Yol Kardeşliği erkânı’nın yürütülüşüne ilişkin bir başka anlayış ise İkrar erkânıdır. Bu, Yol Kardeşliği’ne açılan kapıya işarettir. Bu kapıdan geçilmedikçe kişi, ‘anne-baba evladı’dır ve sadece potansiyel Alevidir. Bir başka deyimle o bir Alevi adayıdır o kadar. Anasından doğmuş olmak, adaylık için yeterli olandır. Çünkü, Kızılbaş Aleviliğin en temel kavrayışlarından birisi de Ananın yol, Babanın ise erkân olmasıdır. Hal böyle iken, Yol-Erkân-Meydan adına son derece kaygı verici gelişmeler yaşanıyor.

Bu günlerde koltuklarına Kur’an iliştirerek, okuma yazma işleminde bile güçlük çeken bir kısım “Seyd-i Saadet Evlad-ı Resul” iddiasında olan kimi Pirler, Kur’an ayetleri ezberlemeğe çalışıyorlar ve duyuyoruz, gittikleri her meydana, bu sözünü ettiğim bilgilerle değil nasıl da Müslüman olduklarının, hatta mülkiyet mirası gereği “öz Müslüman” olduklarının bilgisini taşımaya özen gösteriyorlar. Başka yolları var mı, bir taraftan Peygamber’in torunu olduğunu söyleyeceksin ama diğer taraftan da Kızılbaş Aleviliğin en temel anlayış ve erkânlarından söz edecek, Talibi uyandıracak eğiteceksin !? “Öz Müslümanlık” yarışına girişmenin dışında olacak iş değil!.. Zaten Yol-Erkân-Meydan bağlamında yaşanan cehaletin boşluğuna ne boca edersen o gidiyor ve devlet katlarından el üstünden ve el altından müdahale girişimlerinin tek dayanağı da bu boşluk oluyor ve Seyd-i Saadetlik, her dönem olduğu gibi, bu dönemde iş görebilecek işlevli bir mekanizma olarak ele alınıyor. Yarattıkları mekanizmanın ne işe yaradığını biz onlara öğretecek değiliz ya!..

Köhne-i Nuh gemisine binmeyen
Nar-ı Bad’dan Ab-u Hak’ka ermeyen
Kubbe-i Alem’de yunup kanmayan
İsmine evladım dese ne fayda
FEDAÎ

Anasından doğan aday, vakti zamanı geldiğinde ve bunun için hazır olduğuna inanıldığında, “ölmeden ölecek” ya da manevi bağlamda “ölüp yeniden dirilerek” bu kez de “babasından doğacaktır”. Böylece artık yol evlatlığına girmiş olacaktır. Bu Alevi olmanın ve Alevi “yurttaşı” olmanın en temel koşuludur. Kullandığım bu deyimler, Aleviliğe yabancı olan okurları şaşırtmasın. Bunlar Aleviliğe girişte yerine getirilen kimi temel kuralların, taşıdığı anlamları betimleyen sembolik ifadelerdir. Yol insanı bu deyimlerin taşıdığı anlamı bilir.

Şimdi burada sorulacak çok önemli bir soru bulunmaktadır ki, bu erkânı anlatmamın esas nedeni de bu sorunun gereği içindir; Aleviliğe ya da özgün deyişle Yol’a giriş erkânı bir talip adayı için eğer böyle ise, bu erkâna Pir Soylu’lar da tabi değil midir? Talip için geçerli olan kural Pir için geçerli değil midir?

Rızalık Şehri üyeliğinde, bir başka ifade ile Ortaklık Toplumuna üyelik koşullarında hiçbir istisna yoktur. Soylu- boylu, ayrıcalıklı ise asla mümkün değildir. Aksi durumlarda o meydanda ne Rızalıktan ne de Ortaklıktan söz edilebilir. Bugün bu toplumsal yaşam tarzı yaşanmıyor olsa bile bir biçimde devam eden erkân gerçeği bundan başka bir anlama gelmez, sağa sola çekiştirilme ile de bu gerçeklik değiştirilemez. Bu gün birileri, İslam tabiyetine girmenin gereği olarak, onun giriş şartlarını bir biçimde yaşamaya çalışsa ve o yöne doğru bir meyil içine girse bile, süreği yine böyle takip edenler olacaktır. Tarihin her döneminde bu gibi girişimler hep olmuştur ama yol yolcusuz kalmamıştır.

Yol-Erkân-Meydan süreğinde yaratılan tarihsizlik, tarihsizliğin ortaya çıkardığı hafıza kaybı gibi son derece önemli nedenlere dayalı olarak yaşanmakta olan Yol cahilliğinden yararlanan birileri, bu gün, Pirlik Makamı gibi son derece önemli bir makama, sanki babadan kalmış mülk mirası örneği, soy-boy gibi ayrıcalık arayan, dahası üstünlük ve efendilik arayan kimileri için, hem de soylarını ve boylarını dayandırdıkları Peygambere ilişkin, her Alevinin bildiği bir örnek vereceğim.

Vereceğim örnek her Alevi tarafından bilinir de o örnekten alınması gereken mesaj alınmaz, en önemli dersin üstü örtülür hep. Benim ise Hallac-ı Mansur demişleyin, “Pirim ve Üstadım Azazildir”, yani iblistir!.. Meleklerin gizlediklerini açmak, sırlarını aşikâr etmek, onun en başat işidir. Biraz benim de öyle!. Yüzümün soğuk olmasına sebep en önemli suçum da budur!..

Ben kimi yazılarımda sık sık bir örnekten söz ederim; Kızılbaş Alevilerin, özellikle Şah İsmail-Yavuz Selim arasındaki savaştan ve Şah İsmail’in yenilgisini takip eden süreç içerisinde, başkentin Erdebil’den alınarak Kum kentine taşınması ve ilk kez İran’da iktidar olan Ali Şiası’nın, bölgedeki Kızılbaşlarla siyasal bağlamdaki ittifaklarını bozmalarından sonra, hem İran alanında hem de Anadolu alanlarındaki Kızılbaşlara yönelik Şia propagandasını yoğunlaştırdılar. İşte, bu çalışmalar bağlamında, bugün elimizde, değişik bölgelere ilişkin olarak gönderilmiş, birbirinden, bölgesine göre farklılaşan, on kadar “Buyruk” nüshası bulunmaktadır.

Bu propaganda broşürlerinin (risale) en temel özelliği, gerek İran alanlarındaki gerekse Anadolu alanlarındaki Kızılbaşların, Ali bağlamında Şia kanalıyla İslam içine, bu bağlamda da Müslüman Devlet tabiyetine çekilmesini amaçlamasıydı. Bunun için de, tıpkı Hıristiyan misyonerlerin Afrikalıları Hıristiyanlaştırmaları örneği, “biraz İsa zencileştirilecek, zenciler ise biraz beyazlaştırılacaklardı!..” Öyle de yapıldı.

Bu buyrukların hangisini alsanız gönderildiği bölgeye uygun bir Ali tanımıyla karşılaşırsınız ve bu Ali biraz Kızılbaşlaşır ama Kızılbaşların da biraz şialaşarak Müslümanlığa yöneltilmek istendiğini açık bir şekilde tespit edebilirsiniz. Ortaklık toplumuna ilişkin az çok merkezi yapılar sürdüğünce bu broşürler pek fayda etmez, ama her katliamı takip eden bastırmalar ve dağıtmalar oldukça, giderek bu bilgiler, kendi başına kalmış Pirlerin elinde gerçek bilgiler olmaya başlar. Başlangıçlarda dışlanan ve kabül görmeyen bu broşürler, giderek takiyye konusu olarak işlev görür ve son yüz-yüzelli-ikiyüz yıldan bu tarafa da takiyyeler gerçek bilgi olarak kuşaklara aktarılmaya başlanır. Bu gün ise bu bilgiler, yerini doğrudan devlet bendesi olmak bağlamında İslam gereklerinin öğretilmesine dönüştürülmek istenmektedir.

Biraz Şia kanalıyla Müslümanlık, biraz da bölgesinin algılayış ve yaşayış tarzına uygun Kızılbaşlık olarak belirttiğim “Buyruk” adlı bu broşürlerden sadece İran değil, onunla aynı toplumsal kesim üzerindeki hegemonya rekabetinde olan Osmanlı da yayınlamıştır. Bu broşürler İttihat ve Terakki’nin Teşkilat-ı Mahsusa’sınca yeniden ve yeniden gözden geçirilmiş ve devreye sürülmüştür. Ne ki, bu broşürlerden çoğunluğunun başvurduğu, Aleviliğin nasıl da Muhammed ve Ali’den kaldığını öyküleştiren bir bölümü var ki, konumuz açısından hem Kızılbaşlığa ilişkin, hem de Yol-Erkân-Meydan anlayışına ilişkin kimi bilgileri, bir biçimde göstermesi bakımdan, son derece önemlidir. Bu öyküyü özellikle benim jenerasyonumdan bilmeyen Kızılbaş yoktur. Bu öyküden yukarda da belirttiğim gibi, çıkartılacak önemli iki ders vardır; herkes bu öyküyü bilir de, Pirler de dahil, sıra bu derslere gelince, alayı atlarlar bunun üzerinden.

