Ara

Alevîlik

Yol Erkân Meydan

Alevilikte YOL AYRILIKLARI

Yedi kere ben bu cihana geldim
Arşta duran iki nişan bendedir
Yerde gökte tanrı diye ararlar
Biz Hakk’ı severiz Hak’da bendedir
1

 

Alevilikte YOL AYRILIKLARI

Aleviler inanışlarına bağlı kendi yaşam biçimini adlandırırken yol derler; buna bir din, mezhep ya da tarikat demek yerine bizim yolumuz vardır diye tanımlarlar. Bu bütün alevi ozanlarında vardır örneğin, Pir Sultan “Yolumuzu yol eyledik / Halimizi hal eyledik / Her çiçekten bal eyledik / Arıya saydılar bizi” der. Bu konuda en çok bilinen sözse Nesim’in söylediği sözdür: “Sorma be birader mezhebimizi biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır.”

Anadolu’nun taşından toprağına, havasından suyuna etki etmiş olan bu kadim yolda, yol alınırken zaman içinde bazı ayrılıklar yaşanmıştır. Bugünde izleri görülen bu ayrılıkların zaman içinde çıkış nedenleri kayboldukça anlaşılmaları da zorlaşmıştır. Bazen pat diye sorulur, Alevi, Kızılbaş, Bektaşi ya da Babagan kolu nedir, Çelebi kolu ne demek bu ayrılıklar nerden kaynaklanır, aralarında ne fark vardır diye, sorulura yanlış bir bilgi vermemek için susarım. Çünkü bunlar tarihsel süreçleri bilinmeden anlaşılamazlar…

Tarihsel olguların iyice anlayıp bunların bazı hassasiyetlerini bir birine karıştırmamak için, bunların tarih içindeki oluşum sürecini, bunların hangi tarihsel koşulların zorlaması sonucu oluştuğunu, bu olgunun gün yüzüne çıktıktan sonra toplumu nasıl etkilediğini, en olgun aşamaya nasıl geldiğini ne zaman etkisizleşip kaybolduğuna incelemek gerekir. 2

Bu ayrılıklar incelendiğinde görülecektir ki, tabandaki halk içinde gelişen bu akımlara, devletin müdahale edip bunları denetim altına almaya çalışması sonucu bu ayrılıklar çıkmışlardır. Tabandaki siyasal eğilimler ya da dini akımlar gelişip kitleselleşince, devlet bunları denetimine almaya çalışır, devletin denetimine giren akımların yapısında köklü değişiklikler olur, bu da ayrılıkları doğurur. Bunun bilinen en çarpıcı örneği üç yüz yıl devletin ezdiği Hıristiyanlığın, devletle birleşip onun denetimine girmesiyle geçirdiği değişimdir. Bu Ortaçağ karanlığının çökmesine, engizisyon döneminin başlamasına sebep olmuştur. “Anlatılan seninde hikayendir3 hesabı toplumsal hareketlerin bilinçli – akıllı önderleri bundan gerekli dersleri çıkarmaya çalışmışlardır. Örneğin işçi sınıfını örgütlemeye çalışan önderlikler bu endişelerini açık aleni tartışmışlardır4.

Ülkemizdeki Aleviler içinde bir ayrılığın yaşandığı ayan beyan ortadadır. Peki, bu nedir, nasıl anlaşılmalıdır nerelerden kaynaklanmaktadır diye düşünenler vardır. Bunu anlayıp anlatmaya çalışmalıyız. Anadolu’da, devletten özerk olarak gelişen en kadim halk hareketi olan Aleviliğin, bu yapısının bozulup Diyanet İşleri Başkanlığı benzeri bir kurumla devletinin çatısı altına alınmasını, Alevilerin Dini önderleri – din adamı olan DEDELERE devletin maaş vermesini isteyenlerle buna karşı olanlar arasında bir ayrılık yaşanıyor. Görülen bu. Bu konuda AİHM’e (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne) yapılan bir başvuru ile bunun tarihsel bir benzerini kısaca inceleyip bu gelişmelere dikkat çekmek istiyorum.

DSCF1429

Bilindiği gibi Sayın İzzettin Doğan’ın kurduğu, kısaca Cem Vakfı diye bilinen Cumhuriyetçi Eğitim Vakfı Alevilerin devlet bünyesine alınmasının mücadelesini veriyor. Geçtiğimiz günlerde bu istemle AİHM bir başvuruda bulundular.

Bu haber önce televizyon haberi olarak, sonrada CEM Vakfının yarı resmi yayın organı olan habercem web sitesinde duyuruldu. Haberi orada olduğu gibi buraya aktarıyorum:

Aleviler AİHM’e gidiyor”

“Cem Vakfı Genel Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan, Alevilerin anayasal taleplerinin karşılanması için bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuracaklarını söyledi.

Prf. Dr. İzzettin Doğan, düzenlediği basın toplantısında, hukuk sisteminde din hizmetleri kavramının, kamu hizmeti olarak düşünüldüğünü ve anayasal düzende de bu şekilde yer aldığını belirtti. 

Cem Vakfı Hukuk Komisyonu tarafından Başbakanlık aleyhine 2005 yılında, “Alevi vatandaşlara din hizmetlerinin kamu hizmeti olarak sunulması, cemevlerinin resmi ibadethane statüsünde sayılması, inanç önderlerinin kamu görevlisi olarak istihdamı ve bu hizmetlerin verilebilmesi için genel bütçeden pay ayrılması” taleplerini içeren bir dava açıldığını hatırlatan İzzettin Doğan, önce İdare Mahkemesine giden davanın reddedildiğini, bu ret kararının Danıştay tarafından da onandığını dile getirdi. 

“Türkiye’de iç hukuk yolları tükenmiş olduğu için haklarımızı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde arayacağız. Bugün, Alevilerin anayasal taleplerinin karşılanması için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuracağız. Biz bu hakkı referandumdan önce, bugün kullanıyoruz. Hükümetin hazırladığı anayasa değişikliği paketinde, Anayasa Mahkemesine kişisel, bireysel başvuru hakkı tanınıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince, yurttaşların böyle bir hakkı kullanması, iç hukuk yollarına yeni bir hukuk yolunun eklendiği anlamı çıkartabilir. Hukuken mümkündür ve doğrudur. 12 Eylülde referandum sonucunun ‘evet’ çıkması durumunda, biz bu hakkımızı kullanmaktan yoksun kalabilirdik. Yani mahkeme bize, savunma olarak Anayasa Mahkemesini de tüketin ondan sonra başvurunuzu değerlendirmeye alalım diyebilirdi.” 

Cem Vakfının basın bürosunda görevli olan sayın Ayhan Aydın da konu ile ilgili yazdığı bir yazıda haberi şöyle duyuruyor:İzzettin Doğan, Aleviler’in dava konusu olan isteklerini, “Alevi vatandaşlara din hizmetlerinin kamu hizmeti olarak sunulması, Cem evlerinin resmi ibadethane statüsünde sayılması, inanç önderlerinin kamu görevlisi olarak istihdamı ve bu hizmetlerin verilebilmesi için genel bütçeden pay ayrılması” diye sıraladı…

Sayın İzzettin Doğan’ın ülkemiz için böyle bir istekle AİHM başvuruda bulunmaya karar verirken, kimlerle konuştu, kimlere danıştı, kendi kendiyle ne kadar tefekkürde bulundu bilemem, ama bizler, başta Demokratik Alevi Örgütlülüğü olmak üzere yolun diliyle bunu sorup sorgulayıp konuşmalıyız.

Kafamdaki soru şu: AİHM, bu davayı Avrupa hukukuna göre karar verirde reddederse ne olur, yok Avrupa Hukukunu göz önüne  almaz da, Türkiye’nin kendi iç hukukuna göre karar alırsa ne olur. Bizleri, ülkemizi, ülkemizdeki laiklik mücadelemizi bu nasıl etkiler.

Ancak bu bir hukuk davası değildir. Bu insanlığa çok acılar vermiş toplumsal yapısının tümünü ilgilendiren politik bir davadır, Avrupalı bunu hepimizden iyi bilir; bu dinle devletin bir birleriyle birleşip birleşmemesi konusudur. Bu laiklik mücadelesinin özüdür.

Hıristiyanlık; Roma imparatorluğunda kölelerin, en alta kalıp ezilen tabakaların dini olarak doğmuştur; ezilenlerin vicdanını rahatlatan, bu dünyada çektiklerinin hesabının öte dünyada mutlaka sorulacağı inancına dayanır5. Bu anlamda Hıristiyanlık o günün vicdansız toplumunun vicdanıdır, ruhsuz dünyalarının ruhudur; ezilen acı çeken alttaki tabakaların bu çektiklerinin hesabının öte dünyadaki ilahi bir adaletle mutlaka hesabının sorulacağı inancını onlara vererek bu acı çeken insanların gönüllerine su serper. Onları böylece rahatlatır6. Üç yüz yıl devletin (Roma İmparatorluğunun) ezdiği, kovuşturduğu, gizliden gizliye sürdürülen bu din doğuşundan -yaklaşık olarak- üç yüz yıl sonra devletle anlaşır, Roma İmparatorluğunun devlet dini haline gelir. Ezilenlerin örgütü olarak doğmuş olan Hıristiyanlık bundan sonra, ezenlerin hizmetinde devletin bir baskı gücü haline gelir. Orta Çağ karanlığı denilen Engizisyon dönemi bunun ürünüdür, buradan doğup gelişir.

Bundan sonra insanlık din ile devleti birbirinden ayırmak için mücadele vermeye başlar. Bugün aydınlanma dediğimiz dönemin ürünü olan Laiklik denilen sistem işte birleşen bu iki gücün, dinle devletin tekrar birbirlerinden ayrılmasından doğar7. Avrupa bunu başarıp, bu günkü aşamaya gelmek için çok acılar çekip çok mücadeleler vermiştir…

bv
Anadolu toprağında dinle devletin birleşmemesi mücadelesi yeni değildir. Anadolu’da bugün yaşayan Alevilik özünde bu mücadelenin bir ürünüdür. Şimdi kısaca bunun öyküsüne bakalım. Bu mücadeleleri bir de bu gözle gözden geçirelim.

Bilindiği gibi, Osmanlı imparatorluğunun kurumları, kendine örnek aldığı Bizans’ın kurumlarına benzerdi. Bizans’ta olduğu gibi Osmanlı’da din Padişahın emrindeydi. Zıll-ullah fi-l -âlem (Allahın yeryüzündeki gölgesi) diye anılan Padişah, aynı zamanda Halife sıfatını da taşıdığından, Şeyhülislam’ı atadığı gibi ona emrettiği karaları da aldırıyordu. Zaten Sünnilik dini, bir sistem olarak Emevi devletinin emrinde, onun kuluçkasında doğmuş orada gelişmesini tamamlamış bir dini ekoldü; bu yüzden orda hiçbir sorun olmadı. Osmanlı Devletinde, Allahın arz (yer) üzerindeki gölgesi olan Padişah ne buyursa o hemencecik dininde buyruğu oluveriyordu.

Osmanlı Devleti 1516’dan sonra, bütün Anadolu’yu istila etmeye başladı.8 Suluca Kara Höyük Köyünün (yani bugünkü Hacıbektaş’ın) de içinde olduğu Dulkadiroğluları beyliğini de zorla, kanlı bir şekilde istila edip9 oraya da hükmetmeye başladı. Hacıbektaş Dergâhı Dulkadiroğlu Beyliğinin sınırları içinde üç yüz yıldır gelenekselleşmiş bir yaşam sürdürüyordu. Osmanlı Devleti, Dulkadiroğlu Beyliğini İstila edince, Dulkadiroğlu Beyliğinde faaliyetlerini sürdüren Hace Bektaş Tekkesinde yaşayan Aleviliğin gelenekselleşmiş işleyişini de bozup, kendi sistemini oraya da dayatmak istedi. İşte sorunda tam buradan çıktı.

Osmanlı orayı, yani Hacıbektaş Dergâhını yöneten postnişinliği, tıpkı Sünni dinini yönettiği gibi yönetmek amacıyla, Hacıbektaş Dergâhına postişin olması için, Kanuni Sultan Süleyman’ın kaynı Server Paşa’nın10 adını değiştirip Sersem Ali Baba yaparak oraya gönderdi. Server Paşa, Hacıbektaş’a ilk geldiğinde Şah Kalender Çelebinin gücü karşısında ondan çekinip ilçeyi terk etmek zorunda kaldı; yani Şah11 Kalender Çelebi12 köylerinden onu kovdu13. Sonra Şah Kalender Çelebi huruç eylemi başladı; bu huruç eylemi 1528 de kanla bastırılıp Kızılbaş direnişi susturulunca, bir müddet sonra Sever Paşa yeniden Hacıbektaş köyüne gelip oraları – yani Hacıbektaş Dergâhını, oradaki kurumları vs.- Osmanlı Devleti adına işgal edip ele geçirerek, oradan Kızılbaşları yönetmeye çalıştı.

Kanuni’nin Kaynı, Server Paşanın, Suluca Kara Höyük’e yeniden gelişinin tarihi, bu aynı zamanda Kızılbaşlıktaki iki başlılığın, bölünmenin de başlangıç tarihidir, bunun 1551- 1552 yılları olduğu konusunda fikir birliği vardır14. Konuya vakıf olanların gayet iyi bildiği gibi, Kanuni Sultan Süleyman’ın kayın biraderi olan, zat-ı muhterem Server Paşanın Kızılbaş süreğince bilinen adı Sersem Ali Baba’dır. Sersem Ali Baba, Suluca Kara Höyüğe, Balım Sultan’dan hemen sonra15 gelmiş ama Şah Kalender Çelebi sağ iken, onu gücü karşısında orada tutunamayıp geri gitmiştir.16 Sersem Ali Baba’nın Şah Kalender Çelebi katledildikten sonra, Suluca Kara Höyüğe (Yani Hacıbektaş’a) bu ikinci gelişiyle Kızılbaşlıkta yeni bir dönem yeni bir baş doğmuştur; böylece Suluca Kara Höyükte, Osmanlının atadığı Dede Baba denen Alevilere bağlı olanlarla, eski geleneği sürdüren Çelebilere bağlı olan Kızılbaşlık geleneği dönemi doğup yaşamaya başlamış. Şehirlerdeki tekkeleri devlet denetimine almak daha kolay olduğundan, Sersem Ali Baba’ya bağlı mücerret dervişler daha çok şehirlerde etkin olmuşlar, Osmanlının erişemediği dağ köylerinde ise eskiden olduğu gibi Çelebilere bağlı sürek etkinliğini sürdürmüş. Bu farklılığı iyice anlayamayan, ya da bunu Osmanlının bu tutumuyla izah edemeyen kimi yazarlar –Fuat Köprulüden bu yana- bu ayrılığı “Şehir Aleviliği”, “Köy Aleviliği” gibi adlandırdıkları olmuştur ama konun özü benim dediğim gibidir, bu bilimsel-materyalist tarih anlayışına göre de böyle yapılmalıdır.

Kanuni’nin kaynı Server Paşanın, Sersem Ali Baba lakabıyla tanınan zatın Hacıbektaştaki Pirevine gelip yerleşmesiyle başlayan Alevilikteki bu bölünmeye çoğunlukla Bektaşilik ya da Bektaşiliğin Babağan kolu da denir17; Bektaşi Kızılbaş ayrımı ya da Köy Alevi’si Şehir Alevi’si tabirleri de özünde bu bölünmeyi kasteder.

Bu tarihten sonra bu yolun çilekeşleri olan Çelebiler evlerine çekilerek, kendilerine bağlı olan Alevileri- Kızılbaşları yer altından gizliden gizliye yönetmişlerdir. Bu dönemde yeni kurumlar yeni ilişkiler doğmuştur. Burada yeri gelmişken vurgulayalım ki Çelebililiğin yasaklanması, 192518 yılından çok öncelere dayanır, bu ilk defa bu zamanlarda başlamıştır.

Mücerret dervişler denilen Babağanlarla, Osmanlıdaki devletin emrindeki din, devletin emrindeki din adamı geleneği Kızılbaşlık içinde böylece başlamış oldu. Bu dönem birçok şeyin harcı merç içinde kalıp, birbirine karıştığı ilginç günlerin yaşandı bir dönemdir. Bu dönem iyice bilince çıkarılmadan Kızılbaş tarihi anlaşılamaz. Nefeslerde kim niye, ne demiş o bile anlaşılamaz. Bugüne kadar hem Şah Kalender eylemini, hem de Pir Sultan’ın ipe gidişini yazanlar, bunları anlatanlar, buradaki en önemli olguyu gözden kaçırdılar.

Bu olgu şuydu, Osmanlı istila ettiği kimi Akkoyunlu Devletine bağlı, kimi tamamen özerk bir yapıdaki bu beyliklerde yaşayan halka, kendi sistemini dayattı, bu topraklarda yaşayan halksa buna direndi. Kızılbaşlık işte bu tarihi direnişin adıdır, bu direniş bazen Şah Kalender hurucunda olduğu gibi, suyu yüzüne çıksa da çoğu zaman kendi iç dünyalarında sürüp gitti. Kızılbaşlar Osmanlının gücünü kırıp yok edemeyeceklerini anlayınca, kendi iç dünyalarına, kendi köylerine çekilip kendi kendilerini yönettiler. Her Kızılbaş köyü, Osmanlıyı kendi devleti saymayan, onu dışlayıp kendi kendini bir devlet gibi yöneten, bunun için kurumları olan, kendi hukukunu uygulayan, kendi salmasını salan (yani vergisini toplayan) yapılardı. Kızılbaşların bu köy yaşantısına “devlet olmayan devlet19” dense yeridir.

