Ara

Alevîlik

Yol Erkân Meydan

Etiket

Asimilasyon

1511-1527 Arası Alevi Ayaklanmaları

16. Yüzyılın İlk Yarısında Rum Eyaletindeki Ayaklanmalar

Yavuz Sultan Selim 1512 yılında zor yoluyla iktidarı ele geçirdikten sonra sistemi kurumlaştırma ve güçlendirme amacıyla çeşitli önlemler aldı. Kuşkusuz bu önlemlerin en önemlisi, Etrâk’a (Türkmen’e) hiç de alışık olmadığı ortodoks bir İslamî yaşam biçimini, diğer bir deyişle şeriatın değerler sistemini zorla kabul ettirmeye yönelik olanıdır. Osmanlı sisteminin Ortodoks İslamî düşünce yapısı üzerine oturmasıyla birlikte sistemin başında bulunan yöneticiler, kendileri için engel ya da “potansiyel tehlike” gördükleri toplumsal kesimlere çeşitli şekillerde yoğun bir saldırı ve dayatmaya girişmişlerdir. Bu nedenle Anadolu’ya, ağırlıklı olarak göçebe-yarı göçebe toplum ilişkilerini sürdüren, yerleşikliğe geçmiş olsa bile henüz kendi kültürel değerlerinden kopmamış halkın gelenek ve göreklerine ters düşen, şeriat kurallarını katılıkla uygulayan bey, kadı, din işleri görevlileri ve daha başka çeşitli düzeylerde yöneticiler gönderilmiştir. Bunların, kimi zaman bireysel ekonomik çıkarlar elde etmek, kimi zaman ise merkezî yönetime yaranmak çabasıyla baskı ve kıyımları çok üst düzeylere taşıdıkları görülmektedir.

Bu görevli ve yöneticilerin elinde Kızılbaşların katli için ayrıca, “zikr olınan tâife kâfirler ve mülhidlerdür.” “Bunları kırub cemâatlerin dağıtmak cemi müslümanlara vâcip ve farzdur” biçiminde fetvalar bulunuyordu. Bu fetvalar dönemin en yüksek ülemâsı tarafından verilmişti.

Bir de buna göçebe ve köylülerden alınan vergilerin yükseltilmesi, aşiret reislerinin güç ve hareket alanlarının sınırlandırılması ve kimi aşiret çevrelerinin elerinden timarların geri alınmasını eklersek, olayın boyutları yeterince anlaşılır. Bu durumda o güne dek sürdürdüğü yaşama biçimi, töre ve törenlerini hiçe sayan, ekonomik olarak kendilerini bunaltan bu katı uygulama ve saldırganlıklara karşı Alevî halkın aktif direnişe yönelim dışında fazla bir seçeneği kalmıyordu.

Anadolu Alevîlerinin konumu açısından bir dönüm noktası olan Şah Kalender ayaklanması da bu koşullarla ortaya çıkmıştı. Bu nedenle İkinci Beyazıt’ın son dönemlerinden itibaren Anadolu’da çeşitli türden baskılarla bunaltılan göçebe ve yarı göçebe Türkmen halkın ayaklanmalarında, kısa bir dönem içerisinde büyük bir yoğunluk göze çarpmaktadır. Aşağıda verdiğimiz, Rum (Sivas) eyaletinde yaşanan ve 1511 yılından Kalender Çelebi eylemine -1527 yılına- kadar olan kısa bir dönemi kapsayan ve Osmanlı yönetimini derinden sarstığı anlaşılan isyanların listesi sanırım bu yoğunluğu görmeye yeter.

A. Şah Kulu Baba Ayaklanması – 1511

Bu isyan Teke bölgesinde çıkmasına karşın kısa bir süre sonra Rum eyaletine sıçraması nedeniyle listeye dahil edilmiştir.