Derslerden birincisi; Miraç dönüşü Hz.Muhammed’e Cebrail aracılığıyla bildirilen ve mutlaka gitmesi istenen “Kırklar Cemi”, oradaki anlatıldığı biçimiyle de tipik bir “Ortaklık Toplumu” yapılanmasıdır. Orası “Eş ve Eşitler Meydanı” olarak o broşürlerde bile ifade edilmektedir.

İkinci önemli ders ise; Peygamber, hem dünyasal hem de ruhanî sıfatlarıyla mücehhez Peygamber olarak, Kırklar Meydanı’na alınmaz. Ne zaman ki bütün bu yetkilerinden sıyrıldığını ifade eder, dahası, kendisini sıradan bir hizmetli, “Hadim-i Fukara-yoksulların hizmetçisi” olarak tanımlar ve tanıtır, ancak bu koşullarla “Kırklar Meydanı”na alınır. (Bkz. Buyruk. “Miraç” konusu)

Buradan çıkartılacak en önemli sonuç, Kızılbaş Alevilik gerçeğinde Peygamberlik makamının olmadığıdır. Kızılbaşların her süreçte takip ettikleri “Yol Uluları” vardır ama Peygamberleri yoktur. Bu bir korkma ve ürkme meselesi değil, gerçeği olduğu gibi görme ve ifade etme meselesidir. Kimi Alevi kuruluşları bu gibi konuları programlarının sorunu haline getirmekte ve birbirlerini şu veya böyle olmakla suçlamaktadırlar. Bu belirlemeler programın değil, eğitimin konularıdır oysa.

Bu gün Yol erkânlarında, gülbanklarında sıklıkla dillendirilen “Hak-Muhammed-Ali” şeklindeki üçlü ifade biçimi, Şia’nın “tekbir” getirmesi örneğindeki gibi “Allah’ın bir, Muhammed’in onun kulu ve resulü, Ali’nin ise onun Velisi” olduğuna ilişkin bir anlatıma denk gelmez, onu da karşılamaz. Kızılbaş Aleviliğin felsefî kavrayışına ilişkin simgesel bir betimlemedir ve batın dilinde ise bu “Hak-Ali-Fadime” olarak ifade edilir. Daha da “içeri” olan belirlemede ise bu üçlü (teslis) dizge “Hak-Naci-Naciye” olarak ifade edilir ki, tamamiyle evrensel doğuşun kuvvetleriyle ilgili bir betimlemedir ve en doğrusu da budur. (bkz. “Varlığın Doğuşu” )

Hal böyle olunca, Yol süreğinde bizzat Peygamberlik kurumunun kendisi kabul görmediği ve yukarda değindiğimiz Miraç olayında olduğu gibi, bizzat Muhammed’in kendisi dahi peygamberlik yetkeleriyle onun meydanında yer alamadığına göre, Onun çocukları, soyu ya da sülalesi olduğunu iddia edenler, bir hak edilşmiş gibi, hem de bu günkü tarihsel-toplumsal gerçeklikte, hangi Yol gereğine dayanarak Pirlik makamında, vaz geçilemez, vazgeçilmesi dahi teklif edilemez bir ayrıcalık ve asilzade seçkinliği isterler?

Eğer isteniyorsa, anlatmaya çalıştığımız bütün bu Yol-Erkân-Meydan gerçekliğine karşın, “Biz Pir soyluyuz, böyle bir hakkımız var” deniliyorsa, birileri de bunu sürekli kaşıyor ve canlı tutmaya çalışıyorsa, bu işte bir bit yeniği olduğu açık değil mi?

Bir tarihlerde, Ağuçan ocağı’ndan olduğu belirtilen Prf. İzzettin Doğan, özellikle de Erzincan, Malatya ve kimi Dersimli Pirlere çağrıda bulunmuş, her Pirin ya da Dede’nin soy-şecerelerini alarak kendisine başvurmalarını söylemişti. Diyanete ortak olmak ve ondan pay almak hesaplarının dillendirildiği günlere paralel olarak bunlar gündeme getirilmişti.

İster bu zeminde olsunlar isterse bu zeminden bağımsız gibi hareket etsinler, bu günkü, yukardan beri üzerinde durmaya çalıştığım faaliyetler de, bana göre aynı güzergâh üzerindedir. Bir zamanlar, İzzettin Doğan faaliyetlerini deşifre ettiğimde de bana karşı çıkanlar, hatta saldıranlar, kitaplarımın mahkemeye verilmesi, toplatılmasına vesile olanlar vardı. Gerçekler inatçıdır, keşke haklı çıkmasaydım ama çıktım!..Şimdi de aynı şeylerle karşılaşacağımdan kuşkum yok ama “acaba bana ne olur” diye bir endişem de yok. Mansur’un durduğu kapıda olduğumu hep söyleye geldim!..

Tam yerine geldi, şimdi burada çok önemli bir soruyu daha sorma gereği ortaya çıkmaktadır: Bölgede yönetenler ve yönetilenler, devletler ve devlet dışında kalanlar, ya da bir başka kategori olarak fethedenler ve fethedilenlerden ne zaman söz etsek, karşımıza tarih, adeta kan ve irin olarak çıkar. Yaşadığımız coğrafyanın adeta kaderidir ve tarih, katledenler ve katle uğrayanlar tarihi olarak gerçekleşmiş gibidir!

Kızılbaşlar ise bu süreğin en lanetlileridirler!..Kan ve zulüm onların payına herkesten daha çok düşmüştür. Sözünü ettiğim soru bu noktaya ilişkindir. Özellikle Pir soyluluk açısından asla atlanılmaması gereken bir sorudur bu.

Asırlardır Kızılbaşlar bunca katliam görürler, bunca sürgün, yazılı ve görsel olarak bunca eserleriyle birlik tasfiye yaşarlar da, nasıl oluyor ki onların en akıllıları olan, en önde yer almaları gereken Pirlerine hiçbir şey olmuyor?!. Özellikle de geleneksel “Ocak Soyluluk” bağlamındaki pirler değil de, “seyd-i Saadet evlad-ı Resul” olduğunu söyleyen pirlere!?.. Böyle bir uygulama ile karşılaşmadıkları gibi zamanın devletleri onlara, soyluluklarını, soy içinde kimlerin el alıp makamlarda oturduklarını resmen onaylıyor, onlara soy-şecere diziyor, güncel deyişle onlara “yeşil pasaport” veriyor?!…

Yol-Erkân-Meydan süreğinin bütün işleviyle yürürlükte olduğu süreçlerden söz ediyoruz. Bu gün bile bir Pire bağlanmış talip, Pirden habersiz asla bir işe kalkışmaz iken, kadim sürekte bu asla mümkün olmaz, olamazdı. Hal böyle iken, nasıl oluyor da talip katlediliyor, sürgün ediliyor, bastırılıyor, dağıtılıyor ama İmam soylu Pirine “soy-şecere” veriliyor?.. Bu günkü torunlar da bu şecerelere dayanarak kazanılmış hak iddia ediyorlar?

Ne bilgisi, ne görgüsü o makama hiçbir şekilde uygun olmadığı halde, söz konusu şecerelere dayanarak, el-etek öptürüyor!.. Talip meydanında ve hem de üstünde makam olmayı dayatıyor?

Dahası, Soy ve boy bağlantısını, Otantik Kızılbaş yapılanmasının bir temel özelliği olarak Ocak’a ve bu bağlamda Ocak Soyluluğa değil de, Kızılbaş yapılanmasıyla hem Ortaklık toplumu olma bağlamında hem de onun temel çekirdek kurumu olan Ocak yapılanması bağlamında işlevsel olarak hiçbir ilgisi olmayan İslam yapılanmasında hem dünyasal hem de öte dünyasal işlerle görevli İmamet kurumuyla bağlantılı bir iddiayla kendilerini dayatıyorlarsa, bu işte bir çaprazlık yok mu?