Kızılbaş geleneğinde bu olgunun gelip düğümlendiği yerse Hacıbektaş Postnişinini kimin olacağıydı. Kızılbaşlar bunu gelenekselleşmiş bir yapı içinde Hünkârın Hakk’a yürüyüşünden (tahminen 1270 yılından) bu yana Kadıncık Ana’nın sulbünden gelen Çelebiler denilen aileden seçiyorlardı, Osmanlı Hanedanları ise bunu kendiler atamak istediler. Osmanlı Hanedanlarının bu amaçla buraya ilk gönderdiği kişi Sersem Ali Baba diye bilinen Kanuni Sultan Süleyman’ın kaynı Server Paşa’dır. Alevi yolundaki ilk yol ayrılığı olan Babagan-Çelebi ayrılığı işte böyle doğar.

İşte Pirim Pir Sultan, Kızılbaşlıktaki bu yeni gelişmeler karşısında, Erdebil’den Rum’a (bugünkü adıyla Sivas ellerine) gelip, bu mücadelede devlet adamına güvenilmemesi gerektiğini, Çelebilerin haklı olduğunu, bu yoldan, bu uğurdan, bu Sürekten ayrılınmaması gerektiğin söyleyip, bunun mücadelesini verip halka bunu anlatırken bir ihbar sonucu yakalanıp asılmıştır20. Bunu anlattığını sandığım bir deyişinde O şöyle der: “Urganım çekildi sığındım dara / Üstüme döküldü ağ ile kara / Muhbirin üstünde çıralar yana / Erler Mürvet edin ben gidiyorum. 21

Pir sultanın nefeslerindeki dram bunu yansıtır, Onun “Bugün üç dostumun ağzın (nabzın) sınadım can feda yoluna der bulamadım” ya da “Yorulan yorulsun ben yorulmazam22 diye yakınması, ta Tuna boylarında, Kızıldeli Dergâhı civarlarında bunun kavgasını vermesi buralardan bize nefesler söylemesi bundan dolayıdır. Bu süreç bilinmeden, Pir Sultan da anlaşılamaz onun nefesleri de iyice anlaşılamaz çünkü o bu dönemin bir mahsulüdür.

Fuad Köprülü “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” adlı kitabında, o zamana kadar, Türk dilinde eşi benzeri olmayan bir şiir geleneğinin kurucusu olarak Yunus Emre’yi anlatırken şöyle der: “… her şahsiyet, hattâ Yunus Emre gibi ibtidâi ve işlenmemiş bir lisâna rûhun his inceliklerini samimiyetle yaşatacak ilâhi bir mâhiyet veren dahîler bile, mutlakâ sosyal çevrelerinin mahsûlüdürler.23 Bu yaklaşım Yunus Emre için olduğu kadar Pir Sultan içinde geçeridir. Bu dönem anlaşılamazsa, Pir Sultan’ın yaşadığı sosyal çevre bilinmezse, Pir Sultan’ın siyasi işlevi de, niye ipe çekildiği de, nefesleri de anlaşılamaz.

Pir Sultan bir nefesinde şöyle der:

“Sakın ey sevdiğim naşiden sakın
Erenler şaşırmaz attığı okun
Irak yerler bize hem oldu yakın
İki atlayıp birde düşemem m’ola”
24

Naşi, ileri gelen, yeniden oluşan, gelişmekte olan anlamlarına geliyor. Bu dönemde yeni olan, yeni gelişen, Sersem Ali Baban’ın başlattığı Dede Babalıktır; bunlara mücerret dervişler dönemi de denir. Bu dönemde inkâr edilen şeyse Kadıncık Ananın çocuklarının Hünkârın da çocukları olduğudur. Postişinin buradan seçileceği geleneğidir. Pir Sultan “İnkâr bir gün paralanır”, “Sakının sevdiğim yeni oluşandan sakının” derken Kızılbaş geleneğindeki, üç yüz yıldır inanılan şeyin inkâr edilip Osmanlılarca yeni bir şey dayatılmasını kastetmektedir.

Burada şunu da üzerine basa basa vurgulamalıyız: Kızılbaşların dilinde yani Alevi edebiyatında Çelebi, Çelebizade sözcüğü bir ünvandır; Hünkârla Kadıncık Ananın sulbünden gelen sülaleyi anlatır.25 Pir Sultan çok bilinen başka bir nefesinde şöyle haykırırken bu atmosfer içinde inkâr edilen Çelebilere olan bağlılığını vurgulamaktadır.

“Pir Sultanım Çelebiye
Eyvallahım var Veliye
Yol oğluna yol diliyle
Yolun sırın soran gelsin”

Pirimiz Pir Sultan’ın dilinde inkârcılık bu yüzden suçtur. Yolumdan, ikrarımdan dönmem diye kastettiği serini verip dönmediği yolu işte bu yoldur.

Kızılbaş geleneğinde Hace Bektaş Vilâyet-Namesindeki, Bostancı babanın gammazcıyı (İhbarcıyı) öldürmesiyle kuru ağacın yeşermesi yani günahların bağışlanması söyleminden 26 sonra, devlete, devlet adamına karşı en katı söylem bu dönemde bu yüzden doğmuş, bu yüzden yaratılmıştır.

Ol hikâye öz olarak şunu anlatır: Pir Sultan’ın bir taraftarı, bir seveni, bir müridi olan Hızır devlette görev almak için Pir Sultan’dan himmet ister; “Pirim himmet eyle de devlet hizmetine girip orada yükseliyim” der. Pir Sultan ona derki “Hızır, Hızır, aklını başına al, madem istiyorsun sana himmet eyleyim ama unutma ki bozuk düzende düzgün çark olmaz, sen gider o devlet katında görev alırsın ama günü gelir o devlet için beni bile astırırsın.” Sonunda Pirin dediği gibi olur, bozuk düzenin düzgün çarkı olmak isteyen Hızır gelir devleti için Pirini astırır.

Şimdi burada bu olayın, bu öykünün asıl nedenini, yani hangi tarihi koşulların bir sonucu olarak yaratıldığını iyice anlamaya çalışmak gerekir. Ama bunu yapmayıp Hızır’ın memleketi nereydi vs diye araştırmaya kalkışmak tarihi anlamamak demektir. Bizim her şeyden önce, bu geleneğin bu söylemi yaratmaya neden ihtiyaç duyduğunu, o günün tarihsel koşullarında bunun neyi anlattığını, somut olarak anlamamız gerekir. Burada “kızım sana diyorum gelinim sen anla”27 hesabı Hızır Paşa için söylenen sözlerle aslında, bir devlet adamı olan Sersem Ali Baba’yı yani Kanuni’nin kaynı Server Paşayı kastetmektedir, kıssadan hisse bu hikâyeden alınacak ders budur. Bu böyle biline28.

pir_sultan_by_fengo

Burada yeri gelmişken, Pir Sultanın kişiliğinin daha iyi anlaşılması için onun konumu ile ilgili bir iki şeyi daha söylemek istiyorum. Bu zamana kadar Pir Sultan Banaz’da yaşayan sade bir köylü gibi anlatıldı. Hâlbuki o bir yolun, bir tarikatın yoluna serini koymuş o yolun bir ulusuydu; O bir nefesinde de bunu anlatırken “Ben bir yol oğluyum yol sefiliyim, bende bu yayladan Şaha giderim” diyordu. Şimdiye kadar Pir Sultan’ın Safevî dünyasındaki, Erdebil’deki konumu, yaptıkları görülemedi. Bu taraf yani Urumdaki olaylar anlatıldı ama o taraf görülemedi, gaipte kaldı. Burada bu konuyla ilgili de bilgilerimizi kısaca gözden geçirelim.

Safevi Dergâhının, Pir Sultanı bildiğini onların hazırladığı en önemli eserlerden biri olan, Şeyh Safı Buyruğu diye de bilinen “Menâkıbu’l – Esrâr Behcetü’l – Ahrâr” adlı kitapta Pir Sultan’ın iki nefesi olmasından biliyoruz.29 Ali Haydar Avcı da kitabında “Şah Tahmasp’ın Anadolu’ya yürüyüşü sırasında halifeleri arasında Rumlu (Sivaslı) Pir Sultan Halife adında bir halifenin adı geçmektedir. Adı geçen bu halifenin Banazlı Pir Sultan Abdal olabilir mi?” diye soruyor.30 Ancak Pir Sultan’ın oralarda neler yaptığı ile ilgili bu güne kadar bir bilgimiz yoktu. Erdebil Dergâhı çevresinde (Safevi devleti zamanında) Pir Sultan ne türden görevler alırdı bu konuda bu güne kadar bir bilgimiz yoktu. Bunu Rumlu Hasan’ın “Şah İsmail Tarihi” diye dilimize çevrilen “Ahsenü’t Tevârih” adlı ünlü eserden öğreniyoruz. Rumlu Hasan, kitabın iki yerinde, bizim Pir Sultan’ımız olduğunu sandığım31 bir kişi hakkında şöyle bilgiler veriliyor, oradan okuyalım.

Örneğin: 1513/1514 yıllarında Horasan olayları anlatılırken şöyle deniyor:

“… Çatışma sırasında üstünlük bayrağı taşıyan ordunun öncü güçleri Rumlu Piri Sultân, düşman yakan gazilerin tamamıyla birlikte Serafraz Bağı’nda çatışmaya katıldılar ve o kötü talihlinin adamlarından yaklaşık üç yüz kişiyi öldürdüler. …”32

1521/1522 yılının olayları anlatılırken de şöyle deniyor:

“… Gaziler kaleyi sağlamlaştırmaya uğraştılar. Rûmlu Piri Sultân, Rumlu Halifesi Sûfileriyle Irak kapısın, Emir Yusuf oğlu Emir Muhammed de Melik kapısını korumaya aldılar.”33

Görüldüğü gibi bizim için “Gayip erenlerden” olan Pir Sultan “Gözlüye gizli yok” diyen Erdebil dünyasında gayet iyi biliniyormuş. Böyle görevler üslenip böyle işler yapmış.

Burada bir kuşkuyu dile getiren şu soru sorulabilir: Acaba burada adı geçen “Rûmlu Piri Sultan” bizim Pir Sultan(ımız) mi? Benim bundan kuşkum yok. O zamanın dilinde Rumlu sözü Sivaslı anlamında kullanılıyordu. Gerçi Aksak Timur namıyla bilinen Timur’un, Yıldırım Beyazıt’ı yenince esir aldığı otuz bin kişiyi bağışladığı Edebil şeyhinin, bu esirleri yerleştirdiği yöreye de Rum, burada yaşayanlara da Rumlu ya da “Sufiyani Rumlu” deniyor34 ama burada anılan Rumlu, Sivaslı olsa gerekir. Pir Sultan’ın Safevilerle ilişkisinin olduğunu, oraya gittiğini gösteren birçok nefesi var. Pir sultanın nefeslerinin toplandığı kitaplar okununca bunlar zaten anlaşılıyor.

Pir Sultan bir nefesinde mahlasını bile pirinin verdiğini şöyle söylüyor:

“Pirim bana bağışladı ismimi
Deftere yazıldım bir han içinde
Oniki kapılı şehre uğradım
Yedi derya geçtim bir gün içinde”35

Pirimiz Pir Sultan tam bir yol oğlu. Yola girmiş, yol oğlu kâmile yoldaş olmuş, ikrar verip ikrarında durmuş, nice canlar ile didar görüşmüş, muhabbet eyleyip candan sevişmiş, yoldaşlarına yol diliyle yolun sırrını sormuş bir kâmil kişi. Üstüne yol uğramış, Urum’da yolun bozulmasına karşı mücadele etmesi gerekiyormuş, gelip Urumda bu mücadeleyi verirken bir tuzağa düşürülüp, bir ihbar sonucu yakalanmış yolundan dönmesi karşılığı serini bağışlamayı önermişler buna tenezzül bile etmemiş birisi. Şimdi ihbar edilip tuzağa düşürülmesiyle ilgili iki nefesini anarak bu sözü bağlayalım.

Banaz’dan sürdüler bizi Sivas’a
Erler himmet edin ben gidiyorum
Garipçe canıma kıldılar ceza
Erler himmet edin ben gidiyorum.

Gidi kâfir gelir dedim imana
Kuzular ağlıyor hem yana yana
Getirip de hapsettiler zindana
Erler himmet edin ben gidiyorum.

Baktı didelerim yoldan kalmadı
Güzel Şah’a gelir dedim gelmedi
Pirimizden bize himmet olmadı
Erler himmet edin ben gidiyorum.

Urganım çekildi sığındım dâra
Üstüme döküldü ağ ile kara
Muhbirin üstünde çıralar yana
Erler mürvet edin ben gidiyorum.

Pir Sultan Abdal’ım belim büküldü
Aktı gözüm yaşı yere döküldü
Âhir urgan boğazıma takıldı
Erler mürvet edin ben gidiyorum36

Burada açıkça görüldüğü gibi bir muhbirden yakınıp ona beddua ediyor. Şu nefesinde de tuzağa düşürüldüğünü söylüyor:

Aşığın başına gelmez hal olmaz
Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin
Sende bende deyu sual olunmaz
Ulaş yetiş pirim İman Üseyin

Erenler basmamış yerlere yüzü
İletüp çamura çiğnetme bizi
Yarın bun deminde isteriz sizi
Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin

Aşık olan aşık dardan ayrılmaz
Taki Naki seven aşık yorulmaz
Talip bunalmazsa piri çağırmaz
Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin

Bir hal ile biz onlara katıldık
Kemlik ile dışarıya atıldık
Bir münkirin tuzağına tutulduk
Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin

Pir Sultanım daim düşmektir işi
Yol yol oldu akar çeşmimin yaşı
Oniki imamın serçeşme başı
37
Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin38

Uzun lafın kısası, demem şu ki Kızılbaşlığın devletin emrine verilmesi yâda devletin emrine alınması çabası yeni değildir. Bunu tarihi Osmanlının Anadolu coğrafyasını 1516 -1517 den sonra tamamen ilhak edip istila etmesiyle, buralara kendi sistemini dayatmasıyla beraber başlamıştır. Bu dönemde yoldan sapıp, Hünkârın zaten evladı yoktu, biz Osmanlının atadığı kişinin de (yani Sersem Ali Babanın’da) peşinden gideriz diyenlere mükâfatlar verilmesi, 1550 den sonra Osmanlının “Nakibu’l Eşreflik” kurumunca yapılmıştır39. Osmanlı Devletinin Nakibu’l- Eşraflık makamının Dede ocaklarına verdiği Şecerelerine bakınız hep bu tarihten sonradır. Bunlar hiç tesadüf değildir40. O zamanlar Alevilerin dinini, Alevi din adamlarını devletin tebaası yapmayı Osmanlı başaramadı, o zamanlar dedeleri Osmanlının dedesi Osmanlının kapıkulu41 yapamadılar şimdide yapamazlar. AİHM buna olur verse de bu olmaz bu böyle biline. Olmayacak dualara âmin demek bizlerin işi olmadı, olamaz da.

Aslında şöyle dense yanlış olmaz, Çelebilerin Babaganlık diye bilinen eğilime karşı yürüttüğü mücadele, bu uğurda yürürken Pir Sultan’ın ipi göğüslemesi bir anlamda bu çağın çağdaş laiklik mücadelesidir. Eğer Kızılbaşların bu direnci olmasaydı şimdi Alevilik de Osmanlının sistemi içinde kirlenip tanınmaz bir hale gelmiş olacaktı. Bu yüzden, Anadolu’nun bu kadim yolundaki ayrılığı bunun için verilen mücadeleleri bugünün laiklik mücadelesiyle birlikte anmak gerekir. Bu mücadeleler verilip bu bedeller ödenmeseydi eğer şimdi uğruna mücadele edilecek bir şey elde kalmamış olacaktı; unutmayın ki ülkemizde az buçukta olsa bir laiklik varsa bu aksak topal da olsa biraz yürüyorsa eğer bu bu topraklardaki Kızılbaşlar sayesindedir. Bu gün ülkemizdeki az da olsa var olan laiklik bu kazanımlar üzerinde durmaktadır. Geçmişin mücadelesi böyle okunmalıdır. Bugün Alevileri devlet bünyesine alıp Sünnileştirin bu ülkedeki laikliğin dayanakları çöker. Bu yüzden Cem Vakfının Aleviliği devlet bünyesine alma isteği onların niyetlerinden bağımsız olarak hayinane bir istektir. Bu iyi okunmalıdır. “Şeytan ayrıntıda gizlidir” sözü belki bunun için söylenmiş harika bir sözdür…

Biz şimdi baştaki güncel konumuza gelip şunu tartışmalıyız.

Aleviler adına bir gurup insanın AİHM başvurup Alevi din adamları konumundaki Dedelere genel bütçeden maaş verilsin talebiyle başlayan mücadele yeni değildir. Yukarda anlatıldığı gibi tarihsel bir geçmişi vardır. Bu Avrupa’da büyük mücadeleler verilerek birbirinden ayrılan dinle devletin yeniden birleştirilmesi çabasıdır. Avrupa’nın yaptığı bu hatayı önlemek için Kızılbaşlar 1550 yılından buyana mücadele etmektedirler, bundan sonrada edeceklerdir. Bundan kimsenin şüphesi olmamalıdır.

