Ara

Alevîlik

Yol Erkân Meydan

Kategori

Taife-i Işıklar

Ey vaiz efendi, Harâbî der ki,
Dinle bu nutkumu bilmezsin çünki,
Ben öyle mukaddes bir Kâbe’yim ki,
Kâbe gelsin beni tavaf eylesin.

Seyyid Nesimî

Alevi Bektaşi Kızılbaş inancının yüzyıllar boyu bugünlere kadar taşınmasında en etkin rol oynayan âşıklık ve ozanlık geleneğinin en ulusu diye bileceğimiz bir ozanın “En-el Hak” adlı eserini olduğu gibi paylaşıp yorumlamadan karınca kararınca günümüz Türkçesine çevirmeye çalışacağım. Seyyid Nesimî deyince fazla söze gerek kalmıyor. Onu anlamaya çalışmak bile yetiyor.

Seyyid Nesimî

İmadeddin Nesimî diye anılır. Doğum yeri ve tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, Azerbaycanlı Şarkiyat ve Türkoloji uzmanı Hamit Araslı’nın Klasik Azerbaycan Edebiyatı “İmadeddin Nesimî Seçme Eserleri” adlı kitabına göre asıl adı Ali olan Nesimî, 1369 yılında Azerbaycan’ın Şamaxı (Şamahı) şehrinde doğduğu belirtilmektedir.

Bu kaynağa göre Hurufilik inancının piri olan Tebrizli Fazlullah Naimi’nin Azerbaycan’ın Şirvan şehrine yerleştiği, düşüncelerinin hızla etrafa yayıldığı ve Bakü’de etkin bir şekilde taraf bulduğu sıralarda Nesimî, Fazlullah Naimi ile görüşür. Hallac-ı Mansur’un “En-el Hak” anlayışında olan Nesimî, Hurufi inancını benimser ve Fazlullah Naimi’nin en önde gelen izcisi ve daha sonra da damadı olur.

Nesimî, Divan edebiyatının büyük ozanlarından sayılır. Türkçe ve Farsça divanı vardır. Alevi-Bektaşi geleneğine göreyedi ulu ozandan biridir.

1394 yılında Timurlenk’in oğlu Miranşah’ın gönderdiği adamları tarafından Fazlullah hapse atılır. Nahcivan yakınlarında Alınca Kalesi’nde vahşice idam edilir. Seyyid Nesimî de uzun yıllar takibe alınır ve bir ara Bağdat yakınlarında sonra Şiraz ve Tebriz’de kalır. Daha sonra Anadolu’da (ki muhtemelen Alevi-Bektaşi toplumunun içinde barınır. DD) Diyarbakır, Mardin Nusaybin ve en son Memlûklerin merkezi Mısır’a bağlı Halep şehrinde yaşadığı sırada Ruhaniler onun Hurufi mürşidi olduğunu öğrenir, diri diri derisinin yüzülmesine fetva verir.

Derisi yüzülürken kan kaybeden Nesimî’nin sarardığını gören Ruhaniler: “Sen ki Hak isen rengin niye sararır?” derler.

Nesimî;“Ben ebediyet ufuklarında doğan aşk güneşiyim. Güneş batarken sararır.” diye cevap verir.

Ruhanilerden biri; “Bu o kadar melundur ki, onun kanından nere düşse kesip atmak lazımdır.” der.

Tesadüfen Nesimî’nin bir damla kanı o ruhaninin parmağına sıçrar. Oradakiler ruhaninin parmağının kesilmesini ister. Ruhani ise, “Ben sözgelişi demiştim.” der.

O zaman kan içinde olan Nesimî, “Zahidin bir parmağını kessen dönüp Hakk’tan kaçar / Gör bu gerçek aşığı ser-pa (baştan ayağa) soyarlar ağrımaz.” diyerek dünyadan göçer.

Nesimî kesin olmamakla birlikte, 1417 yılında Halep’te derisi böyle yüzülerek katledilir.

Ene’l Hakk

Daim Enel Hak söylerem Haktan çü Mansur olmuşam
Kimdir beni berdar eden, bu şehre meşhur olmuşam

Kıble’siyem sadıkların,mâşukıyem âşıkların
Mansuru’yem lâyıkların, çün Beyt-i Mâmur olmuşam

Musa benem kim(ki) Hakkile daim münacat eylerem
Günlüm tecelli turudur, anın için Tur olmuşam

Erdim kaşın Mi’racınakim(ki) Kâb-ı Kavseyn oldürür
Vuslat şebinde gör beni, ser tâ kadem nur olmuşam

Bezm-i ezelde içmişemvahdet meyinin cür’asın
Şol cür’adan kim(ki) tâ ebed sermest ü mahmur olmuşam.

 Ey mihr yüzün Vedduha, Velleyl imiş saçın kara
Lâlin bana darüşşifa oldur ki rencur olmuşam

Her ne yana döner yüzümyâri görür anda gözüm
Çün bu gamımdan gam yedim şâdan ü mesrur olmuşam

 Ol şahid-i gaybi benem kim(ki) kâinatın ayniyem
Ol Nutk-u Rabbani benem ki dilde mezkûr olmuşam

Çün on sekiz bin âlemeoldu vücudum ayine
Ol Suret-i Rahman benem kim(ki) halka mestur olmuşam

 Ol gizli gencin sırrıyem kim(ki) zâhir oldu âleme
Ol gevherem kim gün gibi âlemde meşhur olmuşam

Çün ben Nesimî gevherem, gencim size faş eylerem
Ben bir deli divaneyem, gör kim(ki) ne mâmur olmuşam


Günümüz Türkçesiyle

Hallac-ı Mansur gibi daima en-el Hak söylemekteyim
Bu dünyada herkes beni böyle biliyor beni asacak olan kimdir?

Sadık olanların kıblesiyim, Âşık (seven) olanların maşukuyum(sevilen)
Hakk’a layık olanların Mansur’uyum, Meleklerin secde kıldığı makam benim.

Musa gibi Hakk ile daima görüşmekte, dilek dilemekte ve yakarmaktayım.
Musa’ya Tur-u Sina’da görünen Rab, benim gönlümdedir. Onun için Tur olan benim.

Madde âleminden çıkıpmanaya eriştiğim, Hak ile Hak olup
Ona kavuştuğum gün beni baştan ayağa nurolmuş göreceksiniz

Elest bezminde, ruhlar âleminde birlik meyinden bir yudum içtim (ikrar verip bir kararda durdum).“Varlığın birliği” inancıyla sonsuza kadar bu gerçeği görerek yaşamaktayım

Ey, yüzün güneş, saçın kuşluk vakti alaca karanlığı gibi
İncinmiş ve hasta olan gönlüme susman ve konuşmaman şifadır.

Her ne tarafa yönümü dönsem gözüm Hakk’ı görmektedir
Gamım kederim kalmadı, sevinçli ve muradıma erdim mutluyum

Gaybın şahidi, manayı bilen benim ki kâinatın, evrenin aynısıyım
Dilde zikrolunan, anılan Rab’ın nutku, Allah’ın kelamı benim söylediklerimdir.

Vücudum on sekiz bin âlemin aynası oldu
Hakk’ın görünen sureti benim ve Hak bende gizlendi, sır oldu.

Görünmeyen Hakk’ın sırrı bende âleme göründü
Ol cevher, Hak bendedir ki güneş gibi âlemde bilinmekteyim.

Zira Hakk’ın tecelli ettiği Nesimî benim ve bendeki Hakk’ın sırrını açıklıyorum
Ben bir deli divaneyim, ama görün ki bende neler var.

Sözlük:

Çü: Gibi.

Berdar: Asılmış, darağacına çekilmiş.

Mâşuk: Sevilen, âşık olunan.

Çün: Zira, çünkü, mademki.

Beyt-i mâmur: Meleklerin kıblesi. Göklerde meleklerin tavaf ettikleri yer, makam.

Münacat: Yakarma, dilekte bulunma.

Tecelli: Ortaya çıkma, görünme.

Tur: Musa Peygamberin Rab ile konuştuğu dağın adı.

Kab-ı kavseyn: Mi’râc da “Kâb-ı Kavseyn” denen, beşeriyetin tümüyle yok olma durumunda, âdeta bir yayın iki ucu, hatta daha da ötesi, “ev edna” tabiriyle ifade edilen makamda, Rab ile karşılaşma, buluşma.

Vuslat: Erişmek, kavuşmak. Tasavvufta; Hakk’a ulaşmak.

Şeb: Gece.

Ser ta kadem: Baştan ayağa kadar.

Bezm-i ezel: Varlığın-Hakk’ın ilk toplantısı. “…bütün ruhlar orada birbirlerine şahit tutuldular.”

Cür’a: Yudum.

Sermest-ü mahmur: Sarhoşluğun sebep olduğu sersemlik içinde olan, durgun ve baygın bakışlı. Bâtıni anlamı: Gerçeği, Hakk’ı görmek; kendinden geçmek.

Mihr: Güneş

Vedduha velleyl: Kuşluk vakti karanlığı ile, âlemi kaplayan gece.

Lâl: Dilsiz, dili tutulmuş, susmuş.

Darüşşifa: Sağlık hizmeti verilen, hastaların yatarak tedavi oldukları kurum.