Bütün bu sorular, ne soruluyor ne de cevaplanıyor. Sorulduğu ve cevaplandığı yerlerde de hep satır aralarında kalıyor. Oysa, Yol insanı kendi gerçeğiyle çırılçıplak yüzleşmedikçe kendisini bulamaz, kendisi de olamaz. Kendisi olamayan açıktır ki başka bir şey olacaktır. Güncelin en yakıcı problemi budur. Bütün sancılanmalar, duraksamalar, Türkiye sathında olan bitenlere karşı tutuk davranmalar hep kendi gerçeklerinden kaçışları yüzündendir. Oysa kimse kendi gerçeğinden kaçamaz. Kaçmamalıdırlar da !…

 

Haşim Kutlu

ALİ ERKÂNDIR YOL FADİME

YOL CÜMLEDEN ULUDUR


Bülbül-ü şuara hep zârı bizden öğrenir

Dûdû-yu sûr-nâ gûftarı bizden öğrenir
Âşık-ı sâdık olanlar bilir kavl-i kararın975-9025-40-3_tn
Hem ehl-i harabâd etvâr-i bizden öğrenir

Biz hakikat kenzinin bevabın derbanıyız
Hem mûciz marifet ehli’nin hayranıyız
Bizi hor görmeyin kim dil mülkinin sultanıyız
Bunca ârifler gelir esrarı bizden öğrenir

Dilber-i Şirin için âlemde Ferhat olmuşuz
Gerçi Mecnûnuz ama Leylâ’dan azad olmuşuz
Sûrette kemterleriz mânâda üstâz olmuşuz
Cümle aşıklar gelir dildârı bizden öğrenir

Ey Güzide bezm-i gâmda gezme hod serseri
Oluben meydân-ı aşkta merd olan gelsin beri
Bizdedir velhasıl mihr-i muhabbet defteri
Onca şairler gelir eşarı bizden öğrenir
-Güzide Ana-

Latife bismillahımız
Tesbihi zikrullahımız
Mürşit bizim Allahımız
Allah bir iki demeyiz
-Meluli Baba-

Kızılbaş Meydanı

Otantik Aleviliğin kimi temel özelliklerini açığa vuran yaşam belirtileri, en son 1950 yıllarına kadar bir biçimde varlıklarını sürdürdüler. Bu, fizik yapılara olduğu kadar günlük konuşmalara dek yansıyan kimi kavram ve anlatımlara tanık olunabilmekteydi. Alevilerin toplum olarak artık kapitalist toplumun bir bileşeni haline geldiği içinden geçtiğimiz uğrakta ise bu özlliklerin kırıntısından bile sözetmek artık olası değil.

Başlığa aldığım ifade, esas olarak otantik Aleviliğin sosyal-toplumsal yapısına ve cinslerin karşılıklı duruşuna yönelik, dahası da, kadına vurgu yapan bir erkân belirlemesidir. Yol Üyeliği ya da aynı anlamda Yol Vatandaşlığı ya da Yol Evlatlığı bağlamlarında Müsahipliğin konuşulduğu yerde. “Ali Erkân, Fadime Yoldur” belirlemesi, taşıdığı hem zahiri hem de batıni anlam bakımından, başlı başına incelenmesi ve kavranılması gereken bir konudur.

Ne ki, geldiğimiz noktada bir çoğumuzun yakından gördüğü ama bir türlü farkındalık alanına getirmediği bir husu var ki, kendisini en çok bu noktada hissetirir. Özellikle 1510 yılında, bir yanda Osmanlı diğer yanda İran, bir yanda Sultan Yavuz Selim, diğer yanda Şah İsmail’in yeraldığı tarihi duruşma, aslında ve özünde, en Batıdan başlayarak Daylem alanının eşiğine dek, bir tekmil Alevi Ocak ve yerleşim yerlerinin üzerinde yaşayanlar da dahil olmak üzere, bir baştan bir başa elden geçirilmesi; yağma ve talan edilmesi, kılıçtan geçirilmesi, göçertilmesi, geride kalanların ise bir daha asla eskisi gibi olmayacak şekilde biçimlendirilerek baskılanması, hem Alevi Toplumu açısından hem de bir bütün Anadolu ve Yukarı Mezopotamya’nın yapısal dokusu ve kültürel süreği açısından, gördüğü en büyük ikinci kırılmayı ifade eder. Ki, bu günkü tarihsel uğurakta, Alevilerin içinde bulunduğu bitme noktasındaki hâl-i pür melâl’inin, köklerinin filizlendiği tarihi kırılmadır sözünü ettiğim ve yeterince açıktır. O tarihten bu tarafa, Yola ait bütün belirlemeler, öncelikle Ortaklığa dayalı toplumsal yaşam koşulları adım adım tasfiye edildiği gibi, Yol insanınca hiç bir yazılı kayıt da bulundurulmayıp herşey sözlü aktarımlarla sürüdürüldü.

Bu bağlamda da, özellikle konumuza ilişkin belirlemeleri, hem gerçek kimlikleriyle ve özellikleriyle anlatmak, hem de belgelemek, imkansız denecek ölçekte zordur artık. Özellikle de kadına ilişkin konuları ele almak, bu yönlerden elli kere daha zordur. Genelde kadının tarihi yoktur ama Kızılbaş Kadının tarihi, elli kere daha yoktur. Bununla birlikte, orada burada kendisini saklayabilmiş belirtilerden hareket etme ve Aleviliğe ilişkin özellikleri açığa çıkarmayı denemek zorundayız.

Konumuza dönerek devam edelim.

Kadim geçmişten bu yana ister cins ister sınıf olsun, insanal dünyanın ortayerine egemenlik denilen bir ilişki tarzının düştüğü günlere dek gidebilen bir geçmişe dayanan, tekmil egemenlik dışı kalmış ‘Doğal Din Toplulukları’ının, ortak özelliğidir. Kendilerine ilişkin tekmil anlatımları ikili bir karekter gösterir. Buna göre birinci anlatım herkesin bilmesi gerekenler olarak belirtebileceğimiz bir ifade yöntemi ya da bilgi aktarım yöntemidir, buna “zahiri” anlam ya da anlatım diyoruz. Batı literatüründe buna “egzoterik” anlam/anlatım deniyor.
İkincisi; Yola dair hem öz hem de gerçek anlamlarına yer verilen anlam ve anlatıma ise “Batıni” anlam ve anlatım denmektedir. Batılı literatürde batıni kavramının karşılığı ise “Ezoterik” olarak belirtilmektedir. Bu ifade tarzının yaratıcıları, Doğal Din Toplulukları olmakla birlikte, bizim coğrafyamızda dillendirilmiş ve yazılı hale getirilmiş bir tekmil Mitoloji ve Teoljık anlatımlara da yansımış bir yöntemdir bu. Bu realite bilinmeden girişilen bütün yazım ve anlatımların karşılığı yoktur. Kim yaparsa yapsın bu çalışmayı, kişisel yeteneği ve kariyeri ne olursa olsun, karşılığı olmayan bir çalışmadır. Ama ne yazık ki bilgi fukaralığının dizboyu olduğu günümüzde ise bu durum, tam bir açmazdır Yol gerçekliğine ulaşabilmek açısından.

Aleviliğin bütün sürekleri (bölükler) tekmil özgünlüklerine ve bu bağlamda farklılıklarına karşın, kendilerine ilişkin tekmil anlatım ve ifadelerin kaynağını belirttiğim yöntem üzere, Yol’dan, Yol’un dünya görüşünden aldıkları için YOl Birliği içinde kalırlar. Bu bağlamda, gerek toplumsal yapıları, gerek o yapı içinde cinsler arası ilişki ve bu ilişkinin taşıdığı anlamlar değişmez. Hepsinde aynıdır. Dünya görüşündeki farklılaşma ve değişim olduğunda Birlik de bozulmaya yüz tutar.

Buna göre, biz, Alevi Kızılbaş Süreğini özne olarak aldığımız için, burada belirttiğimiz ve belirteceğimiz tekmil anlatımların kaynağı, Kızılbaş Aleviliğin dünya görüşüne dayanır. Peki nasıl bir ifadeye dayanıyor dünya görüşü, konuyu dağıtmamaya özen gösterek ifade edecek olusam, en kestırme olarak;

Varlığın Doğuşuna dayanan bir dünya görüşüdür. Buna göre dünya da dahil evrendeki her şey, doğarak gelir. Bütün doğumlar;

Her şey yaratıldı bir tek noktadan
Noktada gizlidir esrarı yezdan

nefesinde de dillendirildiği gibi, ‘Nokta’nın kendi kendisini doğurmasıyla varlık alanına gelirler. Her şey doğarak gelir, doğumdan gelmeyenler ispatsızdır. Onlar yokturlar.