Bence referandum dolayısıyla tartışılmayan bu konu enine boyuna konuşulmalıdır. Bu çaba hem Türkiye’yi, hem de Türkiye’deki Aleviliği nereye götürür bu iyice konuşulmalıdır. Bence Türkiye’nin en kitlesel Alevi örgütlülüğü olan ABF bu mahkemeye müdahil olmak için AİHM başvurmalıdır.

Saygılarımla.

tfkAli Rıza Aydın, 19 Eylül 2010. Londra

 

1 Derviş Mehemmet Divanı, Merdiven Köy Şah Kulu külliyesi yayını 2.baskı 1993 sayfa 34

2 Tarihsel olgulara böyle yaklaşılmasını, Lenin’in 19 Temmuz 1919 da Svertlov Üniversitesinde verdiği Devlet Üzerine adıyla yayınlanan konuşmasına borçluyum. O kısaca şöyle diyordu: “ Bir sosyal bilim meselesinde, çatışan fikirlerin çeşitliliği ve detaylarının çoklu arasında kaybolmamak ve probleme en doğru şekilde yanaşıp çözebilmek için en güvenli metot, yani bilimsel incelemenin en önemli şartı, söz konusu meselenin tarih içindeki temel gelişimini göz önüne almaktır.” V. İ. Lenin, Semce yazılar. MAY yayınları üçüncü baskı 1976 sayfa 47. Lenin burada verdiği iki konferansı da önemserim; diğeri eğitim konusunun incelendiği “Gençlik Birliklerinin Görevleri” adını taşır.

3 Marx Kapitalde o dönemin en gelişkin kapitalist ekonomisi olan İngiltere’yi inceler, sonra dönüp kendi ülkesi Almanya’ya “Anlatılan seninde hikâyendir” der; çünkü gelişince bir gün oda öyle olacaktır.

4 Stalin, Enver Hoca, Polpot dönemlerin sergilediklerine bakınca bu kaygılarının yersiz olmadığı görülür.

5 Arabistan’da daha çok köle sahiplerinin dini olarak doğup Hudeybiye anlaşmasından sonra hızla köle sahiplerinin denetimine giren dini anlayış için bunu ne kadar söyleye biliriz bilmiyorum.

6 Konu için bakınız Karl Marks’ın: “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi”nin “Giriş” bölümü “Din Üzerine” adlı derleme kitabı sol yayınları sayfa: 38

7 Bu tamı tamına yadsımasının yadsımasıdır, diyalektiğin bir bileşeni olarak okutulabilir.

8 O zamana kadar buralar Şah İsmail’in babasının dayısı, kendinin de dedesi olan Uzun Hasanın Akkoyunlu devletine bağlıydı. Uzun Hasan Şah İsmail’in dedesi Şey Cüneyt’e bacısını vermiş bu evlilikten doğan Şah İsmail’in bası Şeyh Haydar’a da kızını vermiş. Konu için Walther HINZ’ın “Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyt” adıyla dilimize çevrilip Türk Tarih Kurumunca yayınlanan kitabın mutlaka okunmasını öneriyorum. Ayrıca bu toprakların Osmanlılarca istilası sırasındaki durumu için Halil İnalcık’ın “Devlet-i’Âliyye” adlı eserinin Kızılbaş Ayaklanmaları ile Şah İsmail ve çaldıran savaşı bölümlerine bakınız, sayfa 134-135, 138-139-140

9 Bakınız: Rumlu Hasan, Şah İsmail Tarihi, Ardıç yayınları 2004 sayfa 191. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, ANADOLU BEYLİKLERİ, TTK yayınları 5. baskı sayfa 173, Halil İnalcık Devlet-i Âliyye, İş Bankası yayınları 1. cilt sayfa138–139-140, 134-135

10 Şevki Koca, Cem Vakfı Yayınlarından çıkan “BEKTÂŞİLİK VE BEKTÂŞİ DERGÂHLARI” adlı kitabında şöyle diyor: “Sersem Ali Baba Kanuni Sultân Süleyman Han’ın zevcelerinden Mâh-ı Devran Sultanın ağabeyidir. Asıl ismi Server Ali Paşa olup Kanuni’nin vezir-i azamlarındandır. Enderun’da yetişmiş bir devşirmedir. Acemi oğlanlığı esnasında Bektaşiliğe intisab etmiştir. Mürşidi Balım Sultandır. Muhtemel Kalenden Çelebi İsyanı’nda tarafsız kalabilmek amacıyla veziriazamlık görevinden sarfınazar ederek Pîrevi’ne yerleşmiştir. … Hicri 927 (M. 1520) Hacıbektaş İlçesi Pir Evi Postnişinliği’ne atanır. Bektâşi kültürü boyunca dedebaba mahlâs-ı şerifini ilk kullanan tarikat şeyhi Sersem Ali Dedebaba’dır. … Kalender Çelebi’nin Huruc-u Alel Sultân etmesinden ürken patişâh, dedebaba ile organik bağı olan Yeniçeri ordusu üzerinde mutlak etkisini sürdürebilmek amacıyla, ikinci eşi Hürrem Sultân’ın önerisi ile Kanuni üzerinde etkinlik sağlayıp Mâh-ı Devran Sultân’ı gözden düşürmüştür. Pîrevini kapatır ve Sersem Ali Dedebaba’yı dönemin Yunanistan sırırları içinde bulunan Vardan Yenicesi’ne zorunlu ikamete içbar eder” Sayfa. 290. Sersem Ali Dedebaba ile ilgili Badri Noyansa şu bilgiyi verir: “Dergâh-ı Pîr’de 958-977H (1551-1969M) yılları arasında 19 yıl Dedebaba’lık yapmıştır. Mîr-i Mîrâ (Beylerbeyi- Paşa) rütbesinde bir kişi imiş. Onun “Sadr-ı a’zam olduğunu” yazan kaynaklar var ise de, bu yanlıştır. … Kanûnî Sultan Süleyman’ın nikâhlı ilk karısı M’ah-ı Devrân Sultan’ın ağabeyidir. Mâh-ı Devrân, Şehzâde Musta’nın da anasıdır.” Bektaşilik ve Alevilik 1. Cilit sayfa 325

11 Şah sözcüğü, Farsçada En, en büyük demektir; örneğin “yiğit” :Merdan, en yiğit yada yiğitlerin en yiğidi Şahımerdan der gibi “EN” anlamına gelen bir sıfattır.

12 Aslında doğru söylem şöyle olmalıdır Çelebilerden ya da Çelebi zadelerden Kalender Şah, Çelebi zadelerden Şah-ı Kalender. Hacı bektaş sülalesinden Kalender Şah vb

13 Bektaşiliğin Babagan kolunun ileri gelenlerinden bir Baba olan Şevki Koca’nın “Bektaşilik ve Bektaşi dergâhları” kitabından yukarda yaptığımız alıntıyı hatırlatmak isterim, o şöyle diyor: Sersem Ali Baba, Hicri 927 (M. 1520) Hacıbektaş İlçesi Pir Evi Postnişinliği’ne atanır. Bektâşi kültürü boyunca dedebaba mahlâs-ı şerifini ilk kullanan tarikat şeyhi Sersem Ali Dedebaba’dır. … Kalender Çelebi’nin Huruc-u Alel Sultân etmesinden ürken padişah, dedebaba ile organik bağı olan Yeniçeri ordusu üzerinde mutlak etkisini sürdürebilmek amacıyla, ikinci eşi Hürrem Sultân’ın önerisi ile Kanuni üzerinde etkinlik sağlayıp Mâh-ı Devran Sultân’ı gözden düşürmüştür. Pîrevini kapatır ve Sersem Ali Dedebaba’yı dönemin Yunanistan sırırları içinde bulunan Vardan Yenicesi’ne zorunlu ikamete içbar eder” Sayfa. 290.

14 A. Celalettin Ulusoy, Alevi Bektaşi yolu, 1986, kendi yayını sayfa 83. Şevki Koca yukarda 10. dipnotta andığımız “Bektâşilik ve Bektâşi Dergâhları” adlı kitabında konuyla ilgili şöyle diyor: “Bu arada 1527 yılında Kalender Çelebi İsyanı oldukça kanlı olarak bastırılır. … Bu tarihten sonra İstanbul’da veba (taun) salgınının baş göstermesi üzerine bir şefaât arzusu duyan Kanuni, bu defa Sersem Ali Babayı yeniden Pirevi’nin başına getirir. Hicri 957 (M. 1550).” Adı geçen eser. Sayfa. 291. Konu Bedri Noyan Dedebabanın Bektaşilik ve Alevilik Ansiklopedisinin birinci cildinde de böyle anlatılmaktadır.

15 Balım Sultan’ın bu dünyadan ne zaman göçtüğü (öldüğü) de tartışma konusudur. Cemalettin Celebi Müdefa adlı kitabında Balım Sultanın ölüm tarihi olarak1520 yılını verir, bakınız sayfa 52-53 Yayınlayan N. Birdoğan berfin yayınları, Şevki Koca “Balım Sultân 1520 yılında Hakk’a yürümüş olup, 1516 yılında daha sağlığında ve kendisinin gözetiminde Şâhsuvaroğlu Ali Bey’e bir türbe inşa ettirmiştir. 1520 yılında bu türbeye defnedilmiştir” diyor. Bakınız Bektaşilik ve Bektaşi Dergâhları, sayfa, 289. Yar. Doç. Dr. Belkıs Temren ise şöyle diyor: “Balım Sultan 927 (1520M) yılında Pir evinde vefat etmiştir. Ölümünden iki yıl önce bitirilmiş olan ve Şahsuvaroğlu Ali Bey tarafından Hacı Bektaş Veli Tekkesinde yapılan özel türbesine gömülmüştür.“Bektaşiliğin Eğitsel ve Kültürel Boyutu, sayfa 86-87, Kültür Bakanlığı Yayınları”. Bedri Noyan’da Bektaşilik Alevilik adlı kitabının 1. Cildi sayfa 321de “1520 M. (927 H.)’de Balım Sulta’nın Hakka yürümesinden sonra” diye başlar bir cümlesine; aynı Kitabın 306. Sayfasında ise Balım Sultan’ın 1516 öldüğü tezine karşı şöyle mantıklı bir ihtiraz ileri sürer : “Ne var ki, Kanuni’nin padişahlığı 1520-1566 yıllarındadır. Balım Sultan 922H. (1516M.) de vefat ettiyse Kanuni ile Padişah olduğu zaman görüşmesi olamaz.” Söylemeliyim ki 1520 de Balım Sultan öldüğü için onun yerine Osmanlı Sersem Ali Babayı görevlendirmiş. Konu karmaşık sadece bunun için bir yazı yazacağım.

16 Yukarda 13. Dipnotta Şevki Koca Babanın kitabından aktardıklarıma bakınız.

17 Türkiye Cumhuriyetinin kurucu iradesinin kurduğu ilk parti 18 Ekim 1920’de kurulan Resmi “Komünist Fıkrasıdır”, Cumhuriyet Halk Fıkrası bundan tam üç yıl sonra, 9 Eylül 1923’te kurulur. Devletin emrinde komünist yaratma düşüncesinin Devletin emrinde Kızılbaş yaratma düşüncesinin tarihi birikiminden doğduğunu iddia ediyorum. Unutmayınız ki Devlet yönetmek bir sanattır. N.Machıavelli bile derslerinde Osmanlıdan örnekler verir.

18 Bakınız 1925 tarihli, Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlar İle Bir Takım Ünvanların Men ve İlgasına Dair Yasa.

19 Bu kavram Marksist literatürde vardır o bununla Proletarya demokrasi sinin sönümlenme sürecindeki devlet için anlatır. Konuyla ilgili ilerde başka bir yazı yazacağım.

20 Belki de Pir Sultan bunun için davet edildi, bazı şiirlerinde sözünü ettiği davetle bunu kastediyor olabilir mi: Pir Sultan’ım aşkı elde aramam / Pirden haber geldi geri duramam / Menzilim uzaktır belki varamam / Önümden uzayıp giden yol nedir.” “Varır mıydım gel olmasa / Yapışacak dal olmasa / Pir Sultan Abdal olmasa / Şalin kadrini ne bilir”. A. H. Avcı Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler” sayfa 279 -282

21 Pir Sultan bir nefesinde şöyle diyor: “Urganım çekildi sığındım dara / Üstüme döküldü ağ ile kara / Muhbirin üstünde çıralar yana / Erler himmet edin ben gidiyorum” Ali Haydar Avcı, Bize de Banaz’da Pir Sultan derler sayfa. 121. Cumhuriyet yayınları 2004

22 Bunlar türkü olarak söylenen Pir Sultanın nefesleri, birini Musa Eroğlu diğerini de Ruhi Su söyler.

23 Fuad Köprülü. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. Diyanet İşleri Yayın evi S.217

24 Ali Haydar Avcı, “Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler” 1. Baskı Cumhuriyet yayınları Sayfa90-91

25 Bakınız Nejat Birdoğan Çelebi Cemaletin Efendi’nin Savunması na yazdığı önsöz. Berfin Yayınları birinci baskı 1994 sayfa 9. Bektaşiliğin Babagan kolundan olan yazarların yazdıklarına bakın Çelebi sözünü ağızlarına almazlar Bedri Noyan Çelebi sözünün geçtiği her yere parentez içinde ünlem (!) işareti koyar. Mahir Çayan teoride sınıflar mücadelesi kelimeler üzerinden yürür derken işte bunu kast eder.

26 Vilâyet – Nâme, Menâkıb-ı Hünkâr Hace Bektâş-ı Veli, “Hacı Bektaş –Bostancı Baba. Hazırlayan Abdülbâki Gölpınarlı, İnklilap yayınları 2 baskı sayfa 54–55

27 Bu söz şöyle de söylenir: “Kızımı sana söylüyorum gelimin sen duy”.

28 Bu yorumu ilk defa ben söylüyorum, istiyorum ki bu tartışılsın konuşulsun.

29 Şeyh Safi Buyruğu, Yayına hazırlayan Dr. Ahmet Taşkın, Rheda-Wiedenbrüç Çevresi Alevi Kültür Derneği yayınları 2003, sayfa 84–85, Bu konu Ali Haydar Avcı kitabında işlenmiştir bakınız, Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler sayfa 163-164

30 Ali Haydar Avcı Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler sayfa 108-109 132 nolu dipnot.

31 Değerli okur burada sandığım diyor kesin bir yargıda bulunmuyorum, buna dikkat etmenizi isterim

32 Rumlu Hasan, Şah İsmail Tarihi, sayfa, 170

33 Rumlu Hasan, Şah İsmail Tarihi, sayfa, 213

34 Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız Valther Hınz, “UZUN HASAN ve ŞEYH CÜNEYT” sayfa 8–9. Türk Tarih Kurumu yayınları. 2.baskı

35 Nefesi tümü için bakınız Ali Haydar Avcı Bizede Banazda Pir Sultan derler birinci baskı sayfa 171-172

36 Bu nefesi de Ali Haydar Avcının kitabından yazdım. Sayfa 120–121. buna benzer başka bir nefesindeki dizesi de şöyle: “Bir hal ile biz onlara katıldık / Kemlik ile dışarıya atıldık / Bir münkirin tuzağına tutulduk/ ulaş yetiş Pirim İmam Hüseyin. Ade sayfa 117

37Oniki İmamın Serçeşme başı”, Pir Sultanın bu deyimin Latınlerin Nota Bene dedikleri, bu notu al anlamına gelen üzerine önemle durulmaı gereken bir deyimdir, Alevi edebiyatında bu deyim tektir, Pir Sultan’dan sonrada kimse böyle bir sözü kullanmamıştır, bu “Üseyni direniş” dediğimiz bireysel yaşamın, bireysel direnişin özünü oluşturur. Çünkü bunun öncüsü bayraktarı Üseyindir.

38 Ali Haydar Avcı “Bizede Banazda Pir Sultan Derlere” sayfa 117. Kitapta Hüşeyin diye geçen ismi Üseyin diye yazdım, aslında halk arasında üseyin denir.

39 Pir Sultanın şiirlerinde adı gecen hatta Pir Sultan’ın musahip kardeşi olduğu söylenen Ali Baba tekkesinin Osmanlıdan nasıl yardımlar aldığını anlatan bir kitap yayınlandı konuyu merak edenlere önerilir: Saim Savaş, Bir Tekkenin Dini ve Sosyal Tarihi. Ayrıca Banaz köyünün internet sitesinde Gazi Aslan’ın konuyu anlatan güzel bir makalesi var,

40 Ebussuud Efendi 1545 de Şeyhülislamlığa getiriliyor dikkat edilirse bazı ocak zade dedelere Ehlibeyt sülalesi oldukları yönünde şecereler dağıtıldığı dönem de bu dönemdir. Bu dönemde Osmanlı devleti Alevi’yi yolundan şaşırmak için her türlü yola başvurmuştur.

41 Kapıkulu Osmanlıcada bürokrat – memur anlamında, bürokrat yerine kullanılan harika bir tabirdir.

42 Ali Haydar Avcı Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler, Cumhuriyet yay, birinci baskı S 131. Pir Sultan’ın bu nefesi onun bu ayrılıkta Çelebiler kolunu tutuğunu gösteren şiirlerinden de biridir.

Harmonia, Uzlaşmaz Olanların Birliği

Karşıt olan şeyler bir araya gelir ve uzlaşmaz olanlardan en güzel uyum doğar.
[Her şey çatışma sonucunda meydana gelir.]