Rencur: İncinmiş, sıkıntılı, rahatsız, dertli, hasta.

Şâdan-ü mesrur: Sevinçli, memnun, sevinmiş muradına ermiş.

Şahid-i Gaybi: Gaybin şahidi, öte âlemi-mana âlemini bilen.

Nutk-u Rabbani: Rabb’ın, Allah’ın nutku, Allah’ın kelamı.

Dil: Gönül

Mezkûr: Anılan, sözü geçen, zikredilen, zikrolunan.

Suret-i Rahman: Zahiri: Hak, Âdem’i rahman suretinde yarattı. Alevi-Bektaşi-Kızılbaş inancına göre: Âdem-İnsan, Allah’ın/Hakk’ın görünen suretidir.

Mestur: Örtülü, kapalı, gizli.

Genc: Hazine.

Gizli genç: Gizli hazine. Tanrı, Rab, Allah.

Faş: Açıklama

Mâmur: İmar edilmiş, işlenmiş.

• Dertli Divanî •

Reklamlar

Elmalı’dan Mısır’a Bir Elçi: Kaygusuz Abdal

Yücelerden yüce gördüm, erbabısın sen koca Tanrı
Âlim okur kelam ile sen okursun hece Tanrı

Erliği ile anılır filan oğlu filan deyu
Anan yoktur, atan yoktur, sen benzersin piçe Tanrı

Kıldan köprü yaratmışsın gelsin kullar geçsin deyu
Biz şöyle bir yol duralım yiğit isen sen geç a Tanrı

Garip kulun yaratmışsın, derde mihnete katmışsın
Onu âleme atmışsın, sen çıkmışsın uca Tanrı

Kaygusuz Abdal yaradan, gel içegör şu cür’adan
Kaldır perdeyi aradan, gezelim bilece Tanrı


DSCF1409.0Alevi sözlü geleneği
nin en ünlü şairlerinden biri olan, yergi ve taşlama sanatının büyük şairi Kaygusuz Abdal, Alaiye (Alanya) sancak beyinin oğludur ve asıl ismi Gaybi‘dir. Alevi-Bektaşi menakıp ve söylenceleri üzerinden günümüze kadar ulaşan geleneksel anlatıma göre; Alaiye sancak beyinin oğlu Gaybî günlerden bir gün Pisidya’nın dağlarında avlanırken, Abdal Musa Sultanın kerametine şahit olur. Bundan çok etkilenir ve Abdal Musa’nın dergâhına girerek ona talip olmak ister. Abdal Musa, yolun zorluklarından bahisle onu vazgeçirmeye çalışırsa da Gaybî talebinde ısrarcı olur. Erkâna uygun olarak yapılan bir İkrar ceminden (Alevi yoluna alınma töreni) sonra bey oğlu Gaybî Hakk yoluna kabul edilir. Alevi inanışına göre Hakk yoluna girmek bu dünyada ikinci kez aynı bedende doğmaktır. İkinci doğuşuyla birlikte Abdal Musa, ona Kaygusuz Abdal adını verir. Kaygusuz Abdal Antalya-Elmalı’daki dergâhta yıllar yılı hizmet eder. Ham iken, pişer. Dört kapıdan geçer, Hakikat sırrına ulaşır. Dergâhta ikinci bir ‘Pîr’ olur.

Uzun yıllar süren eksiksiz ve kusursuz hizmet yıllarından sonra bir gün Abdal Musa, Kaygusuz‘u huzura çağırır ve;

İki arslan bir posta oturmaz, Hakk nasip ederse, var git Mısır’a gözcü ol.

diyerek onu Mısır’a ‘gözcü‘ tayin eder.

Kaygusuz Abdal, Mürşidinin talimatı ve icazeti ile Mısır‘a gitmek üzere hazırlığını tamamlar. O zamanda Abdal Musa Dergâhı’nda kırk derviş vardı. Kırk dervişin de kırkar dervişi olurdu. Kaygusuz Abdal’ın Mısır‘a yolculandığı günün sabahında Abdal Musa‘nın Pisidya’daki dergâhının önünde bin altı yüz kırk derviş toplandı. Abdal Musa dervişlerden kırkını seçti, Kaygusuz Abdal‘ın yanına kattı. Geride kalan bin altıyüz derviş Kaygusuz Abdal‘ı yolcu ettiler.

Kaygusuz Abdal ve kırk dervişi Finike Limanı‘ndan, Mısır‘a doğru dalgalara düştüler. O ‘Dost‘a kavuşacak olmanın heyecanı içindeydiler. Dillerinde “Şah’ın Avazı” derler, neredeyse unutulmaya yüz tutmuş o “İlahi Söz” vardı. Yüreklerindeki ateşi Akdeniz‘in serin sularına değdirip de soğutmadan, suyun öte yüzüne taşıdılar.

Fuat Köprülü kendi kütüphanesinde bulunan el yazması ‘Kaygusuz Abdal Menakıbı’na dayanarak Kaygusuz Abdal’ın Mısır‘a gidişini şöyle nakleder; “Nihayet Hacca niyet etti. Abdal Musa ona icazetname yazıp verdi. Kaygusuz kâğıdı saklayacak münasip bir yer bulamayarak, kalbinde saklamak için onu ayranına doğradı ve içti. Bundan sonra kalpten hikmetler söylemeye başladı ve şeyhinin verdiği kırk dervişle seyahate çıktı”.

Kaygusuz Abdal, Mürşidi Abdal Musa‘nın icazeti ve talimatı ile yanında kırk derviş ile gittiği, on dördüncü yüzyılda Alevilerin kutsal hac makamı olan Mısır‘dan geri dönmedi. O ömrünün sonuna kadar Mürşidi Abdal Musa‘nın buyurduğu üzere Mısır‘a ‘gözcü‘lük etti. Kaygusuz’un Mısır’da -Turna Kuşu’nun asasının bulunduğu diyarda- dört Alevi Dergâhı kurdu. Kaygusuz Abdal’ın Mısır’da kurduğu ilk dergâh ‘Kasr-ül ayn’daydı. Evliya Çelebi bu dergâhın “Nil’in Batı tarafında bir ağaçlık içinde bir mesirelik yerde” olduğunu ve “irem bağının ortasında bir kubbe” (1) olarak tanımladığı bu dergâhın bin kişi aldığını yazar.

Kaygusuz Abdal‘ın Mısır’da kurduğu dört dergâhtan en önemlisi, Kahire Mukattem Dağı‘nda, iç kalenin yukarısındaydı. Bu dergâh yirminci yüzyıla kadar varlığını sürdürdü. F.W.Hasluck (1878-1920) yirminci yüzyıl başlarında ziyaret ettiği, Kaygusuz’un Mukattem Dağı‘ndaki dergahını şu cümlelerle anlatıyor; “Tekkenin yakınındaki büyük bir mağara türbe hizmetini görür. Buraya gömülü olan, tekkenin kurucusu olarak tanınan büyük evliya Kaygusuz Sultan’dır. Abdal Musa’nın müritlerinden olduğu ve Bektaşi inanışını Mısır’a getirdiği söylenir. Bir hükümdarın oğlu olduğu ve dünyada ‘Sultanzade Gaybi’ adını taşıdığıı söylenir. Bektaşiler arasında dördüncü kolun kurucusu olarak görülür ve büyük saygı görür.” (2)

Kaygusuz Abdal’ın Mısır’da kurduğu Alevi dergâhları Mısır’da ve Kuzey Afrika’da tüm zamanlarda kurulmuş yegâne Alevi dergâhlarıydılar. Hasluck Mukattem’deki büyük dergâh için; “Tekke tepe üzerinde kurulmuştur ve çok uzaktan bile çevresindeki ağaç yapraklarının oluşturduğu yeşillik nedeniyle fark edilebilir. Uzun bir merdiven tırmanıp, küçük bir bahçenin içinden geçtikten sonra tekkeye girilir” demektedir. Bu dergâhın dervişlerin ve şeyhin odalarının ve çilehanenin yanı sıra dergâhın en göze çarpan bölümü geniş ve muazzam mutfağıydı. Dergâhın küçük avlusundan büyükçe bir mağaraya geçilirdi. Kaygusuz Abdal‘ın Mezarı bu mağaranın en dibinde, tahta bir bölme ile ayrılmış ayrı bir bölümdeydi.

Abdal Musa büyük bir dava adamıydı. Aleviliği bin yıldan uzun sürmüş özlemlerine kavuşturmak için canla başla büyük bir tutku, sarsılmaz bir irade ve üstün bir beceri ile çalıştı. Kısa ömrüne büyük işler sığdırdı. Abdal Musa Pisidya’daki Alevi ocağının (Komama mabedi) Hıristiyanlar eli ile tarumar edilmesinden on asır sonra, Akdeniz yakasında ve tüm Anadolu‘da inancını ve erkânını tekrar canlandırdı ve Anadolu‘da yeniden yaktığı bu ateşten aldığı bir kor parçasını en sevdiği dervişi Kaygusuz Abdal‘a teslim ederek onu kırk dervişiyle birlikte Alevilerinin gönül bağlarını hiç koparmadıkları bir coğrafya’ya, sevmekten hiç vaz geçmedikleri Turna Kuşu‘na doğru yolcu etti. Abdal Musa istedi ki Hıristiyan bağnazlığının söndürdüğü o çok kutsal irfan ateşi, Turna Kuşu‘nun asasının bulunduğu topraklarda Anadolu‘dan gönderdiği taze bir yalımla yeniden parlasın.