Belirttiğim gibi Kızılbaş Alevilikte de gerek Yol Kardeşliği ya da Yol evlatlığı, gerekse cinsler arası ilişki, kaynağını işte bu dünya görüşünden alır. Bu bağlamda, kız ya da erkek her Yol adayı bir kez, eril ile dişil olanın yani ana ile babanın birleşimi yoluyla Anasından doğarak gelir bu dünyaya. Bu biyolojik bir doğum olarak Yol dilinde, “Bel Evladı” olarak dillendirilir. Anasından doğmuş olmak, adaylık için yeterlidir ama bu bireyin Alevi olduğunu belirlemez. Bunun için bir de Yoldan Doğması gerekmektedir. Eş ve Eşitlik ikrarından geçtiğinde ve Meydanda hazır bulunan canlardan rızalık alıdığında, “ölmeden ölmüş” ya da bir adım önceki benliğinde ölmüş, yeniden doğmuş olarak kabul görür. Yoldan doğmuş sayılır ve o saatten itibaren YOL Evladıdır.

Sözün burasında bir batın bigisi aktarmak zorunlu görünüyor. O meydan da Bulunmamışlar için şimdi aktaracağım bilgi bir sırdır. Bilenlerin artık kendisinde götürmemesi gereken bir bilgi. Eş ve eşitlik erkânı tamamlanıp erkan Bir’lenip sırlandığında Pir, erkek kardeşlerin her birini ayrı ayrı Ocak başına yani Pir Postunun önüne çağırır. Ancak Onun duyacağı bir şekilde kulağına eğilerek şunları söyler:

“Ey talip şimdi söyleyeceklerimi belki yüzlerce kerre duydun işittin ama ben bir kere daha burada belirteceğim. Senin baban bedende senin babandır ve bu görünür olandır. Senin gerçek baban kimdir, bunu sadece annen bilir ve bu HAK ONUN’dur. Bu nedenle yarın UKBA Gününde (Sorgu Meydanında) sen Ananın adıyla anılacaksın.”

Daha sonra Pir diğer erkek kardeşi çağırır, aynı şeyleri ona da söyler ama kime ne söylemişse, söylenen onda kalır, bir diğerine aktarmaz. Sormaz da.

Kadim Kızılbaş Alevi süreğinde, Çocuk Anasından doğduğunda nasıl kundaklanıp anasının adıyla çağrılıyor ve gülbanklar eşliğinde kulağına fısıldanıyorsa, kişi hakka yürüdüğünde de, yeni bir “doğum” olduğu için yine kundaklanır ve anasının adıyla anılır.

Özgürlüğünü özgürlüğüme kat, özgürlüğümü özgürlüğüne katayım, Özgürlük alanımız daha geniş olsun!…

Bu ifade Alevi Dar Hukukunda kişi hak ve özgürlüklerine ilişkin bir erkân belirlemesidir. İşlediğimiz konuyla da doğrudan bağlantısı var. Şöyle var;

Eş ve Eşitlik erkânından geçerek “dört baş bir beden” ifadesinde anlamını bulan, Yol Evladı olarak Yola dahil olmuş ise eril ve dişil kardeşler; Alevi sosyalitesine göre de yeni bir haneyi/Ocağı da ilave etmiş sayılırlar toplum yapısına. Maddi ve Manevi olarak Yol Meydanına katılarak, o meydana mensup öncekilerle her bakımdan eşitlenerek vatandaş olmuşlardır. O saatten itibaren öncekilerle haklar da görevler de eşittir artık.

Bu Meydanda, Alevi Dar Hukukuna göre; her birey önce kişisel özgürlüklerini birbirine katarak, daha genişlemiş bir özgürlük meydanında, Eş olmuşlardır. Eş ve Eşitlik erkânından da geçmek süretiyle, kendi özgülüklerini Toplum özgürlüğüne katarak daha da geniş bir özgürlük meydanında “Eş ve Eşit” olmuşlardır. Her sözcük ya da kavram maddi olarak hangi türden bir yaşam ortramından kaynak alıyorsa, onun ifade etmek üzere dile gelirler. Her şeyin meta ve değişim değeri üzerinden anlam ve değer kazandığı kapitalist toplum ortamına göre, bu kavramlar ilkel kalabililir. Ama bir de içerdiği toplumsallığa bakınız;
Burjuva Hukuk sisteminde “bir bireyin özgürlüğü, diğerinin başladığı yerde biter”. Toplumla birey arasındaki ilişkide bu sistem, toplumun özgürlüğünün başladığı yerde ise bireyin özgürlüğü biter şeklini alır. Tolum olmanın örgütlü ifadesi olarak devletle toplum arasındaki ilişkinin sözünü ettiğimiz hukuk ilkesine göre belirlenmesi ise şöyle açığa çıkar; “devletin özgürlüğünün başladığı yerde toplumun özgürlüğü biter”. Görülüyor ki, en uygar gibi ele alınan ve yere göğe sığdırılamayan kapitalist hukukun özgürlük için sağladığı olanak, tümüyle devlet içindir. Bireye ininceye kadar özgürlük, ancak, dayatmalarla devlet özgürlüğünün snırlandırılmasıyla elde edilmiş kırıntlardır. Bu nedenle de özgürlük için ayağa kalkacak tekmil toplum kategorileri, devletin özgürlük alanını sınırlamak ve sonuçta da bitirmek üzere yola çıkmalıdırlar.

Tarihsel ve toplumsal olarak Kadim Anadolu ve yukarı Mezoptamya, tarihe Neolitik Devrim olarak kaydını düşürmüş olan ilk Köy devriminin gerçekleştiği yer olması bakımından daha başından itibaren, en azından çok yakın tarihlere kadar ANA’SOYLUDUR.

M.Ö 1200’lü yıllardan başlayarak Ananın önceliği ve önderliği M.S. 200.lü yılara kadar eş ve eşitlik düzeyinde bir denge üzerine yürümüştür. Bütün bir çevre erkek atanın önceliği ve önderliği esasına göre değişmiş dönüşmüş olduğu halde, Yukarı Mezoptamya ve Anadolu, Bereketli Hilal olarak bilinen alan çekirdek olmak üzere eş ve eşitlik zeminindedir. M.s. 200’lü yıllarda -ki Asker kırallıklar döneminin başladığına işarettir- Eş ve Eşitlik ilişkisi giderek aleyhte bozulmaya başlar ve bu düzey geleneksele bağlı kalan Kandaş Ortaklık yapılanmalarında kendi süreğini devam ettirir. 800’lü yıllardan başlayarak 1200’lü yılların ortalarına kadar süren gelişme ve değişimlerde ise Kandaş sürek, Yol kardeşliğine, kandaş Alevilik te YOL BiRLİĞİNE evrilir. Bu sürek içerisinde zahiren Alevi toplumu Baba soyludur ama Batınen Ana’soyludur. Eş ve Eşitlik erkânının bütün boyutları bize bunu kanıtlamaktadır. Başkaca da bir delilimiz bulunmamaktadır.

Konu bittiği için değil ama yer bittiği için, bir Yol sözüyle sözü bağlamak istiyorum;

“Biz Ali’ye Ali dedik Fadime’den Ötürü.
Ali Erkândır, Fadime Yoldur ve Yol cümleden uludur”
söyledi ulumuz.

Bu nedenle erkân; Hak Muhammed Ali” diye bağlandı.

Ama erenler meydan açtığında erkânı yeniden dillendirdi, bu kez batınen:
“HAK NACİ NACİYE”
dedi.

Naciye’den sır doğan Güruhu Naci derler bize.
Cümlemiz Ana Naciye evlatlarıyız”
diyerek bağlayıp sırladı sözü.

Bilmeyen bilmedi, bilen de demedi!..

Haşim Kutlu

Güruh-u Naciye

Hayali gönlümde yadigâr kalan
Allah bir Muhammet Ali’dir Ali
Kemer kuşanıp semahın dönen
Allah bir Muhammet Ali’dir Ali

Ali’dir cümle dillerde söylenen
Bir adı Ali’dir her dide bilinen
Cebraile nur içinde görünen
Allah bir Muhammet Ali’dir Ali

Arslan olup yol üstünde oturan
Selman’a destinde nergis getiren
Kendi meftaını kendi götüren
Allah bir Muhammet Ali’dir Ali

Yer gök arasına mizanlar kuran
Ak kağıt üstüne yazılar yazan
Engür şerbetini Kırklara ezen
Allah bir Muhammet Ali’dir Ali

Pir Sultan‘ım eydür ummana dalan
Yezidin kalbini gümana salan
Bin saatlik yolu kuşlukta alan
Allah bir Muhammet Ali’dir Ali

Aşık pençesini göğsüne götürdü, baş kesip meydana aşk-ı niyazda bulundu. Eğildi sağ tarafındaki post üzerinde erkân tutmuş pir ile görüştü. Pir Nizari, “aşk ile erenler” dedi aşığa “Nefesin tutulsun!..” Aşık iç geçirdi. Pir ile tekrar görüştü ama bu sefer, biraz serin görüştü! Pir Nizari, aşıktaki ikiliği hemen sezdi ama ona hiç belli etmeden meydana doğruldu. Aşık, pir nefesinden memnun kalmamıştı!

