Ara

Alevîlik

Yol Erkân Meydan

Etiket

Ali

Ahilik

…Sayısız yanlı yazar-araştırmacı bâtınî bir örgüt olan Ahiliği, Anadolu Aleviliğini yaratan insanlarla aynı kökenden gelenlerin kent koşullarında yarattığı bu örgütü, bu örgütün insanlarını, Sünni anlayışın daracık, karanlık dünyasına çekmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu noktada azımsanmayacak bir başarı da sağlamış durumdalar.

Bugün bu anlayışa dur demek zamanı gelmiştir. Anadolu halkının tarihini yeniden yorumlamak; insan üretici gücü bağlamında Aleviliği yaratanlarla Ahiliği yaratanların aynı değerlerle insana, aynı hoşgörüyle beslendiklerini kanıtlamak; Ahiliği ve Ahileri, Sünni kirlenmişlikten kurtarmak, onların sınıfsal kimliklerini, neye karşı kimlerle taraf olduklarını gözler önüne sermek; bu yolla oynanmak istenen oyunu / oyunları bozmak gerekmektedir.

“Alevilik-Bektaşilik mi Ahiliği yaratmıştır; yoksa Ahilik mi Alevilik-Bektaşiliği?” ya da “Alevilik Ahiliktir; Ahilik Aleviliktir”, “Ahilik, Aleviliğin bir türevidir” vb. fazla taraf kokan yüzeysel kestirmelerle tartışmayı üretici kılmak olanaklı değildir.

Doğru olan, anlaşılması / bilinmesi gereken Ahiliğin bir Alevilik yaratısı ya da türevi olarak değil, Aleviliği yaratan insanlarla köken ortaklığı olan, aynı değerler tarafından eğitilen, aynı kolektif bilincin taşıyıcıları durumunda bulunan insanların, hemen hemen aynı zaman aralığında kentlerde yarattıkları bir örgütlenme olduğunun bilince çıkmasıdır.

horasan erenleri

Ahilik Nedir

Ahilik, yalnızca Türkler/Türkmenler arasında varlığını sürdürmüş olan; düşünsel açıdan Ali‘nin adıyla simgelenen toplumsal muhalefete bağlı, bâtınî bir kuruluş olmasıyla belirgin, ancak geçimini sağlayacak bir zanaata sahip olanların girebildiği, alışılagele anlamda bir tarikattan çok, belli kuralları, koşulları ve inanç geleneği bulunan, dine bağlı bir yapılanmadan apayrı özellikler taşıyan bir uğraş örgütüdür, bir iş, emek birliğidir; bu anlamda bir kurumdur.

Araştırmacılar, Ahiliğe temel olan Ahi sözcüğünün, kökeni konusunda tam bir görüş birliği içerisinde değildir. Ancak, genel kabul gören, tarihsel olaylar, olgular tarafından doğrulandığı savlanan anlayış; Türkçe, “yiğit, cömert, eliaçık” anlamlarına gelen “akı” sözcüğünün, zamanla Arapça, “kardeş” anlamına gelen “ahi” biçimine dönüştüğü şeklindedir.

Emevilere karşı Horasan‘da, Abbasi ihtilalinin önderi Ebu Müslim el Horasanî‘yi (…-755) destekleyenler, bir bakıma Ahilerin öncülleriydi. Söylence yüklü de olsa Ebu Müslim sonraları, bir meslek kesimini temsil eder oldu.  Anadolu Rum Abdalları, Hacı Bektaş Veli düşüncesinin yılmaz savaşçıları olduklarının bir simgesi olarak, Demirci Aki Hurdek tarafından Ebu Müslim‘e bir savaş aracı olarak verilen baltayı, sürekli yanlarında taşıdılar. Ebu Müslim el-Horasanî‘nin tarihi kişiliği, efsaneleşmiş yaşamı ve savaşları kapsamında, Ali yandaşlarıyla, Muaviye yandaşları arasındaki mücadeleyi destanlaştırırlar. Horasan’dan/Türkistan’dan Anadolu’ya “Alpler“, “Alp Erenler” oldular.

Ahiliği birinci dereceden etkileyen ve ona önemli katkılar veren Fütüvvetçilik, X.yüzyıldan başlayarak örgütlendi. Fütüvvet, çoğulu “fityan” olan Arapça “delikanlı, yiğit, eliaçık, gözüpek, iyi huylu kişi” anlamlarına gelen “feta” sözcüğünden gelir.

Emeviler yıkılıp, Abbasi soyu başa geçtikten sonra bu kez Horasan / Türkistan kökenli askeri birliklerin güçlü ve imtiyazlı duruma geçmelerine;merkezi otoritenin ekonomik sömürü ve siyasal eşitsizlik dayatmalarına karşı bir tepki olarak, IX. yüzyılından itibaren bâtıni bir şemsiye altında ve Arap halk katında, kimi örgütlenmeler belirmeye başladı. Abbasi yönetimin güçlü olduğu dönemlerde sivil itaatsizlikten öteye geçemeyen bu kıpırdanmalar; devlet otoritesinin zayıflamasıyla tehlikeli boyutlara sıçradı…

Kamu yararına davrandıkları savıyla hareket eden bu fityan ocakları, sonraları; devletin siyasal yapısı içerisine çekilerek etkisiz kılınmaya çalışıldı. Özellikle, asker ve güvenlik güçlerinin yetersiz kaldığı Arap olmayan İslam ülkelerinde seyyar milis gücü olarak kullanılmaya başlanıldı. Fityan ocaklarının, siyasal amaçlarla devreye sokulması onların, standart bir ahlaki disiplin altına girmeleri ya da sokulmaları zorunluluğunu ortaya çıkardı. Bu zorunluluk, fityan ocaklarının öncüleri / önderleri tarafından giderildi ve ilk ikeler şekillenmeye başladı. Başlangıçta fütüvvetçi kuralları olarak bilinen bu ilkeler zamanla, fütüvvetçi, ayyar, şâtır vb. kuruluşların ortak nitelikleri olmaya başladı. Ayrı ayrı adlarla anılan bu tür kuruluşları kendi potasında toplayan fütüvvetçilik, giderek belli amaçlarla belli zamanlarda bir araya gelen ve belirlenen ahlaki / yiğitlik kuralları içinde davranan örgütlerin genel adı oldu.

Abbasi yönetimin iyice zayıflamasıyla fütüvvetçilik, siyasal bir kimlik olarak öne çıktı. Bunun üzerine Fütüvvetçiliği, kendi başkanlığında örgütleyip politik / siyasal amaçları için kullanmayı planlayan Abbasi halifesi Nasır Lidinillah (saltanatı: 1180-1225) çöağının büyük mutasavvıfı, Şahabüddin Ebû Hafs Ömer el-Sühreverdî‘ye (1145-1234), geniş kapsamlı bir fütüvvetnâme yazdırdı. Böylece fütüvvet, belli kurallar çerçevesinde bir öncü örgüt, olağan zamanlarda atıcılık vb. etkinliklerle kendini canlı tutan bir izci örgütü olarak kurumlaştı. Halife Nasır Lidinillah‘ın amacı, bu öncü örgütü, bu izci örgütü kullanarak sarsılmış Abbasi egemliğini yeniden pekiştirmek, güçlüyle güçsüzü birleştiren bir toplumsal kaynaşma sağlamak ve komşu yönetimleri egemenliği altına almaya çalışmaktı.

1183’te örgütün piri ve şeyhi Abdülcebbar‘dan fütüvvet şalvarını giyerek, fütüvvet örgütlerinin şefi oldu. Bu noktadan sonra fityan örgütleri, ilk ortaya çıkış amaçlarına zıt bir kanalda, Abbasi yönetiminin yüksek çıkarlar doğrultusunda davranan aristokrat nitelikli bir saray teşkilatı olarak gelişti.

Fityan örgütleri Nasır‘ın amaçlarını İslam ülkelerine yaydı; bu arada Anadolu Selçuklu Devleti de fütüvvet çağrısına uydu. Önce İzeddin Keykavus (1210-1219), kendi başvurusuyla Halife’den fütüvvet şalvarını aldı; ardından da Alaaddin Keykubat (1219-12377), Halife’nin dinsel danışmanı ve fütüvvetnâme yazarı Süreverdî‘nin elinden Konya’da fütüvvet şalvarını giydi. Böylece, Abbasi saray fütüvvetçiliği, Anadolu’ya taşınmış oldu; Selçuklu sultanlarının korumasında hemen her yana rahatça yayılma olanağı buldu.

***

X.yy’dan başlayarak Batı Türkistan‘da ve İran‘da yoğunlaşan Oğuz kökenli Türkler/Türkmenler, 1040’ta Gazneliler Devletine karşı kazandıkları Dandanakan Savaşı’ndan sonra Rey kentini kendilerine başkent yaparak Büyük Selçuklu Devleti‘ni kurdular.

Anadolu’yu Bizansın elinden almak amacında olan Selçuklular; 1048’de Pasinler‘e, 1054’te Muradiye‘ye, 1059’da Sivas‘a, 1064’te Kars‘a girdiler. 1071 Malazgirt Savaşı‘ndan sonra Anadolu, bütünüyle Selçuklulara açılmış oldu. 1071’i izleyen göçler, XIII.yy’ın sonlarına değin sürdü. XIV.yy’dan başlayarak göç hareketleri ters yönde, yani Anadolu‘dan İran‘a yapılmaya başlandı.

1071’den 1225 yıllarına değin Anadolu‘ya büyük dalgalar halinde giren Türk/Türkmen toplulukları, genelde göçebe idiler.

1220’de Moğolların, Harezmşahlar Türk Devleti‘ni ortadan kaldırmasından sonra, Maveraünnehir ve Türkistan‘daki Türk kentlerinin tüccar ve sanatkâr halkı, dükkânlarını, tezgâhlarını bırakıp Anadolu‘ya yöneldiler. Bu ikinci büyük göç dalgasıyla gelenler, öncekilerinin aksine çoğunlukla kentliydiler…

1240’ta, Baba İshak‘ın önderliğindeki Türkmen ayaklanması, Selçuklu ordusu tarafından acımasızca bastırıldı. Ancak, Baba İshak‘ın müritleri, onun bâtınî inançlarını devam ettirdiler.

***

Hrıstiyan kökenli ticaret erbabının ağırlıkta olduğu kentlerde, esnaf/zanaatkâr zemininde, ikinci büyük göç dalgasıyla gelip buralarda yerleşik yaşama geçen Türkmen kitleler; asıl adı Şeyh Nasreddin Ebu’l Hakayık bin Ahmet el-Hoyî (1169-1261) olan Ahi Evren‘in öncülüğünde/önderliğinde, Arap kanalından gelip daha önce Anadolu’ya giren ve Selçuklu sultanlarının korumasında hemen her tarafa yayılmış bulunan Fütüvvetçiliği, Asya‘da yarattıkları kent değerlerinin belirleyiciliğinde yorumlayarak bir uğraş örgütü, bir iş, emek örgütü olarak Ahiliği kurdu.[68]

Baba İshak Ayaklanması, Selçuklu Devleti‘nin ne denli zayıf olduğunu ortaya koymuştu. Bunu sezinleyen İran‘daki Moğol kuvvetleri kumandanı Baycu, 1243 yılında Selçuklu ülkesine yürüdü: Sivas‘ın 80 km doğusunda bulunan Köse Dağı‘nda yapılan savaşta Selçuklu ordusu, sayıca kendisinden az olan Moğol ordusuna utanç verici bir biçimde yenildi. Bu yenilgi üzerine Selçuklu Devleti, Moğolların yönetimine girdi; Anadolu‘da tam bir düşkünlük ve feryat devri başladı. Anadolu‘da Moğollara karşı mücadele eden biricik unsur, Türkmenler oldu. Selçuklu sultanları ya da onlar adına iktidarı ellerinde tutanlar, göçebe unsuru ile yerleşik unsuru birleştirip Moğollara karşı bir direniş oluşturamadılar. Tam tersine Moğollara dayandılar. Tam bu noktada, önce Selcuklulara, ardından Moğollara yaslanan Mevlevilik devreye girdi; Mevlevilik yoluyla [aracılıyla] Alevilik-Bektaşîlik ve Ahilik baskı altına alınmaya çalışıldı; düşünsel ürünleri yok edildi.

Bütün bunlara karşın, Türkmen direnişi kırılmadı; Alevi-Bektaşiler ve Ahiler Moğollara, bağlısı Selçuklulara, yanlısı Mevlevilere karşı mücadelerini sürdürdüler. Moğol bağlısı IV. Rüknettin Kılıç Arslan‘ın Kırşehir emirliğine atadığı bir Moğol soylusu ve Mevlana müridi olan Nurettin Caca, ayaklanan Ahilerin tümünü kılıçtan geçirdi; Ahi Evran de bu katliamdan kurtulamadı (1261).

ahi-evran
Anadolu‘da ilk feodal devlet olan Selçuklu egemenliğinin geniş karnında ve kentlerde, üretim/bölüşüm temelinde bir meslek örgütlenmesinin insanları olarak öne çıkan Ahiler, başlangıçta merkezi yönetimle bir çelişki içerisinde değillerdi. Ancak giderek, sömürünün ve siyasal eşitsizliğin dayanılmaz boyutlara ulaşması, kırlardan kentleri kuşatması sonucu Ahiler, kendileri dışında kalan Türkmen kitle ile birlikte davranmaya başladı. Moğollar’a karşı Selçuklular’ı içtenlikle destekleyen ve bu yolda önemli direnmeler gösteren Ahiler, Selçuklu yönetiminin Moğollar’a dayanmasıyla onlarla kesin bir kopuşmaya girdi; Bu süreç içerisinde, Selçuklu/Moğol yanlısı bir kanala oturan Mevlevilikten de iyice uzaklaştılar. Kırsal kesimde, köylülük arasında bir anda yaygınlaşan ve daha sınıf yoğun bir mücadelenin öncüleri durumunda bulunan Alevi-Bektaşilerle birleştiler. Böylece Ahilerin devrimci yanı öne çıkmış oldu.

Selçuklu sultanlarının Moğol yönetimine girmesi üzerine Türkmenler devlete karşı tam bir itaatsizlik içine girdiler. Bu aşamada, Selçuklu sultanları Türkmenleri, itaat altına alacak bir güce de sahip değillerdi. Bu nedenle ilk İlhanlı hükümdarı Hülagü (1256-1265) Anadolu‘daki Moğol kumandalarına, Türkmenleri tenkil etmeleri buyruğunu verdi; Sivas ve Kayseri yöresindeki Türkmenlere ağır bir darbe vuruldu; bir kesimi, güneye inerek Memluk topraklarına sığındı.

1277’de Mısır-Suriye Türk Memlukları hükümdarı Baybars, Selçuklu devletinde iktidarı elinde tutan Pervane Muineddin Süleyman’ın daveti üzerine Anadolu’ya yürüdü ve Elbistan ovasında Moğol ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. İzleyen süreçte, Anadolu’da çok sayıda beylikler kuruldu. Ebu Sayid Bahadır Han‘ın ölümü üzerine (1335) Moğollar arasında şiddetli bir mücadele başladı. Bu mücadele sonucu, Anadolu beylikleri tam bir bağımsılığa kavuştu. Siyasal birlikten yoksun bu ortamda, Ahiler öne çıkarak kentleri yönetmeye başladılar. Hemen hemen her kentte, başlarında bir Ahibaba bulunan esnaf ve sanatkâr dernekleri vardı. Bunlar silahlı olup, aynı zamanda siyasal açıdan yerel bir kuvveti temsil ediyordu Bütün gün çalışan yiğitler, geceleri dernek merkezinde toplanarak sohbet ederler, türküler çağırıp, raksederlerdi. Dernek merkezleri aynı zamanda birer misafirhane idi; uzak yakın yerlerden gelen yabancılar, bu Ahi odalarında çok sıcak bir konukseverlik görürlerdi.

Bu yanlarıyla Ahiler, Osmanlı Devleti‘nin kuruluşunda da büyük bir rol oynadı. Osman Gazi‘nin kayınpederi Edebali, bir Ahi şeyhiydi; birçok silah arkadaşı örgüte üyeydi. Ahi örgütü, XVIII. yy’dan sonra loncalara dönüşmeye başladı; iç ve dış ekonomik gelişmelere koşut olarak Meşrutiyet‘le birlikte iyice zayıflayıp ortadan kalktı.

***

Anadolu Selçukluları döneminde ortaya çıkan ve yaygınlaşarak Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna önemli katkılar veren; esnaf, zanaatçı, çiftçi gibi çalışma kollarından insanları kapsayan Ahiliğin, ülke düzeyinde bütünlük gösteren bir iç işleyişi vardı.

Ahi Evren, örgütün sürekliliğini sağlamak için Ahiliği, tekke ve zaviyelere bağlamıştı. Herhangi bir meslekte çalışabilmek için, o mesleğin Ahi zaviyesine bağlanmak zorunluydu. Bir meslekte çalışmak isteyen önce çırak olarak alınır, daha sonra kalfa ve usta olarak zanaatında ilerlerdi.

Yerel Ahibaba‘larının atamaları ve azilleri, Kırşehir‘deki Ahi Evren Tekkesi piri tarafından onaylanırdı. Her Yıl Anadolu‘ya ve Rumeli‘ye Ahi örgütü başkanının görevlendirdiği nakibler ve halifeler giderdi. Yerel örgütlerin durumunu inceler, esnafı toplar yeni taliplere, kalfalara ve ustalara peştemal kuşatırdı; tezgâh açacaklara izin ve ruhsat verirdi.

Ahilik bir örgüt olduğu için ona her isteyen giremezdi. Örgüte, örgütten yetkili birinin aracılığı ve onayıyla girilir; belli kurallara göre uygulanan bir giriş töreni yapılırdı. Yaş ve aşama bakımından küçükten, büyüğe gösterilen sınırsız bir saygı zemininde, herkes birbirinin kardeşi idi. Ahlakî bakımdan küçültücü, yerilmeye, kötülenmeye elverişli kimselerin örgütte yeri yoktu; bilinmeyerek alınmışlarsa bir daha alınmamak üzere kovulurlardı.

Örgüte girmesi uygun görülen kimseye, örgütün bir üyesi olduğunun, kendini örgüte vereceğinin ve örgüt kurallarına uyacağının bir simgesi olarak “Şed” (kuşak) bağlanırdı.

Kuşak bağlamanın 12 koşulu vardı: Bunlar; bilgi / amel / sabır / yol gösterici olma / kötülüklerden uzak kalma; iç arınmışlığı, kurtuluş / Tanr’ya şükretme / tövbe / çaba gösterme / yakın dostluk kurma / sadakat / kendini Tanrı’ya, Tanrı inancına verme / alışkanlığı bırakma.