[Fragman 8, 80]

Burada Herakleitos‘un karşıtlar hakkındaki görüşleri özlü bir biçimde dile gelir. Karşıt olanlar birbirleriyle uzlaşmaz olan ve farklı yönlere giden öğelere kaşılık gelir. Bu uzlaşmaz ve birbirinden ayrı duran öğeler bir araya gelerek bir bağlam veya uyum [harmonia*] oluşturur. Herakleitos‘ta bağlamı ve uyumu oluşturanlar, birbirleriyle uyumlu ve uzlaşan öğeler değil, tersine uyumsuz ve uzlaşmaz olan öğelerdir.

* Harmonia sözcüğü, “birbirleriyle uyumlu parçaları bir araya getşirme ve bağlama” anlamına geldiği kadar, “düşman güçlerin ya da karşıt güçlerin arasındaki uyuşma ve uzlaşma” anlamlarını da vurgular. Özetle Herakleşitos sözcüğü “uzlaşmaz olanların birliği” anlamında kullanır.

Bağlanışlar; bütünler ve bütün olmayanlar, bir arada duran ve ayrı duran,
birlikte söylenen ve ayrı söylenen.
Her şeyden bir, bir’den her şey.
[Fr. 10]

Herakleitos‘un uzunca bir bağlam içinde aktarılan ve karşıtlar öğretisini özlü bir biçimde açıklayan bu fragmanı, fr. 8‘le bir bütünlük oluşturur.

Herakleitos üç ayrı bağlanış veya birlikten söz eder: (1) bütün ve bütün olmayanın birlikteliği; (2) uzlaşan veya bir arada bulunan ile uzlaşmayan, ayrı duran ve (3) ayrı söylenen ile birlikte söylenenin birlikteliği. Anladığımız kadarıyla Herakleitos’ta “uyum” ancak birbirini kaşılıklı olarak çeken ve iten öğeler arasında mümkündür.

Uzlaşmaz şeylerin kendi aralarında nasıl uzlaştığını anlamazlar.
Karşıt dönüşlerin uyumu, yay ve lir’deki gibi.
[Fr. 51]

Uzlaşmaz şeyler, “bir araya gelmeyen, ayrı yönlere giden” şeylerdir. Fr. 8 ve 10‘nun açıklamalarında belirttiğimiz gibi birbirine karşıt olan güçlerin bir araya gelmesi uyumu veya bağlamı oluşturur.

Fragmanın ikinci cümlesinde Herakleitos, uzlaşmaz şeyleri yay ve yine benzer yapıda olan lir üzerinden anlamamızı bekler. Yayın yapısını, doğasını birbirine karşıt iki gücün birlikte çatışması meydana getirir. Bir yanda içeri çeken bir güç, diğer yanda dışarı çeken bir başka güç bulunur. Bu iki gücün birlikte çatışması gerilimi meydana getirir. En güzel uyum, işte bu karşıt güçlerin karşılıklı gerilmelerinden doğar.

Herakleitos, Fragmanlar, Prof. Dr. Cengiz Çakmak, Alfa Yayıncılık

0000000622105-1

Göbeklitepe – Cennetin Keşfi

Alman Arkeoloji Enstitüsü üyesi Arkeolog Klaus Schmidt, 1994 yılından bu yana bölgede yaptığı kapsamlı kazılar sonucunda, Şanlıurfa’ya 20 kilometre uzakta bulunan Göbekli Tepe antik kentinin yaklaşık 12 bin yaşında olduğunu tespit ettiklerini söyledi. (Klaus Schmidt 2014 yılında aramızdan ayrıldı)

gobeklitepe

Mısır’daki Büyük Piramitlerin 4 bin 500 yaşında ve İngiltere’deki Stonehenge’in 6 bin yaşında olduğu düşünülürse, bu kazının dünyanın gelmiş geçmiş en önemli arkeolojik kazısı olduğu düşünülüyor. Yıllardır kazı alanında çalışan Schmidt, sitenin dünyanın ilk tapınağı olduğuna ikna olmuş.

Göbekli Tepe kafa karıştırıcıydı çünkü, her şeyden önce tamı tamına 12.000 yaşındaydı!

Bu, insanlık tarihiyle ilgili bugüne kadar bildiğimiz her şeyi yerle bir ediyordu! Yazılmış on binlerce kitap ve yüz binlerce makaleyi çöpe attıracak bir bilgiydi bu!

Alman Arkeoloji Enstitüsü üyesi Arkeolog Klaus Schmidt göbeklitepe

Çünkü bugüne kadar yaptığımız arkeolojik kazılar ve buna dayalı olarak geliştirdiğimiz tarih bilimi, insanlığın 12.000 yıl önce henüz ‘emekleme’ çağına bile geçmemiş bir bebek olduğunu söylüyordu!

Tarih kitaplarına göre o çağlarda yaşayan insanın, henüz avlanarak ve bitki toplayarak hayatını sürdüren, dili, dini, kültürü, sanatı olmayan, yerleşik yaşama bile geçmemiş bir ‘sürü’ olması gerekiyordu!

Halbuki Göbekli Tepe’de devasa büyüklükte kayaların ayağa dikilmesiyle oluşturulmuş, özenle inşa edilmiş, özenle süslenmiş 8 ila 30 metre çapında 20 adet tapınak bulunmuştu! Tapınakta 3 ila 6 metre büyüklüğünde, 60 ton ağırlığa ulaşabilen T biçiminde dev heykeller yer almaktaydı!

Klaus Schmidt göbeklitepe

Tarih bilimi altüst oluyor!

Klasik tarih biliminde, insanlığın büyük dönüşümünün M.Ö. 10 bininci yıllarda, tarımın bulunuşuyla başladığı varsayılıyordu!

Tarım yerleşik hayatı, yerleşik hayat da “binlerce yıl içinde” kültürü, sanatı ve dini, yani “Uygarlığı” meydana getirmişti.

göbeklitepe
Klasik uygarlıklar sıralaması şöyleydi:

Sümer Uygarlığı (İÖ.4000): Dicle ve Fırat

Mısır Uygarlığı (İÖ.3500 ): Nil Nehri

Maya Uygarlığı (İÖ. 2600): Güney Amerika

Hint Uygarlığı (İÖ.2500): İndüs Irmağı

Çin Uygarlığı (İÖ.1500): Sarı Irmak

Dikkat edilirse, ilk uygarlık olarak bilinen ve taş yapılar yapabilme kapasitesine sahip ilk topluluk olduğu düşünülen Sümer Uygarlığı’nın bile İ.Ö. 4000 yılında ortaya çıktığı görülmektedir!

O halde Sümerler’den 7.000 yıl önce, insanlığın henüz ok ve zıpkınlarının ucuna keskin taşlar bağlamayı bile yeni öğrendiği düşünülen bir çağda, bu büyüklükte yapılar nasıl inşa edilebilmişti?

göbeklitepe

Klaus Schmidt, 11 bin yıl önce, bölgenin adeta cennet gibi bir doğası, ceylan sürüleri, aslanları, lezzetli meyveleri, fındık ağaçları, tarım alanları ve köyleri olduğunu düşünüyor.

Bilim insanları, aynı soruların benzerini daha önce İngiltere’deki “Stonehenge” ve Mısır’daki “Piramitler” için de sormuşlardı! “Teknolojinin bu denli geri olduğu bir çağda, insanlık bu büyüklükteki yapıları nasıl inşa edebilir?” sorusu, başlıca merak konusuydu!

Göbekli Tepe bulguları, bu soruları bile ‘anlamsız’ hale getirdi!

Zira Şanlıurfa’da ortaya çıkarılan tapınaklar, Stonehenge’den 7000, Piramitler’den 7500 yıl eskiydi!

göbeklitepe

Bazı taşlar Stonehenge’dekinden çok daha iriydi ve Stonehenge taşları kabaca oyulmuş, özelliksiz kayalardan oluşurken, Göbekli Tepe’dekiler ince resim ve işlemelerle donatılmıştı!

Göbekli Tepe’deki dev kaya-heykelleri inceleyen National Geographic araştırmacısı, konuyla ilgili belgeselde meseleyi özetleyen şu cümleyi kuruyordu: “Bu dönemde yaşayan insanların bu tapınakları yapabilmesi, üç yaşında bir çocuğun elindeki oyuncak tuğlalarla Empire States’i inşa etmesine benziyor!”

gobeklitepe_2_9

İnsanlığın Sümer ve Mısır yazısını daha yeni çözdüğünü ve bu toplumları anlamak için bu yazılı metinleri kullandığı düşünülürse, Göbekli Tepe’nin daha uzun süre “gizem” olarak kalacağını söyleyebiliriz.

Zira 12 bin yıl önce yaşayan bu insan topluluklarıyla ilgili elimizde “yazılı” hiçbir bulgu yok!

Günümüzden o kadar eskide yaşamışlardı ki, “Kimdiler, neye inanırlardı, nasıl yaşarlardı ve ne düşünürlerdi?” gibi sorulara verebileceğimiz hiçbir yanıt bulunmuyor!

Arkeologların “Bereketli Hilal” olarak adlandırdıkları günümüz Türkiye, Lübnan, İsrail, Ürdün ve Mısır topraklarının Basra Körfezi’ne uzanan ve hilali andıran bir şekilde uzandığını, Göbekli Tepe’nin bu coğrafyanın kuzey ucu olduğu, insanların dini-ilahi amaçlarla bölgeye göç ettiklerini, bölgenin bu hilal seklindeki zirve nokta olarak kabul edildiğini ve Afrika ve Doğu Akdeniz medeniyetlerindeki avcı-toplayıcıları bile bölgeye çektiğini, bölgenin dünyanın ilk katedrali olduğu düşünülüyor.

Kayalar üzerine işlenen motiflerin anlamını çözmek bu yüzden oldukça zor.

göbeklitepe arkeoloji

T şeklindeki sütunların tümü, ‘insan şeklinde’ resmedilmiş. Ellerini kasıklarının üzerinde birleştiren dev insanlar. Yine Göbekli Tepe’de bulunan ve dünyanın en eski heykeli kabul edilen heykel figürü de, yine ellerini kasıklarında birleştirmiş bir insanı betimliyor. Bu ve buna benzer sembolizmlerin ne anlama geldiğini kimse bilmiyor!

göbeklitepe arkeoloji klaus urfa

Üstelik, Göbekli Tepe’deki gizem ve bilinmezlikler bu kadarla da sınırlı değil. 20 tapınak, inşa edilmelerinden tam 1000 yıl sonra tonlarca toprak taşınarak örtülüyor ve üzerleri tamamen kapatılıyor.

Yapımı için büyük çaba harcandığı belli olan bu muhteşem tapınakların neden daha sonra yine muazzam bir emek harcanarak gömüldüğünü anlamak mümkün değil!

Göbekli Tepe’nin gizemi o denli büyük ki, ona gösterilen uluslararası ilgi her geçen gün daha da büyüyor! Geçtiğimiz günlerde Göbekli Tepe’yi manşete taşıyan İngiliz Guardian Gazetesi, bölgenin yakında “Mısır Piramitleri” kadar ünlü olacağını açıkladı!

Belli ki, önümüzdeki yıllarda Göbekli Tepe daha çok konuşulur, daha çok tartışılır olacak. Türkiye’de yaşayan herkes, bunun ülkesi için ne kadar büyük önem taşıdığının bilincinde olmalı!

gobeklitepe_23

göbeklitepe

göbeklitepe urfa müzesi klaus

göbeklitepe

göbeklitepe

göbeklitepe

göbeklitepe

Arkeolog Klaus Schmidt’e bu büyük keşfi gün yüzüne çıkardığı için minnettarız…

 Kaynaklar: Aktüel Arkeoloji Dergisi, National Geographic, Göbeklitepe Belgeseli, Sinem Rastgeldi

Hazırlayan: Deniz Kartal, Ocak 2016

Ammonius Saka’nın Felsefesi

Sudûr Sistemi

Ammonius Saka Felsefesini, Plotinus‘un Enneads adlı eserinden ve Ammonius Saka‘ya izafe edilen “Sözde Ammonius’çu Eserler”den hareketle ortaya koymaya çalışıldığında felsefesinin bel kemiği, İslam düşüncesinde “Sudûr“, “Feyz” ve “Tecelli” denen, Yunan ve Latin düşüncesinde “Aporrhoia” ve “Emanatio” kavramlarıyla ifade edilen metafizik ve kozmoloji anlayışı oluşturur. Tasarımın üç temel ilkesi vardır: Mutlak Bir, Küllî Akıl, Küllî Nefs.

Mutlak Bir

Ammonius Saka‘nın sudûr sistemi’nin ilk ve en üst ilkesi Mutlak Bir‘dir. Mutlak Bir, Varlığın kaynağı ve sebebi olan Yüce Valık’tır. Her yönden Bir’dir. Mükemmel ve ezelidir. Gerçek varlık, Mutlak Bir‘dir. Eşi ve benzeri yoktur. Varlığı ne zamandadır; ne de mekândadır. Hareketsizdir ve değişmez. O’nun ne olduğunu tam olarak bilemeyeceğimizden O’na şu veya bu nitelikler yükleme imkânımız yoktur. [Plotinus: Enneads, IV,3.17; V, liv1, ch.6.1.7.8, 2.1; VI, 9.1, 9.3, 9.9]

Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman filozofların çoğunluğu, Ammonius ve Plotinus‘un Mutlak Bir‘i ile Tanrı‘yı kast ettikleri konusunda birleşmişlerdir. Bunda Simplicius‘un Ammonius Saka‘nın bazı sözlerini nakletmesi de rol oynamıştır. Simplicus, Ammonius Saka’nın Aristo‘nun Tanrı‘sını etkin ve gayî neden olarak anladığını ve kendi Mutlak Bir‘ini de böyle anlattığını söylemiştir. [Simplicus: Physica Auscultatio, 1361 nff.; Adamson [P.]: The Arabic Plotinus, London, Duckworth, 2002, s. 183-184]

Küllî Akıl

Mutlak Bir‘den ilk taşan varlık Küllî Akıl‘dır [Nous]. Mutlak Bir‘den sonra en mükemmel varlık, Küllî Akıl‘dır. Mutlak Bir‘in misalî’dir [image]. Bölünmez ve parçalanmaz. Mutlak Bir‘i ve kendisini akleder. Kendisini akletmesinden bütün akıllar ve ölümsüz şeyler kendisinden taşar. Mutlak Bir‘i akletmesinden de Küllî Nefs taşar. [Plotinus: Enneads, V, 1.4, 6, 7]

 Küllî Nefs

Küllî Akıl‘dan ve onun aracılığıyla Mutlak Bir‘den çıkan veya taşan üçüncü ilke, Küllî Nefs‘tir. Küllî Akıl‘dan sonra ikinci mükemmel varlık, Küllî Nefs‘tir. Külli Akıl‘ın misalî’dir [image]. Küllî Nefs kendisini düşündüğünde, aklettiğinde, diğer nefsler ortaya çıkar. Bu nefsler, madde ile birleşince, bitki, hayvan, insan gibi canlı türler oluşur. [Plotinus: Enneads, IV, 8.3, 9.1 ve 2; V, 1.3, 2.1, 6.4; VI, 3. 22.]

Ammonius Saka, Mutlak Bir’den bütün manevi varlıkların ve maddi olanların sudûr etmesini, yani taşmasını, kendine has benzetmesiyle Güneş‘e ve ışıklarına benzetir. Mutlak Bir, hem varlıkları oluşturur; hem de Güneş gibi onları manevi olarak aydınlatır. Bu açıdan Ammonius‘un bu görüşü ile Suhreverdî‘nin [1155-1191] İşrak felsefesi arasında büyük benzerlikler vardır.

İşte Ammonius-Plotinus Felsefesi’nin Sudûr anlayışının ve kozmolojisinin özeti budur. Böyle bir sudûr anlayışını olduğu şekliyle Yunan felsefesinde yoktur; bazılarının ilişkisini kurduğu Hind ve Zerdüştlük düşüncelerinde de yoktur. Bize göre sudûr düşüncesinin kaynağı eski Türk Tengri ve Kam [kamlık] anlayışıdır. Bir Sakalı olan Ammonius, Türk soyluların bu anlayışını, çağının felsefesiyle yeniden yorumlayarak felsefesinin temelini oluşturmuştur.

ame

Düalizm ve Ruhun Ölümsüzlüğü

“Ruh” ve “Ruh ve Beden İlişkisi” adlı eserlerinden anlaşılacağı gibi, Ammonius Saka‘ya göre insan, ruh [nefs] ve beden denen ve biri diğerine indirgenemeyen ayrı iki tözden oluşur. Ruh, bedenden [maddeden] tamamen ayrı bir töz‘dür [cevher]; ne maddedir; ne de maddî’dir. Ruh bedenin yaşam ilkesidir. Ruh ölümsüzdür; buna karşı beden ölümlüdür ve bozulur. Ruh akleden, düşünen bir töz olduğu için, insanın benliğini oluşturur. Bütün insan ruhları, aynı Küllî Nefs‘in tözünden oldukları için hepsi aynıdır.