Abdal Musa, en çok güvendiği ve ayrı bir özenle sevdiği Kaygusuz Abdal‘ı bir daha göremedi. Çoğu zaman ondan haber de alamadı. Ne yer ne içer? Hep merak etti. Alevi sofralarında Abdal Musa eli ile başlatılmış ve ondan sonra kurumlaşmış bir görgü vardır. Alevi sofralarında Abdal Musa‘ya kadar yemeğin sonunda sofra duası (Gülbank) verildikten sonra arka arkaya üç lokma daha alınır ve sofradan kalkılırdı. Abdal Musa, Kaygusuz Abdal’ı Mısır’a göndermesinin ardından her sofrada üçüncü lokmadan sonra, aç mıdır, tok mudur bilemediği dervişinin kursağına değmesini niyaz ederek;

-Bu da Kaygusuz için olsun,

deyip ağzına daha büyükçe bir lokma daha koymayı gelenek haline getirdi. O günden bu yana Alevi erkânı ve Alevi adabıyla yürütülen sofralardan; ‘Bu da Kaygusuz için olsun’ ya da ‘Kaygusuz Sultan aşkına’ denilip toplu halde, ağza son bir lokma atılmadan kalkılmaz. Bu son lokma Mısır ülkesinde bir yerlerde, hâla gözcülük etmekte olduğuna inanılan, halinden haber alınamayan, Kaygusuz Abdal‘ın boğazından geçmesi niyetiyle alınır.

Kaygusuz Abdal, Alevi şiir geleneği içinde, çağlar boyu halkın dilinden düşmeyen nefesler söyledi. Alevi inancının gizemlerini büyük bir incelik ve sadelikle yansıttığı nefeslerinin yanı sıra, bağnazlığın üzerine alay ederek, güldürerek giden, iğneleyen ve cesaretle eleştiren şiirleri ile de büyük şöhret kazandı.

Terk etmedim benliği
Bilmedim insanlığı
Suretim, adem veli
Her huyum eşek gibi

Arifler sohbetinde
Marifet söyleseler
Ben de hemen düşünmem
Havlarım köpek gibi

Bu marifet ilminden
Haberim yok cahilim
Benden mana sorsalar
Sözlerim sürçek gibi

Işıklar can içinde
Işıklar gördü Hakkı
İşitmenin manası
Olur mu görmek gibi

Aleviler, Kaygusuz Abdal‘ı Alevi sözlü geleneğinin ‘yedi ulu ozan’ından biri saydılar. Kaygusuz Abdal, Alevi edebiyatı’nda sürrealist şiir geleneğinin de en güçlü kalemi ve öncüsüdür.

Leylek koduk doğurmuş
Ovada zurna çalar
Balık kavağa çıkmış
Söğüt dalın biçmeye

Kelebek buğday ekmiş
Manisa ovasına
Sivrisinek derilmiş
Irgat olup biçmeye

Bir aksacık karınca
Kırk batman tuz yüklemiş
Gâh yorgalar gâh seker
Şehre gidip satmaya

Kaygusuz Abdal, Alevi sözlü geleneği içinde yetişmiş, gerektiğinde kendisini de taşlayabilen, hiciv geleneğinin gelmiş geçmiş en büyük ustalarındandır.

Hey erenler, hey gaziler
Avrat bizi döğeyazdı
Çekti sakalım kopardı
Bıyığımı yolayazdı

Kalkıp direği kapınca
Kaçamadım sapınca
Aç karnıma değince
Bağırsağım dökeyazdı

Aldık avradın hasını
Çektik değneğin yasını
Başımda kırdı su tasını
Kafacığım kırayazdı

Kaygusuz Abdal, Alevi şiirinin bu en yürekli ozanı, mürşidinin buyruğu ile yanında kırk dervişiyle gittiği Kuzey Afrika çöllerinde kaldı. Halinden haber alınamadı, ne halde olduğu hiç bilinemedi. Denizin öte yakasında, o uzak gurbette, kendisine Abdal Musa Ocağı‘ndan bildirildiği üzere elinden ne gelirse yaptı. Vatanından, ocağından ve mürşidinden uzakta kavurucu çöl sıcağının altında Mısır‘da Hakk’a yürüdü. Dervişleri onun tenini Kahire‘nin en serin yerine Mukattem dağında bir mağaranın en dip köşesinde sırladılar.

Kaygusuz Abdal‘ın mezarı gözden uzak olsa da kendisi gönüllere yakındır. Kaygusuz Abdal’ın bir sembolik mezarı da güzel mürşidi Abdal Musa‘nın Antalya-Elmalı‘daki türbesinin içinde, onun yanı başındadır. Arayanlar onu Akdeniz‘in iki yakasında Antalya‘da ve Kahire‘de bulurlar. Gidip gelmemiş olsa da o Alevi Ayin-i Cem’lerinden, nefeslerden, niyazlardan ve gülbenklerden ayrı kalmamıştır. Onun asıl makamı sevenlerinin yüreğidir. Kaygusuz Abdal‘ın güzel anıları Alevi belleğinden hiç silinmemiştir.

aleviligin-kokleri
Erdoğan Çınar, Aleviliğin Kökleri, ss.197-200

1) F.W. Hasluck, Anadolu ve Balkanlar’da Bektaşilik, And Yayınları, s.24
2) Age. s.24

Benim Kâbem İnsandır

Alevî Mânâ Dilinde; Hac, Kâbe… Nedir?

Uzunca yazmaya gerek yok aslında, öncelikle Taife-i Işık‘ların (yani Alev-î Âşıklar’ın) dizelerine bir bakalım:

“Gönül Bir Kâbedir, Yap Da Ol Hacı !”
(Davut Sularî)

“Kimi Sevap İçin Kâbe’ye Varır
Kâbe Kapınızda Bilmez Misiniz

Bir gönül yapması yüz bin hac olur
Siz gönül yapmasın bilmez misiniz”
(Tüccarî)

“Kaşların bismillah, yüzün Beytullah !”
(Sıdkı Baba)

(Beytullah: Kâbe, Tanrı’ın evi !)

995840_1426588840913260_1466447999_n

“Hacılar hac’a giderken çölde görseler seni
Hayran olur mat kalırlar vaz gelir hac’dan geçer”
(Kul Nesimî)

“Kıblem sensin yüzüm sana dönerim
Mihrabımdır iki kaşın arası”
(Pîr Sultan)

“Kıble’siyem sadıkların, mâşukıyem âşıkların
Mansûr’uyem lâyıkların, çün Beyt-ül Ma’mur olmuşam”
(Seyyid Nesimî)

(Beyt-ül Ma’mûr: kısaca, zahirde; meleklerin kâbesi. Ve melekler âdeme secde eder! “Bana eğilsin melekler/Madem ki ben bir insanım”. Bâtın’da; hakk’ın tecelligâhı olan gönül evi yani İnsan. “İnsan hakk’ta hakk insanda/Arıyorsan bak insanda” Daimî)

“Dost senin yüzünden özge Ben kıble-i can bilmezem”
(Pîr Kaygusuz Abdal)

“Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hac’a
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir”
(Pîr Yunus)


bv


Her ne arar isen kendinde ara,

Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da degildir

• HACI (!) Bektaş-ı Velî •

Evet Hacı Bektaş, Hâce* değil!

(*Hace= Hoca)

Son zamanlarda (ki bir ara ben de bu hatayı yaptım) bazı Alevîler, islamî terimlere olan fobilerinden olsa gerek, Bektaş-ı Velî‘ye Hacı denmemesi gerektiğini savunuyor. Onları bu yanlışa götüren HACI kelimesini islamın şeriatına göre değerlendirmelerinden kaynaklanıyor.

Yukarıdaki Hakk Âşıkları’mızın dizelerinde Âlevilerin HACI, KÂBE, KIBLE, BEYTULLAH, BEYT-ÜL MA’MUR gibi islamî terimleri hangi mânada kullandıkları gayet açık diye düşünüyorum.

Peki neden islamî terimler?

1. Takiyye!

2. Aynı toprakları, aynı tarihi, aynı dili paylaşıyoruz!

3. Alevî’lik Ezoterik-Mistik-Felsefî bir Öğreti, kısacası: YOL’dur, ve asl’olan kullanılan sözlerin zahirî anlamlarına değil öz mânalarına ermek!

“Aslına Ermektir Hüner” (Hüdaî)

Sözü Seyyid Nesimî‘nin dizeleriyle noktalayalım ve…Açılsın Meydan ! Görünsün Rahman!

“Seni bu hüsn-i cemalin, bu kemal ile görüp,
Korkdular Hakk demeğe, döndüler İnsan dediler”

Gerçeğe Hû!