Örgüte girmek isteyen kişiye, özel törende; nefes vermesi, uğur getirmesi için usta, yol atası, sağ yol yoldaşı ve sol yol kardeşi olmak üzere dört simgesel kişi seçilirdi. Bunlar örgüte girene tinsel bakımdan öncülük eder, yardımına koşar, yol gösterirdi.

Örgüte giren kişi, Ahi olabilmesi için üç dalda eğitilirdi: Şeriat, Tarikat, Marifet bilgisi verilerek gerekli bilgiyle donatılır; bir uğraş alanında yetişmesi sağlanarak meslek sahibi kılınır ve gerekli beceriler kazandırılarak savaşacak duruma getirilirdi.

Ahilikte uğraşın öncüsü bir peygamberdi; bu nedenle peygamberler, bir iş, uğraş sahibi olarak algılanırdı.

Âdem, tarımcı;
Şit, hallaç;
İdris, terzi;
Nuh, marangoz
Hûd, ticaret erbabı
Salih, deveci;
İbrahim, sütçü;
İsmail, avcı;
İshak, çoban;
Yusuf, saatçı;
Musa, çoban
Zülküf, ekmekçi;
Lut, tarihçi;
Üzeyir, bağcı;
İlyas, culhacı;
Davut, zırhçı;
Lokman, hekim;
Yunus, balıkçı;
İsa, gezgin ve
Muhammed, tüccardı.

Ahiliğin genel kural niteliğinde altı ilkesi vardı:

Elini açık tut,
Sofranı açık tut,
Gözünü bağlı tut,
Kapını açık tut,
Dilini bağlı tut ve
Belini bağlı tut.

Bunların ilk ikisi eli  sıkılıktan kaçınmayı, eliaçıklığı, yardımlaşmayı; üçüncüsü, başkalarının işine karışmamayı, her olup biteni görmemeyi; dördüncüsü, konukseverliği ve son ikisi kendine egemen olmayı, duyguların, tutkuların tutsağı olmamayı simgelerdi.

***

Görüldüğü gibi Ahilik, Alevilik-Bektaşiliği yaratan insanlarla aynı kökenden gelenlerin, yine benzer kaynaklardan beslenerek yarattıkları, Anadolu kırını kentte tamamlayan, bütünleyen; bir iş, uğraş örgütüdür. Bugünün yazar-araştırmacılarına düşen görev, Ahiliğin kural, ilke ve inanç öğelerini tarihin gerisine giderek, kaynağına ulaşarak aydınlığa çıkarmak olmalıdır.

Esat Korkmaz [Anadolu Aleviliği, Berfin Yayınları, 3.baskı, ss.140-148]
0000000264990-1

Reklamlar

İslam’da Termidor

“İslam’ın gelişiminde de, özellikle Hudeybiye antlaşmasıyla başlayan süreçte, o güne kadar İslam’ın gelişmesinin karşısında duran, “Beni Ümeyye soyu” ya da “Emevi oğulları” adıyla simgeleşen kesimlerin, İslam’a geçtik görüntüsü altında, iktidarı ele geçirip, İslam’la özdeşleşen kesimler ile onun öncü kadrosu olan Ehli Beyit soyundan intikam aldılar.”

“Termidor” kavramı 1789 Fransız ihtilalininde ortaya çıkmış, sosyal bir olguyu anlatmak için kullanılan bir sözdür.

Sosyal bir devrimde ya da sosyal bir gelişim aşamasında, egemenliklerini kaybeden toplum kesimlerinin, yükselen yeni değerlerin temsilcisi görünümünde yeniden iktidara gelip, o sosyal gelişmeyi ya da devrimi yapan toplum kesimleri ile ona öncülük eden kişilerden intikam almasını anlatır. Her devrimin kendi çocuklarını yiyen kediye benzetilmesinin sosyal temeli de budur.

Albet Soboul, 1789 Fransız İnkilâbı Tarihi adlı kitabının “Termidor gericiliğinin ilerlemeleri” başlıklı bölümde bunu şöyle anlatıyor:

“Thermidorcu devreyi nitelendiren şey, müphem ve karışık siyasi mücadelelerdir. Bu mücadelenin girift oluşu, asıl varılmak istenen hedefi gizlemiştir. “Namuslu insanlar, biraz sonra “eşraf” adını alan bu insanlar o küçük burjuvaları, zanaatçıları, dükkân sahibi esnafı, hattâ kalfaları, bir kelime ile bir ara kendi kanunlarını zorla kabul ettirmiş olan halk inkılâpçılarını siyasi hayattan söküp atmak düşüncesindeydiler.”[1]

Troçki’de, İhanete Uğrayan Devrim adlı kitabında, Sovyetler Birliğinde devrimin geriye doğru gidişe başlayıp, devrimi yapan kadroların tavsiye edilmeye başlandığı, Stalin dönemini Sovyet Termidoru diye nitelendirir.[2]

Bence İslam’ın gelişiminde de, özellikle Hudeybiye antlaşmasıyla başlayan süreçte, o güne kadar İslam’ın gelişmesinin karşısında duran, Beni Ümeyye soyu ya da Emevi oğulları adıyla simgeleşen kesimlerin, İslam’a geçtik görüntüsü altında, iktidarı ele geçirip, İslam’la özdeşleşen kesimler ile onun öncü kadrosu olan Ehli Beyit soyundan intikam aldıklarını düşünüyorum. Bu yazımda kısaca işte bu olguyu anlatmak istiyorum.


İSLAMDA TERMİDOR

İmam Ali (doğumu 598 – ölümü 661), Ebu Mülcem tarafından öldürülünce, Kur’an’ın Tevbe suresinin 107. ayetinde söylediği dille söylersem, “daha evvel Allaha ve peygamberine karşı savaşmış olan”, sonradan İslam’ın içine girip İslam’ın içinde İslam kisvesi altında yükselmeye başlayan Ümeyve – Emevi oğullarının önünde hiçbir engel kalmıyor. Bundan sonra ellerine geçirdikleri devletin adını Emevi devleti diye değiştiriyorlar. Emevi Devletinin ilan edilmesi, İslam’da Termidor hareketinin taçlandığı andır. İmam Ali bu dünyadan göçtükten sonra artık Emevi ailesinin önünde korkulacak hiçbir engel kalmadığı için saf olarak görünmeye başlarlar. Buraya kadar anlattıklarıma ek olarak, Sosyal pratik açısından Emeviliğin ne olduğunun anlaşılması için yaşanılan şu tarihi anların göz önüne getirilmesi yeterli olur sanıyorum.

Fuzuli, Hadikatü’s Süedâ adlı eserinde, Kerbela destanı’nı anlatırken, Aşure günü diye bilinen, Muharrem ayının onuncu gününü, şöyle anlatır. Hüseyin savaş meydanına çıkıp savaşacak er istiyorum deyince “karşısına, Şam emirlerinden ve dövüşte şöhret kazanmış olan Kartube oğlu Temin çıkıp”, Hüseyin’e şöyle dediğini yazar:

“-Ey Hüseyin! Dedi. Tek başına öyle bir askerin karşına çıkmışsın ki, baban ve atan eski günlerde Nehrivan’da, Sıffıyn cenginde çoğunun –atasını, babasını- öldürmüştür. Hatıralarında henüz o kin silinmemişken, şimdi de çoğunun dost ve evladının öldürülmesi düşmanlığı yenilemiştir! Zaman zaman da daha tazelenmektedir. Böyle bir askerle karşı karşıya gelmek yanlış bir harekettir. Yapılacak iş biat yoluna girmek ve kurtuluşa ermektir.” dediğini yazar.[68] Şehit edildiği gün İmam Hüseyin’in karşısında oluşan ordunun -topluluğun durumunu, kininin ta nerelere dayandığını görüyor musunuz? Emevi iktidarının niteliği, bundan daha iyi nasıl anlatılır? Annem; “dinleyen anlatandan uz olmalı, anlatıcıyı yormamalı” derdi. Bu yüzden sözü daha fazla uzatmak istemiyorum.

Kerbela cengin sonunda İmam Hüseyin şehit edilir. İmam Hüseyin’in gövdesi Kerbela sahrasında bırakılıp, kesik başı, Şam’a götürülerek, gümüş bir tepsi içinde, Halifenin sarayına getirilip, Yezid’in önüne konur. Hem Emevi devletinin başı, hem de halife olan Yezid’in, elindeki bir çubukla, İmam Hüseyin’in dişlerine vurduktan sonra, mağrur bir eda ile şöyle dediğini tarih kitapları yazar. “Keşke Bedir’de bulunan büyüklerim sağ olsalardı da bu hâli görselerdi ve sonrada bana, sevinerek, elin vâr olsun diye seslenselerdi. Toplumun ulularını öldürdük, Bedir savaşının öcünü aldık; Hâşimoğulları saltanatla oynadılar; yoksa ne gelen bir haber var, ne inen bir vahiy. Bende anamın oğlu olmayayım Ahmed oğullarının yaptıkları işlerin öcünü almazsam.” [69]

Emevi devleti resmiyette yaklaşık olarak bir asır yaşamıştır ama Aleviler Hz. Muhammed’in vefatından sonra iktidarın el değiştirdiğini, Emevi devletinin bu sürecin bir ürünü olduğuna inanırlar. Bütün bunlardan dolayı da Aleviler, hem Emevi geleneğini, hem de Emevi geleneğinin türevleri olarak gördükleri Sünniliği kendilerinden saymazlar; onlarla kendilerinin aynı dinden, aynı kültürel gelenekten geldiklerini (olduklarını) asla kabul etmezler.

Hamdullah Çelebi 1827’de, Şeriat mahkemesinde yargılanırken, sorulan sorular üzerine bir yerde aynen şöyle diyor: “efendim kadı hazretleri. Senin ehli Sünnet vel Cemaat dediğin mezhep sapkın ve bidattır. Can hayfı olmadan doğruyu söylediğimin tutanaklara geçilmesini istiyorum. Mahkemenizin ve şu andaki devletinizin İslam diniyle yakından uzaktan ilginiz alakanız yoktur. … benim sizden can için bidat mezhebinize İslam diyeceğimi mi sanıyorsunuz?”[70]

Bu duruşmanın diğer bir gününde yine sorulan bir soruya, Hamdullah Çelebi şöyle bir yanıt veriyor: “Kadı Efendi Hazretleri, sen Sünni güruha İslam dememizi mi istiyorsun? Bizlere hiddetle, şiddetle kabul ettiremezsin. Asla Müslüman diyemem.’ … ‘Efendim kadı Hazretleri, asla acıma hissi olmayan zalim, gaddar, bu kadar merhametsiz kişileri kabul edemem. Hiçbir gerçek eren, eşkıya güruhuna İslam veye Müslüman dememiştir”[71]

Yine başka bir gün bir soru üzerine şöyle diyor Hamdullah Çelebi: “Kerbela’ Hz. Hüseyin şehitliğinde demişti ki kan döken katil bu şaki güruhu asla İslam olamaz buyurmuştur. Ve bu şaki güruhuna mahşerde dedem şefaat etmeyecek demiştir. O tarihten sonra gelen erenlerden, evliyalardan, imam veya şeyhten, meşayihten asla kimse Kerbela katillerine ve benzerleri olayları meydana getirerek kan dökenlere asla İslam ve Müslüman denilemeyeceğine yeminle bildirmişlerdir.”[72] Sünnilik asla ve asla din ve mezhep değildir. Halife’nin sarayında hükümet etme siyasi gurubudur[73]

Aleviler Emevi geleneğinin türevlerinin hiçbirine İslam ya da Müslüman demezler. Alevi dünyasında bir konudan söz edince, o konu hakkında Alevi ozanların deyişlerinden[74] örnek vermek bir gelenektir. Ben bu geleneğe uyarak iki deyişte sunmak istiyorum. Bu deyişlerden biri, Feyzullah Çınar‘ın türkü olarak söylediği sözleri Edip Harabi‘ye ait olan Ebu Hanifi’yi anlatan deyiş. Bilindiği gibi Ebu Hanifi Sünni geleneğin en önemli en yaşlı imamıdır. Onu, Harabi, anlatırsan ona sen İslam değilsin diyor. Diğer deyiş  Nesimi‘ye ait:

 ETME VAZİFE

Mezhebinden bir zâhit sual olunsa
Dersin ki mezhebim Ebu Hanife
Zerre kadar senin imanın ola
İmam demez idim böyle herife

 Hâşa şümme hâşa[75] İmâm değildir
Vallah-i İmâm-ı âzam değildir
İmamlık bertaraf İslam değildir
Kulak asma böyle bir ercâife[76]

 Cenâb-ı Hazret-i Nebiyyüzzişân[77]
Evladına oldu bu herif düşmân
Harabî sen İmam Cafere bağlan
Başka mezheplere etme vazife

***

Nesimi‘nin deyişi de şöyle:

Şu bizim imanımız bir imana benzemez
Ruhumuz rüya görür bir seyrana benzemez
Engindir makamımız yücedir menzilimiz
Hızlı gider göçümüz bir kervana benzemez

 Süleymanlar içinde Ali bir Süleyman’dır
Süleymanlar bildiler Süleyman’a benzemez
Avam kavmi niçin kabul etmez dirliği
İçimizde dinimiz Müslüman’a benzemez

 Sırrı zatım pevheriyem ben Müslüman olmazam
Ehli İrfan’a yakınem ben Müslüman olmazam
Atam der Müslüman’ım, hem de Veliyim amma
Bu şeriat şart üzere ben Müslüman olmazam

 Ey Nesimi fark etmezler evliyanın sırrını
İçtiğimiz bir katre, bir ummana benzemez
Kitabımızda bir kîl dağlar kadar görünür
Biz bir ayet okuruz, bir Kur’an’a benzemez.

***

Tarihsel olarak, kendi kendilerine: Işıkçı (Işık tayfası), Babayi, Kırklar, Çelebiler, Kalenderiler, Bektaşiler, Kızılbaşlar, Aleviler diye adlandıran anlayışın uluları Emevi geleneğinin türevlerine “İslam” ya da “Müslüman” demezler ama tarihsel olarak bir devlet dini haline gelen Sünnilik bu isim hakkını elinde bulunduruyor. Yani Müslüman ya da İslam denince ya Sünni ya da Şiiler akla geliyor. Bu yüzden Anadolu’daki Alevilerin kendilerine sadece Alevi ya da Kızılbaş demeleri yeterlidir. Bence tarihsel, toplumsal, düşünsel süreçler açısında hiçbir şekilde Emevi geleneklerine benzemeyen Alevilerin adlarının da onlardan ayrı olması doğru olur.  Aleviyiz ya da Kızılbaşız demeleri yeterlidir.

KARDEŞLERİM!

Onların adına benziyorsa adınız eğer
adınızı değiştirin.
Vebanın girdiği kapıdan girin
onların evine atmayın ayak…

Nazım Hikmet

Aşk ile…

Rıza Aydın. 19 Şubat 2016.

ter

[1] Albert Soboul, 1798 Fransız İnkılabı Tarihi, cem yayınları İstanbul 1969, sayfa 462.

[2] Leon Troçki, İhanete Uğrayan Devrim, Yazın yayıncılık İstanbul 1991, sayfa 70.

[68] Fuzûli, Hadikatü’s Süedâ, Sadete ermişler bahçesi, sayfa 444

[69] Abdülbâki Gölpınarlı. “Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve ŞİİLİK.”, kitabının: 381ile 388- 398. sayfaları

[70] Hamdullah Çelebi’nin Savunması, Yayınlayan İsmail Özmen –Yunus Koçak, Ankara 2007, sayfa 94.

[71] Hamdullah Çelebi’nin Savunması, Yayınlayan İsmail Özmen –Yunus Koçak, Ankara 2007, sayfa 101

[72] Hamdullah Çelebi’nin Savunması, Yayınlayan İsmail Özmen –Yunus Koçak, Ankara 2007, sayfa 101 – 102

[73] Hamdullah Çelebi’nin Savunması, Yayınlayan İsmail Özmen –Yunus Koçak, Ankara 2007, sayfa 114

[74] Alevi geleneğinde, Alevi literatüründe şiire “DEYİŞ” denir, Babagan Bektaşilerse buna “NEFES” derler. Ben bu yüzden “DEYİŞ” demeyi yeğledim.

[75] Haşa sümme hâşa: asla, kesinlikle, asla

[76] Erâcife: uydurma sözler

[77] Nebiyyüzzişân: yüce peygamber

Neden İslamî Takiyye? Neden Ali?

«Son dönemde tozu dumana kattılar; ‘Ali’li Alevilik mi, Ali’siz Alevilik mi?’ diye! Öncelikle belirtelim: ‘Mistik maya’ olmadan Alevilik olmaz. Ali mistik tasarımın en üst kimliği olduğu için de Ali’siz Alevilik olmaz. Ali’nin inanç ya da söylence kimliği, ortodoks kimlikli Ali’nin kimi meziyetlerinin yakalanması ile yaratılmıştır. Giderek inanç-söylence tasarımın değerleri, ortodoks değerlerini yok etmiştir. Sorun, ‘Ali’siz Alevilik’ gibi bir yaklaşımı hayata geçirmek değil. Sorun, ortodoks tasarıma karşı batınî tasarımın “niçin” ve “nasıl” yapıldığını algılamak, anlamak ve anlatmaktır. Çünkü Anadolu Aleviliği, geriye dönüş kültünü büyük bir kıvraklıkla kullanmıştır. Ali olmasaydı bile, kült gereği bir başka “meziyetli” kimlik, batınî tasarımın konusu olacaktı ve başat inanç kaynağının tam ortasına yerleştirilecekti; söylencelerin birinci dereceden kahramanı olacaktı.» (Esat Korkmaz)

240px-Hallaj


Neden İslamî Takiye?

«İskenderiye okulunun ortadan kaldırılması girişimleri ilki, dördüncü yüzyılın sonlarında meydana geldi. 391 yılında Hıristiyan piskoposu Theophilos, Hermes’in Mısır’da yaydığı dine ait tapınaklardan birini kiliseye dönüştürmek istedi. Hermes yanlıları bu girişim karşısında çılgına döndüler. İsyan edip sokaklara döküldüler. Büyük bir ayaklanma başladı. Şiddetli çarpışmalar oldu. Bizans valisi Hıristiyanları da yanına alarak kalkışmayı bastırdı. Daha sonra , İmparator ve vali tarafından başkaldırının asıl suçluları oldukları tespit edilen İskenderiye Kütüphanesi’nde bulunan Hermetik kitapların büyük bir bölümü Bizans imparator I. Theodosius’un emriyle şehrin hamamlarında yakıldılar.