Ruh‘un madde olmadığına dair Ammonius Saka bazı kanıtlar ileri sürmüştür. Bunlardan birisi, ruhun kendisinden hareket gücüne sahip olmasıdır. Rüya da ruhun bedeni terk edip geri gelmesidir. Ona göre, eğer ruh bedene bağlı ve bağımlı olsaydı; bedenin hareketsiz olduğu durumda ruhun da hareketsiz kalması gerekirdi. Kendisinden taştığı evrensel ruh veya nefs gibi insan ruhu da her tarafa hareket edebilir. Beden ruhu sınırlayamaz. Bu açıdan Eflatun‘un aksine Ammonius bedenin ruh için bir hapishane gibi olmadığını düşünür. Diğer bir kanıt da, bedenin cisimsel şeylerle beslendiği halde ruhun onlarla beslenmediği görüşüdür.

Ammonius Saka, ruhun bedenle birleşmesini “sempati” ile açıklar. Yani ruh ve beden arasındaki manevi karşılıklı çekim gücüyle. Birleşmenin fiziksel veya mekânsal olmadığını söyler. Ruhun bedenle birleşmesiyle tabiatında ve özünde bir değişiklik olmaz.

Sadece ölümden sonra değil; ruh henüz bedendeyken insan tefekkür, tezekkür ve teemmül yoluyla Evrensel Akla ve Mutlak Bir‘e ulaşır ve onlarla ittisal edebilir. Bu tasavvuftaki “Fenâ Fi’llah” düşüncesine benzeyen bir şeydir.

Kaynakça: Yunanistan’da Saka Türk’ü Üç Filozof, Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar, Akçağ Yayınları.

[Şahin Kaya]

Ammonius Saka

Yunanistan’da Saka Türkü Bir Filozof:

Ammonius Saka (175-242)

Yeni-Eflatunculuğun [Neoplatonizm] kurucusu olan Ammonius Saka‘nın hayatıyla ilgili çok az bilgi vardır. Adını oluşturan Ammonius ve Saka kelimeleri, özel adlar olarak değil; nisbet ve aidiyet adları veya lakaplar gibi görünmektedir.

Ammon‘ius: Kelimenin sonundaki “ius” eki hariç, asıl kelime “Ammon“dur ve köken itibariyle Yunanca bir kelime değildir. Ammonius kelimesinin, “Ammon’a tapanlar“, “Ammon dinine mensup olan” anlamında Ammon tanrısıyla ilgili olabileceğini düşünüyoruz.

Eski Mısırlılar Ammon Tanrısı’nı, Amun-Ra, Amon, Yamânu Amon, Amen, İmen Yamun gibi isimle de anıyorlardı. Yunanlılar arasında ise, Ammon ve Hammon olarak anılıyordu ve Yunanlılar onu, Zeus‘e denk bir tanrı kabul ediyorlardı. Romalılar ise, Ammon’u Jüpiter‘e denk sayıyorlardı.

Ammonius Saka’nın kökeni Hindistan Sakalarına dayanır. Sakalar ve diğer Türk soylu topluluklar tarihin en eski dönemlerinden itibaren Hind alt kıtasında çeşitli devletler ve beylikler kurmuşlardır.

Tarihin bilinen en eski dönemlerinden itibaren Yunan-Roma dünyasının Hind dünyasıyla sürekli ilişki içinde olduğu bilinmektedir. Birçok Budist din adamının, Doğu Hellen topraklarına, yani Mısır ve Ortadoğu‘ya geldikleri bilinmektedir.

Kısaca ifade edecek olursak, adının da işaret ettiği gibi Ammonius Saka, Mısır’a göç etmiş Hind Saka ailesinden gelen bir Saka Türküdür.

Ammonius Saka’nın Mısır’ın İskenderiye şehrinde 172-180 yılları arasındaki bir tarihte, genellikle de 172 yılında doğduğu kabul edilmektedir. Aynı şehirde 224 veya 225 yılında öldüğü söylenir.

0161-4


Yeni-Eflatunculuğun
gerçek kurucusu olarak genelde Ammonius Saka kabul edilir.
Ammonius Saka’nın İskenderiye’de kurduğu Yen-Eflatunculuk mektebi, İskenderiye‘nin en önemli felsefî hareketiydi. Bu mektep, öğrencileri aracılıyla Atina Akademisi’ni veya okulunu etkileyerek, özellikle 410 yılından sonra tamamen Yeni-Eflatuncu bir kuruma dönüştürmüştür. Atina Akademisi, Roma imparatoru I. Justinyen tarafından 529 yılında kapattırılması ünlü Proclus‘un da dahil olduğu altı hocası sürgün edilinceye dek, önemli bir Yeni-Eflatuncu mektepti. Akademinin kapatılmasında, papalığın ve Hıristiyan otoritelerin büyük baskısı olmuştur. Çünkü Akademi’nin hocaları, Hıristiyan değillerdi. Onlara göre Yeni-Eflatunculuk, putperest bir felsefeydi.

Ammonius Saka’nın nasıl bir filozof ve felsefesinin nasıl bir felsefe olduğunu anlamak için üzerinde durulması gereken önemli birkaç kavram vardır.

Theosophia [Teosofi], kavramını ilk kullananın Ammonius Saka olduğu belirtilir. “İlahî Hikmet” anlamına gelen bu kavramla Ammonius Saka, kendi felsefî düşüncesini isimlendirmiştir. Öğrencileri ve halk ona “Theodidaktos” [Tanrı-Öğretmiş] yani “Tanrı’nın Öğrencisi” diyorlardı. Ancak kendisi alçak gönüllü bir kimse olduğu için, kendisine “Hakikat Sever” anlamına gelen “Philalethian” [Filalesian] denmesini istemiştir.

Yeni-Eflatunculuğun kurucusu olması ile Teosofi, Teodidaktos ve Filalesian kavramları, Ammonius Saka‘nın nasıl bir filozof ve felsefesinin nasıl bir felsefe olduğu konusunda bir fikir çağrıştırmaktadır. Bu felsefenin derin bir metafizik felsefesi olduğu anlaşılmaktadır. Ancak -Sokrat gibi- hiçbir eser bırakmadığından onun felsefesinin tam ve kesin olarak ne olduğunu ortaya koymak elbette zordur.

Nemesius‘un, Ammonius Saka’ya ait olduğunu söylediği iki küçük eserin [Ruh Üzerine, Ruh ve Beden İlişkisi] ve diğer “Sözde Ammonius Eserleri“nin [Pseudo-Ammonius¹] gerçekten ona ait olmadığı kabul edilmekle birlikte, mâna olarak onun fikirlerini yansıtan eserler olarak kabul edilir.

Her ne kadar Plotinus, hocası Ammonius’u Enneads [Enneades] adlı eserinde ismen hiç anmamış olsa da, Plotinus‘un söz konusu eserindeki temel felsefî fikirlerin, Ammonius Saka‘nın da fikirleri olduğu kabul edilir. Daha önce de belirtildiği gibi, Plotinus tam onbir yıl Ammonius’un öğrenciliğini yapmıştır.

Ammonius Saka’nın öğrencilerinden birisi olan Cassius Longinus, Plotinus‘un Enneads‘ındaki “sudûr” [emanatio] ve diğer tezlerin Ammonius‘un olduğunu söylemiştir. Şüphesiz bununla birlikte her iki filozofun kendilerine has fikirleri de vardır.

  1. Pseudo-Ammonius: Plotinus-Enneads 1.8.2.19, Porphyrius-Miscellaneous Question, St.Hippolythus-Refutaio Omnium Haeresium. Söz konusu “Sözde Ammoniusçu Eserler”, bu kaynaklardan alıntılarla oluşturulmuştur.

260px-Plotinos


Ammonius Saka ve Yeni-Eflatunculuk

Ammonius Saka‘nın Yeni-Eflantuculuğu ve bu felsefenin kurucusu olduğu hakkında bugüne kadar söylenenler, 4. ve 6. yüzyıl arasında yazılan ve onun hakkında bilgi veren çeşitli türden kaynaklara ve özellikle Plotinus‘un Enneads adlı eserine dayandırılır.

2. ve 3. yüzyılın İskenderiye‘sindeki birçok felsefe akımının bulunduğu bir ortamda Ammonius Saka‘nın Eflatun ve Aristo‘yu veya daha doğru bir ifadeyle Eflatun ile birlikte Aristo‘yu da güncelleştirip, iki filozofun felsefesini de incelemesidir. Çünkü o dönemlerde özellikle Hıristiyan ve Yahudiler arasında Eflatun‘a eğilim ağır basıyordu. Bunun nedeni Eflatun metafiziği‘nin dinlere daha yakın veya onlara uzlaştırılabilir görülmesiydi.

Ammonius Saka kendisine verilen “Hakikat Seven” lakabının anlattığı anlam itibariyle ve aynı zamanda yapmak istediği felsefenin gerçekten “Teosofi” olmasını isteyen bir zihniyete sahip olduğu için, muhtemelen hakikatı Eflatun gibi sadece tek bir filozofta arama yerine birçok filozofta ve bu arada Aristo‘da da arama ihtiyacıyla söz konusu her iki filozofu birlikte incelemiştir. Her iki filozoftan da az veya çok etkilenmiştir şüphesiz. O’nun bu hakikatı arayıcılığını I.P. Cory şöyle dile getirir:

«Üçüncü yüzyılda, evrensel olarak bütün bilgileri özümleyici bir yeteneğe sahip bir insan olarak tanınmış olan Ammonius Saka, Hıristiyan, Heretik ve putperest her mezhebin [sect] hakikatı kabullendiğini ve onun çeşitli efsanelerinde muhafaza ettiklerini düşünmüştür. İşte bunun içindir ki o, hakikatı hepsinden esinlenerek açıklamayı ve her inancı uzlaştırmayı kendisine vazife edindi. Onun bu çabalarından, son Eflatuncuların meşhur eklektik okulu yeşerdi. Plotinus, Olympus, Porphyrius, Jamblichus, Syranius ve Proclus gibi meşhur bilginler Eflatuncu kürsüde kendisini takip eden hocalardı.» [I.P. Cory: Ancients Fragments, 2. baskı, London, W.Pickering, 1832, s.LII-LIII]

Ammonius Saka’nın Yeni-Eflatunculuk anlayışı, Eflatun ve Aristo felsefelerinin mutlak anlamda bir uzlaştırması değil; Hellenistik döneminin genel anlayışından farklı olarak Aristo ve Eflatun felsefelerinden birlikte faydalanmak olan bir çeşit eklektizim’dir.

Kendi felsefesi için “Yeni-Eflatunculuk” isimlendirmesinin Ammonius Saka tarafından yapılmadığını; 5. yüzyıldan itibaren Hierocles gibi onun mektebine dahil olanların yaptığını söylemiştik.

Bu ismi kullanmalarının nedeni ne olabilir?

Hatırlayalım; Ammonius Saka kaynaklarına göre kendi felsefesini “İlahî Hikmet” [Theosophia] olarak adlandırmış. Bu Ammonius Saka‘nın felsefesi için Tanrı’yı merkeze alması demektir. Bu açıdan o, Eflatun‘a benzetilmiştir; Bazıları Eflatun‘un sözlerinden herhangi bir kelime kaldırılırsa altından Tanrı çıkar derler. Ammonius için de aynı şey söylenebilir. Oysa Aristo felsefesinde Tanrı’nın pek fazla yeri yoktur.

Bu açıdan, Ammonius‘un felsefesi Aristo‘nunkine benzemez. İşte sözünü ettiğimiz benzerlikten dolayı, Ammonius Saka‘nın felsefesine “Yeni Eflatunculuk” diyenler, onun felsefesini Eflatun‘un felsefesine benzeterek öyle isimlendirmiş olabilirler. Ancak burada belirtmesi gereken husus, benzerliğin doğrudan Ammonius Saka üzerinden değil; Plotinus üzerinden kurulmuş olduğunu hatırda tutalım.

philo-ecole-athenes

Ammonius Saka Felsefesinin Kaynakları

Ammonius Saka, Özellikle Eflatun ve Aristo felsefelerinden etkilenmiştir. Ammonius‘tan çok önce MÖ. 5. yüzyılda ve özellikle de MÖ. 4. yüzyılın sonlarında, Büyük İskender‘in Doğu seferleri ile Yunanlı bilginlerin Zerdüştlük ve Buddist düşünceye çok ilgi duydukları tarihi bir gerçektir. Aristo gibi bir Filozofun Zerdüştlüğün din kitabı Avesta üzerine “Magicus” adıyla bir yorum eser yazdığı bilgisi vardır. [Diogenes Laretius: Live of Eminent Philosophers, İngilizce çev. R.D.Hicks, London-Cambridge, 1925. I. 1,8; I.2,4]

Dolayısıyla Yunan düşüncesinde daha önceden Zerdüştlük ve Hind düşüncesi etkisi vardı. Yunanlıların etkilendikleri Zerdüştlük ve Buddistlik, saf Zerdüştlük ve Buddistlik değildi; J.Darmesteter‘in de belirttiği gibi MÖ. 5. yüzyılda Perslerin de bu dine geçmeye başlamalarıyla, Perslerin eski dini Mazdeizm ile karışmış Yeni-Zerdüştlüktür. [J.Darmesteter: Le Zend-Avesta, Paris, 1893, c. III, s. LXXVI-LXXXIV]

Saf ve Eski Zerdüştlük François Lenormant ve Henry Rawlinson gibi asuroglar ve tarihçilerin dediği gibi bir Türk dinidir. Zerdüşt de Medli yani Türk soylu bir peygamberdir. [Bkz. Bilinmeyen bir Türk ulusu: Kayaniler, Mehmet Bayrakdar]

Buddistliğe gelince, o dönemin Buddistliği saf bir Hind Buddistliği değildi. Sakalı Kuşhan [kuşan] devletinin krallarından II. Kanişka‘nın Buddizmi resmi din kabul etmesiyle eski Türk dini inanışlarıyla karışmış bir Buddistliktir ki, biz de buna Yeni-Buddistlik diyebiliriz. Buddistliğin Asya’da yaygınlık kazanması Kuşhanlılar ile olmuştur.

Kısaca ifade edecek olursak, Yunanlıların etkilendiği Zerdüştlük ve Buddistlikle belirli ölçüde Türk dini ve metafizik düşünceleri de vardı. Bunun da ötesinde, Ammonius Saka ve Öğrencisi Plotinus‘un felsefesine bakıldığında ilişki kurulabilecek fazla Zerdüştlük ve Buddistlik etkisinin olduğu söylenemez.

Ammonius Saka‘nın felsefesinin merkezinde, bir Sakalı olması itibariyle Tengri ve Kam inançlı Türk metafizik ve kozmoloji düşüncesinin varolduğunu düşünüyoruz. Ammonius Saka ve Plotinus‘un bazılarını kısaca anlatacağımız temel tezleri, ne Buddistlikte ve Zerdüştlükte, ne de önceki dönem Yunan düşüncesinde vardır. Ammonius Saka‘nın ve genel olarak Yeni-Eflatuncu felsefesinin, İslam dünyasında özellikle ve neredeyse sadece Türk soylu filozoflar ve mutasavvuflar tarafından benimsenip yorumlanması, onların Ammonius Saka ile eski Türk metafiziğine dayanan ortak bir zihniyete sahip olduklarını göstermektedir.

yunanistanda-saka-turku-uc-filozof-kitabi-mehmet-bayrakdar-Front-1Kaynakça: Yunanistan’da Saka Türk’ü Üç Filozof, Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar, Akçağ Yayınları.

[Şahin Kaya]

Neden İslamî Takiyye? Neden Ali?

«Son dönemde tozu dumana kattılar; ‘Ali’li Alevilik mi, Ali’siz Alevilik mi?’ diye! Öncelikle belirtelim: ‘Mistik maya’ olmadan Alevilik olmaz. Ali mistik tasarımın en üst kimliği olduğu için de Ali’siz Alevilik olmaz. Ali’nin inanç ya da söylence kimliği, ortodoks kimlikli Ali’nin kimi meziyetlerinin yakalanması ile yaratılmıştır. Giderek inanç-söylence tasarımın değerleri, ortodoks değerlerini yok etmiştir. Sorun, ‘Ali’siz Alevilik’ gibi bir yaklaşımı hayata geçirmek değil. Sorun, ortodoks tasarıma karşı batınî tasarımın “niçin” ve “nasıl” yapıldığını algılamak, anlamak ve anlatmaktır. Çünkü Anadolu Aleviliği, geriye dönüş kültünü büyük bir kıvraklıkla kullanmıştır. Ali olmasaydı bile, kült gereği bir başka “meziyetli” kimlik, batınî tasarımın konusu olacaktı ve başat inanç kaynağının tam ortasına yerleştirilecekti; söylencelerin birinci dereceden kahramanı olacaktı.» (Esat Korkmaz)

240px-Hallaj


Neden İslamî Takiye?

«İskenderiye okulunun ortadan kaldırılması girişimleri ilki, dördüncü yüzyılın sonlarında meydana geldi. 391 yılında Hıristiyan piskoposu Theophilos, Hermes’in Mısır’da yaydığı dine ait tapınaklardan birini kiliseye dönüştürmek istedi. Hermes yanlıları bu girişim karşısında çılgına döndüler. İsyan edip sokaklara döküldüler. Büyük bir ayaklanma başladı. Şiddetli çarpışmalar oldu. Bizans valisi Hıristiyanları da yanına alarak kalkışmayı bastırdı. Daha sonra , İmparator ve vali tarafından başkaldırının asıl suçluları oldukları tespit edilen İskenderiye Kütüphanesi’nde bulunan Hermetik kitapların büyük bir bölümü Bizans imparator I. Theodosius’un emriyle şehrin hamamlarında yakıldılar.