(Şahin Kaya)

Sevgi Bizim Dinimizdir

Sevgi Bizim Dinimizdir

Sermaye-i aşkı sorarsan zahit
Aşığın çektiği yar cefasıdır
Bâde içtiğimi sorarsan zahit
Harabat ehlinin dem gıdasıdır

Ne çare çekmeli aşkı serencam
Dosttan gelen sitem ikramdır ikram
Coşkun seda ile çalıp çağırmam
Meyl-i dünya değil aşk dalgasıdır

Hakikat bahrine dalgın Cemali
Hakikat şehrine dalgın Cemali
Uslandı zannetme Derviş Cemali
Beş nokta üç harfin budalasıdır

***

Âdeme eş noktadır
Gördüğün düş noktadır
Âdemi âdem eyleyen
Üç harf ile beş noktadır
Harabî

Beş nokta üç harf

Üç harf = A(yn) Ş(ın) K(af)

Arap alfabesinde:

Ayn harfi noktasız ( ع )
Şın harfi “3” noktalı ( ﺵ )•••
Kaf harfi ise “2” noktalıdır (ق)••

Toplayalım “5” nokta.

Üç harf, Beş Nokta AŞK


Canan Bizim Canımızdır
Teni Bizim Tenimizdir
Sevgi Bizim Dinimizdir
Başka Dine İnanmayız 

Hüdaî

Mahzuni Ünümüz Bizim
Bulunmaz Kinimiz Bizim
Cahil Bize Dinsiz Demiş
Sevgidir Dinimiz Bizim

İbretî nâdanla etme ülfeti
Dost kapısın bekle, eyle hizmeti
Anlamak istersen ilm-i hikmeti
Aşktan başka din ve iman gerekmez

Bu Aşk Hakk Aşkıdır. Can’ın Canan’a, İnsanın İnsanlığa… Doğaya ve Evrene Olan Aşkıdır.
Aşk İle!

Ben yürürüm yana yana
Aşk boyadı beni kana
Ne akilem ne divane
Gel gör beni aşk neyledi

Gâh eserim yeller gibi
Gâh tozarım yollar gibi
Gâh akarım seller gibi
Gel gör beni aşk neyledi

Mecnun oluban yürürüm
O yari düşte görürüm
Uyanıp melul olurum
Gel gör beni aşk neyledi

Miskin Yunus biçareyim
Baştan ayağa yareyim
Dost elinde avareyim
Gel gör beni aşk neyledi

Harabat Ehliyiz

Bir nefesçik söyleyeyim
Dinlemezsen n’eyleyeyim

Batın’da, mâna dilinde;

Dem, Mey, Kevser, Nefes: İlim, hakk kelamı…düşünsel gıda.
Mey-Hane: İrfan mektebi. Cehaletten kurtulup kemalete erenler topluluğu (güruh): Güruh-î Naci.
Naci: kurtulan
Güruh: topluluk
Saki: ilimi aktaran pir, mürşit…İnsanı Kâmil.
Mestane: Meyden sarhoş olan, ilim ile mâna gözü açılan Talebe (talip)… bu ilim ile kendinden geçip çoşan, gerçeğe eren.
Vahdet: birlik

Harabat Ehliyiz Mestaneyiz Biz
Alemin Nadanı Biganeyiz Biz
Vahdet Şarabından İçmek İstersen
Bizden İç Şarabı Meyhaneyiz Biz

Muhabbet Kevserdir Saki Ali’dir
Ol Saki Elinden Mestaneyiz Biz

Pir elinden kevser geldi
Derya gibi çoştu gönül

Pir elinden dolu dolu
Sarhoş oldu içti gönül
Pir Sultan

Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların Cem’inde dar’a düş oldum
Sıdkı Baba

Ozan, aşkın şarabını burada içtiğini, içtiği badelerle (yani düşünsel gıdalarla), gizli bilgilerle, kendinden geçtiğini; Kırklar Cem’inin gerçek anlamını burada öğrendiğini anlatıyor. “Kırklar Cem’inde dâr’a düş olmak”; Kırklar Cem’inin vermek istediği iletiyi algılamak ve onun imgesel bir tasarım olduğunun bilincine ulaşmaktır.

Kırklar Cem’i Alevi-Bektaşilik’te çok temel bir ritüeldir. Kırklar Cem’i birebir, pratik olarak yaşanmış bir Cem değildir. Bu tamamen Alevi-Bektaşi ulularının ortaya koyduğu “Kozmik ve Gnostik” bir Tasarımdır. Burada derin bilgiler, gizemli söylemler ve Bâtıni anlayışlar söz konusudur. Bu Cem; hem evrenin gizli bilgilerinin, evrene bakışının, Tanrı anlayışının; Tanrı+Doğa+İnsan birlikteliğinin; Hak Anlayışının ve bu doğrultuda Hak+Muhammed+Ali birlikteliğinin ve tüm bunların sonucunda ortaya konan insanın ve toplumun kurtuluşunun bir tasarım içinde sunulmasıdır. Kırklar Cem’in de önderlerin, sezgisel ve aşkın bir konumda veya düşüncede gerçeğe varma yoluyla ulaşılan ve içrek bilgilerle düzenlenmiş imgesel bir tasarım söz konusudur. Yani söz konusu Cem, geleceğe dönük düşünsel bir üretimi kapsar.

Kırklar Cem’i modeli (tasarımı); Alevi-Bektaşi öğretisinin insanlığı geleceğe taşıyacak olan ve toplumları her türlü olumsuzluklardan kurtarmayı ilke edinen ve özünde “Kamil Topluma” ve bu toplumu var etmek için de “Kamil İnsan”a ulaşmayı hedefleyen bir modeli oluşturur. Sıdkı Baba’nın dizelerinde bu gerçekler dile getirilmiştir. (Süleyman Zaman)

– Şahin Kaya –

Pervane – Sıdkı Baba


sıdkı
SIDKI BABA (1865 – 1928)

Sıdkı Baba 1865 yılında Tarsus’un Yenice Köyün’de doğmuştur. Sıdkı Baba’nın soyu Oğuz Türkmenlerinin Bozok koluna bağlı olan Dede Garkın Aşiretinden gelmektedir. “24 Oğuz Boylarından birisi olan Garkın Boyu’nun dedesi anlamındadır.”

Dede Garkın; Anadolu Erenlerinden birisidir. Ebul Vefa’nın halifesi olduğu yönünde görüşler vardır. Dede Garkın’ın 12. Yüzyıl ile sonlarıyla 13. Yüzyılın ortalarında yaşadığı sanılmaktadır. Dede Garkın, Alevi-Bektaşi mürşitlerinden birisidir. Babailer Başkaldırısının önderi Baba İlyas’la da görüşmüştür. Sıdkı Baba, soyunu bu ünlü mürşide bağlamaktadır.

Sıdkı Baba köyünde (Tarsus’un Merzifon Köyü) bulanan “Köy Medresesinde” okumuş ve daha küçük yaşlardan itibaren saz çalmayı öğrenmiş ve deyişler söylemeye başlamıştır. Hacı Bektaş Dergâh’ına gittikten sonra, orada Ahmet Cemalettin Çelebi (1862-1921) ve Veliyeddin Hürrem Çelebi (1868-1940)’lerle birlikte Medrese eğitimi de görmüştür. Zeynel Abidin Ahmet Cemalettin Çelebi ile Veliyeddin Hürrem Çelebi zamanında yaşamış ve bu mürşitlerden tinsel besinini almıştır.

Sıdkı Baba belirli bir yaştan itibaren kendi eserlerini üretmeye başlamış ve okumuştur. Zeynel Abidin (Sıdkı Baba) kendi ürettiği deyişlerde “pervane” mahlasını kullanmıştır.
Pervane 1877 yılında daha 12 yaşındayken Hacı Bektâş Dergâhına varır. O sırada dergâhın başında Bektaşi Şeyhi, postnişin Feyzullah Çelebi Efendi (1810-1878) bulunmaktadır.

Pervane, Hacı Bektaş Dergâh’ına varışını dizelerinde şöyle dile getirir:

Bin iki yüz doksan üç oldu yıllar
Aktı gözlerimden kan oldu seller
Erişti nevbahar açıldı güller
Can bülbülü gülistana kavuştu.

Pervane, Dergâh’a geldikten iki yıl sonra köyünü ve annesini çok özler. Bunun üzerine Feyzullah Çelebi Efendi’den izin alarak köye gider. Annesini ve köyünü (Yenice Köyü) görür birkaç gün kaldıktan sonra Hacıbektaş’taki Dergâh’a geri döner. Dergâh’a geldiğinde Postnişin Feyzullah Çelebi Efendi’nin Hakk’a yürüdüğünü (1878) öğrenir.

1878 yılında Postnişin Feyzullah Çelebi Efendi’nin Hakk’a yürümesinden sonra yerine Ahmet Cemalettin Çelebi (1878 veya 1879) Postnişin olur. Pervane, aynı görev duygusu içinde muhannetle, aşkla dergâhta hizmetini sürdürür. Kendisine verilerin görevleri hiç aksatmaz ve hangi görev verilirse verilsin hiç geri çevirmeden, büyük bir zevkle, üşenmeden,, canla-başla o işleri yapar. Pervane, çalışkan, dürüst, güvenilir ve dostça davranışlarıyla güvenilir bir kişilikle hemen herkesin sevgisini kazanır.

Pervane’nin Dergâha ve Postnişine bu kadar içten bağlı olması ve samimi davranışları nedeniyle Postnişin Ahmet Cemaleddin Efendi, kendisine “Sıdkı” ismini takar.