Bizans İmparatoru I.Theodosius, İskenderiye’den sonra İmpartorluk içindeki Hermes ekolünden gelen tüm mabetleri Hıristiyanlık karşıtı gelişmelerin kaynağı sayarak kapattı. Bizans topraklarında o güne kadar görülmedik ölçülerde bir kitap yakma olayları yaşanmaya başlandı. Sadece İskenderiye kütüphanesi‘nde yakılan kitapların sayısı 400.000 civarındaydı. Hıristiyan bağnazlığı insan aklının alabileceği sınırların çok dışına taştı. Onca değerli kitap, dünyanın geleceğinde artık bir daha var olmamak üzere kaybolup gitti.

Bu kitap yakma olayları aslında bir tür, insanlığın kayıtlı hafızasını imha etme girişimleriydi. Hıristiyanlık, insan zihninde kendi öğretisine boşluk açmak, yer bulmak için insanlığın beleğini boşaltmaya kalkışmıştı. Bu yangınlarda her şey kaybolmadı.Yangınlardan canlarını ve kimi değerli kitaplarını kurtarabilmiş Hermes bilgeleri yüzyıllar boyu geleneklerini yeraltında sürdürdüler. Büyük yangından uzun yüzyıllar sonra Hermetik eserler ilk önce Bağdat sarayında gün ışığına çıktılar. Hermetik eserlerin Bağdat’ta Arapçaya çevrilmesiyle birlikte Bağdat sarayı bilimde, sanatta ve edebiyatta büyük gelişmeler gösterdi. Arap kabile devleti kısa zamanda bir dünya imparatorluğuna dönüştü.

Arap İmparatorluğu şaşırtıcı çıkışını tamamladıktan hoşgörüsünü kaybetti, bağnazlığa teslim oldu. Hermetik eserler ve Hermes geleneğinden gelen bilginler Bağdat’tan dışlandılar kovuldular.» (Erdoğan Çınar)

abou-muslim-al-khorassani
«Halife Ömer döneminde fethedilen Mısır‘da, yeni yönetimin ilk işi, daha önceki çağlarda olduğu gibi İskenderiye okulunu dağıtmak ve bu okulda asırlar boyunca toplanmış olan ve hemen her fetihten sonra yakılan muhteşem İskenderiye kitaplığını, Romalılardan sonra bir kez daha yakmak oldu. Okulun üyesi filozofların yapabilecekleri tek şey vardı. Müslüman olmak ve öğretilerini İslam’i bir çerçeveye oturtmak. Bunun için filozoflar, İslamiyet’in içindeki Batıni muhalefetten yararlandılar. Hilafet iddiaları nedeniyle Ömer‘in karşısında olan, Peygamberin damadı Ali‘nin yanını tuttular. Bu filozoflar, Ali yandaşları olarak, İslamiyet’e bambaşka bir boyut getirdiler.

İslamiyeti kabul eder görünen İskenderiye okulu mensupları derhal Yunanlı (Ege’nin iki yakası, Yunanistan ve Anadolu. Ş.K) filozofların ve özellikle de Pisagor (İyonya, Anadolu’da bugünkü İzmir ve Aydın illerinin sahil şeridine Antik Çağ’da verilen addır. Ş.K) ve Eflatun‘un eserlerini yaymaya başladılar. Kuran’daki bazı deyişlerden faydalanmasını iyi bilen filozoflar, “Tanrının sıfatlarından birisi de Âlim’dir. Bu yüzden Tanrıya en yakın kişiler bilginlerdir” diyerek, kendilerine bir koruma kalkanı kurdular ve öğretilerini bu hüviyetleri çevçevesinde daha da rahat yayma fırsatı buldular.» (Cihangir Gener)

Shiite_Calligraphy_symbolising_Ali_as_Tiger_of_God


Neden Ali?

 

«İsmaililik de, Ali’nin katliamdan kurtulan torunu Zeynelabidin’in soyundan gelen Cafer Sadık’ın oğlu İsmail’in imamlığını kabul eden Batınilerin örgütü olmuştur. İsmaililik ve diğer Batıni ekoller, Ali yandaşlığı vasıtasıyla Müslümanlığı kabul etmiştir. Ancak bu ekollerin genel tutumu, Müslümanlığın ortodoks Sünni sistemini kabul etmeyen farklı inanç ve ideolojilerin Müslümanlık bünyesi içerisinde, kendi inançlarını sürdürme çabalarının ifadesidir. Nitekim, İsmaili öğretisinin felsefî ve örgütsel boyutu, kadim Babil ekolüne ve Pisagoryen öğretilere dayalı Saabi inançlarının, Maniciliğin, Neo Platonculuğun, Hermetizmin, kısaca o güne kadar var olan Batıni ekollerin bir devamı olduğunu açıkça göstermektedir.

İslamiyet’in, kendi bünyesinde var olan, Hanif dinin Batınî felsefesi ve kimi uygulamalarının dışında, Sünni yönetimin Batıni ekollerle ilk karşılaşması, Mısır‘ın Müslüman güçlerce fethi sırasında meydana geldi. İslamiyet’in Arap yarımadasından çıkıp tüm Ortadoğu’ya yayılmaya başladığı sırada Mısır’da halkın bir bölümü Hıristiyan, bir miktarı Yahudi ama büyük çoğunluk eski çok tanrılı din taraftarıydı. Mısır’ın Batıni inanç sisteminin merkezi olan Osiris mabedi yıkılmış ve rahiplerin büyük bölümü Kudüs‘e geçmişlerdi. Ancak Batıni doktrin, varlığını kuşaktan kuşağa sürdürüyordu. Doktrinin başlıca kaynağı, İskenderiye’deki Yeni Eflatuncu İskenderiye Okulu idi.

Uzun zamandır güçlü bir devlet yapısından uzak olan Mısır, muazzam İslam orduları karşısında fazlaca direnmeden teslim oldu. Onların, Hıristiyanlar ya da Yahudiler gibi kendi inanış biçimlerini koruma lüksleri yoktu. Çünkü Müslümanların gözünde Tanrı yoluna döndürülmesi gereken putperest kâfirlerdi…Müslüman oldular.» (Cihangir Gener)

yedi ulu ozan
«İslam kültür ve düşünce tarihini derinden etkileyen hiç bir tasavvuf cereyanının, İslamiyet’in beşiği olan Arabistan’da doğmamış, gelişmemiş ve yerleşmemiş olması -ki bugün de öyledir- tasavvufun yapı itibariyle, İslamiyet’i kendi eski kültürleri dahilinde algılayan Mevalî orta tabakasının, kitabî ve nasçı İslam anlayışını temsil eden hakim Arap müslüman sınıfına karşı geliştirdiği mistik bir tepki hareketi olmasının bizce en reddedilemez delilidir.» (Ahmet Yaşar Ocak)

***

«Alevilik, İslam’ın çıkısına bu bağlamda sahiplenir. O değerleri, kendisinin değerleri olarak görür. Devletleşmiş İslamı ise reddeder. Belki, doğru anlamıyla İslam’ın “özü olma” söylemini bu temelde ifade ederek doğrulayabiliriz. Yolun bilgeleri ne yaptıklarını ve ne söylediklerini bilerek hareket etmişlerdir. Bu gün, bu söylemi dillendirenler, bu bağlamda değil, hem asimilasyon etkisiyle hem korku etkisiyle ve hem de soyu koruma etkisiyle bunu ifade etmektedirler.» (Haşim Kutlu)

bv

Ali Üzerine


Ali şeriatta Aslan,

Tarikatta Şah-ı Merdan
Marifette Veli, Evliya
Sırr-ı Hakk-i-Kat’te ise Ali’den başka Hakk yoktur.

İlim öğretilerinin sistematiği içinde (dinler gibi) her insanın bu kapılardan geçmek zorunda olduğunu bilen erenler, bunları her ne kadar isim olarak kendi içlerinde ifade etmişlerse de, birini (Şeriat Kapısını) Alevilik felsefesinin yapısı-öğretisi içinde tümden reddetmiş, diğerini ise (tarikat Kapısını) sadece ve sadece yaşadığı toplum içinde, yani müslümanlar arasında, gizlenebilmek için kullanmışlardır!!!

Marifet Kapısı, varlığın (Ali’nin) aşk ateşinde piştiği kapıdır. Tanrı’ya (Hakk-i-kat’e) kavuşmak uğruna her şeyden, kendi canından bile vazgeçmeye hazır olduğu kapıdır. Yapacağı tüm fedakârlıklar, O’nun için yapmayı özlemle beklediği ve zaten arzu ettiği şeylerdir. “Ali” artık evliyadır. Tanrı yolunda kendini kendinden silen, O’na kavuşmak için her şeyden vazgeçmeye hazır olan bir evliya.

Ve işte tüm bu tekâmül etmişlik ile “Ali” Tarikat kapısının sonunda elde ettiği “Haydar-ı Kerrar, Şah-ı Merdan Ali bir geldi” makamına ulaşır. Yani Alevilik çok açık ve net olarak reenkarnasyondan bahsetmektedir bu noktada!!! Yani, Alevilik Felsefesinde DEVRİYE olarak isimlendirilen reenkarnasyondan!!!

Haydar-ı Kerrar sözü, tekrar tekrar gelen demektir!! Tekrar, tekrar gelen!!!

Ali olarak “simgelenen” ve her kapıda farklı bir ifade ile anılan bu “sembol” varlık, binlerce yıllık serüveni içinde, Şeriat kapısında başladığı “evrim” yolculuğunu, her kapının sınavlarını farklı farklı bedenlerde ve zamanlarda vererek, tekrar tekrar gelip bu makamlardan ve kapılardan geçip en sonunda zorunlu enkarnasyonların son bulduğu Marifet kapısıyla devam eder. Çünkü Alevilik felsefesi, “Haydar-ı Kerrar, Şah-ı Merdan Ali bir geldi” diyerek bir tamamlamadan, tamamlanmadan bahsetmektedir.

Âdem ile başlayan, İnsan ile devam eden ve İnsan-ı Kâmil olarak sona eren bu evrim macerası, bakın alevîlik tarafından kendi özel diliyle nasıl ifade edilmiş:

Şeriat’te Adem oğluyum,
Tarikat’te Yol oğluyum
Marifet’te Kemal oğluyum,
Hakk-i-Kat’te Gök oğluyum
Atam Gök, Anam Yer

diyen bu felsefe, diğer taraftan, kendini âdem soyuna bağlayacağına götürüp Şit soyuna bağlayarak bir taraftan dünya yaşamının ve âdemin yaratılmasıyla ilgili bilgi verirken diğer taraftan da Tanrının ve kâinatın en büyük sırlarından birinin, insanın yaratılışının sırrını da “Hakk-i-Katte gök oğluyum” diyerek verir bize. İnsan gökten inen tanrısal bilinci, âdem ise bu tanrısal bilincin kullandığı bedeni anlatır Hakk-i-Kat’te!!!

Yukarı çıktıkça ve üst kapılar çalışmaya başladıkça insan, daha önce okuyup da hiçbir şey anlamadığı bir kitaptaki kâinatın tüm sırlarını veya tamamen dünyasal bir yaklaşımla baktığı Dünya hayatına farklı bir gözle bakıp onun içinde gizlenmiş olan tanrısal sırların hepsini görmeye başlar. İşte Ali’nin neden şeriatte (yani birinci kapıda), Aslan iken, en sonunda yani en üst kapıda (hakikat kapısında) Allah olduğunun sırrı budur. Çünkü O, yani Ali, Şeriat ve Tarikat kapılarında iken, doğayı, insanı, uzayı ve de Tanrıyı, ona Hakk-i-kat ilmi sözleri ile anlatacak boyuta-frekansa kapıyı açmamıştır daha. Dolayısıyla bu evrensel bilgilerin içeri girişi mümkün değildir henüz.

Bunun mümkün hale gelebilmesi de ancak Ali’nin eğitim alarak Şeriat okulunu bitirip Tarikata, Tarikatı bitirip Marifete ve oradan da Hakk-i-Kat’e ulaşması ile mümkündür.(Süleyman Diyaroğlu)

12 er
«Bu bilgi hazinesine giden kapının kilidi Ali’dir ve işte bu bilgi Ali yoluyla On İki İmam’a da intikal etmiştir. Kadim anlayışın tevil yoluyla İslam diline aktarılmasıdır bu.

Bu bağlamda, Ali isminde cisimleştirilen nitelikler, bütünüyle Teklik’e veya aynı bağlamda evrene, evrensel gerçekliğe ait vasıflardır ya da ona ait onda varolan kendinin bilgisidir. Bu bağlamda da, 12 imam’da cisimleştirilenler de aynı özelliklerdir. Bu özellikler, birçok nefeste dile getirilmiştir.
Buna Göre Ali:

1– Doğuş’tan öncesi varoluşa ilişkin bilinmeyen bütün bilginin tek anahtarıdır.

2– O bütün eski ve yeni çağların ve yne bu bağlamda bütün eski peygamberlerin ve yeni peygamberlerin tek sahibidir. Veliler ve imamlar çağının da tek sahibi odur. Bu nedenle; “Ali evveldir, Ali ahir.”

3– Eğer doğuşla gerçeklik kazanan bütün çoklukta o olmamış onun adı her şeye yazılmamış olsaydı hiçbir şey teklik çarkı içinde olmayacak ve ona bağımlı olmayacaktı.

4– Var olan Varlık’ın Üç kuvvetinden biri de Muhammed’dir ve Muhammed’deki bu gerçekleşme nedeniyle, onun nurundan nurlandıkları için bütün Peygamberlerin peygamberlikleri gerçeklik kazanmış ve onlar peygamberliklerini kanıtlamışlardır. Ancak bunun tek tanığı vardır, o da Ali’dir. Çünkü Ali, Muhammed Mi’rac‘a gittiğinde de orada Muhammed’e görünendir ve o’na “90 bin kelamı bildiren”dir. Kızılbaş Alevi dilinden Muhammed’e söylettirilen “Ben ilimin şehriyim Ali onun kapısıdır” sözün anlamı budur.

5– Ali tüm doğarak gelmiş olan varlıkların tek hakimidir. Çünkü o hem Üç’tür ve bu bağlamda her varlıkta varolandır; hem de bütündür ve tektir. Bu haliyle de bütün varlık ona bağlıdır, onda yok olma hareketi içindedir. Onun etrafında bir çark düzeni içindedir.

Pir Sultan‘ın;

“Ay Alidir Gün Muhammed
Üç yüz altmış altı sünnet
Balıklar da suya hasret
Çarka döner göl içinde”

dediği işte bu haldir. Bu nedenle iyi ve kötü, cennet ve cehennem arasındaki köprü ve köprüden geçişin anahtarı Ali olacaktır. Ali, cümle varlığın iradesinin toplandığı hazinedir. Hakk’tan gelip Hakk’a gitme olarak betimlenen çark düzeninde, çark içinde hangi varlık’ın nasıl ve ne şekilde doğuş yapacağını o belirlemiş ve yazmıştır. Bu yazıların saklandığı (Levh-i Mahvûz), muhafaza edildiği yerdir, makamdır Ali.

Bu sıralamayı alabildiğine çoğaltmak mümkündür. O çokluk doğmadan önce Var olan Varlık’ın yüreğidir, onun kendi varlığının tek kanıtıdır ve ispatıdır. Onun sözüdür. O dildir onun yazısıdır. O’nun okunacak kitabıdır. O göğün gürültüsüdür, o çakan şimşektir, yağan yağmurdur, kardır, berekettir, rızktır ve nihayet O; MürTeZa’dır; yani, doğan ve doğuran tek iradedir.

Yoğ iken ol dem zemin ü asüman ı kün fekan
Gün gibi ruşen olan envar sensin ya Ali.
Görünen miraç içinde enbiyalar şahına,
Suret-i Rahman olan didar sensin ya Ali.

Ali’ye ilişkin bu betimlemeler, Varlık’ın “doğuşu” yoluyla kendini gerçekleştirmesi anlayışı bağlamında, sırayla hem üçlük olarak hem de tek tek olarak on iki Nur’da gerçeklik alanına çıkmıştır. On iki Nur ise, Ali yoluyla onun evlatlarında cisimleştirilmiştir. Bu temelde her imam, Ali’ye atfedilen bu özelliklerin bir veya birkaçını kendinde toplamaktadır.

Bu yolu kurmuşlar Muhammed Ali, Hakk bilene Hakk’ın erkânıdır bu. Münkirler giremez demeden beli, Sadıklar girer, er meydanıdır bu.

Bu yolu kurmuşlar Muhammed Ali,
Hakk bilene Hakk’ın erkânıdır bu.
Münkirler giremez demeden beli,
Sadıklar girer, er meydanıdır bu.

Hasan ile Hüseyin sevdiği budur
Zeynel Abidin’in gördüğü budur
İmam Bakır’ın gösterdiği budur
Caferi Sadık’ın imanıdır bu

Musa-i Kazım’dan ayrıldı bir şah
Son meyvası pirim Bektaş Veliyullah
Rum’u irşad eden ol güzlü mah
Ayin-i cem’in Şah-ı Merdan’ıdır bu.

Aşıklar sadıklar buna yederler
El ele verdiler, Hak’ka giderler
Erler meydanında semah ederler
Aşk’a düşenin dermanıdır bu

İmam Ali, Taki’ye Naki’ye verdi
Ali Naki, Askeri’ye bildirdi
Muhammed Mehdi de bu sırra erdi
Muhammed Ali’nin devranıdır bu

Dahası da var. “Ali” ya da “12 imam” betimlemeleri, Kızılbaş felsefesinde birer şifredirler. Evrensel kuvvet veya kuvvetleri simgelemektedirler. Din ve din karşıtı dogmatiklerin anladığı gibi burada ne “İslamın Ali”si kastedilmekte ne de ona bir tapınım ifade edilmektedir. Kızılbaş anlayışında söz konusu evrensel kuvvetler, genel olarak insanda cisimleştirilerek anlatılmakla birlikte, zahiren eril ama batınen dişildirler. Çünkü Kızılbaşa göre evrensel kuvvetlerin en somut gerçekleştiği ve bilince çıkarıldığı vücut, İnsandır. İnsan aklıdır. İnsan evrenin ve evrensel aklın gerçekleştiği bir özettir. Evrende ne varsa ve nasıl işliyorsa insanda da o var ve öylece işlemektedir. “İnsan Hakk’ta Hak İnsanda” demenin anlamı da budur ve bu anlam evrenseldir. Ve hem de kadim(en eski)dir.

Dogmatikler ise Kızılbaşı, “Allahı insana benzetmekle” suçlamaktadırlar. Benzetişi “Kuvvet” olarak değil de “Sûret” olarak anlamaktadırlar. Anlam/Kavram Ali’yi, Kızılbaşın verdiği anlamdan uzaklaştırıp saptıran da aynı kafadaki yol erkân düşkünleridir. Gerçi, yukarıda Ali bağlamında anlattıklarımız genelde Kızılbaş düşüncesiyle ulaşılan açıklamalardan çok, Şah Hatayi’den bu tarafa oluşturulan, kısmen islami ilahiyat anlayışıyla bulaşık halde olan açıklamalardır. Bu gözden uzak tutulmamalıdır.