Fırka-i Naciye

“Biz” dedi, Pir Nizarî kendinden emin, “Naciye çocuklarıyız bildiniz mi erenler? Babamız Naci’dir. Bu nedenle şeriatta bize Güruh-u Naci derler amma Marifet kapısında erenler öyle söylemez. Marifet kapısında biz Ana Naciye çocukları olarak anılırız. Marifet kapısı “ölmeden ölmek” kapısıdır. O kapıda künyemiz Ana Naciye ile anılır. Hakikat yolculuğuna Naciye çocukları olarak çıkarız.”

Oysa aşık, ne de güzel bir nefes dillendirmişti. Dile gelen nefes ile meydan esrikleşmiş, erenler cuşa gelmişlerdi.. Onların coşku ve cezbesi, aşığı da sarıp sarmalamıştı. Dem o demdi. Gel gelelim, Pir Nizarî bu gün, meydanı muhabbeti, hiç duyulmadık bir kapıdan açmıştı. Aşık, “bu kapıdan girenlere aşk olsun” diye geçirdi içinden. Çünkü, bir anda bütün bildiğinin ters yüz olduğunu fark etmişti.

Hiç beklemediği bir anda, kulağının işittikleriyle sarsıldı. Pir Nizarî: “Aşık söyler, Arif törpülermiş erenler!” dedi meydana. Aşık, “işte bu lokma da benimdir” diye geçirdi içinden ve pirinin kendisini okuduğunu düşündü. Biraz mahçup, kafasındaki gümanı silip pirine kulak vermeye başladı. Pir Nizarî konuşmasını sürdürürken meydanı bir umman içinde sürükleyip bir başka meydana götürdü sanki. İşte orada, “açıldı meydan, göründü rahman!”

“Bakınız şimdi” dedi Pir Nizarî, “işin başına dönelim ve görelim. Lâ mekân ilinden bi nişan iken, nasıl oldu da bir an içinde zuhura getirdin? Bir an içinde ‘ol’ dedin de oldu?”

“Lâ” demek, yok demektir. O zaman mekân da yok. Lâ mekân ilinde ve bir an içinde, nasıl oldu da meydana çıkardın? Mekân yok, namı, nişanı yok. Yok olan yerdeki dünyada insan olur mu?”

“Gök baba, yer anadır. Gök keramet ve mucizattır. Yerde her türlü ot, ağaç biter. Göğün hareketi, onun mucizatıdır. Göğün hareketiyle yağan yağmur, kar, ateş, rüzgardır. Bunların hepsi yere yağmakta. İnsanlar, hayvanlar ve cümlesi, yerden ve gökten kalıplarını almış oluyorlar. Alınan kalıpları: ateş, hava, su ve topraktır.”

“Yüreğindeki kuşkuyu silmelisin talip” dedi Pir Nizarî. Sanki meydan erenlerinin bir kısmında da ikirciklenmelerin olduğunu sezmiş gibiydi ve meydana seslenmişti. Söylediklerinin adeta üstünü basarak konuşmasını sürdürdü.

“Kalıp, Allah’ı ispat edendir. Gerek insan gerek Allah olsun, anadan doğmayan kendini ispat edemez. Anca anadan doğan insan ve Allah, kendini ispat edebilir. Var olanların ispatı dünyadır. Dünyada ispatlı olan tasdiklidir. Vücutsuz olan Lâ mekândır. Mekânı yok, namı nişanı yok olanlar, kendilerini ne ile ispat edebileceklerdir? Ateş, hava, su ve topraktan vücudunu almayan ispatsız, Lâ mekândır.”

Aşık’ın nutku durmuştu adeta. “Pirim o zaman sen herkesin Allah’ı ayrıdır diyorsun” diye soracaktı ama vazgeçti. Bu meydanda, bu güne dek öğrendiklerinin bir anda suya sele gittiğini fark etmişti. Bir boşlukta gibiydi. Kendine olan güvenini kaybetmişti bir an için. Ruhu daralmıştı. Sazına gitti eli, belli belirsiz onu okşar gibi yaptı. Olduğu yere çöktü, küçüldü!..

Pir Nizarî sanki, meydanı okuyordu.. Meydan kitaptı ve o konuşmuyor, önündeki insan topluluğundan mürekkep kitabı sayfa sayfa okuyordu. Tıpkı aşığın sazın telleri üzerinde gezindiği sıradaki ruh haline benziyordu görünüşü. Ya da aşığa öyle gelmişti. Gözleri kapalı, yüz hatları sakin ve dingin, sesi bir melodi gibi insanın ta yüreğine işliyordu.

“Bu güne dek insanlık, iki kol üzere gelmişlerdir. Biri Naciye ana koludur diğeri ise Havva ana kolu. Bu kollar birbirinden ayrıdır. Bu kolların Allahları da ayrıdır. Havva kolunun Allah’ı yaratılmışlarda, Naciye kolunun Allah’ı da doğuşta ispat olunur. Doğuşta kendini ispat etmeyenin kendisi de yok, namı da yoktur. Yok olanlar, dünyada kendini ispat etmeyenlerdir. Yoktan yaratılmış olanlardır. Anasının doğum kapısına Hakk kapısı demeyenler, kendilerini inkâr etmiş, ailesiyle yatınca kendilerini pis görüp cenabet olanlardır. İnkâr defterine kayıt düşenlerdir.

Kendini tanı ey talip!.. Özünü, nefsini, hırsını öldür. Öldür ki yeniden doğumun olsun. Yeniden doğmak, uyanmaktır. Uykuyu terk et! Uyanmak kendini bilmektir. Kendini bilmeyen Hakkı bilir mi? Hakkı kendisinde mevcut görmeyen boş kovandır. Bu kovan şeytanın evi olup balı yoktur. Hakkı tanıyanlar, Hakk’ı kendisinde hazır ve mevcut görenlerin kovanları bal ile doludur. Hakk onların emrinde ve onlara sahip. Onları gezdiren dolaştıran, her bir fena fiillerden, kötü hallerden saklayıp bekleyen Hakk’tır.”

“Gerçeğe hü!.. dedik erenler. Üçler, beşler, yediler dedik erenler! Kimdir üçler? Üçler: Hakk-Muhammed-Ali’dir. Üçü birdir ve Hakk’tır. Hakk bunlardan ispat olunmuştur. Bunun da ispatı Fadime’dir. Hakkı kendilerinde görüp birbirlerine secde, niyaz olmuşlardır. Burada, evvela ikrar ve iman kapısı vardır. İkrar ve iman kapısı, Fadime kapısıdır. Bu kapı; pir, rehber, mürşit kapısıdır. Bunların yedi günde bir sorgu sualleri, pir divanında ve Fadime meydanında ibadetleri vardır. İkilikte kalanların bir bölümü ibadetlerini kiliselerde yapan papaz ve ruhanilerdir. İkilikte kalanların bir bölümü de, camilerde hocaların arkasında, günde beş vakit namaz kılanlardır.”

“Arif olana bir mâna sofrası açtık erenler. Söze değil sözdeki öze malik ol. Bakıyorsun yüzüme ve sadece yüzümü görüyorsun! Gönül gözün, mâna gözün kapalı, yüzümdeki Hakkı görmüyorsun. Zahiren rahmet Ali’nindir. Ali’den başka rahmet sahibi yoktur. Allah dahi ikidir. Biri rahmet deryasının sahibidir, diğeri ise zulmet deryasının sahibidir. Rahmet Naciye kolu, zulmet Havva koludur. Buğuz, kin, kibir, gurur, haset, riya, benlik ve bütün kötü fiiller, Havva anadan doğan evlatlara tabidir. Bunlar kandil-i kudret malıdır. Kandilden dünyaya geldiler! Batın âleminde Ali, Naciye ananın eşidir. Onların ispatı ise Fatime ile Ali’dir. Batın âleminde Fatime, Naciye’dir ve rahmet deryasının sahibesidir. Rahmet, batında ana demektir ve rahmet, Fatima’nın kendisidir. Fatima’nın emrini tutmayan, dersini okumayan, sözünü dinlemeyen, rahmetten uzak olup talip olamaz. Fatima kapısı talip kapısıdır. Gerçeğe Hü erenler!..”