Bizans İmparatoru I.Theodosius, İskenderiye’den sonra İmpartorluk içindeki Hermes ekolünden gelen tüm mabetleri Hıristiyanlık karşıtı gelişmelerin kaynağı sayarak kapattı. Bizans topraklarında o güne kadar görülmedik ölçülerde bir kitap yakma olayları yaşanmaya başlandı. Sadece İskenderiye kütüphanesi‘nde yakılan kitapların sayısı 400.000 civarındaydı. Hıristiyan bağnazlığı insan aklının alabileceği sınırların çok dışına taştı. Onca değerli kitap, dünyanın geleceğinde artık bir daha var olmamak üzere kaybolup gitti.

Bu kitap yakma olayları aslında bir tür, insanlığın kayıtlı hafızasını imha etme girişimleriydi. Hıristiyanlık, insan zihninde kendi öğretisine boşluk açmak, yer bulmak için insanlığın beleğini boşaltmaya kalkışmıştı. Bu yangınlarda her şey kaybolmadı.Yangınlardan canlarını ve kimi değerli kitaplarını kurtarabilmiş Hermes bilgeleri yüzyıllar boyu geleneklerini yeraltında sürdürdüler. Büyük yangından uzun yüzyıllar sonra Hermetik eserler ilk önce Bağdat sarayında gün ışığına çıktılar. Hermetik eserlerin Bağdat’ta Arapçaya çevrilmesiyle birlikte Bağdat sarayı bilimde, sanatta ve edebiyatta büyük gelişmeler gösterdi. Arap kabile devleti kısa zamanda bir dünya imparatorluğuna dönüştü.

Arap İmparatorluğu şaşırtıcı çıkışını tamamladıktan hoşgörüsünü kaybetti, bağnazlığa teslim oldu. Hermetik eserler ve Hermes geleneğinden gelen bilginler Bağdat’tan dışlandılar kovuldular.» (Erdoğan Çınar)

abou-muslim-al-khorassani
«Halife Ömer döneminde fethedilen Mısır‘da, yeni yönetimin ilk işi, daha önceki çağlarda olduğu gibi İskenderiye okulunu dağıtmak ve bu okulda asırlar boyunca toplanmış olan ve hemen her fetihten sonra yakılan muhteşem İskenderiye kitaplığını, Romalılardan sonra bir kez daha yakmak oldu. Okulun üyesi filozofların yapabilecekleri tek şey vardı. Müslüman olmak ve öğretilerini İslam’i bir çerçeveye oturtmak. Bunun için filozoflar, İslamiyet’in içindeki Batıni muhalefetten yararlandılar. Hilafet iddiaları nedeniyle Ömer‘in karşısında olan, Peygamberin damadı Ali‘nin yanını tuttular. Bu filozoflar, Ali yandaşları olarak, İslamiyet’e bambaşka bir boyut getirdiler.

İslamiyeti kabul eder görünen İskenderiye okulu mensupları derhal Yunanlı (Ege’nin iki yakası, Yunanistan ve Anadolu. Ş.K) filozofların ve özellikle de Pisagor (İyonya, Anadolu’da bugünkü İzmir ve Aydın illerinin sahil şeridine Antik Çağ’da verilen addır. Ş.K) ve Eflatun‘un eserlerini yaymaya başladılar. Kuran’daki bazı deyişlerden faydalanmasını iyi bilen filozoflar, “Tanrının sıfatlarından birisi de Âlim’dir. Bu yüzden Tanrıya en yakın kişiler bilginlerdir” diyerek, kendilerine bir koruma kalkanı kurdular ve öğretilerini bu hüviyetleri çevçevesinde daha da rahat yayma fırsatı buldular.» (Cihangir Gener)

Shiite_Calligraphy_symbolising_Ali_as_Tiger_of_God


Neden Ali?

 

«İsmaililik de, Ali’nin katliamdan kurtulan torunu Zeynelabidin’in soyundan gelen Cafer Sadık’ın oğlu İsmail’in imamlığını kabul eden Batınilerin örgütü olmuştur. İsmaililik ve diğer Batıni ekoller, Ali yandaşlığı vasıtasıyla Müslümanlığı kabul etmiştir. Ancak bu ekollerin genel tutumu, Müslümanlığın ortodoks Sünni sistemini kabul etmeyen farklı inanç ve ideolojilerin Müslümanlık bünyesi içerisinde, kendi inançlarını sürdürme çabalarının ifadesidir. Nitekim, İsmaili öğretisinin felsefî ve örgütsel boyutu, kadim Babil ekolüne ve Pisagoryen öğretilere dayalı Saabi inançlarının, Maniciliğin, Neo Platonculuğun, Hermetizmin, kısaca o güne kadar var olan Batıni ekollerin bir devamı olduğunu açıkça göstermektedir.

İslamiyet’in, kendi bünyesinde var olan, Hanif dinin Batınî felsefesi ve kimi uygulamalarının dışında, Sünni yönetimin Batıni ekollerle ilk karşılaşması, Mısır‘ın Müslüman güçlerce fethi sırasında meydana geldi. İslamiyet’in Arap yarımadasından çıkıp tüm Ortadoğu’ya yayılmaya başladığı sırada Mısır’da halkın bir bölümü Hıristiyan, bir miktarı Yahudi ama büyük çoğunluk eski çok tanrılı din taraftarıydı. Mısır’ın Batıni inanç sisteminin merkezi olan Osiris mabedi yıkılmış ve rahiplerin büyük bölümü Kudüs‘e geçmişlerdi. Ancak Batıni doktrin, varlığını kuşaktan kuşağa sürdürüyordu. Doktrinin başlıca kaynağı, İskenderiye’deki Yeni Eflatuncu İskenderiye Okulu idi.

Uzun zamandır güçlü bir devlet yapısından uzak olan Mısır, muazzam İslam orduları karşısında fazlaca direnmeden teslim oldu. Onların, Hıristiyanlar ya da Yahudiler gibi kendi inanış biçimlerini koruma lüksleri yoktu. Çünkü Müslümanların gözünde Tanrı yoluna döndürülmesi gereken putperest kâfirlerdi…Müslüman oldular.» (Cihangir Gener)

yedi ulu ozan
«İslam kültür ve düşünce tarihini derinden etkileyen hiç bir tasavvuf cereyanının, İslamiyet’in beşiği olan Arabistan’da doğmamış, gelişmemiş ve yerleşmemiş olması -ki bugün de öyledir- tasavvufun yapı itibariyle, İslamiyet’i kendi eski kültürleri dahilinde algılayan Mevalî orta tabakasının, kitabî ve nasçı İslam anlayışını temsil eden hakim Arap müslüman sınıfına karşı geliştirdiği mistik bir tepki hareketi olmasının bizce en reddedilemez delilidir.» (Ahmet Yaşar Ocak)

***

«Alevilik, İslam’ın çıkısına bu bağlamda sahiplenir. O değerleri, kendisinin değerleri olarak görür. Devletleşmiş İslamı ise reddeder. Belki, doğru anlamıyla İslam’ın “özü olma” söylemini bu temelde ifade ederek doğrulayabiliriz. Yolun bilgeleri ne yaptıklarını ve ne söylediklerini bilerek hareket etmişlerdir. Bu gün, bu söylemi dillendirenler, bu bağlamda değil, hem asimilasyon etkisiyle hem korku etkisiyle ve hem de soyu koruma etkisiyle bunu ifade etmektedirler.» (Haşim Kutlu)

bv

Ali Üzerine


Ali şeriatta Aslan,

Tarikatta Şah-ı Merdan
Marifette Veli, Evliya
Sırr-ı Hakk-i-Kat’te ise Ali’den başka Hakk yoktur.

İlim öğretilerinin sistematiği içinde (dinler gibi) her insanın bu kapılardan geçmek zorunda olduğunu bilen erenler, bunları her ne kadar isim olarak kendi içlerinde ifade etmişlerse de, birini (Şeriat Kapısını) Alevilik felsefesinin yapısı-öğretisi içinde tümden reddetmiş, diğerini ise (tarikat Kapısını) sadece ve sadece yaşadığı toplum içinde, yani müslümanlar arasında, gizlenebilmek için kullanmışlardır!!!

Marifet Kapısı, varlığın (Ali’nin) aşk ateşinde piştiği kapıdır. Tanrı’ya (Hakk-i-kat’e) kavuşmak uğruna her şeyden, kendi canından bile vazgeçmeye hazır olduğu kapıdır. Yapacağı tüm fedakârlıklar, O’nun için yapmayı özlemle beklediği ve zaten arzu ettiği şeylerdir. “Ali” artık evliyadır. Tanrı yolunda kendini kendinden silen, O’na kavuşmak için her şeyden vazgeçmeye hazır olan bir evliya.

Ve işte tüm bu tekâmül etmişlik ile “Ali” Tarikat kapısının sonunda elde ettiği “Haydar-ı Kerrar, Şah-ı Merdan Ali bir geldi” makamına ulaşır. Yani Alevilik çok açık ve net olarak reenkarnasyondan bahsetmektedir bu noktada!!! Yani, Alevilik Felsefesinde DEVRİYE olarak isimlendirilen reenkarnasyondan!!!

Haydar-ı Kerrar sözü, tekrar tekrar gelen demektir!! Tekrar, tekrar gelen!!!

Ali olarak “simgelenen” ve her kapıda farklı bir ifade ile anılan bu “sembol” varlık, binlerce yıllık serüveni içinde, Şeriat kapısında başladığı “evrim” yolculuğunu, her kapının sınavlarını farklı farklı bedenlerde ve zamanlarda vererek, tekrar tekrar gelip bu makamlardan ve kapılardan geçip en sonunda zorunlu enkarnasyonların son bulduğu Marifet kapısıyla devam eder. Çünkü Alevilik felsefesi, “Haydar-ı Kerrar, Şah-ı Merdan Ali bir geldi” diyerek bir tamamlamadan, tamamlanmadan bahsetmektedir.

Âdem ile başlayan, İnsan ile devam eden ve İnsan-ı Kâmil olarak sona eren bu evrim macerası, bakın alevîlik tarafından kendi özel diliyle nasıl ifade edilmiş:

Şeriat’te Adem oğluyum,
Tarikat’te Yol oğluyum
Marifet’te Kemal oğluyum,
Hakk-i-Kat’te Gök oğluyum
Atam Gök, Anam Yer

diyen bu felsefe, diğer taraftan, kendini âdem soyuna bağlayacağına götürüp Şit soyuna bağlayarak bir taraftan dünya yaşamının ve âdemin yaratılmasıyla ilgili bilgi verirken diğer taraftan da Tanrının ve kâinatın en büyük sırlarından birinin, insanın yaratılışının sırrını da “Hakk-i-Katte gök oğluyum” diyerek verir bize. İnsan gökten inen tanrısal bilinci, âdem ise bu tanrısal bilincin kullandığı bedeni anlatır Hakk-i-Kat’te!!!

Yukarı çıktıkça ve üst kapılar çalışmaya başladıkça insan, daha önce okuyup da hiçbir şey anlamadığı bir kitaptaki kâinatın tüm sırlarını veya tamamen dünyasal bir yaklaşımla baktığı Dünya hayatına farklı bir gözle bakıp onun içinde gizlenmiş olan tanrısal sırların hepsini görmeye başlar. İşte Ali’nin neden şeriatte (yani birinci kapıda), Aslan iken, en sonunda yani en üst kapıda (hakikat kapısında) Allah olduğunun sırrı budur. Çünkü O, yani Ali, Şeriat ve Tarikat kapılarında iken, doğayı, insanı, uzayı ve de Tanrıyı, ona Hakk-i-kat ilmi sözleri ile anlatacak boyuta-frekansa kapıyı açmamıştır daha. Dolayısıyla bu evrensel bilgilerin içeri girişi mümkün değildir henüz.

Bunun mümkün hale gelebilmesi de ancak Ali’nin eğitim alarak Şeriat okulunu bitirip Tarikata, Tarikatı bitirip Marifete ve oradan da Hakk-i-Kat’e ulaşması ile mümkündür.(Süleyman Diyaroğlu)

12 er
«Bu bilgi hazinesine giden kapının kilidi Ali’dir ve işte bu bilgi Ali yoluyla On İki İmam’a da intikal etmiştir. Kadim anlayışın tevil yoluyla İslam diline aktarılmasıdır bu.

Bu bağlamda, Ali isminde cisimleştirilen nitelikler, bütünüyle Teklik’e veya aynı bağlamda evrene, evrensel gerçekliğe ait vasıflardır ya da ona ait onda varolan kendinin bilgisidir. Bu bağlamda da, 12 imam’da cisimleştirilenler de aynı özelliklerdir. Bu özellikler, birçok nefeste dile getirilmiştir.
Buna Göre Ali:

1– Doğuş’tan öncesi varoluşa ilişkin bilinmeyen bütün bilginin tek anahtarıdır.

2– O bütün eski ve yeni çağların ve yne bu bağlamda bütün eski peygamberlerin ve yeni peygamberlerin tek sahibidir. Veliler ve imamlar çağının da tek sahibi odur. Bu nedenle; “Ali evveldir, Ali ahir.”

3– Eğer doğuşla gerçeklik kazanan bütün çoklukta o olmamış onun adı her şeye yazılmamış olsaydı hiçbir şey teklik çarkı içinde olmayacak ve ona bağımlı olmayacaktı.

4– Var olan Varlık’ın Üç kuvvetinden biri de Muhammed’dir ve Muhammed’deki bu gerçekleşme nedeniyle, onun nurundan nurlandıkları için bütün Peygamberlerin peygamberlikleri gerçeklik kazanmış ve onlar peygamberliklerini kanıtlamışlardır. Ancak bunun tek tanığı vardır, o da Ali’dir. Çünkü Ali, Muhammed Mi’rac‘a gittiğinde de orada Muhammed’e görünendir ve o’na “90 bin kelamı bildiren”dir. Kızılbaş Alevi dilinden Muhammed’e söylettirilen “Ben ilimin şehriyim Ali onun kapısıdır” sözün anlamı budur.

5– Ali tüm doğarak gelmiş olan varlıkların tek hakimidir. Çünkü o hem Üç’tür ve bu bağlamda her varlıkta varolandır; hem de bütündür ve tektir. Bu haliyle de bütün varlık ona bağlıdır, onda yok olma hareketi içindedir. Onun etrafında bir çark düzeni içindedir.

Pir Sultan‘ın;

“Ay Alidir Gün Muhammed
Üç yüz altmış altı sünnet
Balıklar da suya hasret
Çarka döner göl içinde”

dediği işte bu haldir. Bu nedenle iyi ve kötü, cennet ve cehennem arasındaki köprü ve köprüden geçişin anahtarı Ali olacaktır. Ali, cümle varlığın iradesinin toplandığı hazinedir. Hakk’tan gelip Hakk’a gitme olarak betimlenen çark düzeninde, çark içinde hangi varlık’ın nasıl ve ne şekilde doğuş yapacağını o belirlemiş ve yazmıştır. Bu yazıların saklandığı (Levh-i Mahvûz), muhafaza edildiği yerdir, makamdır Ali.

Bu sıralamayı alabildiğine çoğaltmak mümkündür. O çokluk doğmadan önce Var olan Varlık’ın yüreğidir, onun kendi varlığının tek kanıtıdır ve ispatıdır. Onun sözüdür. O dildir onun yazısıdır. O’nun okunacak kitabıdır. O göğün gürültüsüdür, o çakan şimşektir, yağan yağmurdur, kardır, berekettir, rızktır ve nihayet O; MürTeZa’dır; yani, doğan ve doğuran tek iradedir.

Yoğ iken ol dem zemin ü asüman ı kün fekan
Gün gibi ruşen olan envar sensin ya Ali.
Görünen miraç içinde enbiyalar şahına,
Suret-i Rahman olan didar sensin ya Ali.

Ali’ye ilişkin bu betimlemeler, Varlık’ın “doğuşu” yoluyla kendini gerçekleştirmesi anlayışı bağlamında, sırayla hem üçlük olarak hem de tek tek olarak on iki Nur’da gerçeklik alanına çıkmıştır. On iki Nur ise, Ali yoluyla onun evlatlarında cisimleştirilmiştir. Bu temelde her imam, Ali’ye atfedilen bu özelliklerin bir veya birkaçını kendinde toplamaktadır.

Bu yolu kurmuşlar Muhammed Ali, Hakk bilene Hakk’ın erkânıdır bu. Münkirler giremez demeden beli, Sadıklar girer, er meydanıdır bu.

Bu yolu kurmuşlar Muhammed Ali,
Hakk bilene Hakk’ın erkânıdır bu.
Münkirler giremez demeden beli,
Sadıklar girer, er meydanıdır bu.

Hasan ile Hüseyin sevdiği budur
Zeynel Abidin’in gördüğü budur
İmam Bakır’ın gösterdiği budur
Caferi Sadık’ın imanıdır bu

Musa-i Kazım’dan ayrıldı bir şah
Son meyvası pirim Bektaş Veliyullah
Rum’u irşad eden ol güzlü mah
Ayin-i cem’in Şah-ı Merdan’ıdır bu.