Bu temel yapı ya da anlayış bilince çıkarılmazsa, ya da en azından konular bu düzeyde ele alınıp, nedir ne değildir kavranılmazsa, bir cehalet, bir kör dövüşüdür sürüp gider.“Biz Müslüman mıyız, değil miyiz, yol muyuz, mezhep miyiz, yok dinliyiz yok dinsiziz” kavgası yol evlatları arasında devam edip gider. Netleşmemiş bir çokluk yapısının, Bir’liğe ulaşması mümkün olmaz.

Akşamlara dek bir amentü gibi “Sevgi bizim dinimidir / Başka dine inanmayız” de dur; içindeki, senden farklı bir şey ifade edene, duyduğun öfkeyi bir yana atamazsan, o kine dönüşür zamanla. Orada sevgi ölür. Kötü egemen olur. Nefs egemen olur. Benlik kavgası, yol insanının dini imanı haline gelir. Böylesi bir çoklukta “Bir” olmaktan, “diri” olmktan, “iri” olmaktan söz edilebilir mi? » (Haşim Kutlu)

Language-Distribution

«Varoluş felsefesinde O’nu idealizmden materyalizme çeviren “Vahdet-i Vücut/Vahdet-i Mevcut” gibi tasavvuf aşamaları, Alevî-Bektaşî inancının toplumsal halk dini olmasını sağlamıştır.

Vahdet-i vücut’daki Kâmil İnsan yaratma aşaması, Vahdeti Mevcut’da Kâmil Toplum ve toplumlar yaratmaya dönüşür.

“Canlı-Cansız Doğayı” tanrısal özün görünüşüne çıkmış biçimi olarak görmek, aslında Tanrı’yı “nesnelerin toplamı” biçiminde algılamanın değişik anlatımından başka birsey değildir.

İnancın kâmil insanda tekleştirilmesi, bu birliğin de “Tanrı-evren-insan” birlikteliğinden oluşması kadar güzel bir inanç olamaz. Ayakları yere basan bir tanrı inancı tek tanrılı dinlerde yoktur, bütün kıyımlar da bundan dolayıdır.

Alevilik evrende elle tutulan, gözle görünen bütün maddesel örtüyü tanrısal özle birleştirerek tekleştirmiştir. Alevi inancı tanrıyı kâmil insanın gönlüne sokmuştur. Tanrıyı toplumdan kopuk hükmedici konumundan alıp ete kemiğe büründürerek gerçek yaşamın içine sokmuştur.» (Esat Korkmaz)

Derleme: Şahin Kaya

thoth_hermes_mercury1

Alevîlik Gerçeği

  • I  Alevîliğin doğuşunun, esas olarak hz. Ali ile, onun Muaviye’yle olan hilâfet ve imamet mücadelesiyle kesinlikle bir ilgisi yoktur. Hz. Ali olmasaydı da, -adı Alevîlik olmamakla beraber- bugün aynı nitelikte bir toplum yine mevcut olacaktı.¹


“Cihan var olmadan ketm-i âdem’de
Hakk ile birlikte yektaş idim ben”
(Şiirî)

***

 “Yoğ iken Âdem’le Havva âlemde
Hakk ile Hakk idik sırr-ı mübhemde
Bir gececik mihman kaldık Meryem’de
Hazreti İsa’nın öz babasıyız”
(Harabî)

  • II  Alevîlikle hz. Ali, Oniki İmam ve Kerbelâ olayının bağlantısı, başlangıçta mevcut olmayıp 16. yy. başlarında Safevî hükümdarı Şah İsmail-i Hatâyî tarafından tesis edilmiş ve Alevîlik bugünkü görüntüsünü bu devirde kazanmıştır. Alevîlik’teki bugün mevcut mitolojik nitelikli Ali inancının Sünnî’lerin anladığı “hz. Ali sevgisi ve onun gibi yaşamak” meselesiyle örtüşen en ufak bir yanı yoktur. Alevîlik’teki Ali inancı ve kültü, tamamiyle apayrı bir mahiyet arz eder ve başlı başına “mitolojik bir teoloji”dir. Onun için bu (tür) tezler hiçbir gerçeklik temeline oturmadığı gibi, bugün Alevî-Bektaşî zümrelerine hiçbir anlam ifade etmez. ²

“Kûn deyince var eyledi onsekiz bin âlemi
Hem yazandır hem bozandır levh-i mahfûz kalemi
Dertlilerin dermanıdır yarelinin merhemi
Hem sâkidir hem bâkidir nur-u rahmanım Ali”
(Sefi Ali)

***

“Lâ ilah illâ Ali’dir nûr-i zat-ı zü’l-celâl
Lâ ilah illâ Ali’dir hayy-i bâkî lâyezal”
(Viranî)

  • III  Şu veya bu sebeple Sünnîliğe yakınlaşmış veya sünnileşmiş belli sayıdaki Alevî’yi öne çıkararak günümüzde bazı çevrelerce seslendirilmek istenen Sünnîleşmiş Alevîlik anlayışı, Alevîliğin tarihsel ve aktüel çizgisini ve yapısını, dolayısıyla asıl Alevî-Bektaşî toplumunu kesinlikle temsil etmez. Bu tür Alevîler eskiden de vardı, bugün de vardır ve gelecekte de olacaktır. Ama bütün bir Alevî toplumunun bu çizgiye gelebileceğini düşünmek, bu toplumu tanımamak ve meseleyi hafife almak demektir. Bu itibarla bir takım çevrelere çok câzip gelen bu eğilmiş bükülmüş tevillerden oluşan tezlerin sonu yoktur. ³

“Benden selam söyle o güzel şaha
Kurduğu yollara gitmiyor talip
Herkes kendisine bir yol sürüyor
Mürşit buyruğunu tutmuyor talip”

***

“Koyun beni Hak aşkına yanayım,
Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan.
Yolumdan dönüp, mahrum mu kalayım?
Dönen dönsün, ben dönmezem yolumdan.”
(Pîr Sultan Abdal)

  • IV  Yaşanmış bir tarihi ve bu tarihin oluşturduğu yapıyı bir kenara koyarak, sırf, Hacı Bektaş-ı Velî tarafından yazıldığı henüz iknâ edici bir şekilde ispat edilmemiş bir “makalât” kitabına dayanmak suretiyle Alevîler’i ve Bektaşîler’i şerî çizgiye çekmeye uğraşmak, tarihi tersine çevirmeye uğraşmaktır. Ayrıca Alevî ve Bektaşîler, nasıl Kur’ân‘ı Sünnîler’in anladığı gibi anlamıyor ve yorumlamıyorlarsa, “makalât”ı da Sünnîler’in anladığı gibi anlamazlar. Bu itibarla, makalât etrafındaki spekülasyonlar, Bektaşîliğin ve Alevîliğin bu tarihsel yapısını kesinlikle etkilemez ve değiştirmez. 4


“Abdesttimiz katlanmak
Namazımız sabretmek
Biz bir oruç tutarız
Ramazana benzemez

Kitabımız da kîl var
Dağlar kadar görünür
Biz bir âyet okuruz
Bir Kur’an’a benzemez”
(Kul Nesimî)

***

Ey vaiz efendi Harabi der ki
Dinle bu nutkumu bilmezsin çünkü
Ben öyle mukaddes bir Kâbe’yim ki
Kâbe gelsin beni tavaf eylesin”
(Harabî)

 

  • Alevîlik çok ileri bir Vahdet-i Vücud telâkkisine dayalı bir tanrı anlayışı etrafında oluşmuş, çok belirgin bir tasavvufî karakter arzeden bir inanç sistemi olması dolayısıyla ateizmle asla bağdaşmaz. 5

“Zira bu vücud bir dükkândır. Sana kiraya verilmişdir. İçinde oturub rençberlik idesin ve ol dükkan içinde gizlü hazîne vardur. İmdi dükkân elde iken kazub ol hazîneyi bul” Pîr Kaygusuz Abdal

“Enel Hak’ım ismim ile
Hakka erdim cismim ile
Benziyorum resmim ile
Madem ki ben bir insanım”
(Daimî)

 

  • VI  Alevîlik tarihte, Mûtezile, Müşebbihe, Mürcie vb. felsefî nitelikli teolojik tartışmalardan doğan bilinen İslâm mezheplerinden biri olmadığı gibi, siyasî iktidara talip olan militan bir ihtilal ideolojisi olarak da meydana çıkmamıştır. O, kendiliğinden gelişen bir tarihsel sürecin ürünüdür. 6

“Sorma Be Birader Mezhebimizi
Biz Mezheb Bilmeyiz Yolumuz Vardır”
(Kul Nesimî)

Türkiye'de Tarihin Saptırılması Sürecinde-500x500
[1,2,3,4,5,6:
Ahmet Yaşar Ocak, Türk Sufîliğine Bakışlar,
İletişim Yayınları, 15. Baskı, ss. 339-344]

On İki Nur

Aşure Meydanı

Aşure Meydanı, meydanlar içinde kadim (en eski) olanıdır. Hem gelenekseldir hem de dinsel özelliktedir. Komşu dinler içinde de, kimilerinde dinin gereği olarak kimilerinde ise bir kutsal gelenek olarak hep vardır. Aşure Meydanı’na 1500’lü yıllardan sonra bir de Kerbela erkânı eklenmiştir. Zamanla, Şiîliğin de etkisiyle Kerbela etkeni öne çıkarılmış, Aşure Cem Ayini, adeta salt bir Kerbela yasının ruhanî ve ilahî bir dille yadedilmesine dönüştürülmüştür. Hemen belirtelim ki, kadim Kızılbaş öğretisine göre bu, erkân değildir.

Dove_Sent_Forth_from_the_ArkKerbela dinsel bir olay ya da olgu değil bir siyasal olgudur. Orada din ya da inanç uğruna bir durum meydana gelmemiş, siyasal bir durum meydana gelmiştir. Siyasal bakımdan haklılık ya da haksızlık söz konusudur. Dine ilişkin bir ayrılık ya da farklılık sonucu ortaya çıkmış bir çatışma değildir.

Elbette ki Kızılbaş Aleviliğin hem ahlâk hem de adalet anlayışı çerçevesinde bu siyasi olaya bir yaklaşımı olmuştur. Bir tarihsel tutum sergilemiştir bu olay nedeniyle. Benzer birçok konuda olduğu gibi tarafını Kerbela mağdurları ve mazlumları yanında koymuştur. Dinsel Cem ayinlerinde kuşkusuz cümle mazlumlar için bulunduğu dilekleri, onlar için de eksik etmemiştir. Ancak şimdiki durum tam tersi bir görünüme bürünmüştür. Bırakınız Aşure Cem ayininin salt bir Kerbela yasına dönüştürülmesine, diğer Meydanlar da bu konuma itilmiştir. Hangi cem için meydan açarsanız açın, netice itibarıyla karşınıza bir Kerbela yas-ı matemi çıkarılmaktadır. Bu yol değildir, erkân da değildir.

Aşure Meydanı’nda, sözkonusu olan “12 İmam” betinlemesi ise sadece bir kavram/anlam düzeyini ifade eder. En eski (kadim) on iki kutsalının bu adlandırma çerçevesinde ifade edilmesinden başka bir şey değildir. 12 kutsallığı, henüz imamlar yokken de vardı. “12 Havari” henüz kıristolojideki yerini almazdan önce de vardı. Hatta yazılı tarihin oldukça ötesine geçecek kadar eski ve evrensel bir betimlemedir. Bu gerçeği bir çok nefes ve Kızılbaş söylemi bile dile getirdiği gibi, tarihi arkeolojik kazılardan elde edilmiş, bilgi ve belgelerde ifade etmektedir. Tabi ki kızılbaş nefeslerinde bir çok konunun dillendirilmesinde olduğu gibi, örtük bir dil ile dile getirilmektedir.

Bu anlatımlardan en belirgin olanı, yaygın olarak ama yanlış şekilde “on iki imam” mersiyelerinde görülür. Bu mersiyelerde adı geçen imama yüklenilen anlam kutsaldır ve hep varlığın varolduğu başlangıca işaret eder.

Bu anlayışa göre, varolan Varlık’ın doğuşundan evvelde bu “On ikiler” vardır; sonsuz gelecekte de var olacaklardır. Her doğuşla var olacaklardır. Her doğuşta bir başka bedende cisimleşerek (Hülul ederek = ruhsal göçetme ile = reenkarnasyon) kendilerini gerçekleyeceklerdir.

Bu bağlamda, “On ikiler” hem yaşamın ortaya çıkışına ilişkin inancın gereğidir Kızılbaşlıkta, hem de imanın. “İmamet” ise sadece bir adlandırmadır. Bu husus olduğundan ya da göründüğünden de önemlidir ve her yol insanı, bu ayırdedici özelliği aynı önemde ele alıp değerlendirmez ve gereğini yerine getirmezse, onun ne yolu yoldur ne de erkânı erkândır. O “dolu gelip dolu gidenlerden” olmayacaktır. “Ham gelmiş boş gidenlerden” olacaktır.

“Teklikte üçlük” konusunu işlediğimiz yerde, Hakk’ın üç kuvvetinden söz etmiş ve Kızılbaş Aleviliğin “Hakk-Muhammet-Ali” şeklinde dillendirdiği dizgede, bu üç kuvvetin cisimleştirildiğini ve üçünün “bir” olarak tanımlandığını açıklamaya çalıştık.

Bu üç kuvvet “doğuş” yoluyla çoklukta var olur ve varlığını sürdürür. Çünkü teklik doğuş yoluyla çokluk olarak kendisini gerçeklemiştir. “Her yer Tanrı ile dolu” sözünün taşıdığı anlam budur.

Üç kuvvet önce, “Birinci Gök”de kendini gerçekledi Kızılbaş Alevi anlayışına göre. Buna, “Arş-ı Âla” denildi. Bu güneş ile betimlendi. Sonra, Üç‘ler, kendilerini Beş‘lerde, sonra Yedi‘lerde, sonra On İki‘lerde gerçekledi. On İki Nur ya da On İki Güneş, On İki İmamda cisimleştirildi. “Nur” ya da “Gün” kavramı yerine “İmam” kavramının kullanılması ve bunların Ali soyundan seçilmiş isimlerle somutlaştırılması, Şah İsmail döneminde ve onun tarafından gerçekleştirilmiştir. Buna göre, On İki İmam’da, Hakkın üç kuvveti vardır ve o bedenlerde cisimleşmiştir. Buradaki fark, “doğuş” sıralamasından gelmekte ve bu çark düzeni içindeki işlevlerinden gelmektedir. Tekliğin yörüngesinde çark etmektedirler ve ona bağımlıdırlar. Hakk ile Hakk olmak için bu çark düzeni içinde varolacaklardır.

Var olan Varlık’ın bir kuvveti (uknum) olarak Ali, doğal olarak bu bilgiye sahiptir. Hakkın kendi kendisini gerçekleştirme ve “kendini bilme” bilgisidir bu ve sırdır. Bir kudret hazinesinde saklı olan bu bilgi, doğuş yoluyla Ali‘de gizli olmaktan çıkmış aşikâr olmuştur ama her can onun sırrına sahip değildir. Hakk ile Hakk olmak anlamında, “Ali ile Ali” oldukça, bu bilgi hazinesinin kapısı da açılacaktır.

Bu bilgi hazinesine giden kapının kilidi Ali’dir ve işte bu bilgi Ali yoluyla On İki İmam’a da intikal etmiştir. Kadim anlayışın tevil yoluyla İslam diline aktarılmasıdır bu.

Bu bağlamda, Ali isminde cisimleştirilen nitelikler, bütünüyle Teklik’e veya aynı bağlamda evrene, evrensel gerçekliğe ait vasıflardır ya da ona ait onda varolan kendinin bilgisidir. Bu bağlamda da, 12 imam’da cisimleştirilenler de aynı özelliklerdir. Bu özellikler, birçok nefeste dile getirilmiştir.

Buna Göre Ali:

1– Doğuş’tan öncesi varoluşa ilişkin bilinmeyen bütün bilginin tek anahtarıdır.
2– O bütün eski ve yeni çağların ve yne bu bağlamda bütün eski peygamberlerin ve yeni peygamberlerin tek sahibidir. Veliler ve imamlar çağının da tek sahibi odur. Bu nedenle; “Ali evveldir, Ali ahir.”
3– Eğer doğuşla gerçeklik kazanan bütün çoklukta o olmamış onun adı her şeye yazılmamış olsaydı hiçbir şey teklik çarkı içinde olmayacak ve ona bağımlı olmayacaktı.
4– Var olan Varlık’ın Üç kuvvetinden biri de Muhammed’dir ve Muhammed’deki bu gerçekleşme nedeniyle, onun nurundan nurlandıkları için bütün Peygamberlerin peygamberlikleri gerçeklik kazanmış ve onlar peygamberliklerini kanıtlamışlardır. Ancak bunun tek tanığı vardır, o da Ali’dir. Çünkü Ali, Muhammed Mi’rac‘a gittiğinde de orada Muhammed’e görünendir ve o’na “90 bin kelamı bildiren”dir. Kızılbaş Alevi dilinden Muhammed’e söylettirilen “Ben ilimin şehriyim Ali onun kapısıdır” sözün anlamı budur.
5– Ali tüm doğarak gelmiş olan varlıkların tek hakimidir. Çünkü o hem Üç’tür ve bu bağlamda her varlıkta varolandır; hem de bütündür ve tektir. Bu haliyle de bütün varlık ona bağlıdır, onda yok olma hareketi içindedir. Onun etrafında bir çark düzeni içindedir.

Pir Sultan‘ın;

“Ay Alidir Gün Muhammed
Üç yüz altmış altı sünnet
Balıklar da suya hasret
Çarka döner göl içinde”

dediği işte bu haldir. Bu nedenle iyi ve kötü, cennet ve cehennem arasındaki köprü ve köprüden geçişin anahtarı Ali olacaktır. Ali, cümle varlığın iradesinin toplandığı hazinedir. Hakk’tan gelip Hakk’a gitme olarak betimlenen çark düzeninde, çark içinde hangi varlık’ın nasıl ve ne şekilde doğuş yapacağını o belirlemiş ve yazmıştır. Bu yazıların saklandığı (Levh-i Mahvûz), muhafaza edildiği yerdir, makamdır Ali.

Bu sıralamayı alabildiğine çoğaltmak mümkündür. O çokluk doğmadan önce Var olan Varlık’ın yüreğidir, onun kendi varlığının tek kanıtıdır ve ispatıdır. Onun sözüdür. O dildir onun yazısıdır. O’nun okunacak kitabıdır. O göğün gürültüsüdür, o çakan şimşektir, yağan yağmurdur, kardır, berekettir, rızktır ve nihayet O; MürTeZa’dır; yani, doğan ve doğuran tek iradedir.