Pir Nizarî meydana üç kez secde etti. Baş kesti “aşk ile erenler” dedi.

Gerilerde oturmuş bir talip sunulan arifler lokmasında nasiplenememiş, sürekli gidip gelmişti. Fadime kapısının yüceliği onu sarsmış ve özündeki nefs ağır basmıştır. “Er olan avret olana nasıl secde eder” diyordu sürekli içinden. Pir Nizarî’ye son anda sormak istiyordu, bu nedenle oturduğu yerden şöyle bir yekindi: “Pirim, destur olursa sormak istiyorum, kadınların piri kimdir?” diyecekti, sözü ağzında kaldı. Coşa gelen aşık en başta olmak üzere, meydanda bulunan bacı-kardeş cümle meydan canları, sırayla pire pençe-i aşk edip görüşmeye durdular. O en son kaldı. Zorunlu sürünerek geldi. Pir ile niyazlaşacaktı ki Pir Nizarî, o talip ile görüşmedi. “Yürğindeki ikiliği sil talip” dedi. “Bizim lokmamızdan nasibini almadın. Lokmadan rızalığını bildirmedin. Neden niyazlaşmak dilersin? Niyazlaşmak rızalık kapısıdır. Razı değilsen neden niyazlaşırsın?” dedi ve talibin başını okşadı.

Talip biraz mahçup geri çekildi. “Destur olursa düşüneyim erenler” dedi meydandan mehil istedi. Meydan erenler, “aşk ile erenler!” deyip mehil dileğine rızalık verdiler.

Aşık destur edip sazına niyazda bulundu.

Gerçeğe Hû!..

Daha Allah ile cihan yok iken

Biz onu var edip ilan eyledik

Hakka lâyık hiçbir mekân yok iken

Alıp hanemize mihman eyledik

(…)

Gayrıdır her milletten bu bizim milletimiz

Hiç dinde bulunmadı din ü diyanetimiz

Bu din ü diyanette yetmiş iki millete

Bu dünya ol ahrette ayrıdır âyâtımız

(…)

975-9025-40-3_tn

Haşim Kutklu, Kızılbaş Alevilikte YOL ERKÂN MEYDAN (ss.63-68)

Doğum Bir Birleşim, Ölüm İse Bir Ayrışmadır.

Kızılbaş Aleviliğin doğuşa ilişkin felsefî anlayışının ortaya konulduğu bir erkânda, aynı bağlamda olması nedeniyle onun doğum ve ölüm olgularına bakışının da değerlendirilmesi kaçınılmaz olmaktadır.

Doğum nedir, ölüm nedir? Ya da sadece insana özgü olmayan doğuştan gelen her şey için geçerli olan bu yasayı Kızılbaş Alevilik nasıl algılıyor, nasıl değerlendiriyor?

Varlık’ın doğuşuna ilişkin yukarıdan beri açıklananlar aslında Kızılbaş Alevilikte doğum olgusuna nasıl bakıldığını da açıkça ortaya koyuyor. Dikkatli bir okur doğum olgusuna yaklaşımın nasıl olması gerektiği fikrine çok kolayca ulaşabilir. Ölüm olgusu ise bu sonsuz devinim âleminde, uğranılması kaçınılmaz olan bir uğrak noktası, bir istasyon olarak çıkar karşımıza. Doğum olgusunu doğru kavrayan bir okuyucu bu bağlamda ölüm olgusunu da kavramakta fazlaca zorlanmaz.

Varlık’ın doğuşuna ilişkin Kızılbaş Alevî anlayışını özetle tekrarlayacak olursak, yukarıda bunun için şöyle denmişti; İnsan da dahil her şey, doğuş başlangıcı olan NOKTA’da, daha önceden mevcuttu. Kendinde varlık’ın var olduğu bütün olan, cümle âlemi doğurdu. Doğum öncelikli olarak “vücut” bulmak durumundaydı ve vücut, doğuş yaptı. Kızılbaş Aleviliğe göre vücut; ateş, hava, su, toprak. Bu dört maddeye yol erkânınca “ÇAR ANASIR” (dört ana madde) denilmektedir. Çar anasır vücuttur ve vücut her şeyde vardır.

Vücut, evrensel doğumu gerçekleştiren önsüz ve sonsuz Varlık’ın ruhuyla buluşacak ve CAN’a gelecektir. Bitki, hayvan ve insan; doğuş sırasına göre cana gelmiş olan vücutlardır ve Hakk’tırlar. Çünkü, Hakk, doğar doğurur, vücut ve sıfat bulur, cana gelir, kendisini böylece kanıtlar.

Bu yasa neyi kanıtlıyor? Açıktır ki bu yasa doğuş gerçekliğini kanıtlıyor. Bu yasaya göre doğum bir birleşimdir. Bu birleşim, bir noktada eril, dişil ve can olmak üzere üçlü kuvvetin buluşması, birleşip vücut olmasıdır. Bunu kısaca şöyle ifade edebiliriz: Vücut ile nur ya da ruhun, birleşerek cana gelmesidir. Dikkat edilirse, burada, üç kuvvet noktada birleşim yapıyor. Bu kuvvetlerden eril olan ile dişil olanın noktadaki birbirlerine göre birleşim oranlarının çokluğu ya da azlığı derecesinde doğuş, eril ya da dişil olarak gerçekleşiyor. Ama her eril olanda dişil öğe, her dişil olanda eril öğe ortadan kalkmış olmuyor. Bu kuvvetler yine de her vücutta varlığını sürdürüyor. İfade edildiği gibi burada dikkat edilmesi gereken husus; her vücutta esas olarak hangi cins öğesinin kişiliği oluşturduğudur. Cins isimlendirmesi buna göre yapılmış oluyor. Eğer eril kuvvet dişil kuvvetten baskın durumdaysa bu erildir deniyor. Yok eğer dişil kuvvet baskın ise bu kez de dişildir deniyor.

Kızılbaş Alevî yolağınca ulu kabul edilmiş büyük büyüklerden Hallac-ı Mansur elimize ulaşabilmiş dizelerinden birinde bu gerçeği şöyle nefeslendiriyor:

Senin ruhun, benim ruhuma şarabın saf su ile karışması gibi karışmıştır. Sana herhangi bir şey dokunduğunda bana da dokunuyor. Ey Allah’ım her durumda ben senim sen bende varolansın.

Yunus aynı felsefî yaklaşımı bir başka nefeste şöyle dillendiriyor:

Ete kemiğe büründüm
Yunus diğe göründüm

Sefil Selimi bir nefesinde aynı anlayışı şöyle sürdürüyor:

Vardım ileriye döndüm geriğe
İnan şaştım sarıldım deriye
Kendime rastladım varsam nereye
Evvel ahir sonlu sonsuz benimdir

Yaratılış anlayışına karşı doğuş diyen Yeksanî‘den bir dörtlük:

Kırklar arş üstüne kurdular cemi
Muhabbet hakk oldu sürdüler demi
Balçıktan yarattı Mevla Ademi
Ben o zaman atam belinde idim

Kızılbaş Aleviliğin doğuş felsefesine göre, nasıl ki, doğuş bir birleşim ise ölüm de bir ayrışmadır. Ayrışan can ile bedendir. Nur (ya da ruh, ya da can) için o beden artık çark yasasına göre uyum ve ahenk içinde değildir. O beden o cana yanıt verecek durumdan çıkmıştır. Yeni bir filizlenme olayında filizlenecek tohumun eski vücudunu terk etmesi örneği can bedeni terk eder.

Bu ayrışmada, var olan varlığın kendini doğurma yasasına bağlı olarak çark düzeni içerisinde, ayrışan can ve beden, tekrar doğum kapılarına dönerler. Beden ait olduğu doğum kapısına, can da ait olduğu doğum kapısına gider. Buna yol dilinde, “aslına ermek” denilmiştir. Yine aynı erkâna uygun olarak bu anlayış “Hakktan gelen Hakka gider” şeklinde ifadelendirilmiştir.

Bu bağlamda Kızılbaşlıkta doğuş olgusuna yaklaşımda olduğu gibi ölüm olgusuna yaklaşımda da bu dillendirme rol oynar. Ölüm kavramı Kızılbaş Alevî anlayışında hiç kullanılmayan bir sözcüktür. İnsan da dahil olmak üzere doğumla gelen her şey için, canın bedeni terk etmesi haline, “Hakka yürüdü” ya da “don değiştirdi” ifadesi kullanılır.