Tekeli Hasan Halife adında bir Kızılşbaş-Alevînin oğlu olan Şah Kulu, babasının ölümü üzerine “Alevî töresine göre toplanan” toplumun seçimiyle onun yerine geçmiş ve kısa sürede yöre halkını derinden etkileyerek kendi çevresine geniş bir kitle toplamayı başarmıştır. 1511 yılında sürekli “muhabbet toplantısı” yaptıkları Teke bölgesi Döşeme derbendinde, Osmanlı güçlerinin Antalya subaşısı öncülüğünde kendilerine saldırması üzerine eyleme geçmişler ve hareket, dirlikleri ellerinden alınan sipahilerin de katılımıyla bir anda büyüyarek geniş bir alana yayılmıştır.

Etkili olduğu alan: Teke bölgesi (Antalya, Kızılcakaya, Elmalı, İstanos (Korkuteli), Burdur, Keçiborlu), Batı Anadolu (Hamitili, Kütahya, Manisa, Sandıklı, Keçisiçanlı, Ulusıçanlı, Altuntaş, Alaşehir, Beyşehir), Rum (Sivas) eyaleti.

Katılımcılar: Teke bölgesi ve çevresi Alevî-Kızılbaş toplumu, dirlikleri ellerinden alınan timarlı sipahiler, göçebe-yarı göçebe Türkmen aşiretleri.

Sonuç: Çeşitli yörelerdeki birçok çatışma sonrası, son olarak 1511 yılı 2 Temmuz tarihinde Sivas yöresinde Gedik Hanı denilen yerde Osmanlı güçleriyle büyük bir çatışma ve sadrazam Hadım Ali Paşa’yla birlikte isyancıların önderi Şah Kulu’nun ölümü ve geri kalan isyancıların Safevilere sığınması.

B. Nur Ali Halife Ayaklanması – 1512

Şah İsmail Hatayi‘nin Tokat bölgesinde halifesi olan Nur Ali Halife‘nin başlattığı ayaklanma, bölgede ortaya çıkan ve isyancı güçlerin Tokat’ı ele geçirmesi ve Şah İsmail Hatayi adına hutbe okutmasıyla Osmanlı yönetimine büyük tedirginlik ve sıkıntılar yaşatan kapsamlı bir ayaklanmadır.

Etkili olduğu alan: Amasya, Çorum, Bozok, Tokat yöresi, Koyulhisar, Niksar, Kazova ve Sivas bölgesi.

Katılımcılar: Bölgenin Alevî-Kızılbaş toplumu ve baskı altında tutulan Avşar, Varsak, Bozoklu, Karamanlı, Turgutlu, Hamidelili, Tekeli gibi göçebe-yarı göçebe Türkmen aşiretleri.

Sonuç: Nur Ali Halife güçlerinin 20 Temmuz 1512 yılında Göksu’da Bıyıklı Mehmet Paşa’nın yönettiği Osmanlı güçlerine yenilmesi ve isyancıların Safevi topraklarına geçerek kırımdan kurtuluşu.

C. Bozoklu Şah Celâl Ayaklanması – 1518

Yoksul ve topraksız köylülerin baskı ve ağır vergiler altında ezilmesini önlemek amacıyla eyleme geçen Bozoklu Şah Celâl‘ın eylemi 1517 yılı ortalarında Tokat yöresinde ortaya çıkan kısa sürede önemli ölçüde etkili olan eylemlerden biridir. “Kendüyi mecnunluğa urub ve abdal kisvetine girüb” eyleme geçen Şah Celâl “Mehdi bu gardan âşikâr olsa gerektir ve ben intizarla me’mûrum” diyerek çevresine geniş bir kalabalık toplamış ve daha sonra “Halife-i zaman ve Mehdi-i devrân benim” diyerek bu kalabalığı harakete geçirmişti.

Etkili olduğu alan: Amasya, Tokat, Zile, Artukabâd ve Sivas yöreleri.

Katılımcılar: Vergi yükü altında ezilen topraksız ve yoksul köylüler, yöneticilerin sürekli baskısından bunalan Alevî-Kızılbaş Türkmen aşiretleri.