Yoğ iken ol dem zemin ü asüman ı kün fekan
Gün gibi ruşen olan envar sensin ya Ali.
Görünen miraç içinde enbiyalar şahına,
Suret-i Rahman olan didar sensin ya Ali

Ali’ye ilişkin bu betimlemeler, Varlık’ın “doğuşu” yoluyla kendini gerçekleştirmesi anlayışı bağlamında, sırayla hem üçlük olarak hem de tek tek olarak on iki Nur’da gerçeklik alanına çıkmıştır. On iki Nur ise, Ali yoluyla onun evlatlarında cisimleştirilmiştir. Bu temelde her imam, Ali’ye atfedilen bu özelliklerin bir veya birkaçını kendinde toplamaktadır.

Bu yolu kurmuşlar Muhammed Ali,
Hakk bilene Hakk’ın erkânıdır bu.
Münkirler giremez demeden beli,
Sadıklar girer, er meydanıdır bu.

Hasan ile Hüseyin sevdiği budur
Zeynel Abidin’in gördüğü budur
İmam Bakır’ın gösterdiği budur
Caferi Sadık’ın imanıdır bu

Musa-i Kazım’dan ayrıldı bir şah
Son meyvası pirim Bektaş Veliyullah
Rum’u irşad eden ol güzlü mah
Ayin-i cem’in Şah-ı Merdan’ıdır bu.

Aşıklar sadıklar buna yederler
El ele verdiler, Hak’ka giderler
Erler meydanında semah ederler
Aşk’a düşenin dermanıdır bu

İmam Ali, Taki’ye Naki’ye verdi
Ali Naki, Askeri’ye bildirdi
Muhammed Mehdi de bu sırra erdi
Muhammed Ali’nin devranıdır bu

Dahası da var. Ali” ya da “12 imam” betimlemeleri, Kızılbaş felsefesinde birer şifredirler. Evrensel kuvvet veya kuvvetleri simgelemektedirler. Din ve din karşıtı dogmatiklerin anladığı gibi burada ne “İslamın Ali”si kastedilmekte ne de ona bir tapınım ifade edilmektedir. Kızılbaş anlayışında söz konusu evrensel kuvvetler, genel olarak insanda cisimleştirilerek anlatılmakla birlikte, zahiren eril ama batınen dişildirler. Çünkü Kızılbaşa göre evrensel kuvvetlerin en somut gerçekleştiği ve bilince çıkarıldığı vücut, İnsandır. İnsan aklıdır. İnsan evrenin ve evrensel aklın gerçekleştiği bir özettir. Evrende ne varsa ve nasıl işliyorsa insanda da o var ve öylece işlemektedir. “İnsan Hakk’ta Hak İnsanda” demenin anlamı da budur ve bu anlam evrenseldir. Ve hem de kadim(en eski)dir.

Dogmatikler ise Kızılbaşı, “Allahı insana benzetmekle” suçlamaktadırlar. Benzetişi “Kuvvet” olarak değil de “Sûret” olarak anlamaktadırlar. Anlam/Kavram Ali’yi, Kızılbaşın verdiği anlamdan uzaklaştırıp saptıran da aynı kafadaki yol erkân düşkünleridir. Gerçi, yukarıda Ali bağlamında anlattıklarımız genelde Kızılbaş düşüncesiyle ulaşılan açıklamalardan çok, Şah Hatayi’den bu tarafa oluşturulan, kısmen islami ilahiyat anlayışıyla bulaşık halde olan açıklamalardır. Bu gözden uzak tutulmamalıdır.

Bu temel yapı ya da anlayış bilince çıkarılmazsa, ya da en azından konular bu düzeyde ele alınıp, nedir ne değildir kavranılmazsa, bir cehalet, bir kör dövüşüdür sürüp gider.“Biz Müslüman mıyız, değil miyiz, yol muyuz, mezhep miyiz, yok dinliyiz yok dinsiziz” kavgası yol evlatları arasında devam edip gider. Netleşmemiş bir çokluk yapısının, Bir’liğe ulaşması mümkün olmaz.

Akşamlara dek bir amentü gibi ” Sevgi bizim dinimidir / Başka dine inanmayız” de dur; içindeki, senden farklı bir şey ifade edene, duyduğun öfkeyi bir yana atamazsan, o kine dönüşür zamanla. Orada sevgi ölür. Kötü egemen olur. Nefs egemen olur. Benlik kavgası, yol insanının dini imanı haline gelir. Böylesi bir çoklukta “Bir” olmaktan, “diri” olmktan, “iri” olmaktan söz edilebilir mi?

Haşim Kutlu, Yol Erkân Meydan, Yurt Kitap Yayınları, ss. 260-266
975-9025-40-3_tn

Lâ ilâhe İllâ Hû!
Lâ ilahe İllâ Ali!

“Bin bir ismi vardır, bir ismi Hû’dur
Kâmillerin ezber dediği budur”

Sadık Abdal

Sır Ali – Fer Ali

Sır Ali

Dinler tarihinin bize bildirdiği 6 büyük melek vardır: Cebrail, Mikail, Azrail, Refail, Azazil ve İsrafil. Cebrail, kelime anlamı olarak Tanrı’nın egemenliğini ifade eder. Ancak bu egemenlik hükümranlık şeklinde değil varoluş anlamındadır. Cebrail aynı zamanda, Alevi inancına göre “Sır Ali”nin de kendisidir.

Mikail, melekler taifesinin reisi, baş melektir.
Azrail ölümü haber veren, can almaya gelen melektir.
Refail, Tanrı’nın sağlık işleri ile ilgili görevlendirdiği melekler grubunun başıdır.

Azazil ise toplum tarafından Şeytan olarak bilinen melektir.
Ve İsrafil. İnanılması zor ama İsrafil kıyamda düdük öttürecek (Kur’an’da “Sur’a da üflenmiştir” şeklinde verilen bilgi) olan melektir!!

Peki neden inanılması zordur? Cevap, aslında gören gözler için o kadar aşikârdır ki!! Adı geçen meleklerin isimlerini dikkatlice incelerseniz tümünde var olan ortak bir şifre bulacaksınız;

Cebr-Ail
Mik-Ail
Azr-Ail
Ref-Ail

Bu düzen sadece İsrafil ve Azazil melekler tarafından bozulur.

İsr-A(f)il
Az-A(z)il

Peki, düzeni bozan ve kıyamda üdük öttürecek olan meleği düzene sokarsak, yani düzeni bozan “f” harfini çıkartırsak geride kalan kelime ne olur?! İsrail!!!

İnanılması zor ama gerçek budur. Bu gerçeklik içinde en çok akıl karıştıran ise düzen bozan “f” harfinin gizidir. “F” harfi neyin ifadesi olabilir? Bunu şimdilik cevapsız bırakalım ve biz asıl tüm meleklerde gizlenmiş olan başka bir sırra bakalım.

Adı geçen meleklerin isimlerinin sonunda var olan “Ail” harflerini bir şifre kabul eder ve onun üzerinde biraz değişiklik yaparsak acaba ne elde ederiz?!? Hadi gelin ortadaki “i” harfini sona atalım ve ortaya çıkacak olan kelime nedir beraberce görelim; ALİ! Evet, gerçekten ilginç! Anadolu Alevilerinin gizli inancına göre Tanrı’nın kendisi olan ve aynı zamanda melek Cebrail enerjisi de olan Ali, gerçekte isim almış tüm meleklerdeki ortak şifredir. Ve bunu sadece İsrafi bozmaktadır!! Hani şu kıyamette düdük öttürecek olan melek!! Eh tevekkeli değil böyle bir görev ona verilmiş!!! İlahi düzeni bile bozduğuna göre?!

Bu durumda ortaya şöyle bir gerçeklik çıkmıyor mu peki? Bütün meleklerin içinde aynı şifre gizlendiğine göre, ki bu şifre “Ali“dir, bütün melekler gerçekte Ali enerjisinden yaratılmıştır!!!

Bu mantık Anadolu Alevileri için doğal bir geçerliliğe sahiptir, çünkü onlar için Ali zaten her şeydir.

Alevi Felsefesinde Cebrail’in de kendisi olan Ali bakın Cebrail olarak Alevilikte nasıl anlatılmış!!!

Adem kubbe idi kubbe o idi
Cihan ne deryaydı ne de su idi
Evvel ahir dünya gene bu idi
Ahmak buna özün yorsa ne fayda.

Cebrail kırk bin yıl havada döndü
Çok vakit Allah’ı gaipte bildi
Görünce bir kubbe üstüne kondu
Sen sensin, ben benim derse ne fayda.

Fedaî‘nin uzun şiirinin bu iki dörtlüğü Alevi felsefesinin en büyük sırlarından birini, bizim de biraz önce vurgulamaya çalıştığımız gibi, açıkça ortaya koymaktadır. “Hak Adem’dedir” diyerek, inanılmaz bir sırrı da ortaya koyan bu Kozmik Felsefe Fedaî’nin kelamı ile aslında şunu ifşa etmektedir: Cebrail’in üstüne konduğu “kubbe” Ademden başkası değildi!? Yani Cebrail adı ile anılan melek, aslında Adem bedeni ile vücud bulmuş ve diğer tüm büyük meleklerle beraber Adem denilen bu bedene hayat kazandırmış olan gizemli tanrısal enerjilerden biridir.

Burada ilginç olan, garip bir şekilde, toplum bilincinin dışında kalmış bir ayrıntıdır. Genelde 4 büyük melek olarak bilinen bu yapının içine beşinci melek olan Refail hiç konmaz, hatta varlığı dahil çok ender bilinir.

Fer Ali

“Cebrail, Mikail, Azrail, İsrafil, Refail ve Azazil: tüm bunlar, Adem denilen bu bedende vücut bulup insanı var eden tanrısal güçlerdir”

Dinler tarihinin (İsa misyonu hariç), Tanrı’ya kul olan Adem’i korkutarak eğittiğini ve hemen bütün yasaların cezalar ve yasaklarla şekillendiğini hepimiz biliriz. Geleneksel dinlerin tümü ölüm ve sonucunda gerçekleşecek olan yargılama ve bedel ödeme üzerine kurulmuştur. Cezalar, yasakla ve yargılama üzerine kurulmuş olan bu inanç sistemleri içinde sağlık ve yaşam anlamına gelen Refail meleğin neden hatırlanmadığını ve bilinmediğini anlamanız çok da zor değildir!!!

Oysa Refail adlı melekte ve onun isminde sırlanmış olan bir başka gizem vardır ki, tüm yaşam anlayışı ölüm ve bunun sonunda hesap verme üzerine kurulu olan Adem’in neden bu meleğin varlığını unuttuğunu çok da güzel açıklar…

“Bir Ali 18000 aleme bir geldi (Ali’nin “Bir” ile ifade edilişine dikkat edin.) 18000 alem mevcudatın kendisidir. Hak-i-Kat maneviyatta ruh, mevcudatta topraktır. Ruh, “Hak”kın kendisidir ve Hak ademdedir.”

(…) Ref-ail, tersten okunduğunda Fer yani IŞIK-ALİ şifresini veren inanılmaz bir yapı ortaya çıkartır. Ali‘nin “IŞIK” hali, Sonsuz Yaradan’ın Varlık Alanına ilk Südur ettiği, O’nun, Hak olarak ifade bulduğu ilk haldir. O, “Hak Boyutu”nun tek patronu, tüm Kâinatın yaratıcısıdır!! Muhammed’in Miraç’ta Allah makamında gördüğü “ALİ” işte bu “Ali”dir.

İsim kazanmış olan yegane melekler olan bu 6 büyük melek Ali şifresi ile ifade bulurken (sıfat ile kimlik kazanan melek Şeytan’da Ali şifresinin olmamasına dikkat), aynı yapıyı diğer bazı inanç sistemleri bakın nasıl vermiş:

«Eski Ahit’te Musa’nın Yaradan’a verdiği isim YHVH sessiz harfleri ile kayda geçmişti. Teologlara göre bu harfler Musa’nın ilk defa karşılaştığı Yaradan’a kim olduğunu sorması üzerine Yaradan’ın verdiği “Ben, ben olanım” karşılığının İbrani dilindeki baş harfleridir. Bu sessiz harflerden meydana gelen bu akrostiş kelime “Yahova” olarak telafuz edilir.

Eski Ahitte her kelimenin mutlaka anlamı olmasına karşılık bu kelimenin İbranice bir anlamı yoktur. Üstelik bu kelime Yaradan’ın adıdır. Bu kelimenin anlamını Eski Ahit’in yazıldığı dil olan Mısır dilinde aradığımızda karşımıza ışık aracılığı ile yeryüzünü yaratan “Işığın Tanrısı” çıkar.

Yahu” Eski Mısır dilinde Işığın Tanrısı‘na verilen ad idi. “Va” sözcüğü ise Mısır dilinde bir ve tek olan anlamında idi. “Yahu-va” bir ve tek olan ışığın Tanrısı anlamına geliyordu.

Mu inanışına göre ışığın Tanrısı bir ve tek idi… Buradaki tanımlama ışığı Tanrı olarak betimlemiyor. Burada tanımlanan “Işığın Yaratıcısı” olan Tanrı’dır (ki bu ifade Alevilikteki “Kandilde olan Ali” tanımlamasıyla kesinlikle aynı değildir- S.D)

Yuhanna İncilini kaleme alan Saint Yuhanna Ön Asya erken Hristiyanları tarafından okunan birinci mektubunda şöyle sesleniyor: “Mesih’den işittiğimiz ve şimdi size ilettiğimiz bildiri şudur: Tanrı Işıktır. Gerek mektuplarında gerek incilinde, Yuhanna; “İsa’nın başlangıçtan beri Tanrı ile birlikte bulunmuş, beden alıp aramızda yaşamış olan ‘Tanrı sözü’ olduğunu” söyler. (Ki bu tanımlama “ışığın Tanrısı” tanımlamasından çok daha uygundur Alevilik Öğretisinde-S.D.)» (Aleviliğin Gizli Tarihi-Erdoğan Çınar)

Bakın sevgili Çınar‘ın kitabında anlatmaya çalıştı bu yapıyı Hataî nasıl ortaya koyuyor:

Bir zaman Hak idim Hak ile kaldım
Gönlüme od düştü yandım da geldim

Aynı İlahi yapıyı Harabî ise dizelerine aşağıdaki gibi taşımış:

Kandil geceleri kandil oluruz
Kandilin içinde fitil oluruz
Hakk’ı göstermeye delil oluruz
Bakar kör olanlar görmez bu hali

Yahuva’nın “Işığın Tanrısı” kavramı, parantez içlerinde belirtmeye çalışıtığımız gibi, Alevi felsefesine kıyasla Hak-i-Kat’in yapısından hala uzaktır. Yuhanna’nın İsa peygambere dayandırdığı “Tanrı Işıktır” sözü ise Alevilikteki “Vahdet-i Vücud” kavramının mutlak karşılığını oluşturur. “Tanrı Işıktır; ve Işık da her şeydir” olarak da ifade edilebilecek olan bu yapı, “Esas Hiçlik Boyutunda” kendisini ifade etmemiş halde bulunan Sonsuz Yaradan’ın, var olma alanına çıkmasıyla ve kendisini ifade etmesiyle oluşan yapıdır.

Bu yapının tüm sırları Alevilik tarafından Ref-Ail (Fer-Ali) yani “Işık Ali” ifadesinde gizlenmiş, Tanrı-İnsan kavramı ile de ifşa edilmiştir.

Ve işte tüm bu makamlar, Tanrısına kul olma rahatlığını yaşayıp, ilahi sorumluluktan kaçmak isteyen ve kendini Adem bilincine mahkum etmiş olan varlıklar için taşınılması imkânsız olan yüklerdir. Ve bunun için de, taşıyamayacakları yükleri almamak ve bu yüklerden uzak durmak için Adem bilinci, Ref-ail yani Fer-Ali yani IŞIK-ALİ bilgisini adeta tamamen hafızasından silmiştir!!! Silmiştir çünkü, cevabını veremeyeceği, açıklamasını yapamayacağı ve onun bilinç dengesini bozacak böylesine yüce bir sır ile yüzleşmeye hazır değildir henüz…

(…) Adem denilen bu aracı kullanan (ki Adem’in Alevilik felsefesinde sıradan bir kalıp veya beşerden başka bir şey olmadığını unutmayın lütfen) ve 6 büyük melek isminde gizlenmiş tanrısal ve gizemli ALİ şifresi ile donanıp insan vasfını kazanan varlık, bu Dünya’da, evrende ve tüm Kâinatta meydana gelecek bütün olayların tek ve yegane sorumlusudur. Çünkü “Işık Ali” Sonsuz Yaradan’ın ışık ile ifade bulduğu ilk yapının zaten kendisidir ve bunun içindir ki Hak Adem’dedir ve “Sırr-ı Hak-i-Kat’te Ali’den başka Allah yoktur“!!!

Eğer başlayacak bir kıyamet varsa onu başlatacak olan melek İsrafil de ondadır; Tanrı adına “varlık anlamında” hükümranlık yapacak Cebrail de ondadır; yani Ali denilen ve Tanrı’nın en yüce şifresi olan Kâmil İnsan’da.

Hak Adem’dedir ve Ali’den başka da Allah yoktur!!!

(Süleyman Diyaroğlu, Alevilik Batınilik Ezoterizm, Tanrının Gizli Dili, His yayınlar, 3. Baskı, ss.82-89)

Ali’ye Tanrı Diyenlerdeniz

Semavî dinlerin soyut, metafizik olan Allah” (Tanrı) tasarımlarını bakın nasıl somutlaştırıp Evren-Doğa ile, ve sonra ‘ete kemiğe büründürüp’ İnsanı Kâmil’in (Ali!) varlığı ile BİR ediyoruz, Hakk-i-Kat’de Tanrı Evren İnsan Birdir:

Ali’ye Tanrı Diyenlerdeniz!

Şah-ı Merdan cûşa geldi sırrı aşikâr eyledi
Yağmuru yağdıran benim diye Ömer’e söyledi
Ol dem şimşek yalap oldu yedi semâ gürledi
Hem sâkidir hem bâkidir nur-u rahmanım Ali!

• yalap oldu : parıldadı
• sâki : (burada) kevser şarabı sunan veya özündeki tanrısal ışığı saçan
• bâki : sonsuza dek
• nur-u Rahman : Acıyan-Esirgeyen (Tanrının) ışığı

Ömer vardı ol Muhammed katına eyledi beyan
Ali midir ya Muhammed arşı âla’da gürleyen
Çark-ı gerdûn elindedir sırr-ı hikmet söyleyen
Hem sâkidir hem bâkidir nur-u rahmanım Ali!