Sıdkı, içten bağlı, dürüst, güvenilir anlamına gelir. Pervane, aslında tam da kişiliğine uygun düşen bir isimle buluşmuştur. Pervane’de kendisine takılan bu ismi sevmiş ve o tarihten sonra da ismi ve mahlası “Sıdkı” olmuştur. Kendisi tarihsel kimlik (Kültürel Kimlik) olarak da bu ismiyle tanınmıştır. Tarihe “Sıdkı Baba” olarak geçmiştir. Bektaşilikte “Baba” yol bakımından önemli bir aşamayı simgeler. Bektaşiliğin Babagan Kolu’nda Baba; Mürşit, Derviş, Veli… Aşamasına gelmiş olan birisidir. Yani Baba bu anlamda önder, öğretici ve söz sahibidir. Sıdkı Baba’da bu aşamaya ulaşmış bir mürşittir.

Sıdkı Baba, 1893 yılında dergâha hizmet eden Hatice isimli bir kızla evlenir. Bu evliliğin gerçekleşmesinde Ahmet Cemaleddin Efendi’nin büyük bir etkisi olur.

Sıdkı Baba, eşi Hatice’yle birlikte 1894 yılında çok beğendiği Merzifon’un Harız Köyü’ne (şimdiki ismi; Gümüştepe) gelerek yaşamına orada devam eder.

Er ceminde agâh oldum bı sırra
Yüküm cevahirdir, çözmez her yere
On dört sene hizmet ettim bir Pir’e
Bu SIDKI mahlasım kazandım yeter

Sıdkı Baba’nın şiirinden de anlaşılacağı gibi tam on dört yıl dergâhta Pir’e ( Cemalettin Efendi’ye) hizmet etmiştir. Ozan “SIDKI” mahlasının (kültürel, tarihsel ismini) bu hizmetin karşılığı olarak kendisine bu dergâhta verildiğini belirtiyor

On dört yıl dolandım Pervanelikte
SIDKI ismim buldum divanelikte
Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların Cem’inde dar’a düş oldum.

Bu dizelerde ozan; on dört yıl Hacı Bektaş Dergâh’ında dönen bir çark gibi döndüğünü, yani dergâha karşılıksız hizmet sunduğunu; bu kuruma içten bağlı olduğunu belirtiyor. Ozan, burayı kendisi için merkez, kendisini ise buraya (merkeze) bağlı olan biri olarak görüyor. Merkez çekici olandır ve yoğuşmadır. Yoğunlaşan şey, kenarında, köşesinde ve çevresinde olanı kendisine çeker. Ozan da “pervanelikte dolandım” derken, Hacı Bektaş Dergâh’ının bir çekim alanı olduğunu ve bu alanın kendisini de çevrenine aldığını vurgulamaktadır. Ozan, bundan dolayı da bu çekim alanının çevresinde döndüğünü; çünkü bu dergâhın kendisini Tarsus’tan çekip buraya kadar getirdiğini ve buraya sevgiyle bağlı olduğunu; zevkle ve büyük bir istekle Hacı Bektaş Dergâh’ına hizmet ettiğini söylemektedir.

Sıdkı Baba, Hacı Bektaş Veli’ye ve onun düşüncelerini devam ettiren bu kuruma bağlı, tutkun ve aşırı düşkün olmasından dolayı da Sıdkı ismini aldığını bu dizelerde de belirtiyor. Sıdkı, zaten bağlılık, güvenilir olma ve sevdiğine tutkun olma anlamlarını içerdiğini ve bu ismin kendisine tam da uyduğunu söylemektedir.

Ozan, aşkın şarabını burada içtiğini, içtiği badelerle (yani düşünsel gıdalarla), gizli bilgilerle, kendinden geçtiğini; Kırklar Cem’inin gerçek anlamını burada öğrendiğini anlatıyor. “Kırklar Cem’inde dâr’a düş olmak”; Kırklar Cem’inin vermek istediği iletiyi algılamak ve onun imgesel bir tasarım olduğunun bilincine ulaşmaktır.

Kırklar Cem’i Alevi-Bektaşilik’te çok temel bir ritüeldir. Kırklar Cem’i birebir, pratik olarak yaşanmış bir Cem değildir. Bu tamamen Alevi-Bektaşi ulularının ortaya koyduğu “Kozmik ve Gnostik” bir Tasarımdır. Burada derin bilgiler, gizemli söylemler ve Bâtıni anlayışlar söz konusudur. Bu Cem; hem evrenin gizli bilgilerinin, evrene bakışının, Tanrı anlayışının; Tanrı+Doğa+İnsan birlikteliğinin; Hak Anlayışının ve bu doğrultuda Hak+Muhammed+Ali birlikteliğinin ve tüm bunların sonucunda ortaya konan insanın ve toplumun kurtuluşunun bir tasarım içinde sunulmasıdır. Kırklar Cem’inde önderlerin, sezgisel ve aşkın bir konumda veya düşüncede gerçeğe varma yoluyla ulaşılan ve içrek bilgilerle düzenlenmiş imgesel bir tasarım söz konusudur. Yani söz konusu Cem, geleceğe dönük düşünsel bir üretimi kapsar.

Kırklar Cem’i modeli (tasarımı); Alevi-Bektaşi öğretisinin insanlığı geleceğe taşıyacak olan ve toplumları her türlü olumsuzluklardan kurtarmayı ilke edinen ve özünde “Kamil Topluma” ve bu toplumu var etmek için de “Kamil İnsan”a ulaşmayı hedefleyen bir modeli oluşturur. Sıdkı Baba’nın dizelerinde bu gerçekler dile getirilmiştir

Sıdkı Baba, 1911 yılında eşi Hatice’yi yitirmiştir. Hatice, Hak’ka yürüdüğünde Sıdkı Baba daha 46 yaşındadır. Eşi Hakk’a yürüdükten sonra yalnız yaşayan ozan 1912 yılında köyde yaşayan Naciye isimli bir kızla ikinci evliliğini yapmıştır.

Sıdkı Baba’nın bu iki evlilikten toplam 11 (on bir) çocuğu dünyaya gelir. Bu çocuklardan ikisi erkek, dokuzuysa kızdır. Ancak üç kızı daha çocukken ölmüşlerdir.

Sıdkı Baba 1928 yılında Hakk’a yürüdü. Yol diliyle söylersek “Hak’la Hak oldu”.

 

Çatılmadan yerin göğün binası
Muallâkta iki nura düş oldum
Birisi Muhammed birisi Ali
Lahmike lahmi’de bire düş oldum

Ezdi aşkın şerbetini hoş etti
Birisi doldurdu biri nuş etti
İkisi bir derya olup cuş etti
Lâl ü mercan inci dür’e düş oldum

O derya yüzünde gezdim bir zaman
Yoruldu kanadım dedim el’aman
Erişti carıma bir ulu sultan
Şehinşah bakışlı ere düş oldum

Açtı nikabını ol ulu sultan
Yüzünde yeşil ben göründü nişan
Kaf u nun suresin okudum o an
Arş-Kürs binasında yâre düş oldum

Ben Âdem’den evvel çok geldim gittim
Yağmur olup yağdım ot olup bittim
Bülbül olup Firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için hara düş oldum

Âdem ile balçık olup ezildim
Bir noktada dört hurufa yazıldım
Ãdem’e can olup Şit’e süzüldüm
Muhabbet şehrinde kâra düş oldum

Mecnun olup Leyla için dolandım
Buldum mahbubumu inandım kandım
Gılmanlar elinden hulle donandım
Dostun visalinde nâra düş oldum

On dört yıl dolandım Pervane’likte
Sıdkı ismim buldum divanelikte
Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların ceminde dar’a düş oldum

 SIDKI’yam çok şükür didare erdim
Aşkın pazarında hak yola girdim
Gerçek âşıklara çok meta verdim
Şimdi Hacı Bektaş Pir’e düş oldum

Hak yaptı ruhumu saldı cihana
Eserdim âlemde rüzgâr idim ben
Nutk’oldu Mevlâ’dan indim bir hana
Arzumanım yolda derkâr idim ben

Bir zaman o handa eğlendim kaldım
Aşkın deryasına özümü saldım
Üç sünnet yedi farz o handa kaldım
Mürşidim yanımda ikrar idim ben…

Mürşitle özleri katara kattık
Gönüller bir edip pençeye yattık
Kırkların Cem’ini o handa tuttuk
Erenler babında, berdar idim ben

Nutkundan emretti o Rabbü-l Celil
Dedi kulum olma bu hale melul
Yetmiş bin melaik yanımca delil
Geldim şu cihana hakdar idim ben….

Bir ebe geliben göbeğim kesti
Tuzlayıp tenimi toprağa yastı
Ol vakitte anam bağrına bastı
Anamın koynunda şirdar idim ben

Anamın koynunda çok devran ettim
Besleyip vücudum ab ile tuttum
Üç ile beş ile yediye yettim
Yaşım on iki de izhar idim ben

Hakikat bağına eyledim seyran
Bülbülüm bir güle kıllarım figan
Dört kapı, kırk makam özümde pinhan
On iki kapıya bir şar idim ben…

On beşime geldim aşikâr ettim
Esrar-ı Hüdayı hem izhar ettim
Çok beyit cihana yadiğar ettim
Aşıklar içinde ahkar idim ben..