Aşıklar sadıklar buna yederler
El ele verdiler, Hak’ka giderler
Erler meydanında semah ederler
Aşk’a düşenin dermanıdır bu

İmam Ali, Taki’ye Naki’ye verdi
Ali Naki, Askeri’ye bildirdi
Muhammed Mehdi de bu sırra erdi
Muhammed Ali’nin devranıdır bu

Dahası da var. “Ali” ya da “12 imam” betimlemeleri, Kızılbaş felsefesinde birer şifredirler. Evrensel kuvvet veya kuvvetleri simgelemektedirler. Din ve din karşıtı dogmatiklerin anladığı gibi burada ne “İslamın Ali”si kastedilmekte ne de ona bir tapınım ifade edilmektedir. Kızılbaş anlayışında söz konusu evrensel kuvvetler, genel olarak insanda cisimleştirilerek anlatılmakla birlikte, zahiren eril ama batınen dişildirler. Çünkü Kızılbaşa göre evrensel kuvvetlerin en somut gerçekleştiği ve bilince çıkarıldığı vücut, İnsandır. İnsan aklıdır. İnsan evrenin ve evrensel aklın gerçekleştiği bir özettir. Evrende ne varsa ve nasıl işliyorsa insanda da o var ve öylece işlemektedir. “İnsan Hakk’ta Hak İnsanda” demenin anlamı da budur ve bu anlam evrenseldir. Ve hem de kadim(en eski)dir.

Dogmatikler ise Kızılbaşı, “Allahı insana benzetmekle” suçlamaktadırlar. Benzetişi “Kuvvet” olarak değil de “Sûret” olarak anlamaktadırlar. Anlam/Kavram Ali’yi, Kızılbaşın verdiği anlamdan uzaklaştırıp saptıran da aynı kafadaki yol erkân düşkünleridir. Gerçi, yukarıda Ali bağlamında anlattıklarımız genelde Kızılbaş düşüncesiyle ulaşılan açıklamalardan çok, Şah Hatayi’den bu tarafa oluşturulan, kısmen islami ilahiyat anlayışıyla bulaşık halde olan açıklamalardır. Bu gözden uzak tutulmamalıdır.

Bu temel yapı ya da anlayış bilince çıkarılmazsa, ya da en azından konular bu düzeyde ele alınıp, nedir ne değildir kavranılmazsa, bir cehalet, bir kör dövüşüdür sürüp gider.“Biz Müslüman mıyız, değil miyiz, yol muyuz, mezhep miyiz, yok dinliyiz yok dinsiziz” kavgası yol evlatları arasında devam edip gider. Netleşmemiş bir çokluk yapısının, Bir’liğe ulaşması mümkün olmaz.

Akşamlara dek bir amentü gibi “Sevgi bizim dinimidir / Başka dine inanmayız” de dur; içindeki, senden farklı bir şey ifade edene, duyduğun öfkeyi bir yana atamazsan, o kine dönüşür zamanla. Orada sevgi ölür. Kötü egemen olur. Nefs egemen olur. Benlik kavgası, yol insanının dini imanı haline gelir. Böylesi bir çoklukta “Bir” olmaktan, “diri” olmktan, “iri” olmaktan söz edilebilir mi? » (Haşim Kutlu)

Language-Distribution

«Varoluş felsefesinde O’nu idealizmden materyalizme çeviren “Vahdet-i Vücut/Vahdet-i Mevcut” gibi tasavvuf aşamaları, Alevî-Bektaşî inancının toplumsal halk dini olmasını sağlamıştır.

Vahdet-i vücut’daki Kâmil İnsan yaratma aşaması, Vahdeti Mevcut’da Kâmil Toplum ve toplumlar yaratmaya dönüşür.

“Canlı-Cansız Doğayı” tanrısal özün görünüşüne çıkmış biçimi olarak görmek, aslında Tanrı’yı “nesnelerin toplamı” biçiminde algılamanın değişik anlatımından başka birsey değildir.

İnancın kâmil insanda tekleştirilmesi, bu birliğin de “Tanrı-evren-insan” birlikteliğinden oluşması kadar güzel bir inanç olamaz. Ayakları yere basan bir tanrı inancı tek tanrılı dinlerde yoktur, bütün kıyımlar da bundan dolayıdır.

Alevilik evrende elle tutulan, gözle görünen bütün maddesel örtüyü tanrısal özle birleştirerek tekleştirmiştir. Alevi inancı tanrıyı kâmil insanın gönlüne sokmuştur. Tanrıyı toplumdan kopuk hükmedici konumundan alıp ete kemiğe büründürerek gerçek yaşamın içine sokmuştur.» (Esat Korkmaz)

Derleme: Şahin Kaya

thoth_hermes_mercury1

Elmalı’dan Mısır’a Bir Elçi: Kaygusuz Abdal

Yücelerden yüce gördüm, erbabısın sen koca Tanrı
Âlim okur kelam ile sen okursun hece Tanrı

Erliği ile anılır filan oğlu filan deyu
Anan yoktur, atan yoktur, sen benzersin piçe Tanrı

Kıldan köprü yaratmışsın gelsin kullar geçsin deyu
Biz şöyle bir yol duralım yiğit isen sen geç a Tanrı

Garip kulun yaratmışsın, derde mihnete katmışsın
Onu âleme atmışsın, sen çıkmışsın uca Tanrı

Kaygusuz Abdal yaradan, gel içegör şu cür’adan
Kaldır perdeyi aradan, gezelim bilece Tanrı


DSCF1409.0Alevi sözlü geleneği
nin en ünlü şairlerinden biri olan, yergi ve taşlama sanatının büyük şairi Kaygusuz Abdal, Alaiye (Alanya) sancak beyinin oğludur ve asıl ismi Gaybi‘dir. Alevi-Bektaşi menakıp ve söylenceleri üzerinden günümüze kadar ulaşan geleneksel anlatıma göre; Alaiye sancak beyinin oğlu Gaybî günlerden bir gün Pisidya’nın dağlarında avlanırken, Abdal Musa Sultanın kerametine şahit olur. Bundan çok etkilenir ve Abdal Musa’nın dergâhına girerek ona talip olmak ister. Abdal Musa, yolun zorluklarından bahisle onu vazgeçirmeye çalışırsa da Gaybî talebinde ısrarcı olur. Erkâna uygun olarak yapılan bir İkrar ceminden (Alevi yoluna alınma töreni) sonra bey oğlu Gaybî Hakk yoluna kabul edilir. Alevi inanışına göre Hakk yoluna girmek bu dünyada ikinci kez aynı bedende doğmaktır. İkinci doğuşuyla birlikte Abdal Musa, ona Kaygusuz Abdal adını verir. Kaygusuz Abdal Antalya-Elmalı’daki dergâhta yıllar yılı hizmet eder. Ham iken, pişer. Dört kapıdan geçer, Hakikat sırrına ulaşır. Dergâhta ikinci bir ‘Pîr’ olur.

Uzun yıllar süren eksiksiz ve kusursuz hizmet yıllarından sonra bir gün Abdal Musa, Kaygusuz‘u huzura çağırır ve;

İki arslan bir posta oturmaz, Hakk nasip ederse, var git Mısır’a gözcü ol.

diyerek onu Mısır’a ‘gözcü‘ tayin eder.

Kaygusuz Abdal, Mürşidinin talimatı ve icazeti ile Mısır‘a gitmek üzere hazırlığını tamamlar. O zamanda Abdal Musa Dergâhı’nda kırk derviş vardı. Kırk dervişin de kırkar dervişi olurdu. Kaygusuz Abdal’ın Mısır‘a yolculandığı günün sabahında Abdal Musa‘nın Pisidya’daki dergâhının önünde bin altı yüz kırk derviş toplandı. Abdal Musa dervişlerden kırkını seçti, Kaygusuz Abdal‘ın yanına kattı. Geride kalan bin altıyüz derviş Kaygusuz Abdal‘ı yolcu ettiler.

Kaygusuz Abdal ve kırk dervişi Finike Limanı‘ndan, Mısır‘a doğru dalgalara düştüler. O ‘Dost‘a kavuşacak olmanın heyecanı içindeydiler. Dillerinde “Şah’ın Avazı” derler, neredeyse unutulmaya yüz tutmuş o “İlahi Söz” vardı. Yüreklerindeki ateşi Akdeniz‘in serin sularına değdirip de soğutmadan, suyun öte yüzüne taşıdılar.

Fuat Köprülü kendi kütüphanesinde bulunan el yazması ‘Kaygusuz Abdal Menakıbı’na dayanarak Kaygusuz Abdal’ın Mısır‘a gidişini şöyle nakleder; “Nihayet Hacca niyet etti. Abdal Musa ona icazetname yazıp verdi. Kaygusuz kâğıdı saklayacak münasip bir yer bulamayarak, kalbinde saklamak için onu ayranına doğradı ve içti. Bundan sonra kalpten hikmetler söylemeye başladı ve şeyhinin verdiği kırk dervişle seyahate çıktı”.

Kaygusuz Abdal, Mürşidi Abdal Musa‘nın icazeti ve talimatı ile yanında kırk derviş ile gittiği, on dördüncü yüzyılda Alevilerin kutsal hac makamı olan Mısır‘dan geri dönmedi. O ömrünün sonuna kadar Mürşidi Abdal Musa‘nın buyurduğu üzere Mısır‘a ‘gözcü‘lük etti. Kaygusuz’un Mısır’da -Turna Kuşu’nun asasının bulunduğu diyarda- dört Alevi Dergâhı kurdu. Kaygusuz Abdal’ın Mısır’da kurduğu ilk dergâh ‘Kasr-ül ayn’daydı. Evliya Çelebi bu dergâhın “Nil’in Batı tarafında bir ağaçlık içinde bir mesirelik yerde” olduğunu ve “irem bağının ortasında bir kubbe” (1) olarak tanımladığı bu dergâhın bin kişi aldığını yazar.

Kaygusuz Abdal‘ın Mısır’da kurduğu dört dergâhtan en önemlisi, Kahire Mukattem Dağı‘nda, iç kalenin yukarısındaydı. Bu dergâh yirminci yüzyıla kadar varlığını sürdürdü. F.W.Hasluck (1878-1920) yirminci yüzyıl başlarında ziyaret ettiği, Kaygusuz’un Mukattem Dağı‘ndaki dergahını şu cümlelerle anlatıyor; “Tekkenin yakınındaki büyük bir mağara türbe hizmetini görür. Buraya gömülü olan, tekkenin kurucusu olarak tanınan büyük evliya Kaygusuz Sultan’dır. Abdal Musa’nın müritlerinden olduğu ve Bektaşi inanışını Mısır’a getirdiği söylenir. Bir hükümdarın oğlu olduğu ve dünyada ‘Sultanzade Gaybi’ adını taşıdığıı söylenir. Bektaşiler arasında dördüncü kolun kurucusu olarak görülür ve büyük saygı görür.” (2)

Kaygusuz Abdal’ın Mısır’da kurduğu Alevi dergâhları Mısır’da ve Kuzey Afrika’da tüm zamanlarda kurulmuş yegâne Alevi dergâhlarıydılar. Hasluck Mukattem’deki büyük dergâh için; “Tekke tepe üzerinde kurulmuştur ve çok uzaktan bile çevresindeki ağaç yapraklarının oluşturduğu yeşillik nedeniyle fark edilebilir. Uzun bir merdiven tırmanıp, küçük bir bahçenin içinden geçtikten sonra tekkeye girilir” demektedir. Bu dergâhın dervişlerin ve şeyhin odalarının ve çilehanenin yanı sıra dergâhın en göze çarpan bölümü geniş ve muazzam mutfağıydı. Dergâhın küçük avlusundan büyükçe bir mağaraya geçilirdi. Kaygusuz Abdal‘ın Mezarı bu mağaranın en dibinde, tahta bir bölme ile ayrılmış ayrı bir bölümdeydi.

Abdal Musa büyük bir dava adamıydı. Aleviliği bin yıldan uzun sürmüş özlemlerine kavuşturmak için canla başla büyük bir tutku, sarsılmaz bir irade ve üstün bir beceri ile çalıştı. Kısa ömrüne büyük işler sığdırdı. Abdal Musa Pisidya’daki Alevi ocağının (Komama mabedi) Hıristiyanlar eli ile tarumar edilmesinden on asır sonra, Akdeniz yakasında ve tüm Anadolu‘da inancını ve erkânını tekrar canlandırdı ve Anadolu‘da yeniden yaktığı bu ateşten aldığı bir kor parçasını en sevdiği dervişi Kaygusuz Abdal‘a teslim ederek onu kırk dervişiyle birlikte Alevilerinin gönül bağlarını hiç koparmadıkları bir coğrafya’ya, sevmekten hiç vaz geçmedikleri Turna Kuşu‘na doğru yolcu etti. Abdal Musa istedi ki Hıristiyan bağnazlığının söndürdüğü o çok kutsal irfan ateşi, Turna Kuşu‘nun asasının bulunduğu topraklarda Anadolu‘dan gönderdiği taze bir yalımla yeniden parlasın.

Abdal Musa, en çok güvendiği ve ayrı bir özenle sevdiği Kaygusuz Abdal‘ı bir daha göremedi. Çoğu zaman ondan haber de alamadı. Ne yer ne içer? Hep merak etti. Alevi sofralarında Abdal Musa eli ile başlatılmış ve ondan sonra kurumlaşmış bir görgü vardır. Alevi sofralarında Abdal Musa‘ya kadar yemeğin sonunda sofra duası (Gülbank) verildikten sonra arka arkaya üç lokma daha alınır ve sofradan kalkılırdı. Abdal Musa, Kaygusuz Abdal’ı Mısır’a göndermesinin ardından her sofrada üçüncü lokmadan sonra, aç mıdır, tok mudur bilemediği dervişinin kursağına değmesini niyaz ederek;

-Bu da Kaygusuz için olsun,

deyip ağzına daha büyükçe bir lokma daha koymayı gelenek haline getirdi. O günden bu yana Alevi erkânı ve Alevi adabıyla yürütülen sofralardan; ‘Bu da Kaygusuz için olsun’ ya da ‘Kaygusuz Sultan aşkına’ denilip toplu halde, ağza son bir lokma atılmadan kalkılmaz. Bu son lokma Mısır ülkesinde bir yerlerde, hâla gözcülük etmekte olduğuna inanılan, halinden haber alınamayan, Kaygusuz Abdal‘ın boğazından geçmesi niyetiyle alınır.

Kaygusuz Abdal, Alevi şiir geleneği içinde, çağlar boyu halkın dilinden düşmeyen nefesler söyledi. Alevi inancının gizemlerini büyük bir incelik ve sadelikle yansıttığı nefeslerinin yanı sıra, bağnazlığın üzerine alay ederek, güldürerek giden, iğneleyen ve cesaretle eleştiren şiirleri ile de büyük şöhret kazandı.

Terk etmedim benliği
Bilmedim insanlığı
Suretim, adem veli
Her huyum eşek gibi

Arifler sohbetinde
Marifet söyleseler
Ben de hemen düşünmem
Havlarım köpek gibi

Bu marifet ilminden
Haberim yok cahilim
Benden mana sorsalar
Sözlerim sürçek gibi

Işıklar can içinde
Işıklar gördü Hakkı
İşitmenin manası
Olur mu görmek gibi

Aleviler, Kaygusuz Abdal‘ı Alevi sözlü geleneğinin ‘yedi ulu ozan’ından biri saydılar. Kaygusuz Abdal, Alevi edebiyatı’nda sürrealist şiir geleneğinin de en güçlü kalemi ve öncüsüdür.

Leylek koduk doğurmuş
Ovada zurna çalar
Balık kavağa çıkmış
Söğüt dalın biçmeye

Kelebek buğday ekmiş
Manisa ovasına
Sivrisinek derilmiş
Irgat olup biçmeye

Bir aksacık karınca
Kırk batman tuz yüklemiş
Gâh yorgalar gâh seker
Şehre gidip satmaya

Kaygusuz Abdal, Alevi sözlü geleneği içinde yetişmiş, gerektiğinde kendisini de taşlayabilen, hiciv geleneğinin gelmiş geçmiş en büyük ustalarındandır.

Hey erenler, hey gaziler
Avrat bizi döğeyazdı
Çekti sakalım kopardı
Bıyığımı yolayazdı

Kalkıp direği kapınca
Kaçamadım sapınca
Aç karnıma değince
Bağırsağım dökeyazdı

Aldık avradın hasını
Çektik değneğin yasını
Başımda kırdı su tasını
Kafacığım kırayazdı

Kaygusuz Abdal, Alevi şiirinin bu en yürekli ozanı, mürşidinin buyruğu ile yanında kırk dervişiyle gittiği Kuzey Afrika çöllerinde kaldı. Halinden haber alınamadı, ne halde olduğu hiç bilinemedi. Denizin öte yakasında, o uzak gurbette, kendisine Abdal Musa Ocağı‘ndan bildirildiği üzere elinden ne gelirse yaptı. Vatanından, ocağından ve mürşidinden uzakta kavurucu çöl sıcağının altında Mısır‘da Hakk’a yürüdü. Dervişleri onun tenini Kahire‘nin en serin yerine Mukattem dağında bir mağaranın en dip köşesinde sırladılar.