• arş-ı Âla: Göğün en yüksek (9.) katı. Allah’ın Tahtı
• Çark-ı Gerdûn: Dönen çark, Dönen gökler

Ol Muhammet buyurdu ki yektir Ali bir dedi
Hüve’l evvel hüve’l ahir her şeye kadir dedi
Ali’ye şek getirenler mutlaka kâfir dedi
Hem sâkidir hem bâkidir nur-u rahmanım Ali!

• Hüvel evvel, ahir: Huvel evvelu vel âhiru vez zâhiru vel bâtın(bâtınu), ve huve bi kulli şey’in alîm(alîmun). O, evveldir (ilktir) ve ahirdir (sondur), zahirdir (alâmetleri tüm varlıklarda görünendir) ve bâtındır (gizli olandır). Ve O, herşeyi en iyi bilendir.
• Şek getiren: şüphe duyan.

Kûn deyince var eyledi onsekiz bin âlemi
Hem yazandır hem bozandır levh-i mahfûz kalemi
Dertlilerin dermanıdır yarelinin merhemi
Hem sâkidir hem bâkidir nur-u rahmanım Ali!

• Kûn: OL!
• Levh-i Mahfûz: korunmuş levhâ. Olmuş ve olacak her şeyin yazılmış olduğu manevî levhayı dile getirir. Olmuş ve olacak şeyler Allah’ın bilgisine bağlı olduğundan Levh-i Mahfuz doğrudan Allah’ın ilim sıfatı ile ilgilidir.

Lahmike lahmi buyurdu cismim Ali demmike
Ali benim veçhim dedi zü’l-celâl-ı rabbike
Hükmü bâki adîl handır ve lâ ilahi gayrüke
Hem sâkidir hem bâkidir nur-u rahmanım Ali!

• Ya Ali Lahmike lahmi cismûke demmike demmî (Hadis’in tamamı): Ya Ali etin etimden, cismin cismimden, kanın kanımdandır.
• Zü’l-celâl-ı rabbike: Tüm yüceliklere sahip olan Rab, Tanrı. Büyüklük ve ululuk sahibi.
• Hükmi bâki adîlhandır ve lâ ilahi gayrüke: Yargısı adil ve sonsuza kadardır ve gayri Tanrı yoktur.

Sefil Ali‘m akıl ermez hikmetine Ali’nin
Sarraf olan kıymet biçer gevherine lâlinin
Âşıka mâşuk göründü aklın aldı delinin
Hem sâkidir hem bâkidir nur-u rahmanım Ali!

• gevherine lâlinin : kırmızı renkli değerli taşın özüne…

 Sonra da “Ali Benim” diyenlerdeniz!

Âyine tuttum yüzüme,
Ali göründü gözüme
Nazar eyledim özüme,
Ali göründü gözüme

Âdem Baba Havva ile,
Hem Allemel’esmâ ile
Çerhi felek semâ ile,
Ali göründü gözüme

Hazreti Nuh Naciyyullah,
Hem İbrahim Halilullah
Sinâ’da Kelimullah,
Ali göründü gözüme

İsâ’yı Ruhullah oldur,
İki âlemde Şah oldur
Müminlere penah oldur,
Ali göründü gözüme

Ali evvel Ali âhir,
Ali bâtın Ali zâhir
Ali tayyib Ali tahir,
Ali göründü gözüme

Ali candır Ali canan,
Ali dindir Ali iman
Ali Rahîm Ali Rahman,
Ali göründü gözüme

Hilmî gedayi bir kemter,
Görür gözüm dilim söyler
Her nereye kılsam nazar,
Ali göründü gözüme

Bilmeyenler bilsin beni
Ben Ali’yim Ali benim!
Pir Sultan

ates-ve-su

Aleviler Tanrısal vahiye inanmaz. Onlara göre Tanrının en büyük vahiyi doğa ve düşünen insandır. Şimdiye kadar yazılmış her şey insanların eseridir. Özellikle kutsal kabul edilen metinlerin yazanları da, Kâmil İnsanlardır. Bu nedenle, bu metinlerin Tanrısal kabul edilerek dogmalaştırılmasına, bazı parçaları alınarak, bunlarla zorunlu bir yaşam biçimi belirlenmesine kesinlikle karşıdırlar. Alevilikte en önemli Batıni inanç sudur teorisi ve Kâmil İnsan inançlarıdır. ◄ (Cihangir Gener)

Bektaşilik, evrenin, Tanrının sureti olduğunu, insanın da yer yüzünün Tanrısı konumunda bulunduğunu kabul eder. Tanrı insanın içinde olduğundan, Tanrısal özellikler olan düşünme yetisi, irade, eylem özgürlüğü de insanda mevcuttur. Gerçek ibadet, insanın düşüncelerini kendisi üzerinde yoğunlaştırmasıdır. İnsanın kendi dışındaki bir olguya ibadet etmesi gereksizdir. İnsanın kendi varlığını düşünmesi, ruhsal olarak gelişmesini sağlayacak ve birey, Kâmil İnsan konumuna ulaşabilecektir. Kâmil İnsanda Tanrı, bu evrende kendi bilincine varmanın en üst noktasına ulaşır.◄ (Cihangir Gener)

Anadolu Aleviliğinin ruh tasarımı, “varlık”tan esin alan ancak akıl yürütme yoluyla “kurgulanan” düşsel tasarımın “mistik maya” olarak kullanıldığı bir “maddeci” tasarımdır. Bu tasarımda “birey”, “toplum” ve “doğa” gibi somut kimlikler, doğasal ve toplumsal nesnel gelişim sürecinin bir parçası olarak açıklanır. “Ben”, ”Tanrı”, “Hak” gibi soyut kimlikler, görünmeyen ancak görünen nesneleri kuran atomlardan kurulu “nesnelerin” nesnelleşmesiyle/doğalaşmasıyla açıklanır. Demek ki doğa bilimlerinin “bilgi üretim süreci” ile bir “felsefi din”, bir “bilgelik öğretisi” olan Aleviliğin “bilgi üretimi” arasında “tasavvufi” kutsanmışlığına karşın, onu bilimsel bir kuram durumuna yükselten bir “koşutluk” bulunmaktadır. (Esat Korkmaz)

Ete kemiğe büründüm İNSAN diye göründüm

• Şahin Kaya •

Lâ ilah illâ Ali

Bâ-i bismillah’tan dersimiz aldık

Bâ-i Bismillah

Besmele’nin ‘b’si (ب), Nokta.
Bismillahirrahmanirrahim: Rahman ve Rahîm olan Allah‘ın adıyla.

B’nin altındaki noktanın sırrı “ب” : “Tevrat, İncil ve Zebur’da ne varsa Kur’an’da var. Kur’an’da olan, ilk sure, Fâtiha’da. Fâtiha’da olan, ilk âyet Besmele’de. Besmele’de olan, ilk harfi ‘b‘de, ‘b‘de olan, altındaki noktada var. İşte ‘b‘nin altındaki nokta benim.” (Bu Söz Ali‘ye atfedilir)

Nokta, mutlak varlığın zatını bilmesidir. Kalem kâğıda konunca, önce bir nokta meydana gelir. Çekilince harfler yazılır. Harfler, noktanın yayılmasından meydana gelmektedir. Bütün varlıklar da mutlak varlığın zuhurudur. (Vahdeti Mevcut)

Vahdeti Mevcut“Canlı-Cansız Doğayı” tanrısal özün görünüşüne çıkmış biçimi olarak görmek, aslında Tanrı’yı “nesnelerin toplamı” biçiminde algılamanın değişik anlatımından başka birsey değildir.

İyice inceledik biz o Kur’an’ı
Biz canlı kitapta okuduk onu
İbretî


“Arş-ı Rahmanda olan Hakk, kendini gerçeklemek için gerekli olan üç kuvvete sahiptir. İnsan da dahil olmak üzere dünyada yedi doğuş ile gerçekleşenlerin tamamı bu üç kuvvetin birleşmesiyle, doğuş alanına çıkıp kendilerini gerçeklemiş olanlardır. Sadece dünyamızla ilgili olarak değil cümle âlemlerde gerçekleşenler, bu üç kuvvetin etkisiyle olmuşlardır. Bu üç kuvvet; eril, dişil ve candır. Burada can dediğimize dilerseniz, tin, ruh ya da enerji de diyebilirsiniz.” (Haşim Kutlu)


“Ali can
dır Ali canan
Ali dindir Ali iman
Ali Rahîm Ali Rahman*
Ali göründü gözüme”

*Rahim: dişil
*Rahman: eril

Rahim ve Rahman olan ALİ‘nin adıyla!

BismiŞah!

Lâ ilah illâ Ali

Lâ ilah illâ Ali’dir nûr-i zat-ı zü’l-celâl
Lâ ilah illâ Ali’dir hayy-i bâkî lâyezal

Lâ ilah illâ Ali’dir gün gibi ruşen olan
Lâ ilah illâ Ali’dir görünen şirin cemâl

Lâ ilah illâ Ali’dir vakıf-ı ilmi ledûn
Lâ ilah illâ Ali’dir sahib-i nutk-i kemâl

Lâ ilah illâ Ali’dir şems-i şah-i veddûha
Lâ ilah illâ Ali’dir gökteki bedr-ü hilâl

Lâ ilah illâ Ali’dir çeşme-i hayvanımız
Lâ ilah illâ Ali’dir nur-i mutlak bi-zeval

Lâ ilah illâ Ali’dir pâdişah-i âlemin
Lâ ilah illâ Ali’dir kevser-i ab-ı zülâl

Lâ ilah illâ Ali’dir Mustafa vü Murtaza
Lâ ilah illâ Ali’dir gözüme ayn-i visal

Lâ ilah illâ Ali’dir gönlümün şahı benim
Lâ ilah illâ Ali’dir üşte oldur bi-melal

Lâ ilah illâ Ali’dir bu Viranî dervişin
Gözü nûru başta tâcı ol Ali Celle Celal


“Âyine tuttum yüzüme

Ali göründü gözüme
Nazar eyledim özüme
Ali göründü gözüme”
Hilmi Dedebaba

Bilmeyenler bilsin beni
Ben Ali’yim Ali benim!
Pir Sultan

Ben insandan başka İlah arardım
Meğer ilah insan imiş bilmedim
-Daimî-

Ene’l Hakk!

Âdem ile başlayan İnsan ile devam eden ve İnsan-ı Kâmil olarak sona eren bu evrim macerası, bakın alevîlik tarafından kendi özel diliyle nasıl ifade edilmiş:

Şeriat’te Adem oğluyum, Tarikat’te Yol oğluyum
Marifet’te Kemal oğluyum, Hak-i-Kat’te Gök oğluyum
Atam Gök, Anam Yer

diyen bu felsefe, diğer taraftan, kendini âdem soyuna bağlayacağına götürüp Şit soyuna bağlayarak bir taraftan dünya yaşamının ve âdemin yaratılmasıyla ilgili bilgi verirken diğer taraftan da Tanrının ve kâinatın en büyük sırlarından birinin, insanın yaratılışının sırrını da “Hak-i-Katte gök oğluyum” diyerek verir bize.

İnsan gökten inen tanrısal bilinci, âdem ise bu tanrısal bilincin kullandığı bedeni anlatır Hak-i-Kat’te!

Ali’nin neden şeriatte (yani birinci kapıda) Aslan iken en sonunda yani üst kapıda (hakikat kapısında) Allah olduğunun sırrı budur. Çünkü O, yani Ali, Şeriat ve Tarikat kapılarında iken doğayı, insanı, uzayı ve de Tanrıyı ona Hakk-i-kat ilmi sözleri ile anlatacak boyuta-frekansa kapıyı açmamıştır daha. Dolayısıyla bu evrensel bilgilerin içeri girişi mümkün değildir henüz. Bunun mümkün hale gelebilmesi de ancak Ali’nin eğitim alarak Şeriat okulunu bitirip Tarikata, Tarikatı bitirip Marifete ve oradan da Hakk-i-Kat’e ulaşması ile mümkündür. (Süleyman Diyaroğlu, Tanrının Gizli Dili, Chiviyazılar)

Hakk-i-Kat’i görenlere Aşk olsun!..

 

Hakkı pek yakında gördük inandık
İlk başta danıştık vicdanımıza
Gerçekler yoluna girdik uyandık
Hakikat denildi erk­ânımıza
 
Nâci güruhuna bendeyiz bende
Hakkı ispat edip kâmil insanda
Şeytanı tanıyıp düşmeyen fende
Odur lâyık olan ihsanımıza
 
Gerçek irfanıdır bizim gıdamız
Meleklerin secdegâhı âdemiz
Ancak özün bilen duyar sedamız
Cahil ermez sırrı irfanımıza
 
İyice inceledik biz o Kur’an’ı
Biz canlı kitapta okuduk onu
Arif ol da evvel kendini tanı
Yoksa aklın ermez lisanımıza
 
İBRETÎ razıyım lütufa kahra
Asla değer vermem cahile köre
Elim göğe açıp eğilmem yere
Gönülden bağlıyız cânânımıza

 

İki Farklı Ali: Aleviliğin Ali’si ve Tarihsel Ali!

Alevilik ile Ali Arasındaki Gerçek İlişki Nedir?

Sorunun tartışılması ve aydınlatılması çabasına, temel önemi noktasında tüm farklı yaklaşımların uyum sağlayabileceği öğeden, yani “Ali” kavramından başlamak doğru olacaktır. Çünkü Alevilikte en tartışma götürmez gerçek, “Ali”nin başat rolüdür. Gerçekten de Alevilikte başat bir anlam taşıyan “Ali” kavramı, tüm Alevilik tanımlamalarında ortak paydayı oluşturmakta, ancak yine tüm ayrılıklar da bu “Ali”nin ne, kim ve nasıl olduğu meselesinde düğümlenmektedir. Özetle “Ali”, Aleviliği diğer tüm inançlardan ayıran belirleyici ögesi (alâmet-i farikası) olmak yanı sıra, aynı zamanda bugün yaşanan kendi iç ayrışmalarını da belirleyen anahtar kavramdır.

Bu durumda Aleviliği Ebu Talip’in oğlu ve Muhammed’in önce kuzeni, sonra damadı olan Ali’den öğrenmek, ilk anda en doğal davranış olacaktır. Ne ki bu Ali’den, yani O’nun yaşamı ve O’na atfedilen sözlerden öğrenilecek bir “Alevilik” ile Aleviliğin yüzyıllardır yaşanagelmiş halini kıyasladığımızda, çok farklı, dahası pek çok noktada zıt bir gerçeklikle karşılaşıyoruz. Demek ki, kavramların kaba algılanışında hareketle varılacak kaba sonuçlardan çok daha karmaşık bir sorun ile karşı karşıyayız.

O halde Alevilikteki Ali algısına girmeden önce bu tarihsel Ali’ye, O’nun tarihte ve inançta nasıl durduğuna ilişkin bazı ön anımsatmalar yapmak gerekiyor.

Bilindiği gibi Ali bin Ebu Talip, kendisine ilişkin hemen hemen her bilgiye sahip olduğumuz bir tarihsel şahsiyettir. Aleviliği bu Ali’den öğrenmeye kalktığımızda, öncelikle O’nun Muhammed dönemi hayatında, bir fetihçi ve şeriatçı kimliği ile karşılaşıyoruz, ki Aleviliğinin temel değerleriyle Ali’nin bu kimliğini bağdaştırmak neredeyse olanaksız. Ali’nin, hilâfet yarışını kaybettiği Muhammet sonrası döneminde ise, durumun görece farklılaştığını görüyoruz. Bu ikinci dönemdeki Ali’nin hayatında Anadolu Aleviliği ile uyuşan adaletçi öğeler söz konusu. Ancak bu dönemde yaşananlar ve Ali’ye atfedilen sözlerde de Anadolu Aleviliği açısından kabul edilemez ciddi sorunlar mevcut.

Örneğin, “Biat’ten dönenlerle savaştım, gerçekten sapanlarla mücadele ettim, dinden çıkanları kahrettim” (Nehc’ül Belaga, Der Y., s.133), “(…) benim sözlerimi duydukları halde itaat etmeyip isyan edenlere, öleceğim güne kadar yürür de yürürüm, vurur da vururum” (Age, s.201), “Savaş (cihat), İslam’ın en yüce rüknüdür” (Age., s.110) gibi sözler bu tarihsel Ali’ye aittir. Bunları diyen ve hayatından da çok iyi bildiğimiz gibi uygulayan bir Ali’nin, Alevilerin tahta kılıçlı Ali’siden farklı olduğu açık.

Yine onda, “(…) kadınların kaygıları dertleri, dünya ziynetiyle bezenmek, dünyada bozgunculuk etmektir” (Age., s.193), “Sakın kadınlarla danışma, onların reyleri zayıftır, azimleri gevşektir” (Age, s.344) gibi yaklaşımlar görürüz ki, bunların Aleviliğin kadına bakışıyla da uyuşmayan, şeriatçı yaklaşımlar olduğu açık.

Bunlar bir yana, Anadolu Alevi geleneğinin tarihsel ve teolojik olarak incelenmesi halinde açıklıkla görülebileceği gibi, Nech’ül Belaga hiçbir dönemde Alevi kaynağı olmamıştır. Seyyit Radî (ö. 1015) tarafından, derlenen Nec’hül Belaga, Alevilikten apayrı bir teolojinin, Şiîliğin kaynağıdır. Bunu, geleneksel Alevi inanç önderlerinin ona atıf yapmaması yanında; Alevi deyişleri, inanç ritüelleri ve Alevi teolojisiyle kıyasladığımızda net olarak görüyoruz. Dahası Ali’den 400 yol sonra, Şiî inancın gereksinimleri ve algısı çerçevesinde yapılan bu derlemenin, (Sünni ortodoksinin bile Muhammet’ten 200 yıl sonra derlenen Hadis külliyatını sorgulamaya başladığı bir zaman diliminde) günümüzün kimi Alevilerince artan oranda başvuru kaynağı haline getirilmeye çalışılması, Alevilerin, halen birileri eliyle sürüklenmeye çalışıldığı bağnazlığı göstermek açısından da önemlidir. Dahası Seyyid Radi derlemesi olan Nech’ül Belaga’yı ve ondaki tarihsel Ali’yi esas almamız halinde, Alevilerin bin yıldır reddettiği ibadet anlayışı ve şeriatçı teoloji, karşı durulamaz bir emir haline gelir. Nitekim Nech’ül Belaga’daki tarihsel Ali, aynen şunları emreden bir imam, bir halife, bir ayetullah olarak karşımıza çıkmaktadır:

“Namaz her temiz kişinin Tanrı’ya yaklaşmasıdır. Hac, her zayıfın savaşıdır. Her şeyin zekâtı vardır, bedenin zekâtı da oruçtur. Kadının savaşı ise, kocasıyla iyi geçinmesidir” (s.390); “Namazı vaktinde kıldır (…) Bil ki yaptığın yapacağın her şey namaza bağlıdır” (s.364); “Allah hürmeti vacip olan evini (Kâbe’yi) ziyaret edip haccetmenizi size farz kıldı, o evi halka kıble kıldı” (s.26). Devamla, “Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’a yönelenlerin yapıştıkları en büyük vesile, O’na ve Resulüne inanmak ve yolunda savaşmaktır. Savaş İslamın en yüce rüknüdür. (…) Ve namaz kılmaktır, çünkü bu dinin esasıdır. Ve zekât vermektir, çünkü bu gerekli bir farzdır. Ve Ramazan ayının orucuna tatmaktır, bu da azaptan bir kalkandır. Ve Kâbe’yi ziyaret etmektir, hacdır, umredir; bunlar da yoksulluğu giderir (…) Peygamberin sünnetine uyun.” (s.110). Yine “Kur’an’ın ipine sarıl, onu kendine öğütçü bil, tam helâlini helâl tanı, haramını haram” (s.349) kıl diyen Ali, taraftarlarına, “Allah’ın kitabını öğrenmeni, tevilini (hayata uyarlamasını) bilmeni, İslam şeriatını ve hükümlerini, helâlını ve haramını iyice anlamanı vasiyet ediyorum” (s.338) der. “Allah’ın farzlarını yerine getirmeyi” emreder.