Sonuç: Kalabalık ve donanımlı Osmanlı güçleri karşısında fazla dayanamayacaklarını anlayınca 1518 yılı bahar ya da yaz ayında Safevi topraklarına geçmek amacıyla Erzincan civarına gelindiğinde, geriden yetişen Dulkadir beyi Şehsuvar Ali Bey güçleriyle çatışma ve yenilgi. Bu çatışmadan sağ kurtulan Şah Celâl daha sonra ele geçirilerek öldürüldü ve başı İstanbul’a padişaha gönderildi. Tutsaklık ve kırımdan kurtulabilen yandaşları ise Safevi topraklarına geçtiler. Bu eylemin Osmanlı toplumunda derin izler bıraktığı görülmektedir. Bu olay sonrası Anadolu’da ortaya çıkan bütün halk haraketleri kim tarafından çıkarılırsa çıkarılsın, niteliği ve boyutu ne olursa olsun Şah Celâl’in adından haraketle “Celâlî” olarak anılmaya başlandı.

D. Şah Veli Ayaklanması – 1519

Şah Veli, Bozoklu Şeyh Celâl’in müridlerinden biridir. Şeyh Celâl olayı sonrası Bozok yöresinde Alevî-Kızılbaş toplumuna uygulanan baskı ve kıyımlar sonucu ortaya çıkmış bir harakettir. Özellikle eyleme Keçeci, Çanağılı, Kara Keçilü, Kırıklu gibi Kızılbaş aşiretleri büyük destek vermişlerdir.

Etkili olduğu alan: Bozok, Tokat, Zile, Turhal, Amasya, Erbaa bölgeleri.

Katılımcılar: Bozok, Tokat ve Amasya yörelerinin Kızılbaş köylüleri ve göçebe Türkmen aşiretleri.

Sonuç: 24. Nisan 1519 yılında Sivas bölgesinde Kızılırmak üzerinde bulunan Şahruh köprüsü dolaylarında Rum (Sivas) Beylerbeyi Şadi Paşa, Karaman Beylerbeyi Hüsrev Paşa ve Dulkadiroğlu Şehsuvar Ali Bey öncülüğünde hareket eden Osmanlı güçleriyle çatışma ve yenilgi. Kıyımdan kurtulan Şah Veli daha sonra Ulu Yörük aşiretine bağlı Cungar oymağı tarafından Şehsuvaroğlu Ali Bey’e teslim edildi ve başı kesilerek ortadan kaldırıldı.

E. Süğlün Koca-Baba Zünnun Ayaklanması – 1526

Süğlün Koca ayaklanması her yönüyle ağır vergiler altında ezilen köylünün direniş hareketidir. 1526 yılında Süğlün Koca‘ya ektiği topraklar için fazladan 200 akçe vergi yazılmıştı. Bu verginin ağır olduğunu belirten Süğlün Koca görevlilere bunun 100 akçeye indirilmesi dileğinde bulundu.

Görevliler Süğlün Koca’nın durumunu dikkate almadığı gibi çevresinde bulunanlara baskı yaptı ve ek olarak aşağılamak amacıyla bu Alevî-Türkmen dedesinin sakalını ve bıyığını kesti. Bu baskı ve saldırgınlıklar üzerine olayalar patlak verdi. Süğlün Koca köylülerden ve aşiretlerden yardım istedi. 20 ağustos 1526’da kısa sürede uygulamalara tepki duyan geniş bir kitle toplanarak eyleme geçti. Eylemcilerin başında Dulkadirli Türkmenlerinden Baba Zünnun bulunuyordu.

Etkili olduğu alan: Bozok Sancağı, Tokat, Amasya, Sivas, Toroslar, Maraş, Çukurova yöreleri.

Katılımcılar: Bozok bölgesinde yaşayan Osmanlı yönetiminden hoşnutsuz Alevî-Kızılbaş köylüler, haksızlık ve adaletsizliklere tepki duyan aşiretler.

Sonuç: Baba Zünnun öncülüğünde haraket eden isyancılar önce Bozok Sancakbeyi Mustafa Bey’in konağını bastılar. Kendisini, İlyazıcısı Kadı Muslihüddin’i ve yazıcı Mehmet’i öldürdüler. Bunun üzerine merkezi yönetim Karaman Beylerbeyi Hürrem Paşa’yı isyancıların üzerine gönderdi. Kaysei yakınlarında bulunan Kurşunbeli’nde çıkan çatışmada Osmanlı güçleri yenilgiye uğradı. Hürrem Paşa, Kayseri sancakbeyi Berham Bey, İçel Sancakbeyi Ali Bey bu çatışmada öldüler. Bu başarıdan sonra güçlenen isyancılar Artukabâd ve Kazova yörelerine doğru yürüyüşünü sürdürdü ve buraları ele geçirdi.