Şimdi mahlasımız oldu PERVANE
Katramı gark ettim bab-i ummana
Sinnim yiğirmi de yettim damana
Üstazım Şeyh Cemal mazhar idim ben

• Sıdkı Baba – Pervane •

Sıdkı Baba, bir zaman Mevlâ’nın içinde bulunduğunu ve bu uzam içinde insan olarak dünyaya geldiğini belirtiyor. Dünyaya geldikten sonra, geliştiğini, büyüdüğünü ve kendisini eğitmek için bir mürşide uğradığını ve burada üç sünnet:

1- Tevhid (birlik),
2- Alçakgönüllülük,
3- Kalbin temizliği, kimseyi düşman görmeme;

ve yedi farz:

1- Dünya nimetlerine tapmamak,
2- Dostunu yüceltmek,
3- Hak yoluna girmek, mert olmak,
4- Musahip ve Mürebbi (eğitici, öğretici)’nin hakkını korumak,
5- Cem’de musahibin hakkını savunmak,
6- Yol ulusundan ikrar almak,
7- Yol ulusundan taç giymek.

aldığını ve bu yolun sürücüsü olacağına söz verdiğini; burada mürşidinden bilgi aldığını, kendisini eğittiğini, Kırkların Cem’ini özünde yaşadığını ve birçok şeyi bedeninde aştığını belirtiyor.

Ozan, belirli zamanlarda, farklı yaşlarda edindiği bilgileri ve ulaştığı aşamaları anlatıyor. Kendi yaşamında ki evrimi dile getiriyor. Her şeyde bir evrimleşme ve bir değişme olduğunu söylüyor. Ozan, Dünyaya geldiğinde, ebenin göbeğini kestiğini, bedenini tuzlayıp toprağa sardığını, annesinin kucağında beslendiğini ve daha sonra çocukluk dönemini, ergenlik dönemini yaşadığını ve 12 yaşına geldiğinde kişiliğinin oluştuğunu ve kendisiyle ilgili kararları verecek aşamaya ulaştığını anlatıyor.

Ozan, duygularını dışa vuracak konuma kavuştuğunda içinde beslediği düşüncelere kapılarak evden kaçarak Hacı Bektaş’a gittiğini ve dergâha ulaştığını söylüyor. Hacı Bektaş Dergâh’ında mürşitlerle buluştuğunu anlatan ozan; dergâha zevkle hizmet ettiğini ve orada; Aleviliğin insanı olgunluğa taşıyan dört kapı ve kırk makam öğretisini öğrendiğini belirtiyor. Aldığı eğitim sayesinde daha önce kendisine sır olarak görünen birçok şeyi beyninde açıklığa kavuşturduğunu, on beş yaşına geldiğindeyse şiirler yazmaya başladığını ve kendi görüş ve düşüncelerini anlatan dizlere imza attığını açıklıyor. Sıdkı Baba, alçakgönüllülüğü de elden bırakmaz ve kendisinin birçok ozanın yanında yetersiz kaldığını da belirtir.

Ozan, son dörtlüğünde “Mahlasını” aldığını, edindiği bilgileri bol bol herkese sunmaya çalıştığını, olgunluk aşamasına üstatlar eliyle ulaştığını ve deryalar gibi kabından taştığını belirtmektedir.

Sıdkı Baba, bu şiirinde Tanrı-Doğa ve insanın birlikteliğine vurgu yapmakta; bir bedene girerek dünyaya geldiğini belirtmekte ve dünyaya geldikten sonra geçirmiş olduğu evreleri dile getirmektedir. Her şey her şeye dönüşebilir ve hiçbir şey olduğuı gibi kalmaz diyen ozan; insanın insanlaşmasında en büyük temel işlevin insanın kendisini eğitmesini ve eğitimi de üstatlardan alması gerektiğini söylemektedir.

adil_can_978-605-4039-46-3

Alevi Bektaşi Edebiyatı ve Etkili Ozanları
Süleyman Zaman

Azmî – Şathiye

Şathiye

Biz bugün Azmi’yi, ancak günümüze kadar gelen ve aşağıda tamamı yayınlanan tek bir ünlü nefesiyle tanıyoruz. Bu şiir Azmi’nin bilinç düzeyinin yüksek bir noktada bulunduğunu göstermektedir. O, bu dizelerde Tanrı’ya, doğaya ve insana bakışını dile getirmiş ve Tanrı’yla insan arasındaki ilişkiyi çok açık bir şekilde ortaya koymuştur. Azmi, bu şiirinde çok önemli bir Şathiye örneği sunmuştur. Şathiyeler, Tanrı’ya, tutucu inanç öğelerine, hurafelere dönük yapılan taşlamalara verilen isimdir. Azmi’de bu şiirinde Tanrı’ya yüklenilen sıfatlardan hareket ederek; Tanrı’ya sorular yöneltmiş ve ironik (alaysamalı, içinde karşıtlık taşıyan düşünceyi, söylenen sözün karşı anlamı veya mizahi) bir söylemle Tanrı’ya eleştirel bir söylem geliştirmiştir.

Yeri göğü ins ü cini yarattın
Sen ey mimar başı eyvancı mısın?
Ayı, günü çarhı, burcu var ettin
Ey mekân sahibi rahşancı mısım?

Denizleri yarattın sen kapaksız
Suları yürüttün elsiz ayaksız
Yerleri temelsiz, göğü direksiz
Durdurursun acep iskâncı mısın?

Kullanırsın kanatsızca rüzgarı,
Kürekle mi yaptın sen bu dağları,
Ne yapıp da öldürürsün sağları
Can verüb alırsın, sen cancı mısın?

Sekiz cennet yaptın sen Âdem içün,
Adın büyük bağışla, anın suçun,
Ademi cennetten çıkardın niçün?
Buğday nene lazım harmancı mısın

Bir iken bin ettin kendi adını
Görmedim sen gibi iş üstadını
Yaşadırsın kurudursun odunu
Sen bahçevan mısın, ormancı mısın

Cibril’e perde altında söylerdin
İnüb Beytullah’da kendin dinlerdin
Bu ateşi, cehennemi neylerdin
Hamamın mı vardır, külhancı mısın.

Hâfâya çekilüb seyrana durdun
Aklı ermezlerin aklınını urdun
Kuldan ince köprü yaptın da kurdun
Akarsuyun mu var, bostancı mısın

Bu kışlara bedel bu yazı yaptın
Evvel bahara karşı güzü yaptın
Mizanı iki göz terazi yaptın
Bakkal mısın yoksa dükkâncı mısın

Kazanlarda katranların kaynarmış
Yer altında balıkların oynarmış
On bu dünya kadar ejderhan varmış
Şerbet mi satarsın yılancı mısın

Esirci misin koydun cehenneme arab
Hoca mısın okur yazarsın kitab
Aslın katib midir görürsün hisab
İhtisabın mı var, yok hancı mısın

Yüzbin tamun olsa korkmam birinden
Rahman ismi nazil değil mi senden
Gaffar-üz zünubum demedin mi sen
Af et günahımı yalancı mısın

Beni af eylersen düşen mi şandan
Şahlar bile gecer böyle isyandan
Ne dökülür ne eksilir haznenden
Bağışla kusurum haznedar mısın

Şanına düşer mi noksan görürsün
Her gönülde oturursun yürürsün
Bunca canı alup gene verirsin
Götürüp getiren kervancı mısın

Bilirsin ben kulum sen sultanımsın
Kalbe zikrim dilde tercemanımsın
Sen benim canımda can mihmanımsın
Gölnümün yârisin, yabancı mısın

Beni delil eyler kendin söylersin
İçerden Azmî’yi pazar eylersin
Yücelerden yüce seyran eylersin
İşin seyran kendin seyrancı mısın

Azmî, 16. yüzyıl

Bu şiire genel olarak baktığımızda; ozan, dünyada gelişen ve yaşanan birçok olayın nedenselliklerini ortaya koyarak bu olayların tanrısal niteliklerle örtüşmediğini anlatmaya çalışmaktadır. Ozan, dünyada yaşanılan bunca kötülüklerin, olguların, olumsuzlukların, felaketlerin vs. asla Tanrı sıfatıyla örtüşmediğini ve örtüşemeyeceğini anlatmaktadır. Bir tanrı neden ormancı olsun. Neden harman sürsün? Kervanla ne işi olabilir bir Tanrı’nın? Bir insanın yaptıklarını teraziye koyup tartması, cehennemde yakması, insanı yargılaması Tanrı’ya yakışan şeyler olamaz. Tanrı neden böyle küçük şeylerle uğraşsın. Ozan, her şeyi yapabilen, her şeye gücü yeten bir Tanrı, insanları neden aç, yoksul bıraksın. Neden hasalıklar var etsin. Bu tür dünyasal olayları Tanrı’ya yüklemek ve bunları “kadere” bağlamak ve “kaderin” de Tanrı tarafından belirlendiğini söylemek doğru değildir demektedir. Bu görüşün biçimsel olduğunu ve bu görüşlerin özü kavramayan insanların kaba görüşleri olduğunu vurgulamaktadır.