Görüldüğü gibi, örneğin bir Halife Ömer’den, Osman’dan farkı, inanç algısı düzleminde değil, bu inancın içindeki kimi ayrıntılarda belirginleşen bir Ali şahsiyeti ile karşı karşıyayız. Savaş, kadın, namaz, hac, umre, oruç, farz, kıble, dinin esası, şeriat ve Kur’an’ı, onların haramları ve helâlleri, yani kadına, içkiye, kâfire bakışı, vb. bir bütün olarak Ortodoks bir bakış açısı ile karşı karşıyayız.

Dahası Nehc’ül Belaga’daki Ali, Aleviliğin temel teolojik öğesi olan ve en tipik yansımasını (daha sonra göstereceğimiz gibi) bizzat Ali’nin şahsında gösteren hulûl inancını da kesin bir dille reddeder: “Seni yarattıklarından bir şeye denk tutan, seni onunla bir sayar; seni bir şeyle denk sayan, hükmü yerinde ve apaçık olarak indirdiğin ayetlerine kâfir olur” (Age, s.41, ayrıca s.36-7). Oysa Alevilik, Yunus Emre‘nin; “Ete kemiğe büründüm/Yunus diye göründüm” deyişinde de görüldüğü gibi tam tersi bir teolojiye sahiptir.

Dahası buradaki Ali, öbür dünya (ahiret) eksenli bir teolojiye sahiptir: “Bil ki sen ahiret için yaratıldın, dünya için değil. Yok olmak için halkedildin, kalmak için değil. Ölüm için varsın sen, yaşamak için değil (…)” (Age., s.341). Yine Ali’nin Selman’a yolladığı mektupta, “dünya, dokunulunca ele yumuşak gelen, fakat zehiri insanı öldüren yılana benzer. Dünyada elde ettiğin, seni aldatan, sana hoş gelen şey, az bile olsa gene ondan yüz çevir” (Age., s.295) der. Kendi doğallığında, “öyle bir andasınız ki, kıyamet nerdeyse kopacak” (Age., s.123) diyen bu anlayış, hayatı bir cennete çevirme arayışını reddetmesi bir yana, bilim dışı önyargı ve korkutmacanın ürünü olup, tanrı karşısında “alçalma”, “ululanmama” ve sorgusuz bir şekilde emirlere ve kadere itaati öngörmektedir. Ki yine sonradan göstereceğim gibi, bu anlayış da Alevi teolojisine bütünüyle terstir.

Nehc’ül Belaga’daki Ali’nin, önceki halifeler Ömer ve Osman’la ilişkisi de Alevi bilinçaltında olduğundan bütünüyle farklıdır. Örneğin Ömer, İran fethine ordusunun başında katılmak istediğinde, O’nu; “Sen değirmen taşının mili ol, savaş değirmenini Arap’la döndür; onları savaş ateşine sok, sen girme” diyerek güvende tutmaya çalışır. Ömer’i meşru “buyruk sahibi” olarak gören bu Ali, O’nu, “boncuk dizilen ipe” benzeterek, “iplik koparsa düzen bozulur” (Age, s.176) diye kollar. Dahası, “savaşa katılıp altolduğun taktirde, Müslümanlar (…) senden sonra sığınacakları birisini bulamazlar”, ama sen sağken yenilseler de, “Müslümanların sığınağı güvenci olursun” (s.177) diyerek Ömer’e verdiği önemi gösterir. Dahası Peygamberin damadı Ali’nin Ömer ile ilişkisi, O’na kızı Ümmü Gülsüm’ü verecek denli yakındır. Bütün bunlardan da anlaşılacağı gibi, Tarihsel Ali’nin Ömer’le ilişkisi, Aleviliğin Ali’sinin Ömer’le ilişkisinden kökten farklıdır.

Ali’nin Osman ile ilişkisi de, tıpkı Ömer’le ilişkide gördüğümüz gibi iki farklı Ali düşünmemizi zorunlu kılmaktadır. Osman’ın Hilâfet tarzından şikâyetlerin artması, halkın O’na karşı ayaklanacak noktaya gelmesi üzerine Ali, uyarmak üzere yanına vardığı Osman’a; “Bir şey bilmiyorum ki sen onu bilmeyesin (…) Bir şeyde senden ileri geçmiş değiliz ki onu sana haber verelim (…) Resulullah’a, Allah’ın salâtı ona ve soyuna olsun, (muhalif önderlerden-EA) daha yakınsın (…) Allah için olsun, bu ümmetin öldürülecek imamı olma (…) Mervan’ın istediği yere sürüp götürdüğü bir mal olma” (s.179-80) diye övgülerle ikna etmeye çalışır. Halkın ayaklanıp Osman’ı öldürmesi sonrasında ise, Muaviye’ye yazdığı mektupta, “Osman’ın kanına girenlerden tamamiyle beri, halkın içinde o kandan en sorumsuz” (s.305) kişi olduğu şeklinde kendini savunur.

Görüldüğü gibi Ali’nin, Hilâfet hakkı konusunda kendisinden önceki Halifelere karşı bir itirazı olmadığı gibi, bıçağın kemiğe dayanması üzerine, Osman’ın bin köle-korumasıyla birlikte öldürmesi sürecinde de taraf olmamış, aksine Osman’a karşı ayaklanan halkı yatıştırmaya çalışmıştır. Nitekim malikânesini kuşatan ayaklananlara karşı Osman’ın yardım istemesine karşılık; “Osman beni, tarlayı sulamak için su taşıyan deveye benzetmek istiyor (…) And olsun Allah’a ki, aleyhine kalkışanları, suçlu olacağımdan korkacak bir dereceye dek yatıştırdım” (Age., s.185) açıklamasında bulunmuştur. Özetle Ali’nin Ömer ve Osman’a karşı Hilâfet hakkı talebinde bulunmadığı, onlara karşı programatik temelli bir muhalefet sürdürmediği, hilâfet hakkını sadece Muaviye’ye karşı savunduğunu görüyoruz.

Son olarak anımsanması gereken bir öğe de eşitlikçi görüşleri ve dönemin İslam egemenlerinden programatik farkını kararlı bir şekilde dillendiren Ebu Zerr’in başına gelenler karşısında, Ali’nin hayırhah tavrıdır. Ebu Zerr, Şiî gelenekçe “Erkan-ı Erbaa”dan sayılan ve Muhammed tarafından da, “yeryüzünün en doğru sözlü insanı” ilân edilen kişidir. Suistimallerin iyice gemi azıya alması üzerine, özellikle Kur’an’ın, haksız yere insanların mallarını yiyen, altını ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanlara elemli azapla tehditte bulunan Tevbe-34. ayetini kendine bayrak edinen Ebu Zerr, o zamana kadarki muhalefetini daha yüksek sesle dillendirmeye başlamıştır. Bunun üzerine Osman, Ebu Zerr’i dövdürterek, Muaviye’nin vali olduğu Şam’a sürgün eder. Ancak Ebu Zerr orada da susmaz, Muaviye’yi, sefih yaşamı nedeniyle eski İran Kisra’larına benzeterek açık muhalefetini sürdürür. Bunun üzerine Muaviye onu ağır eziyetlerle Medine’ye sürgün eder. Ancak mücadelesini sürdürmesi üzerine, bu kez Rebeze’ye sürgün edilir ve tüm bu eziyetlerin sonucunda orada ölür. Muktedirler onun muhalefetini Ali ile ilişkilendirirler, ancak O, Ali’den açık bir destek alamaz. Ali’nin Ebu Zerr’e desteği, Rebeze’ye sürgün edildiği bu kritik aşamada bile, “Ey Ebu Zerr, sen Allah için öfkelendin (…) Toplum, dünyaları için senden korktu (…) Senden korktukları şeyi bırak ellerine (…) Onlara menettiğin şeye ne düşkündür onlar (…) Pek yakında bilir, anlarsın, kim kâr etmiş (…)” (Age., s.182) şeklinde bir uğurlama tavsiyesinden ibaret kalır. Dikkat edilirse dünyadaki adaletsizliğe başkaldıran Ebu Zerr’e karşılık, kurtuluşu ahrette gösteren, eşitlik ve adalet mücadelesinden vazgeçmesini öneren bir Ali ile karşı karşıyayız.

Bütün bu birinci kaynak Nehc’ül Belaga’dan aktarmaların ışığında artık daha rahat söylenebileceği gibi, tarihsel Ali’nin, şeriatçı kimliği ve cami imamlığı dâhil İslami gelenek içinde olması bir yana, Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın hilâfetini kabullenmesi, onlardan temelli bir farka sahip olmanın doğal gereği olarak açık bir karşı duruş içinde olmaması, Alevilik gerekçelendirmeleri açısından hep ciddi birer sorun alanı oluşturuyor.

Aleviler arasında yaygın kabul gören, “400 kadar Ali yanlısı ayetin Osman tarafından Kur’an’dan çıkarıldığı” (Anton J. Dıerl, Anadolu Aleviliği, Ant Y., s.93) iddiası, bizzat Ali’nin bu Kur’an’a, halifelik yaptığı dönem de dahil, hiç bir şekilde karşı çıkmadığı, dahası onu esas kabul ettiği bilinmektedir. Nitekim Muaviye’nin Sıffın Savaşı’nda bu Kur’an’ın sayfalarını askerlerinin mızraklarına taktırması üzerine savaşı bıraktığı gerçeği ışığında, Alevilik ile tarihsel Ali gerçeği arasındaki ciddi sorunu daha da arttırıyor. Özetle, Osman’ın topladığı Kur’an’a karşı çıkmamış, ondan sonra hilâfet ettiği dönemde de başka bir, ‘hakiki’ Kur’an’ı ortaya çıkarmak için çaba sergilememiş, bilinen Kur’an’ı sahiplenmiş bir Ali ile karşı karşıyayız. Bütün bunlar Alevilerin Kur’an’a rezervlerinin, ‘onun değiştirildiği’, ‘Ali ve Ehli Beyt ile ilgili ayetlerin çıkarıldığı’ gibi iddialarının gerçekte Ali’ye rağmen biçimlendiğini, Kur’an hükümlerini uygulamamk için geliştirdikleri gerekçeler olduğunu gösteriyor. Tabi bunlar aynı zamanda Alevilerin ‘Ali’sinin de tarihsel Ali’den öte, aşkın bir şahsiyet olduğunu gösteriyor.

Diğer yandan Aleviliği, Halifeliğin kimin hakkı olduğu sorunu üzerinden şekillendirmeye çalışmak da bir diğer ciddi sorun. Böyle bir yaklaşım, sadece İslamiyet’ten değil, Hıristiyan ve Musevilikten de apayrı bir teolojiye sahip, özgün bir inanç olan Aleviliği hiç anlamamak, fazlasıyla hafife almak, onu bir hilâfet, bir kariyer çatışmanın ürününe indirmek demektir. Dahası demokratik bir öz taşıdığına inanılan, Bektaş-i Veli’nin ifadesiyle “bel evlatlığını” değil, “yol evlatlığını” esas kabul eden, bilgiyi ve kemaleti esas alan bir anlayışı, soy kaynaklı bir hak talebi temelinde anlamlandırmak da Alevi felsefesi açısından aşılamaz bir handikap olacaktır. Esasen Ali’ye atfedilen “Nesebinle değil, edebinle öğün” özdeyişinin mantığı da bunu gerektirir. Ancak  Nehc’ül Belaga’nın tanıklığındaki Ali’nin, halkçı bir tutum sergilemekle birlikte, soya dayalı üstünlük vurgusu yaptığını görüyoruz. Örneğin Muaviye ile yaptığı polemiklerde; “(…)Muhacir azat edilene benzemediği gibi, soyunda şüphe olmayan da soydan gelene benzemez” (Age, s.312); diyecektir. Yine ordu seçimi sırasında, “(…) toplumun soy-boy bakımından şereflilerinden, temiz ev bark sahibi olanlarından (…)” (s.373) vurgusu O’na aittir.

Buna karşılık göçebe ortaklaşacı bir hayattan gelenlerin, ezilen ve dinsel asimilasyona uğrayanların inancı olarak belirginleşen Alevilik, soy davası da güden aristokrat bakışından farkla, insanlar arasında soylu ve soylu olmayan ayrımı yapmaz. Yapmaz, çünkü kendisi, soyluluk övüncü geliştirebilecek toplum biçimleri ve maddi koşulların dışında oluşmuştur.
Aşağıdakilerin ve göçebe ilişkilerin inancı olarak biçimlenmiş olması nedeniyle soy davası güdüp soy övüncü geliştirebilmekten uzaktır. Böyle bir yaklaşımın bizzat kendi maddî gerçeğini inkâr etmek anlamına gelmesi bir yana, Alevilik, insanlar arası ayrımı aşıp kavimleri ve inançları eşit kabul eder. Kaldı ki, çağdaş insanlık değerlerinin de gösterdiği gibi bu özelliği onun eksikliği değil, üstünlüğüdür. Esasen onun soyluluk övüncüne bulaştırılması, inanç önderleri üzerinden Alevi toplumunu kontrol altına almak amacıyla egemenlerce üretilip, secere dağıtımıyla kurumlaştırdıkları dışsal bir eklemedir. Bu ekleme, otoritelerini arttırdığı için dedelerce kabul görmüş olmakla birlikte, maddî bir gerçeklik taşımamaktadır.

Özetle, Ali’nin ölümü sonrası Ali’ye atfedilen sözler ve yaşamına dair olumluluklar üzerinden belirlenecek bir “Alevilik”, Alevilik gerçeğine uygun düşmeyecek, dahası Alevi felsefesi açısından aşılamaz sorunlara neden olacaktır. Çünkü buradaki görece olumluluklar, yukarıda da işaret ettiğim gibi şeriat geleneği içinde ve ona kıyasla belirlenen olumluluklardan ibarettir. Oysa Aleviliğin inanç tarihi, bizzat şeriatın, bir bütün olarak reddi ve ona karşı direniş üzerinden biçimlenmiştir. Dahası birazdan göstereceğim gibi Aleviliğin Ali algısı, söz konusu bu tarihsel Ali’de olmayan, onu niteliksel olarak aşan özellikler taşır.

Bu noktada Ali’nin tüm olumlu özellik ve Ehl-i Beyt’in başı olmaktan gelen avantajlarına rağmen hilâfet savaşlarını kaybetmesine ilişkin de bilimsel ve soğukkanlı bir açılım yapmaya gereksinim olacaktır. Ali kaybetmiştir; çünkü ilk halife atamasında siyasî önder olabilecek otoriteye sahip değildir. Dolayısıyla egemenler kendi aralarında ittifak edilebilecek kişi olarak Ebu Bekir üzerinde uzlaşmışlardır. Ali, bu dayatmayı önce kabul etmek istememiş, ama açıktan bir itiraz tutumu da sergilememiştir. Dahası eşi Fatma’nın ölümü sonrasında Ebu Bekir’e biat ettiği de bilinmektedir. Ardından Ebu Bekir tarafından atanan Ömer’e de biat etmiş ve üstelik kızı Ümmü Gülsüm’ü de Ömer’e eş olarak vermiştir. Ömer’in mizanseni ile atanan 6 kişilik Şûra’nın seçtiği Osman dönemlerindeki gelişmeler ise, artık itiraz edilemez bir şekilde sıranın kendisine geldiği sanılan Ali’nin halife olmasını iyice olanaksızlaştırmıştır.

Her şeyden önce Ömer ve Osman dönemlerinde gerçekleşen fetih ve talanlarla oluşan olağanüstü servet birikimi, gücün belli ailelerde birikmesini ve buna bağlı olarak İslam içi görece idealizmin bütünüyle kaybolmasını sağlamıştır. Ali bu dönemdeki istismarlardan uzak kalmış, ancak ezilen ve dışlananların haklarını da yeterli kararlılıkla savunmadığından, onlar nezdinde de yeterli güç birikimi sağlayamamıştır. Ebu Zerr’in yalnızlığı bir yana, Osman’a karşı gerçekleşen büyük halk ayaklanmasının önderleri bile önce Ali’nin etrafında toplanmak istemiş, ancak onun gösterdiği kararsızlık sonucunda ondan umudu keserek ve ona rağmen ayaklanmışlardır. Öyle ki ayaklanmanın başladığı, halkla Osman’ın askerleri arasında kıran kırana savaş olduğu en kritik dönemde bile Ali, ayaklanmacılarla Osman arasında gidip gelmiştir. Ve nihayet Osman sonrası sonuncu iktidar şekillenmesinde egemenler, bu kendileriyle tam işbirliği yapmayan, dünyalık peşinde koşmayan, fakirlerin haklarından, paylaşımcılıktan söz eden şahsiyetten hoşlanmamış, tam kendilerinden saymamış, başlarında görmekten hazzetmemişlerdir.

Bu dönemde iktidar talebinde bulunup, Osman zamanında ciddi bir güç elde etmiş olan Muaviye ile arasında ciddi bir kan davası bulunmaktadır. Muaviye, İslam’a karşı mücadelenin önemli ismi Ebu Süfyan’ın oğludur. Ali ise bizzat kendi ifadesiyle “Bedir (savaşı) gününde atanı (Muaviye’nin dedesi Utbe), dayını (Velid), kardeşini (Hanzala) öldüren” (Age., s.311) kişidir. Egemenlerin çoğunluğunun gönlü Muaviye’den ve O’nun Ali’yi saf dışı bırakmasından yanadır. Çünkü kendilerindendir. Egemenlerden yana bu dezavantajları bir yana Ali, bu kritik süreçte de ikircikli davranacak ve taraftarları içindeki en alttakilerin, yani Haricilerin desteğini kaybedecek, dahası öldürülmesi de dahil onları karşısında bulacaktır.