Çark yasasına tabi olarak Hakk’tan gelip Hakk’a gitmek; sonsuz bir devri daimdir. Doğuşla gelen her zerre bu çark düzeni içindedir ve birbirleriyle bu çark düzeni içinde etkileşim halindedirler. Buna sonsuz yaşam diyor Kızılbaş Alevilik. Doğuşla gelen her can bu sonsuz yaşam yasasına uygun olarak bir bedeni terk ederken, kendi gelişkinlik derecesine uygun olarak her defasında yeni bir vücutta cana gelir. Bu bağlamda ölen beden olmaktadır. Can (ruh, nur) ölmez. O sürekli “don değiştirir”.

Biziz ebedi ölmeyen
Ölüm için gam yemeyiz
Adam mı gidip gelmeyen
Biz ona adam demeyiz

Meclisimiz mahşerimiz
Mürşittir peygamberimiz
Her gün sorar hesabımız
Yarına hesap koymayız

Mürşidimiz hakim bize
Suçlu isek verir ceza
Bağlanmışız biz bir söze
Söz birdir iki demeyiz

Mürşittir azm ü şanımız
Mürşide teslim canımız
Yüz çeviren şeytanımız
Lânet okuruz sevmeyiz

Latife bismillâhımız
Tesbihi zikrullahımız
Mürşit bizim Allah’ımız
Allah bir, iki demeyiz

Sonsuz yaşam yasasını, kendisi Kızılbaş olmamakla birlikte Kızılbaş Aleviliği besleyen temel kaynaklardan beslenen, Baba Tahir Üryan yolağının takipçilerinden Mevlana; bu konuyu mesnevisinde şu dizelerle dillendiriyor:

(..,)
Maden olarak öldüm, bitki oldum
Bitki olarak öldüm, hayvan oldum
Hayvan olarak öldüm, İnsan oldum
Niçin korkayım ölmekten
Ne yitirdim.

Büyük Kızılbaş, “Takdir hükümetinin kulu” Hızır Paşa ile karşılıklı duruşmasında ona şöyle sesleniyordu:


Bu kaçıncı ölümüm hain
Pir Sultan ölür dirilir


Haşim Kutklu, Kızılbaş Alevilikte YOL ERKÂN MEYDAN
(ss.77-81)
Resim: Evrensel ‘DOĞUŞ’u alegorik betimlemelerle anlatan bir kompozisyon. Daylemî Nizar, 1998 Göppingen

Hûda, Hakk, Mevcudat

Kendinden Var Olan Varlık Kendini Bilmek İstedi.

Vücudun seyrinde yoktur lâ mekân
Varlığı mevcuttur cümlesi bir can
Mevcut azada olan bir katre kan
Akıyor rahmeti nur deryasına

Rahmet deryasına verilir müjde
Varlık-ı mevcudat cümlesi izde
Aranan mevcudat şehri de bizde
Akıllar eremez hiç manasına

Gördüğün azayı bir usta yapar
Hak, Hakk’a secde ederek tapar
Rahmet deryasını sütüne katar
Şule verir yüzünün nur cilasına

Mevcut bu azayı yapan bir usta
Yedi ayda tamam olur o hasta
Dokuzda kayıdı verir o dosta
Onuncu ayda ses verir nalasına

Cümle azaları hep olur mevcut
Yapılan vücuda ederler sücûd
Hakkın emri rızası orada mevcut
Onuncu ayda gelir bu dünyasına

İllâ mekânında ezeli varmış
Yapılan vücuda emriyle gelmiş
Hakkın varlığını bir olup görmüş
Gurûh-u Naci’den bak mayasına

Lâ mekân olanın olmaz dünyası
Kim yapıp yoğurmuş, nedir binası
İblisin insanda çoktur hatası
Biliniz batmıştır isyan deryasına

Lâ mekân ilini metheden sahil
Mekân içindeki cana olmuş mu mail
Vücudun şehrine girmiyen cahil
Veremez cevabı vücudun aynasına

Varlık vücudunu tutmuş ‘Noksanî’
Kimdir methettiği dala mekâni
Bul varlığı kendinden kendini tanı
Babasından akmış maya ol anasına

Maya aslı hikmet, ikrarı sırdır
Südün aslı iman kendisi nurdur
Yer, gök yok iken kendisi vardır
Bağlanmış hakkın emri rızasına

Hasani bu varlık Hakk Rızası’dır
Ol maya bil ki anasıyla babasıdır
Gürûh-u Naci’nin hem azasıdır
Nur doğmuş kubbenin bak bacasına

 

Sonsuz evvelde ‘Hiç’lik olduğu belirtilir. Kızılbaş Alevî inancındaki anlayışına göre, ‘hiç’lik ‘yok’luk ile aynı anlama gelmektedir. Bu anlayışın yaptığı açıklamaya göre; eğer sonsuz başlangıçta hiçlik var idiyse, o zaman ‘varlık’tan söz etmek mümkün değildir. Ayrıca, ‘var’lığı açıklamak da mümkün değildir.

Eğer, bugün yedi doğal organımızla kendimiz de dahil olmak üzere bir Varlık‘ı ya da evreni dolduran sonsuz Varlık’ı algılayabiliyor ve ondan söz edebiliyorsak; mutlak bu, sonsuz olarak belirlenmiş de olsa, Varlık’ın bir başlangıcının olduğunu gösterir. İşte o başlangış ise, hiçliğe değil “var” olmaya delâlettir.

Varlık ise kendi kendisini, ‘yok’tan var edemez. Çünkü ‘yok’luk, ‘hiç’lik demektir ki, bunun mümkün olmayacağını zaten belirtmiştik. Başlangıçta varolan “varlık”, yoktan değil, her neyi var edecekse, ancak ‘var’dan var edebilir.

Var’dan var edecek olan varlık, yani Hakk, eğer buna muktedir ise, o mutlak bir mekâna, ya da yere de sahiptir. Bu yer, sabit bir mekân olmasa da, bir mekândır ve olmak durumundadır. Aksi halde Varlık’ın var olduğu kuşkulu hale gelir. Oysa kuşkusuz, Varlık vardır. O halde O’nun bir mekânı da vardır. Bu anlayışa göre “mekândan münezzeh” (mekâna gereksinimi bulunmamak – mekânsızlık) tanımlaması, Kızılbaş Alevî’ye göre yapılmış bir açıklama değildir. Tabii ki bu bağlamda yol değildir, erkân da.

Var’dan Var eden Var’lık, kendi merkezinde bir “çark” düzeni içindedir ve hareketlidir. Bu bağlamda eğer, kendisine ait bir mekâna sahip ise, kuşku yoktur ki bir sıfata da sahiptir. Bir mekâna sahip olmak ve bir sıfat ile tanınır olmak yine kuşkusuzdur ki var olmaya delalettir. Bu bağlamda, her türlü “sıfattan münezzeh” (sıfatsızlık) tanımlaması, ne yoldur ne erkân.

Kızılbaş düşünce tarzı ve mantığı işte bu başlangıça Nokta-i Vahit demiştir. Nokta-i Vahit ile var olan varlık’ın mekânı Nur’dur, sıfatı ise güzelliktir (cemal). Ne bu mekân ne de bu güzellik gözün gördüğü ile görünmez! Bunun için mâna gözünün açılması gerekir. Bu gözü açacak olan anahtar ise tanrısal aşktır. Aşk ise ateştir. Ateş yanmadan Aşk doğmaz! O halde bu ateşin yandırılması gerekir. Bu ise, ‘uyur iken uyandırılmak’la olur. Bakınız Fuzulî bu hali ne kadar güzel dillendiriyor:

Aşiyân-ı mürg-i dil zülf-i perişanındadır
Kande olsan ey peri gönlüm senin yanındadır
Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helâkim zerhr-i dermanındadır

Kızılbaş Aleviliğin yaratılış felsefesi, Varlık’ın Doğuşu esasına dayanır. Buna göre, “yer yok iken gök yok iken, cihan yaratılmadan önce” var olan Varlık, nurun NOKTA‘sı olarak nurdu ve vardı. Sonsuzluk bir zifiri karanlıktı. O, nur içinde nur olan varlık, “kendini bilmek” istedi. Kendisinde saklı (pinhan) bulunan, kendisiyle ilgili olan bilgi, yani kendinin bilinci istenç haline geldi. Uyur halde olan ve kendinde saklı bulunan bir bilinç olmaktan çıkıp, kendisi için bir bilinç olmayı talep etti. Bu istek mereka dönüştü. Merak kendi kendisini ateşledi ve kendinden hamile kaldı! Ateş, aynı zamanda var olan varlığın kendi kendisine aşık olmasını doğurdu. Hakk’ın kendi kendisine aşık olması hali, tıpkı Fuzuli‘nin aslına uçuş, aslını bilme amacıyla uyarılmış bulunan ve kendi özünde gerçekleşen Aşk hali gibidir. Hakk’ın kendisine olan aşkının insanda gerçekleşmiş durumudur. Ve özünde “kendini bilme” gereksinimi vardır.