Gelişmelerin boyutu üzerine Osmanlı yöneticileri daha kapsamlı bir hazırlık yaparak Rum (Sivas) Beylerbeyi Hüseyin Paşa ve Maraş Sancakbeyi Mahmut Bey öncülüğünde büyük bir Osmanlı ordusuyla Sivas’ta toplandı. Kazova yöresinde durum belirlemesi yapan Malatya Sancakbeyi Yularkıstıoğlu İskender Bey’in giriştiği ilk öncü çatışmalarda Osmanlı ordusu ciddi kayıplar verdi ve kuşatma içerisine düşen İskender Bey canını güçlükle kurtardı. Durumun ciddiyetini gören Hüseyin Paşa bütün eyalet askeriyle birlikte Baba Zünnun üzerine yürüdü ve Höyüklü (Solakzade’de Hunbeli, Celâlzade’de Muyuklu) denilen yerde 26 Eylül 1526’da büyük çarpışmalar yaşandı.

Çatışmada Baba Zünnun öldü ve önemli kayıplar veren yandaşları dağlara çekildiler. Gece toparlanan Baba Zünnun eylemcileri Osmanlı ordusuna yeniden saldırarak ağır bir yenilgiye uğrattılar. Bu saldırıda ağır yaralanan Hüseyin Paşa çareyi Sivas’a kaçmakta bulduysa da, Sivas’ta bu yaradan kurtulamadı ve yaşamını yitirdi. Fakat üç gün sonra “Kürdistan askeri”yle yetişen Diyarbekir Beylerbeyi Hüsrev Paşa, Düzcuma denilen yerde isyancıları kesin yenilgiye uğratarak eylemi bastırdı ve Osmanlı yönetimini bir ölçüde rahatlattı.

F. Zünnunoğlu Halil Ayaklanması – 1527

1527 yılında Süğlün Koca-Baba Zünnun eyleminin bastırılmasından kısa bir süre sonra ardı arkası kesilmeyen baskı ve kıyımlar nedeniyle Bozok bölgesinde olaylar yeniden patlak verdi. Eylemin öncülüğü Zünnunoğlu diye anılan bir halk önderi tarafından yürütülüyordu. Zünnunoğlu Halil Bey‘in “danışman”larında ve önemli yardımcılarından biri de Tokat yöresinin etkili ocaklarından Hubya tekkesinin piri Hubyar Baba’ydı.

Etkili olduğu alan: Bozok, Tokat ve Sivaz bölgeleri.

Katılımcılar: Hisarbeğli Oymağı, Çiçekli, Ağca Koyunlu, Mesutlu ve bölgede bulunan diğer Alevî-Kızılbaş Türkmen aşiretleri.

Sonuç: Kısa sürede sayısı binlerce kişiye ulaşan eylemciler Unavur denilen yerde Rum (Sivas) Beylerbeyi Yakup Paşa öncülüğünde üstlerine gelen Osmanlı güçlerini yenilgiye uğrattılar. İsyanı bastırma görevi bu nedenle saray tarafından yeniden Diyarbekir Beylerbeyi Hüsrev Paşa’ya verildi. Üstlerine gelen güçlü Osmanlı ordusu karşısında tutunamayacaklarını anlayan ve kıyımdan kurtulabilmek için Safevi topraklarına geçmeye çalışan isyancıların önünü Hüsrev Paşa Erzurum-Pasin ovasında kesmeyi başardı. Çıkan çatışmada güçlü Osmanlı ordusu karşısında isyancılar ağır bir yenilgiye uğradı. Bastırılan bu isyandan eylemin önderi Zünnoğlu’nun kaçarak kurtulmayı başarmasına karşın eylemciler büyük bir kıyıma uğramaktan kurtulamadılar.