Özetle Ali, dönemin fetih gelirlerinden palazlanan egemenlerinden olmadığı gibi, onların suistimallerine de bulaşmamıştır. Ancak hayatı boyunca gözettiği en alttakilerin de temsilcisi olmamış, onlarla da özdeşleşmemiştir. Bizzat Kur’an’ın ve İslamiyet’in yapısı da bunu engellemiştir. Bütün temiz, dayanışmacı ve mert kişiliğine rağmen, tarihin kendisine sunduğu iktidarın gereklerini yüklenememiş, kritik aşamalarda alması gereken tutumları alamamıştır. Ne Musa’ya (egemenlere) ne de İsa’ya (ezilenlere) baş olamayarak siyaseten devre dışı kalmıştır. İslamiyet ise, egemenlerle kavgalı olduğu ilk Mekke döneminde gösterdiği görece adil tutumu, Medine’deki iktidar döneminden itibaren artan oranda kaybetmeye başlamış, Muaviye ile başlayan Emeviler dönemi ve sonrasında, tarihin en büyük fetihçisi ve despotik imparatorluklarına tanrısal bir gerekçeye dönüşmüştür.

Tarihsel veriler ışığında bilinmektedir ki, ancak Ali’nin katledilmesi sonrasında belirginleşmeye başlayan Şia ile Sünni ayrışması, esasen Hilâfet hakkı temelinde iki şeriatçı kesimin ayrışmasının yansımasıdır. Dahası bu ayrışmada, iki tarafın da tarihsel olarak kanıtlanabilen kesintisiz devamcıları olmuştur; Ali’nin doğrudan devamcılarınca oluşturulan kol (kendi içinden çıkan ve dışlanıp ezilen İsmailliye gibi heteredoks eğilimler bir yana), Humeyni’ye kadar uzanan Şiî Ortodoksluktur. Anadolu Aleviliği ise, hem tarihsel gerçeklerin gösterdiği gibi bu gelenek içinde oluşmamış hem de düşünsel olarak farklı kaynaklardan biçimlenmiştir. Sünnilik ve Şiîlik arasındaki fark, İslam içi bir iktidar ayrışması olmasına karşılık, her ikisi ile Alevilik arasındaki fark ise egemenlerle ezilenler arasındaki fark olarak şekillenecektir. Bu nedenledir ki, inancın kural ve teolojisi de içinde olmak üzere Şiilikten bütünüyle farklıdır. Nitekim Sünnileri din dışı görmeyen Şiîler de, Alevileri Müslüman görmeyip, inançsız (kâfir) olarak tanımlarlar (Anton J.Dierl, Anadolu Aleviliği, s.34); aynı şekilde Aleviler açısından da Humeyni ile herhangi bir Sünni şeriatçı arasında fark yoktur.

DSCF1429

Peki ama bu noktada, 12 İmam’ın merkezi bir inanç sembolü olarak Alevilikte temel bir önem taşıdığı gerçeği sorun değil midir?. 12 İmam’ın Alevilikteki anlamının, Şiîlikten farklı olarak tek tek unsurlarıyla değil, bütünsel bir kült olarak biçimlendiği anımsanırsa sorun olmadığı görülür. Kaldı ki 12 İmam kültünü tek tek öğelerinde incelediğimizde, söz konusu imamların, Ali, Hüseyin ve Cafer dışında, Ehl-i Beyt’ten gelmiş olmanın ötesinde hiçbir tarihsel şahsiyet oluşturamadığı özellikle belirtilmelidir. Burada tarihsel şahsiyet oluşturabilenlerden Hüseyin, inancının savunulmasındaki ölümüne kararlılık anlamında her ezilen için sembol olacak siyasal bir önem taşır. Cafer ise, Hüseyin’den farklı olarak önemli bir ideolojik önderdir; ancak onun ideolojik önderliği, Bâtıni-Alevi inanç için değil, Şiî-Ortodoksinin şekillendirilmesi anlamındadır. Nitekim İran Anayasası’nın, iktidarın meşruiyet zemini olarak Caferiliğe yaptığı vurgu da bunun yansımasıdır.

Esasen Şiiliğin, Sünnilik karşısındaki teorileştiren, yani hukuk ve kurallarını saptayan kişinin Ali değil Cafer olması, Bâtıniler dışında kalan tüm Şiî Alicilerin, kendilerini Alevi veya Alici olarak değil Caferi olarak nitelemesine neden olmuştur. 12 İmam geleneği içinden çıkan Bâtıni İsmailliler ise, görüş farklılığı nedeniyle büyük oğlu İsmail’i dışlayıp küçük oğlu Musa Kazım’ı sonraki imam saptayan Cafer’in iradesini reddederek, İsmail’i yedinci İmam sayacaklardır. Ve eğer benzetme yapacaksak, Anadolu Aleviliğinin, Şiî ortodoks geleneğin kurucusu olan İmam Cafer ile değil İsmaililik ile benzeştiği anımsanmalıdır. Nitekim Alevilikte felsefi temel olan Bâtıniliğin ve temel bir inanç olan “Kâmil insan” teorisinin ilk örneği İsmailliliktedir. Kuşkusuz Aleviler arasında da, “mezhebimiz Caferiliktir” ifadesine yaygın olarak rastlanır; bununla birlikte yaşamı ve öngörüleri şeriatçı olan İmam Cafer ile Aleviler (ve İsmailliler), apayrı iki teolojik sistemin temsilcileridirler.

Bu noktada İmam Cafer’in inanç algısını, görece muhafazakâr bir Alevi araştırmacı olan Baki Öz’ün aktarımından sunarak, Anadolu Aleviliği ile gösterdiği zıtlığı netleştirmek yararlı olacaktır: Caferîlikte ibadetler Sünnilik kadar katılık taşırlar. İmam Cafer’e göre namaz, “Dinin direğidir. Kulla Tanrının buluşmasıdır. Ona ulaşılan merdivendir. Kulun, müminin miracıdır”; “Ramazan orucu farzdır”; “Şia katında İslâm’ın en büyük esaslarından, en önemli direklerinden biri Hac’dır”; “Şia katında zekât, namazdan sonra ikinci önemli ibadettir”; “Cihat İslam binasının temelidir (…) katımızda iki cihat vardır. Birincisi içteki düşmana karşı Cihad-ı ekber, dıştaki düşmana karşı ise Cihad-ı asgardır” (Baki Öz, Alevilik Nedir, Der Y., s.260).

Bu aktarımlardan hareketle özellikle belirtilmelidir ki; Baki Öz, “Caferiliğin çoğu kuralı Alevi-Bektaşilikte geçersizdir. Özellikle Anadolu Aleviliğinin Caferilik ile pek bir bağı yoktur. İmam Cafer-i Sadık Alevilerin bağlandığı ve sevdiği imamların altıncısıdır. Eğer Caferilik İmam Cafer-i Sadık’ı sevmekse, Alevi Bektaşiler İmam Cafer’i seviyor ve bu bağlamda Caferi’dirler. Yok eğer Caferiliği, İmam Cafer Buyruklarıyla bir tutmak ve bu buyruklara uymaksa, Alevi Bektaşiler İmam Cafer’in Buyruklarına uymamakta ve yerine getirmemektedirler. Bu bağlamda Caferi değildirler” demektedir (Age., s.263). Bu ifadeden de hareketle bir benzetme yapacak olursak,  Aleviliğin Caferiliği, “Alevilik Ali’yi sevmekse ben de Aleviyim” diyen R.T. Erdoğan’ın Aleviliği kadardır.

Gerçekten de soruna olgular temelinde yaklaştığımızda, İmam Cafer’in katı şeriatçı bir molla kimliği açıklıkla görülür. Nitekim O’nun, “Namazı küçümseyenler (önemsemeyerek kılanlar, küçük iş sayanlar) bizim şefaatimize ulaşamazlar” deyişine karşılık Aleviler, Yunus Emre‘nin “Oruç namaz gusül hac, hicaptır aşıklara” diyen bir inancın temsilcileridirler. Onun şiddetle reddetmesine karşılık Alevilik inancı, ruh göçünü (tenasüh) temel öğelerinden biri olarak kabullenir. Dahası İmam Cafer, mutasavvıfları, “onlar bizim düşmanımızdır. Kim onlara eğilim duyarsa, o da onlardandır” derken, torunu İmam Nakî, mutasavvıfları “şeytanın halifeleri” sayar.(Age, s.268) Aynı şekilde Alevilikte Kur’an’ın bozulduğuna, “Ali ile Ehl-i Beyt ile ilgili bölümlerin çıkarıldığına, halifelerin kendi çıkarlarına uygun bölüm ve ifadeler eklediklerine” (Age., s.265) inanırlarken, Caferilik, Kur’an’ın indiği gibi kaldığına, ekleme ve çıkarılma yapılmadığına inanır ve bu bağlamda onu kendi temel kitabı sayar (Age., s.258).

Bu bilgiler ışığında da kabullenileceği gibi Anadolu Aleviliği, gerek şeriat ve ibadet karşısındaki tutumu, gerek (birazdan göstereceğim) Ali’ye yüklediği farklı misyon, gerekse “imam” değil “dede” geleneğince temsil edilmesi ve tabii tıpkı Sünnilik gibi Zahiri ve Ortodoks olan Şiîlikten ayrımla, Bâtıni niteliğiyle apayrı bir sentezdir. Dolayısıyla bu farklılıkların netleştirmeyen her teolojik ve tarihsel yaklaşım, olguları tahrif etmesi bir yana, Aleviliğin Şiîliğe doğru erozyonu işlevini yüklenecektir.

Kuşkusuz 12 İmam, bir kült olarak temel bir Alevi değeridir; ancak yine bir kült olarak 12 İmam’ın Alevilik için anlamı semboliktir. İşte bu nedenledir ki, 12 İmam’ın bu sembolik değeri ve Ali’nin manevi önderliği sorununun ötesine geçip, kendini var eden tarih ve teoloji konusunda doğru bir bilinç oluşturmayan her Alevi, kaçınılmaz bir şekilde kendi inanç ve gerçek tarihine yabancılaşacaktır. Bu yabancılaşma içinde ise, modern koşulların zorunlu kıldığı ileriye doğru değişmeyi değil, geriye, tıpkı şeriatçılar gibi 14 yüzyıl öncesine doğru savrulacak ve gericileşecektir.

Unutulmamalıdır ki 12 İmam kültünün Anadolu’ya yerleşmesi de yine Safevi etkisi ve Balım Sultan dönemindedir. Nitekim Hacı Bektaş Türbesi kubbe (sekiz dilimli) mimarisinde de yansıdığı gibi, Bektaşi dergâhı 12 imamcı görüşü Balım Sultan’a kadar keşfetmemişti. 12 imamcı görüşün Bektaşiliğe yerleşmesi Bektaşi erkânına yeni bir biçim kazandıran ve bu özelliği nedeniyle Bektaşilikte “Pir-i Sani” (ikinci pir) kabul edilen Balım Sultan (Ö. 1516) döneminde olur. II. Beyazıt tarafından, Balkanlardaki Seyyid Ali (Kızıl Deli) Sultan Postnişi iken, Anadolu Alevilerini Safevi etkisinden kurtarmak üzere Hacı Bektaş Dergâhı Postnişinliğine atanan Balım Sultan, Anadolu Alevileri nezdinde egemen görüş haline gelmiş olan 12 İmam anlayışını, Dergâh’ın resmi görüşü haline getirir.

“Balım Sultan 12 İmam anlayışını yola kazandırır. 12 İmam törenleri, 12 çerağ, 12 post, (…) O’nunla tarikata girer… temel direği olur (…) 12 İmam anlayışına paralel olarak yaşam 12 rakamı üzerine sistemleştirilir (…) Bektaşi tacı 12 dilimlidir. Tekkelerin meydan yerleri, tekke üstündeki baca ve kubbeler hep 12 dilimli olur. (Baki Öz, Aleviliğin Tarihçesi, s.94)

Özetle 12 İmam, Şiî etkiyle Safevilere, oradan Anadolu’ya akarken, henüz bu anlayışın dışında durmaya devam eden Bektaşi Dergâhı da, Osmanlının Anadolu’da yaşadığı tehlikenin yansıması olarak 12 İmam’ı kabullenir. Takip eden süreçte Şah İsmail Yavuz’a yenilecek ve Anadolu’daki etkisi siyaseten sona erdirilecektir; ancak bu arada 12 İmam Aleviliğin tüm unsurları nezdinde temel norm olacaktır.

Ancak yukarıda da işaret ettiğim gibi bu temel norm sembolik anlamda biçimlenecek, Aleviler, gerek Bektaşi gerek Kızılbaş tüm unsurlarıyla 12 İmam’ın hayat ve inançlarını yinelemeyeceklerdir. Örneğin cami, başta Ali olmak üzere 12 İmam’ların yaşamının her aşamasında sorgusuz ibadet mekânı olmuşken, Aleviler, hiçbir dönemde cami ile ilişkilenmeyeceklerdir. Bugün Hacı Bektâş Dergâhındaki cami bile, 1826 Bektaşi kırımı sonrasının ürünü olacaktır. Keza Alevilerin yaşam alanlarındaki camiler, önce şeriatçılık ve modern dönemde de faşizmin zorla dayatmasının ürünü olarak boy gösterecek, ama yine de ibadet mekânı olarak itibar görmeyecektir; Kimi Alevilerin kendi inançlarına yabancılaşması veya artık baskılardan bîtap düşüp boyun eğmesine kadar…

Bu durumda Aleviliği, sembolik düzlemde sahiplenilen 12 İmam’ın gerçek kimliklerinden ve özellikle kutsadığı Ali’nin yaşamı ve sözlerinden öğrenmeye kalkmak, aslında hiç öğrenememek, dahası Onu Şiîliğe doğru asimle etmek anlamı taşıyacaktır. Dolayısıyla Aleviliğin ne olup olmadığı sorununu aydınlatmak için doğru kaynaklara başvurmak temel bir önem taşır. Aleviliğin, otantik Alevilerin yaşamından da doğrulanarak anlaşılması için doğru kaynaklar, onun oluşumu ve evrimindeki gerçek önderlerinin yaşamları, mücadeleleri, ve teolojik yapılarını tartışma götürmez bir açıklıkla ortaya koyan deyişleridir. Bu anlamda Alevi inanç önderleri ozanların yaşam ve deyişlerini incelediğimizde, Aleviliğin ne olup olmadığının yanında, İslamiyet’le ilişkisi de çok daha net hale gelecektir. Esasen bu netliği, devlet ve ortodoks din adamlarının müdahalesiyle bozulmamış her Alevinin otantik yaşamında da rahatlıkla bulabilmekteyiz.

Özetle kaynak seçimindeki tercih bizi farklı farklı “Aleviliklere” götürecektir. Doğru kaynak seçimi bizi Bâtıni Anadolu Aleviliğinin gerçeğine taşırken, 12 İmam’ın hayat ve anlayışlarını kaynak alan diğeri ise Zahiri Şiî-Caferiliğe götürecektir. Bu ise birilerinin zannettiği veya zannetmemizi istediğinin aksine, adına “Alevilik” de dense, Alevilikten niteliksel bir kopuştur. Esasen Şiî anlayışın hâkim olduğu topraklarda insanlar kendilerine “Alevi” de dememektedir; çünkü bu anlayışın hakim olduğu yerde “Aleviliğin” manası, Ali’nin soyundan gelenler ile sınırlı olup, bir inancın değil bir soyun adıdır.

Bölümü bitirirken özellikle belirtilmesi gereken öğe, Ali’nin ve 12 İmam’ın Anadolu Aleviliğinin teorisyeni, inanç kurucusu olmadığı, dahası, İslam içi bir inanç veya sapma olarak oluşmadığıdır. Aksine, İslamiyet’in yayılma döneminde ezilenlerin, fethe uğrayan, inançları asimle edilenlerin tepkileri ve kendilerini savunmaları temelinde, onların eski inançlarının dönüşümü ve yeniden biçimlenmesi sürecinde oluşmuştur. Ağırlıkla göçebe ilişkileri üzerinden biçimlendiğinden eşitlikçi, dayanışmacı ve sözel bir kültür-inançtır. Ali, bu inanç içinde merkezi bir önem kazanacaktır kuşkusuz; ancak bu önem, birazdan ayrıntılarıyla göreceğimiz gibi, tarihsel Ali’nin düşünsel devamlılığı değil sembolik bir anlama sahiptir. Tarihsel Ali bu inancın içine alınmış, baştacı yapılmış, ancak ciddi bir revizyona geçirilmiştir. Bu noktada durum, çağdaş dedelerden Hüseyin Gazi Metin‘nin “Anadolu Alevisi onların ezdiği, İslam’ın katı kurallarla kestikleri toplumu (ehl-i beyti) biz aldık bağrımıza bastık, cemimize getirdik, onu pir ettik, nur ettik” saptamasından ibarettir.  Ceme alınan, Pir edilen Ali Alevileştirilmiş, otantik yaşam ve inanç biçiminde arındırılımış Ali’dir; çok eşliliğine itibar edilmemiş, camisine gidilmemiş, cihadına çıkılmamış, haremlik-selamlığı uygulanmamış, Ramazan orucu tutulmamış, vs vs…

Ali, bu noktada, “şeriatın baskısından ve yükünden kurtuluşun” gerekçesi bir semboldür. Nitekim “namaz kılmamız gerekmiyor, Ali bizim için kıldı, oruç tutmamız gerekmiyor, Ali bizim için tuttu, dua etmemiz gerekmiyor, Ali bizim için etti” gibi ifadeler bu gerçekliğin yansımasıdır. Aleviler, “hayatı boyunca sofuca yaşamış olan ‘Alinin şerefine’ kadeh tokuşturur ve esasen O’nun sofuluğu da, imam olma özelliği nedeniyle yaptığına” inanırlar. Dahası Şeyh Rasî’nin, “Ali’nin Düşüncesi ve Sözü” adlı eserinde de belirttiği gibi, Aleviler “Ali’nin kendisinin uyguladığı sofu yaşamının taklit edilmesini yasakladığına” inanır. (Anton J. Dıerl, Anadolu Aleviliği, s.90) Bu bağlamda Ali’yi sembolik anlamda kendine temel kavram yaparken tarihsel Ali’yi yinelemekten uzak duran Alevilik, bunların da ötesinde vahdet-i vucut ve hulûl inancıyla İslamiyet’ten apayrı bir teolojik anlayışın inancı olmuştur. Bu inançların kaynağı ise İslamiyet değil, bizzat kendi geçmiş inançları, İslamiyet’le toslaşmasında edindiği bilinçaltı ve maddî yaşam koşullarıdır.

Erdoğan Aydın, Kimlik Mücadelesinde Alevilik, 4.Baskı, Kırmızı Yayınları (ss.18-34)

15

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