Azmi; dünyada yaşanılan her türlü kültürel değerin insan ürünü olduğunu ve insanın güçsüz olduğu konularda sığınacak bir barınak aradığını; iyilikleri de, kötülükleri de bu sığındığı güce yüklediğini ve dolayısıyla insanın kendi kötülüklerini Tanrı’ya yükleyerek kendi sorumluluklarından kurtulmaya çalıştıklarını vurgulamaktadır. Özellikle sofuların, tutucuların, dincilerin bu yolu tuttuklarını belirten Azmi; söz konusu kötü değerlerin Tanrı’ya yüklenemeyeceğini; oysa Tanrı’nın; iyilik, güzellik, barış, kardeşlik, dostluk vs. gibi güzel değerleri içerdiğini; bir ulu varlıktan da bu gibi erdemli değerlerin bekleneceğini söylemektedir. Burada sofuları ve inanca biçimsel yaklaşanları eleştirmektedir. Onların kendi doyumsuzluklarını Tanrı’ya mal ederek, kendi suçlarını gizlemekte olduklarını belirtmektedir.

Azmi, eğer tanrılık sıfatlar yukarıda ki şiirde belirtildiği gibiyse o zaman burada bir yanlışlık var demekte ve böyle bir Tanrı anlayışını eleştirmektedir. Burada, ham sofunun görüş ve düşünceleriyle “alay” etmekte ve onu iğnelemektedir.

Yukarıdaki dizelerde sözü edilen niteliklerden hangisi Tarı kavramının içine sığabilir? Hiç biri. O halde bu olayların nedeni, insanların yaşadıkları toplumsal ilişkilerdir. Bu ilişkilerin varlaştırdığı değerlerdir. Bu değerleri Tanrı’ya yüklemek, doğanın ve toplumun işleyiş yasalarından habersiz olmak demektir.

Toplumda oluşan her değer, dış dünyanın itici gücüyle oluşur. İnsan doğanın dışında değildir. Doğa kendi yasaları doğrultusunda sürekli hareket eder. O halde insan-doğa ilişkisini anlamak ve onu çözümlemek birçok sorumuza yanıt bulmamızı da doğuracaktır. Doğa sürekli hareket halindeyse, toplum da, insan da hareket halindedir. O zaman her şeyde bir değişim ve dönüşüm söz konusudur. O halde, değişmeyen, donmuş, hep aynı kalan bir şeyi söz konusu olamaz. Oysa semavi dinler bize her şeyin “yaratıldığı gibi” değişmeden durduğunu söylemekte ve hiçbir şey değişmiyor demektedir. Öyle ki bu görüşten hareket ederek bundan yüzyıl, bin yıl önceki toplumsal değerleri yaşatmaya çalışan insanlar, softalar bulunmaktadır. Bu davranışlar doğanın ve toplumun bu değişen yasalarıyla asla uyuşmayan şeylerdir.

İşte Azmi, bu donmuş, kalıplaşmış ve değişmezlik olarak görülen “değerlere” bir eleştiri getirmiştir. Sorgulayan, araştıran bir bilinçle, insanlığın önünü açmaya çalışmıştır. Bu donmuş ve değişime karşı çıkan insanlarla alay etmiştir. Şiirin dilini ve gücünü çok iyi kullanan ozan, bu ölümsüz dizelere imza atmıştır. Azmi, bu dizlerle ölümsüzleşmiş ve bu dizeler başka bedenlerde bedenleşerek geleceğe akmıştır.

(Alevi Bektaşi Edebiyatı ve Etkili Ozanları (s.277)
Süleyman Zaman)

Şeme Düşen Pervaneler

Aşk odu evvel düşer ma’şûka andan âşıka
Şem’i gör ki yanmadan yandırmadı pervâneyi
Fuzuli

Kelebeğin Ateşle Dansı

Dört tane kelebek (pervane) bir gün bir ateş görmüşler ve ateşin nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istemişler.

1 • Şeriat

Birinci kelebek ateşe biraz yaklaşmış ve üzerinin aydınlandığını görmüş Arkadaşlarının yanına gelmiş ve:

“Bu ateş aydınlatıcı bir şey!” demiş.

2 • Tarikat

İkinci kelebek bununla yetinmeyerek daha fazla şey öğrenmek istemiş. Biraz daha yaklaşmış ve ısındığını hissetmiş. Demiş ki:

“Aynı zamanda bu ateş ısıtıcı bir şey!”

3 • Marifet

Üçüncü kelebek bununla da yetinmemiş, biraz daha, biraz daha yaklaşmış. Bir anda ateşin kanatlarını yaladığını hissetmiş ve yanmış kanatlarıyla geri dönmüş. Şöyle demiş:

“Ve bu ateş yakıcı bir şey!”

4 • Hakikat

Sonuncu kelebek daha da çok şey öğrenmek istiyormuş. Biraz yaklaşmış, aydınlandığını görmüş. Biraz yaklaşmış, ısındığını hissetmiş. Biraz daha yaklaşmış, ateş kanatlarını kavurmuş.

Ve biraz daha yaklaştıktan sonra tamamen yanan kelebek “poff! ” diye ortadan kayboluvermiş.

Ateşin gerçekten ne olduğunu belki bir tek o öğrenmiş ama geri dönüp söyleyememiş. Çünkü o kaybolmuş ateş içinde.

Birşeyi ancak o şeyin içinde kaybolan bilebilirmiş. Sevginin içinde kaybolmanız dileğiyle…

Aşka uçma, kanatların yanar
Sadi Şirazi

Aşka uçmadıktan sonra kanatlar neye yarar?
Mevlana

Aşka vardıktan sonra kanadı kim arar?
Pîr Yunus

Neden tekrar bir biçime girsin ki
O hali kazandıktan sonra
Görmeyi başaran artık bilginin peşine koşmaz
Görülene erişen ise görmenin derdine düşmez
Hallac-ı Mansûr

 

hm

«Pervane, sabaha dek alevin çevresinde döner; arkadaşlarının yanına gelir ve onlara, görkemli bir anlatımla, bu tanrısal ilişkisinden söz eder.

Sonra tam bir birleşmeyi özleyerek kendini alevin cilvelerine kaptırır.

Alevin ışığı, gerçekliğin bilgisidir; sıcaklığı, ger­çekliğin gerçekliğidir; onunla birleşme (tek oluş) ise, gerçekliğin Doğru’sudur.

Ona alevin ne ışığı yetiyordu, ne de sıcaklığı; kendisini alevin içine fırlatıverdi.

Bu sırada, onun söylentilerle kanmadığını bilen arkadaşları, son içgörüsünü anlatması için gelmesini bekliyorlardı. Ama o anda pervane, yanmış, kül olmuş, dağılmıştı; ne bir biçimi kalmıştı, ne bedeni, ne de ayırdedici bir belirtisi.

Şimdiki duyarlığıyla dönebilir miydi arkadaşlarının yanına?

Şimdiki ruhsal durumuyla dönebilir miydi?

O, içgörü aşamasına varınca, sözlerden uzaklaşmayı başarmıştı.

İçgörüsündeki varlığa ulaşınca da, içgörüyle bir ilişkisi kalmamıştı.»

(Tavasin, Hallac-ı Mansûr, çeviren: Yaşar Günenç)

Simavnalı Bedreddin

(…) Kalın parmaklı elleriyle dizlerini tuta tuta, ağır ağır doğruluyor… Şimdi bütün gövdesiyle ocağın kızıl aydınlığı içindedir. Yüzünü yandan görüyorum. Sakalı daha kırmızı, gözleri daha mavi gibi… Büyük düz bir burnu var. Kavga eder gibi konuşuyor:

“İsa Peygamber’in ölüsü etiyle, kemiğiyle, sakalıyla dirilecekmiş… Bu yalandır… Bedreddin’in ölüsü etsiz, kemiksiz, sakalsız, bıyıksız, gözün bakışı, dilin sözü, göğsün soluğu gibi dirilecek… Bunu bilirim işte…

Biz, Bedreddin kuluyuz. Ahrete, kıyamete inanmayız ki, dağılan bedenin yine bir araya toplanıp dirileceğine inanalım… Bedreddin yine gelecek diyorsak, sözü, bakışı, soluğu gelecektir diyoruz…”

Sustu, yerine oturdu… Dedem, Bedreddin’in geleceğine inandı mı, inanmadı mı, bilmiyorum. Ben dokuz yaşımda buna inandım, otuz… bu kadar yaşımda yine inanıyorum…

(Nâzım Hikmet / Resimli Her Şey dergisi, 9 İkinci Teşrin 1935)

 

Şeyh Bedreddin Destanı

1.

Sedirde al yeşil, dal dal Bursa ipeklisi,
duvarda mavi bir bahçe gibi Kütahyalı çiniler,
gümüş ibriklerde şarap,
bakır lengerlerde kızarmış kuzular nar idi.
Öz kardeşi Musayı ok kirişiyle boğup
yani bir altın leğende kardeş kanıyla aptest alarak
Çelebi Sultan Memet tahta çıkmış hünkâr idi.
Çelebi hünkâr idi amma
Âl Osman ülkesinde esen
bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi.
Köylünün göz nuru zeamet
alın teri timar idi.
Kırık testiler susuz
su başarında bıyık buran sipahiler var idi.
Yolcu, yollarda topraksız insanın
ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
Ve yolların sonu kale kapısında kılıçlar şakırdar
köpüklü atlar kişner iken
çarşıda her lonca kesmiş kendi pirinden ümidi
tarumar idi.
Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi,
ahüzar idi.