G. Kalander Çelebi Ayaklanması – 1527

Önderliği, yayılma alanı ve etkileriyle yukarıda sunduğumuz isyanlara eklenen son önemli halka 1527 yılında ortaya çıkan Hacı Bektaş postnişini Şah Kalender (Çelebî) ayaklanmasıdır.

Eylemin Rum (Sivas) eyaletindeki gelişimi, yayılma alanı ve etkisinden yola çıkarak 1527 Mart ayında başladığını söyleyebiliriz. Yalnız bu tarih, isyancıların somut eyleme geçme tarihidir. Konuyla ilgili verilerden çıkardığımız bilgilere göre bu tarihten önce uzun süre isyana katılan çeşitli kesimlerden topluluklar arasında görüşme, konuşma, anlaşma ve ön hazırlık çalışmaları yapılmış olmalıdır. Aslında çıkabilecek olası çözülmeleri engellemek açısından böyle bir durumun olması doğaldır. Nitekim bütün “ikrar” ve anlaşmalara karşın gelişmeler içerisinde olayının boyutunun böyle bir noktaya varması engellenememiştir.

Genel olarak isyanın çıkış nedenleri:

1. Anadolu’yu kasıp kavuran yokluklar.

2. Toplum üzerindeki kesintisiz süren baskı ve kıyımlar.

3. Halkın üretiminin çeşitli adlar altındaki kaldırılamayacak ölçüde ağır olan vergiler yoluyla yağma ve talan edilmesi ve bunun sonucunda ortaya çıkan aşırı yoksulluk.

4. Sultanın kulları sayılan toplumun sürekli sonu gelmez seferlere götürülmesi ve gidenlerden birçoğunun gelmemesi.

5. Türkmen kökenli timarlı sipahilerin timarlarının ellerinden alınması ve böylelikle geçim kaynaklarının kurutulması.

6. Adalet dağıtmakla yükümlü kadıların adaletsizliği ve başını alıp yürüyen rüşvet ve yolsuzluk.

7. Bitmek bilmeyen sıkıntılardan bunalan toplumun devlet idaresinden hoşnutsuzluğu.

Etkili olduğu alan: Kırşehir, Ankara, Çorum, Amasya, Bozok, Tokat ve Sivas sancaklarının tamamı Maraş, Sarız ve Elbistan yöresi.

Katılımcılar: Rum (Sivas) eyaletinde bulunan bütün Alevî-Bektaşî-Kızılbaş Türkmen aşiretleri, Dulkadirli oymakları, daha önceki kıyımlardan kurtulan isyancılar, timarları ellerinden alınan timarlı sipahiler. Olayın içine timarlı sipahilerin etkin katılımı olayın arka planında önemli ölçüde ekonomik nedenlerin yattığını kanıtlar niteliktedir.

Sonuç: Sivas bölgesinde yaşanan uzun süreli kuşatmadan kurtularak haziran ayı başlarında Maraş-Nurhak Dağları Başsaz yaylasına geçen isyancılar, burada Osmanlı güçlerinin baskını ve isyana katılan kimi aşiret beyleri ve timar sahiplerinin Osmanlı yöneticileriyle işbirliği sonucu 8 ramazan 933’de (22 Haziran 1527 yılı) ağır bir yenilgiye uğramış, Kalender Çelebi ve Şah Kalender’i sonuna dek yalnız bırakmayan Veli Dündar başta olmak üzere isyanın önderleri öldürülmüş ve isyana katılanların büyük çoğunluğu kılıçtan geçirilmiştir.

Görünümü ve önderliğinin toplumsal kökeni ne olursa olsun nesnel bir yaklaşımla incelendiğinde bu olayın, Osmanlı sistemi içerisindeki ezilen toplum kesimlerinin en kapsamlı direniş eyleminden biri olduğu gözden kaçmayacaktır.

[Osmanlı Gizli Tarihinde Pîr Sultan Abdal ve Bütün Deyişleri, Ali Haydar Avcı, Barış Kitap, (ss.30-38)]
aha.jpg

Reklamlar

Bozuk Düzende Sağlam Çark Olmaz

BOZUK DÜZENDE DÜZGÜN (SAĞLAM) ÇARK OLMAZ
DİYEN, PİR SULTAN BUNU NİYE DEMİŞ OLABİLİR?