Kaygusuz Abdal‘ın mezarı gözden uzak olsa da kendisi gönüllere yakındır. Kaygusuz Abdal’ın bir sembolik mezarı da güzel mürşidi Abdal Musa‘nın Antalya-Elmalı‘daki türbesinin içinde, onun yanı başındadır. Arayanlar onu Akdeniz‘in iki yakasında Antalya‘da ve Kahire‘de bulurlar. Gidip gelmemiş olsa da o Alevi Ayin-i Cem’lerinden, nefeslerden, niyazlardan ve gülbenklerden ayrı kalmamıştır. Onun asıl makamı sevenlerinin yüreğidir. Kaygusuz Abdal‘ın güzel anıları Alevi belleğinden hiç silinmemiştir.

aleviligin-kokleri
Erdoğan Çınar, Aleviliğin Kökleri, ss.197-200

1) F.W. Hasluck, Anadolu ve Balkanlar’da Bektaşilik, And Yayınları, s.24
2) Age. s.24

İskenderiye Gizem Okulu

Milattan sonra dördüncü yüz yılda İskenderiye şehri eski dünyayı yönlendiren Hermetik Öğretinin başkentiydi. Bilim, sanat ve edebiyat dünyasının kalbi burada atıyordu.

“Burası bilinen dünyanın her yerinden alimlerin öğretmek, öğrenmek, tartışmak ve eski dünyanın en muhteşem kütüphanesini yaratmak için toplandıkları yer”di.(1)

Eski dünyanın entelektüel birikimi ve tüm bilgeliği buradaydı. Dördüncü yüzyıla gelinceye kadar, Hermes’in öğretisi içinde yoğrulmak aşkı ile tutuşan tüm bilginleri, sanatçıları, edebiyatçıları büyülü bir kuvvet ile baştan çıkartan ve kendine çeken bu şehir, yeryüzü Hıristiyan kıyıcılığı ile tanışmadan önce dünyanın kültür, sanat ve bilim merkeziydi. Hıristiyanlık öncesi çağlarda; “Felsefe ve matematiğin, teolojinin, filoloji ve bilimin en önde gelen merkezi olan İskenderiye, gerçek anlamda bir üniversiteydi.”(2)

İskenderiye okulunda felsefe aristokrasinin fikri mülkiyeti olmaktan çıkarılıp, ilgi duyan bireylerin tümüne açık hale getirilmiş, sınıf ve cinsiyet farkları ortadan kaldırılmıştı. Ancak İskenderiye bir gizem okuluydu. Gizemler doğaları gereği, ancak donanımlı, algılama seviyeleri yüksek kişilere açıktırlar. İskenderiye gizem okulunun yetkin olmayana kapalı duran kurumsal yapısı ve entelektüel seviyesi, onu ortadan kaldırmak isteyen Hıristiyan kilisesinin işini çok kolaylaştırdı. İskenderiye şehrinin kültür birikimi, Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğunun resmi dini olarak kabul edildiği dördüncü yüzyıldandan sonra Hıristiyan papazların kışkırttığı kör kalabalıkların vahşi çığlıklarına kurban edildi.

“İskenderiye’nin altın çağı hoşgörüsüz Hıristiyan ‘Kutsal’ Roma imparatorluğunun doğuşu ile sona erdi. Eskilerin kapsamlı dünya bilgileri ve gelişmiş kültürlerine rağmen, Hıristiyanlar onları, aslında ‘kırsal kesimde oturanlar’ anlamına gelen ‘pagan‘ damgasını vurarak yok saydılar.”

İskenderiye okulunun ortadan kaldırılması girişimleri ilki, dördüncü yüzyılın sonlarında meydana geldi. 391 yılında Hıristiyan piskoposu Theophilos, Hermes’in Mısır’da yaydığı dine ait tapınaklardan birini kiliseye dönüştürmek istedi. Hermes yanlıları bu girişim karşısında çılgına döndüler. İsyan edip sokaklara döküldüler. Büyük bir ayaklanma başladı. Şiddetli çarpışmalar oldu. Bizans valisi Hıristiyanları da yanına alarak kalkışmayı bastırdı. Daha sonra , İmparator ve vali tarafından başkaldırının asıl suçluları oldukları tespit edilen İskenderiye Kütüphanesi’nde bulunan Hermetik kitapların büyük bir bölümü Bizans imparator I. Theodosius’un emriyle şehrin hamamlarında yakıldılar.

Hypatia
Hypatia (370-415)

İskenderiye okulu’nun bilginlerine ve kitaplarına karşı Hıristiyanlığın giriştiği vandal hareketler yirmi dört yıl boyunca aralıksız sürdü. İskenderiye kütüphanesi‘nde çalışan Hypatia adındaki son büyük bilgin ve filozof 415 yılında “..bir Hıristiyanlar güruhu tarafından yakalanarak etleri deniztarağı kabuklarıyla parçalanmak sureti ile öldürüldü ve bedeninden geriye ne kaldıysa yakıldı. Bu hareketin başında bulunan Patrik Kyrillos daha sonra St.Kyrillos adıyla aziz mertebesine yükseltildi. Büyük kütüphane pagan batıl inançları içermesi gerekçesiyle sonunda yakılıp yok edildi ve bir servet değerindeki bilimsel eserler dört bir yana dağıldı”. (3)

Eski Çağ‘ın en büyük bilim yuvasını son nefesini verinceye kadar terk etmeyen, bağnazlığın imparatorluğuna ödün vermeden tek başına direnebilecek kadar cesur olan ve bu nedenle, Bizanslı Hıristiyanlar tarafından ağır işkenceler altında katledilen, Hermes geleneğinin son büyük bilgesi, Hermes bilgeliğinin ve gizemli kadim yazmaların metanetli savunucusu, Hypatia (büyük bir özveri ile imkânsızlığa karşı direnen Karacahöyük Dergâhının Kadnı Ana’sı gibi) bir kadındı.

Bizans İmparatoru I.Theodosius, İskenderiye’den sonra İmpartorluk içindeki Hermes ekolünden gelen tüm mabetleri Hıristiyanlık karşıtı gelişmelerin kaynağı sayarak kapattı. Bizans topraklarında o güne kadar görülmedik ölçülerde bir kitap yakma olayları yaşanmaya başlandı. Sadece İskenderiye kütüphanesi‘nde yakılan kitapların sayısı 400.000 civarındaydı. Hıristiyan bağnazlığı insan aklının alabileceği sınırların çok dışına taştı. Onca değerli kitap, dünyanın geleceğinde artık bir daha var olmamak üzere kaybolup gitti.

Bu kitap yakma olayları aslında bir tür, insanlığın kayıtlı hafızasını imha etme girişimleriydi. Hıristiyanlık, insan zihninde kendi öğretisine boşluk açmak, yer bulmak için insanlığın beleğini boşaltmaya kalkışmıştı. Bu yangınlarda her şey kaybolmadı.Yangınlardan canlarını ve kimi değerli kitaplarını kurtarabilmiş Hermes bilgeleri yüzyıllar boyu geleneklerini yeraltında sürdürdüler. Büyük yangından uzun yüzyıllar sonra Hermetik eserler ilk önce Bağdat sarayında gün ışığına çıktılar. Hermetik eserlerin Bağdat’ta Arapçaya çevrilmesiyle birlikte Bağdat sarayı bilimde, sanatta ve edebiyatta büyük gelişmeler gösterdi. Arap kabile devleti kısa zamanda bir dünya imparatorluğuna dönüştü.

Arap İmparatorluğu şaşırtıcı çıkışını tamamladıktan hoşgörüsünü kaybetti, bağnazlığa teslim oldu. Hermetik eserler ve Hermes geleneğinden gelen bilginler Bağdat’tan dışlandılar kovuldular.

“Arap camiasının giderek hoşgörüsüz bir hale gelmesi üzerine hermetik kitaplara sahip olanlar güvenli bir sığınak arayışı ile yollara düştüler. Onbeşinci yüzyılda birçokları Kuzey İtalya’da toleranslı bir şehir devleti olan Floransa’ya kaçtılar ve burada bu bilgelik felsefesi yine büyük kültürel bir gelişmeye ilham kaynağı oldu.” (4)

Hermetik yazıların batıda yeniden ortaya çıkmasıyla birlikte yaşadığımız uygarlığı hazırlayan ‘Rönesans’ın doğuşu başladı. “Leonardo da Vinci, Dürer, Bottiçelli, Roger Bacon, Paracelsus, Thomas More, William Blake, Kepler, Kopernik, İsaac Newton, Sir Walter Raleigh, Milton, Ben Johnson, Daniel Defoe, Shelley ve eşi Mary,Victor Hugo ve Carl Yung” başta olmak üzere Rönesansın reform hareketine katkıda bulunan pek çok sanatçı, filozof ve bilim adamı Hermetik yazılara borçlu olduklarını kabul etmekteydiler.

aleviligin-kokleri

Erdoğan Çınar, Aleviliğin Kökleri, ss.197-200

1) Roy Macleod, İskenderiye Kütüphanesi, Dost Yayınları, s.179
2) Timothy Freke/Peter Gandy, Hermetika Hermes’in Kayıp Sözleri, EgeMetaYayınları, s.12
3) Age. s.14
4) Age. s.10

Turna Kuşu Suretinde Bir Mürşit

Aşıp, aşıp karlı dağlar gelirsin
Gelişin nerden yalınız turnam
Ben bilirim bizim elden gelirsin
Bir kelam söylesin diliniz turnam

Ağlamışsın gözün dolu yaş ile
Uğramışsın zemherinin kışına
Alıcı kuşla turnam senin işin ne
Gayrı yaman olur halımız turnam

Gel ağlama gözyaşını sileyim
Ne derdin var ise ben de bileyim
Yalnız kaldı isen yoldaş olayım
Daha çok uzak mı yolumuz turnam

Ezoterik öğretiye göre; tüm zamanların en ulu bilgesi Hermes, günümüzden 16.000 yıl önce kayıp kıta Atlantis’ten, Mısır’a göç ederek burada Nil Deltası’na yerleşti. Eski Mısır’da Hermes, Toth adı ile biliniyordu. Sümerliler ona Ningşzidda dediler. Yunanlılar, onu kendi tanrılarından ayırmak ve üç ayrı yüceliği ile (yüce kıral, yüce mürşit ve yüce erkân kurucusu) birlikte anmak için ona üç kere yüce Hermes anlamında ‘Hermes Trismegistus’ ünvanını verdiler. Batinî gelenekten gelen Musevi Kabalacılar, Hermes’i Yaradılış kitabının gökyüzüne çekilen gizemli peygamberi Enok ile özdeşleştirdiler. Hermes, Kuran’da adı geçen İdris Peygamber’dir.

Hermes eski dünyada, ulaşılmaz bilgeliğinden ötürü zaman içinde peygamberlik, kimi zaman da tanrı mertebesine yükseltilmiş, insanlığın belleğinde silinemeyecek izler bırakmış efsanevi bir ermişti. Eski Mısır’da astronomi, mimari, geometri, tıp ve teoloji konularında tüm bilgilerin Hermes’e indirildiğine inanılırdı. O, terzilerin piriydi. İlk elbiseyi o dikmişti. Hermes yazının efendisiydi. Kutsal sembol yazısı hiyeroglifi o bulmuştu. Hermes, Eski Mısır’da tapınaklarda ve piramitlerin gizli odalarında turna kuşu suretinde bir yazıcı olarak tasvir edildi. Mısır’ın ünlü ‘Ölüler Kitabı’nda Hermes ‘ilahi sözün efendisi ve ilahi sırların sahibi’ olarak tanımlanır.

‘İlahi Söz’ün efendisi Hermes ve Hermes’in öğretisine ev sahipliği yapan İskenderiye şehri ile Anadolu Işık insanları arasında, erken Hıristiyanları ve Hıristiyan Kilisesi’ni kendi siyasi çıkarları doğrultusunda biçimlendiren Bizans’ı son derece huzursuz, tedirgin ve rahatsız eden gönül bağı, dördüncü yüzyıl ve öncesinde yaşanmış ve sona ermiş geçici bir aşk hali değildi. Akdeniz’in iki yakası arasındaki bu sıcak köprü, tüm zamanlarda var oldu.

İlahi sözAlevi/Işık terminolojisinde; gerçeğin sesi anlamına gelen ‘Hakk’ın Nidası’ ya da, ‘Yaradan’ın sözü’ olarak sadeleştirebileceğimiz ‘Şah’ın Avazı’ deyimleri ile ifade edilir. ‘İlahi söz’ün efendisi Nil deryasının ulu bilgesi, Turna Kuşu sureti ile tasvir edilen Hermes’in (İdris Peygamber) öğretisinin Anadolu’da Alevi sözlü geleneği içinde hâlâ saygın bir yeri vardır. Hemen her yetişkin Alevi insanının ezbere bildiği, Pir Sultan Abdal’a atfedilmiş ünlü Alevi nefesi, Alevi erkânı içinde ona karşı beslenen hürmetin belirgin bir yansımasıdır.

Hazreti Şah’ın avazı,
Turna derler bir kuştadır.
Asası Nil Deryasında,
Hırkası bir derviştedir.

Alevi terminolojisinde Turna kuşu, Hermes’in kendisini ifade eder. Asa yer belirtir, kişinin asasının bulunduğu yer mekânının olduğu yerdir. Bir kişinin hırkasını giymek onun yolunda olmak, onun düşünce ve inancını paylaşmak demektir. Yukarıdaki simge dili ile söylenmiş dizelerde, İlahi kelâmın Hermes tarafından seslendirildiği, Hermes’in yurdunun Nil deltasında olduğu, ancak onun Anadolu’da bir derviş tarafından temsil edildiği ifade edilmektedir.

İlahi söz’ü yeryüzünde ilk dile getiren “irfan kuşu” olarak Alevi sözlü geleneğinde ve Alevi ritüellerinde sık sık karşımıza çıkan Hermes/İdris peygamber, Mısır ‘Ölüler Kitabı’nda ‘ilahi sırların sahibi’ olarak da tanımlanmıştır ki, İdris peygamberin bu niteliği Alevi sözlü geleneği içinde de karşımıza çıkar.

İdris nebidedir hakikat sırrı
Işk-ı faş eyleyip, kudretin narı
Nuh Naci’de gezip kuh-i deryayı
Ol demde bildi Haydar-ı kerrari

Turna kuşu simgesi, Aleviler’in Hermes’e karşı beslediği saygının ve binlerce yıldan bu yana, ona karşı sadakat ile sürdürdükleri bağlılığın ifadesi olarak her zaman Alevi ibadetinin ve Alevi günlük yaşamının içinde olmuştur. Alevi ibadetinin esası ve bütünü olarak niteleyebileceğimiz Alevi Ayin-i Cem’ini görsel bir şölene döndüren, evrendeki en büyükten en küçüğe tüm nesnelerin sonsuz döngüsünü stilize eden Alevi semahların en çok bilineni Hermes’in ismi ile anılır. Turnalar semahı, adını ondan almıştır.

Alevi sözlü geleneği Aleviliğin kutsal kitabıdır. Alevi sözlü geleneği içindeki dizeler birer “İlahi Söz”dürler. Ahmet Edip Harabi, Alevi sözlü geleneği içinde yer alan dizelerin Aleviliğin kutsal kitabı olduğunu şu dizeler ile ifade eder.

Bu ana değin ta kalü beladan
Haberimiz vardır her maceradan
Harabi’ye ihsan olmuş Hüda’dan
Okuyoruz işte kitabımız var

Alevi ibadetinde, Alevi Ayin-i Cem törenlerinde ‘İlahi söz’ün yeryüzüne taşınmasına dedenin/zakirin ‘bağlama’sı aracılık eder. Alevi ibadetinin ayrılmaz parçası olan ve Aleviler arasında ‘telli ayet’ olarak da isimlendirilen bağlama ‘İlahi söz’e ses verendir, yere indirendir. Bu yüzden Aleviler ‘İlahi Söz’ü dile getiren bağlamanın sesinin ‘Turna Kuşu’nun (Hermes’in) sesi olduğuna inanırlar.

turnalar

Alevi nefeslerinde İlahi söz, turna kuşu ve bağlama birbirleriyle öylesine iç içe geçmişlerdir, birbirlerinin içinde öylesine erimişler, kaybolmuşlardır ki, bu üç sözcük adeta aynı öznenin farklı seslerle söylenişleri haline gelmişlerdir. Alevi dedesi sazı eline aldığında ‘ilahi söz, Turna kuşu ve bağlama’ aynı kelimenin içinde tek vücut olurlar.

Sazım sana yad düzen mi kurdular
Tellerini haddeden mi süzdüler
Yad el değip perdelerin bozdular
Sarı turnam sinen parelendi mi

Sana kelam söyler davudi diller
Şu senin sevdana maildir eller
Göğsüne takayım alışkın teller
Sarı turnam sinen parelendi mi

Beş perdeden çalınıyor bağlama
Esip firgat ilen sinem dağlama
Bulam ustasını canan ağlama
Sarı turnam sinen yaralandı mı
(Hekimhanlı) Aşık Esiri

***

Turnam gelir bizim elden
Yeni kalkmış Ağırgöl’den
N’olur konuş bizim dilden

Üç telli, dört telli, beş telli turnam
Sen olmaz isen buralarda durmam
Sen olmaz isen ben sensiz olmam
(Davut Sulari)

***

Sazım bu sesleri Turnadan mı aldın
Pençe vurup sarı teli sızlatma
(Aşık Veysel)

Ulu Mürşit Hermes’le aralarındaki gönül bağı, Alevi inanışının üzeri zarif bir gizemle örtülmüş asli tutkularından biridir. Üç kere yüce Hermes, Alevi erkânı içinde her zaman var oldu. Onun Alevi inanışı içindeki sembollerle korunmuş varlığını ancak bu sırra vakıf olanlar, ‘gözlüler’ anladılar. Görmezler onu bir uçar kuş sandılar.

Aleviliğin Kökleri, Erdoğan Çınar, Kalkedon Yayınevi, (ss.191-196)
aleviligin-kokleri

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