2.

Bu göl İznik gölüdür.
Durgundur.
Karanlıktır.
Derindir.
Bir kuyu suyu gibi
içindedir dağların.

Bizim burada göller
dumanlıdırlar.
Balıklarının eti yavan olur,
sazlıklarından ısıtma gelir,
ve göl insanı
sakalına ak düşmeden ölür.

Bu göl İznik gölüdür.
Yanında İznik kasabası.
İznik kasabasında
kırık bir yürek gibidir demircilerin örsü.
Çocuklar açtır.
Kurutulmuş balığa benzer kadınların memesi.
Ve delikanlılar türkü söylemez.

Bu kasaba İznik kasabası.
Bu ev esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
Boyu küçük
sakalı büyük
sakalı ak.
Çekik çocuk gözleri kurnaz
ve sarı parmakları saz gibi.

Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne
oturmuş.
Hattı talik ile yazıyor
«Teshil»i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan 
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.
Bakıyor:
Başı tıraşlı
kalın kaşlı
ince uzun boylu Börklüce Mustafa.
Bakıyor:
kartal gagalı Torlak Kemâl..
Bakmaktan bıkıp usanmayıp
bakmağa doymıyarak
İznik sürgünü Bedreddine bakıyorlar..

3.

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır.
Ve gölde ipi kopmuş
boş bir balıkçı kayığı
bir kuş ölüsü gibi
suyun üstünde yüzüyor.
Gidiyor suyun götürdüğü yere,
gidiyor parçalanmak için karşı dağlara.

İznik gölünde akşam oldu.
Dağ başlarının kalın sesli sipahileri
güneşin boynunu vurup
kanını göle akıttılar.

Kıyıda çıplak ayaklı bir kadın ağlamaktadır,
bir sazan balığı yüzünden
kaleye zincirlenen balıkçının kadını.

İznik gölünde akşam oldu.
Bedreddin eğildi suya
avuçlayıp doğruldu.

Ve sular
parmaklarından dökülüp
tekrar göle dönerken
dedi kendi kendine:
«O âteş ki kalbimin içindedir
tutuşmuştur
günden güne artıyor.
Dövülmüş demir olsa dayanmaz buna
eriyecek yüreğim…

Ben gayrı zuhur ve huruç edeceğim!
Toprak adamları toprağı fethe gideceğiz.
Ve kuvveti ilmi, sırrı tevhidi gerçeklendirip
biz milletlerin ve mezheplerin kanunlarını
iptâl edeceğiz…»

Ertesi gün
gölde kayık parçalanır
kalede bir baş kesilir
kıyıda bir kadın ağlar
ve yazarken
Simavneli «Teshil»ini
Torlak Kemâlle Mustafa
öptüler
şeyhlerinin elini.
Al atların kolanını sıktılar.
Ve İznik kapısından
dizlerinde çırılçıplak bir kılıç
heybelerinde el yazma bir kitapla çıktılar…

Kitaplarının adı:
«Varidat»dı.

9.

Sıcaktı.
Sıcak. 
Sapı kanlı, demiri kör bir bıçaktı
sıcak.

Sıcaktı.
Bulutlar doluydular,
bulutlar boşanacak
boşanacaktı.
O, kımıldanmadan baktı,
kayalardan
iki gözü iki kartal gibi indi ovaya.
Orda en yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın:
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.

Sıcaktı.
Baktı Karaburun dağlarından O
baktı bu toprağın sonundaki ufka
çatarak kaşlarını :
Kırlarda çocuk başlarını
Kanlı gelincikler gibi koparıp
çırılçıplak çığlıkları sürükleyip peşinde
beş tuğlu bir yangın geliyordu karşıdan ufku sarıp.

Bu gelen
Şehzade Murattı.
Hükmü hümâyun sâdır olmuştu ki Şehzade Muradın ismine
Aydın eline varıp
Bedreddin halifesi mülhid Mustafanın başına ine.

Sıcaktı.
Bedreddin halifesi mülhid Mustafa baktı,
baktı köylü Mustafa.
Baktı korkmadan
kızmadan
gülmeden.
Baktı dimdik
dosdoğru.
Baktı O.
En yumuşak, en sert
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın :
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.

Baktı.
Bedreddin yiğitleri kayalardan ufka baktılar.
Gitgide yaklaşıyordu bu toprağın sonu
fermanlı bir ölüm kuşunun kanatlarıyla.
Oysaki onlar bu toprağı,
bu kayalardan bakanlar, onu,
üzümü, inciri, narı,
tüyleri baldan sarı,
sütleri baldan koyu davarları,
ince belli, aslan yeleli atlarıyla
duvarsız ve sınırsız
bir kardeş sofrası gibi açmıştılar.

Sıcaktı.
Baktı.
Bedreddin yiğitleri baktılar ufka…

En yumuşak, en sert,
en tutumlu, en cömert,
en
seven,
en büyük, en güzel kadın :
TOPRAK
nerdeyse doğuracak
doğuracaktı.

Sıcaktı.
Bulutlar doluydular.
Nerdeyse tatlı bir söz gibi ilk damla düşecekti yere.
Birdenbire
kayalardan dökülür
gökten yağar
yerden biter gibi,
bu toprağın verdiği en son eser gibi
Bedreddin yiğitleri şehzade ordusunun karşısına
çıktılar.
Dikişsiz ak libaslı
baş açık
yalnayak ve yalın kılıçtılar.

Mübalâğa cenk olundu.

Aydının Türk köylüleri,
Sakızlı Rum gemiciler,
Yahudi esnafları,
on bin mülhid yoldaşı Börklüce Mustafanın
düşman ormanına on bin balta gibi daldı.
Bayrakları al, yeşil,
kalkanları kakma, tolgası tunç
saflar
pâre pâre edildi ama,
boşanan yağmur içinde gün inerken akşama
on binler iki bin kaldı.

Hep bir ağızdan türkü söyleyip
hep beraber sulardan çekmek ağı,
demiri oya gibi işleyip hep beraber,
hep beraber sürebilmek toprağı,
ballı incirleri hep beraber yiyebilmek,
yârin yanağından gayrı her şeyde
her yerde
hep beraber!
diyebilmek
için
on binler verdi sekiz binini..

Yenildiler.

Yenenler, yenilenlerin
dikişsiz, ak gömleğinde sildiler
kılıçlarının kanını.
Ve hep beraber söylenen bir türkü gibi
hep beraber kardeş elleriyle işlenen toprak
Edirne sarayında damızlanmış atların
eşildi nallarıyla.

Tarihsel, sosyal, ekonomik şartların
zarurî neticesi bu!
deme, bilirim!
O dediğin nesnenin önünde kafamla eğilirim.
Ama bu yürek
o, bu dilden anlamaz pek.
O, «hey gidi kambur felek,
hey gidi kahbe devran hey,»
der.
Ve teker teker,
bir an içinde,
omuzlarında dilim dilim kırbaç izleri,
yüzleri kan içinde 
geçer çıplak ayaklarıyla yüreğime basarak
geçer Aydın ellerinden Karaburun mağlûpları..*

13.

Rumeli, Serez
ve bir eski terkibi izafi:
HUZÛRU HÜMAYUN.

Ortada
yere saplı bir kılıç gibi dimdik
bizim ihtiyar.
Karşıda hünkâr.
Bakıştılar.

Hünkâr istedi ki:
bu müşahhas küfrü yere sermeden önce,
son sözü ipe vermeden önce,
biraz da şeriat eylesin ibrazı hüner
âdâb ü erkâniyle halledilsin iş.

Hazır bilmeclis
Mevlâna Hayder derler
mülkü acemden henüz gelmiş
bir ulu danişmend kişi
kınalı sakalını ilhamı ilâhiye eğip,
«Malı haramdır amma bunun
kanı helâldır» deyip
halletti işi…

Dönüldü Bedreddine.
Denildi: «Sen de konuş.»
Denildi: «Ver hesabını ilhadının.»

Bedreddin
baktı kemerlerden dışarı.
Dışarda güneş var.
Yeşermiş avluda bir ağacın dalları
ve bir akarsuyla oyulmaktadır taşlar.
Bedreddin gülümsedi.
Aydınlandı içi gözlerinin,
dedi:
Mademki bu kerre mağlubuz
netsek, neylesek zaid.
Gayrı uzatman sözü.
Mademki fetva bize aid
verin ki basak bağrına mührümüzü..

14.

Yağmur çiseliyor,
korkarak
yavaş sesle
bir ihanet konuşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
beyaz ve çıplak mürted ayaklarının
ıslak ve karanlık toprağın üstünde koşması gibi.

Yağmur çiseliyor,
Serezin esnaf çarşısında,
bir bakırcı dükkânının karşısında
Bedreddinim bir ağaca asılı.

Yağmur çiseliyor.
Gecenin geç ve yıldızsız bir saatidir.
Ve yağmurda ıslanan
yapraksız bir dalda sallanan şeyhimin
çırılçıplak etidir.

Yağmur çiseliyor.
Serez çarşısı dilsiz,
Serez çarşısı kör.
Havada konuşmamanın, görmemenin kahrolası hüznü
Ve Serez çarşısı kapatmış elleriyle yüzünü.

Yağmur çiseliyor.

– Nâzım HİKMET –

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