Pir Sultan, “Bozuk düzende düzgün çark olmaz” demiş. Bu konu hakkında bir yazı yazmam istendiğinden beri, düşünüp duruyorum. Eşe, dosta, kendi kendime, soruyorum, Pir Sultan bu sözü söylemiş ama niye söylemiş acaba? Sözden de anlaşıldığı kadarıyla, bu söz bir reddiye. Bu söz, bozuk düzende düzgün çark olduğunu söyleyenlere karşı, bir reddiyeye benziyor. Acaba o günlerde, bunu Pir Sultana söyleten ne olmuş olabilir? Uzun yürüyüşler yaparak dalıp bunu düşünüyorum.

Fuat Köprülü, Yunus Emre’yi anlatırken şöyle der: “… her şahsiyet, hattâ Yunus Emre gibi ibtidâi ve işlenmemiş bir lisâna rûhun his inceliklerini samimiyetle yaşatacak ilâhi bir mâhiyet veren dahîler bile, mutlakâ sosyal çevrelerinin mahsûlüdürler.” Fuat Köprülünün bu izahı, Marx “İnsanların varlıklarını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklardır” deyişinin farklı bir söylenişidir. Hal böyleyse, bizim de Pir Sultan’ın bu sözünü anlamamız için, Pir Sultan’ın yaşadığı o dönemde, Alevi dünyasında yaşanılanlara bir göz atmamız gerekir.

Pir Sultan’ın asıldığı dönemle ilgili, Abdulbaki Gölpınarlı ile Pertev Naili Baratav’dan, sonra en kapsamlı araştırmaları yapan Ali Haydar Avcı, bunun 1550 yılından sonra ki bir dönemde yaşandığı kanaatindedir. Hal böyleyse, bizimde Pir sultan’ın bu sözünü anlamamız için, öncelikle o tarihsel süreci incelememiz gerekir.

1242 yılında, Babalıların, başlattığı huruç eylemi ile Moğol akınlarının zayıflattığı, Selçuklu devletinin uç beyleri olan Türkmen beyleri, bulundukları bölgelerde kendi devletlerini kurarlar. Kimi tarihçilerin, bu devletleri küçümsemek için, bunlara beylik demelerine siz bakmayın, bunlar birer padişahlıktırlar. Roma İmparatorluğu ile Avrupa’nın birikimine dayanan Osmanlı Hanedanlığı, süreç içinde bu Türkmen devletlerini önce işgal eder, sonrada ilhak edip kendisine katar; işgal edilen her yerde buna tepkilerde olur. Osmanlının en son işgal edip, kendi topraklarına kattığı devlet, Dulkadıroğlu devletidir. Dulkadiroğlu devletinin kuruluşunu, İsmail Hakkın Uzunçarşılı, 1339, Rafet Yinanç ise, 1337 yılı olarak veriyor; ancak devletin oluşum sürecinin daha öncelerden başladığı konusunda bütün tarihçiler hem fikir. Osmanlı devleti, 1517 yılında işgal ettiği Duladiroğulları devletini 1522 yılında ilhak edip kendi topraklarına katar. Yurtları ile törelerine saldırılan Türkmenler, buna bir tepki olarak 1527 yılında huruç ederler, bunun en büyüğü, Şah-ı Kalender diye ünlenen Kalender Çelebinin öncülüğünde huruç edişleridir; Kanuninin Defterdarı Celalzade Mustafa Çelebi, bu başkaldırıları “Türkmenlerin isyanı” diye nitelendirmektedir.

Oluşumundan bu yana, Hacı Bektaş Dergâhı, Dulkadıroğlu devletinin sınırları içinde bulunuyordu. Hacı Bektaş’ın efsaneleşmiş hayatının anlatıldığı Velayet Namede, Hacı Bektaş’ın Dulkadirlilerle olan ilişkisi –kıssadan hisse– şöyle anlatılır:

“Hacı Bektâş-ı Velî, Rum ülkesine, Türkmen içinde, Zülkadirli ilinde Bozok’tan girdi.”