Hakk’ın kendinden doğan aşk ise kendinde güzelliği (cemal) doğurdu. Var olan varlık, kendisinde varlık olmaktan çıkıp kendi cemalini görmek istedi. Zifiri sonsuzluğa bakıp, kendi kendisini doğurdu. Doğuş bir fışkırma ve patlamalarla gerçekleşti. Doğumdan gelenler ise kaosa (kargaşa) neden oldu. İlkin Ateş doğuş yaptı. Kaos ayrıştı. Aydınlık ve karanlık belirdi ve formsuz eşya biçim almaya başladı. Ateş’ten hava doğdu. O’ndan Su doğdu, O’ndan Toprak doğdu. Bu dört doğuşla gerçekleşenler birbirinin zıddı olarak doğuş alanına çıktılar.

Ateş Hava ile, Su da Toprak ile zıtlık içinde oluştu. Bu dört doğuş ile formsuz olan eşya, yani doğan herşey form aldı. Her şeyin bir kalıbı (vücudu), bir gövdesi oldu. Bu dört doğuş, bu dört madde bütün bedenlerde (vücud) vardır.

Kızılbaş inanışına göre “yedi gök” bu dört maddede (çar anasır) vücut buldu. Bunlar bütün bedenlerin en temel maddesidir. Bir başka anlatımla, maddeler dünyasının yaptığı bütün diğer doğuşların doğum kapısı hem cismani hem ruhani, bir başka ifadeyle hem madde hem de kuvvet bağlamında bu dört temel maddedir.

Gövde (beden-sin-in: vücud) oluştuğunda, Hakk’ın nuru (tin-can-ruh) da aynı anda doğuş yaparak gövde ile buluştu ve Can‘a geldi. Böylece “yedi gök”, “yedi âlem” doğuş yaptı. Sıralamanın tam da böyle olup olmadığı önemli değildir. Genel kavrayış önemlidir.

Buna göre:
Birinci âlem, Saman Yoludur. İkinci âlem, Güneştir. Üçüncü âlem, Burçlardır. Dördüncü âlem, Dünyadır. Beşinci âlem Bitkiler âlemidir. Altıncı âlem, Hayvanlar âlemidir ve yedinci âlem “İn-San”dır.

Kendi Nokta’sında var olan Varlık’ın kendini doğurması, yine kendinde varolan “üç kuvvetin” hem etkisi ve hareketiyle “birleşim” meydana getirmesi ve “Bir” olmasıyla gerçekleşir. Hakk’ın üç kuvveti, “eril-dişil-ruh” olarak, bu yedi doğuşun tamamında vardır.

Üç kuvvet, yedinci doğuşta, insan olarak gerçeklik kazanır. Çark düzenindeki yedinci doğuşla doğuma gelen insan ile Hakk arasında bu sebeptendir ki, iki kaş arasındaki mesafe kadar mesafe vardır kabul edilir. Kendini bilme ereği ile yola giren insan, yedi aşamadan geçerek bu mesafeyi kat eder ve Hakk ile Hakk olur.

Dünyanın doğuş alanına gelmesi, Güneş ile olmuştur. Güneşin doğum yapmasına Kızılbaş Alevilik “cemre” demiştir. O da “yedi doğuş” ile gerçeklik kazanmıştır. Güneşin doğurması da başlangıç doğumuna benzer. Önce Ateş doğuş yapmıştır. Ondan Hava, ondan Su, ondan Toprak doğuş yapmıştır ve böylece dünya vücuda gelmiştir. Dünya vücut bulunca ondan Bitkiler, ondan Hayvanlar ve ondan İnsan doğuş yapmıştır. Böylece yedi doğuş tamam olmuştur. Kuşkusuz bütün bu doğuşlar ve bu doğuşlarla gerçeklik kazanan vücutlar ve nihayet vücutla can bulup cana gelmiş olanlar, müthiş bir çark düzeni içindedirler. Gerek “kendini bilme”, gerek “aslına erme” ve gerkse bütün bu amaçlar doğrultusundaki güzelleşme ve mükemmelleşme hep bu çark hareketi gereği olarak anlam kazanır.

Âlemde meşhud olan bu devran, tekâmül için kemale doğru
Her nokta cevval, her zerre raksân, uçup giderler visale doğru

Nefesinde dile gelenler, işte bu çark yasasında gerçeklik kazanan anlamdır. İşte bu yasa gereğidir ki, “hayvan-insandan” insan’a, insan’dan İnsan-ı Kâmil‘e ve Hakk ile Hakk olmaya doğru giden bir ince uzun yol güzergâhı daha vardır Kızılbaş Alevilikte. Bu yol ise maddi doğuşlarla değil manevi doğuşlarla kendini devam ettirir. Bu doğuşların kapısı da yedidir.

Sonuç olarak görülüyor ki, “eril-dişil ve ruh” olarak tanımladığımız kuvvetler, “on sekiz bin âlemin” doğumunda vardır. Hakk’ın bu üç kuvvetinin birleşmesi her hamlede yeni doğumlara, ayrışması ise ölümlere meydan açar. Ve yine görülüyor ki, “teklik âleminde” tek olan Hakk, “çokluk âleminde” kendini çokluk olarak var etmiştir. O her şeyde vardır. Hakk, her âlemde o âleme uygun kalıplar içinde her defasında yeniden doğuşlar yaparak, doğuş süreğini insana dek sürdüre gelmiştir. Hakk, kuvvet olarak salt üçtür. İnsan da kuvvet olarak salt üçtür. İşte bu nedenle, ‘İnsan Hakk’ta, Hakk İnsan’dadır.

Diğer yandan, Kızılbaş Aleviliğe göre Hakk böylece, cümle eşyada var olarak varlığını kanıtladı. Kendinde var olan varlık, kendisini doğurarak ve doğumdan gelerek kendini gerçekledi. Vücud, var olmanın ifadesidir, var olmadır. Hiç kuşkusuz var olana da mevcud denir. Varlık ya da var olma; varlığı kendiliğinden olma anlamını ifade eder. Var olan kendinden Varlık; kendini cümle vücutlarda böylece var etti.

Doğarak varlığını gerçeklemeyen hiçbir şey için “vardır” denemez. Cümle eşya doğumla var olur, doğurarak kendini var eder.

Hakk, 18 bin âlemde ve cümle vücutta kendisini var etmiştir. Cümle varlık, kendi varlık derecesinde Hakk’ı temsil eder. Yukarıda da belirtildiği gibi, Hakk’ın kendisini bilme ereğini kendinde taşır. Bu “aslına erme” ereği ile kendisini açığa vurur. Çünkü başlangıçta Hakk (var olan varlık) kendini merak etmiş ve bilmek istemiştir. Kendisini doğurmasının temel amacı budur. O halde 18 bin âlem ve cümle eşya bu yasaya tabidir.

Bir patlama ya da fışkırma ile doğuş yapan cümle eşya merkezden dışarıya doğru atılmış, fırlatılmıştır. Ama doğuş yapan ve aynı şekilde merkezden dışarıya itilen, fırlatılan her eşya birbirleriyle bağımlık ilişkisi içinde doğum kapılarına doğru gitme, bu nedenle de bir çekilme hali yaşarlar.

Çünkü, eşya da kendini bilme yasasına tabidir ve bu bilme, tanıma ereği onları sürekli bir hareket halinde tutar. Cümle eşya hem doğum kapıları çevresinde hem de birbirleri çevresinde, aynı zamanda da kendi eksenleri çevresinde müthiş bir “çark düzeni” içine girerler. Bu çark düzeni, cümle eşyanın ya da Varlık’tan doğarak gelen cümle varlığın özünde; Varlık’ın “kendini bilme” isteği derce derece hep vardır. Aynı özden oldukları için vardır. Bu çark düzeni, bu isteğin sonucunda oluşmuştur. Ve insan, Hakk’ın “kendisi bilme” ereğinin en üst düzeyde gerçekleştiği bir makam olmaktadır. İnsan, bu nedenle cümle varlığın içinde yer aldığı bu çark düzeninde en yüksek, en yüce durağı oluşturur. Eşya, insanda kendi kendisini tanır, bilinir hale getirir. O tanınıp bilindiği oranda, Hakk’ın kendini bilme ereği de gerçeklik kazanmış olur.

Haşim Kutklu, Kızılbaş Alevilikte YOL ERKÂN MEYDAN (ss.11-18)

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