Velayet Namede Hacı Bektaş’a, Dergâhın, buradan başka bir yere götürmesinin teklif edildiği, Hünkâr’ın ise bunu kabul etmediği “Hırkadağı” başlıklı bölümde, –kıssadan hisse– şöyle anlatılmaktadır:

“Hünkâr, Sulucakaraöyük’te, Kadıncık’ın evine yerleşince kerametini işitenler, ziyaretine gelmeye başladılar. Fakat huzurunda toplanan muhipler ve halifeler, köyün havasından incindiler. Hünkâr’a bir yolla anlatalım da deniz kıyılarından bir yere gitsinler, bizde bu sayede sıcak bir yerde karar edelim dediler. Birgün toplanıp Hünkâr’a, burasının yeli pek çok, durmadan esiyor diye söz açtılar. Hünkâr, erenler, bizi ziyarete geliyorlar, onun için çok yel esiyor dedi. Gene bir gün, bu Karaöyük’ün karı fazla, soğuğu şiddetli, erenler bir alçak ve deniz kıyısı yerde karar etselerde gelen abdallar, çıplaklar, garipler de rahata kavuşsa dediler. Hünkâr bu sözlerden incindi. Hakk’a giden hak uğrun hakkıyçin dedi, bu yerden daha soğuk ve daha yüksek bir yer olsa gider oraya yerleşirdim dedi. Halifeler, Hünkâr’ın Sulucakaraöyük’ten gitmeye razı olmadığını anladılar, artık bu işe ait hiçbir sözde bulunmadılar.”

Dulkadiroğlu Devleti, Osmanlılarca önce işgal edilip, sonrada ilhak edilince, Osmanlı devleti buraya da kendi törelerini dayattı. Alevilerin buna tepkileri şiddetli oldu, Kadıncık ana ile Hünkâr’ın sulbünden gelen, Şahı Kalender diye anılan, Kalender Çelebinin öncülüğünde 1527 yılında Huruç ettiler. Alevilerin bu eylemi bastırıldıktan -yaklaşık olarak 25 yıl- sonra, Osmanlı devleti, 1552 yılında Hacı Bektaş Dergâhını yönetmesi için etkili bir adamını buraya gönderdi. Bu kişi, Alevi dünyasında Sersem Ali Baba diye bilinen, Kanuni Sultan Süleyman’ın kaynı, meşhur Server paşadır.

Osmanlı devletinin atadığı Sersem Ali Dedebabanın, 1552 yılında Sulucakara Öyük’e –ikinci kez- gelip, Hacı Bektaş Dergâhı’nı yönetmeye başlamasıyla, Alevi dünyasının merkezi olan Hacı Bektaş Dergâhındaki üç yüz yıllık bir gelenek bozulur. Hacı Bektaş Dergâhı, oluştuğu günden buyana, üç asırdır Dergâhı Çelebiler yönetmekteydiler, Osmanlı’nın Sersem Ali Dedebabayı buraya atamasıyla, üç asırlık bu gelenek bozulup “Çelebiler dönemine” son verilir.

Hacı Bektaş Dergâhını, Çelebilerin yerine, Osmanlı devletinin atadığı, Sersem Ali Dedebaba gibi adamların yönetmeye başlaması, Alevi dünyasında 9 şiddetinde bir depremin etkisi gibi bir etki oluşturur, bu Alevi dünyasında Çelebiler ile Babağan kolu diye bilinen o meşhur ayrılığın doğmasına yol açar. “Babağanlar” denilen Osmanlı yanlıları, şehirlerdeki Alevi Dergâhları ile tekkelerini ele geçirirler, Osmanlının erişemediği ücra köylerdeki Aleviler ise eski geleneklerini sürdürür; işte buradan “Köy Aleviliği”, “Şehir Aleviliği” denilen farklılık doğar. Herkes bu ayrılıkta kendi safını belirler, arada gelgitler olur vs.

Bence, kendini “Ben bir yol oğluyum yol sefiliyim” diye tanıtan Pir Sultan Abdal, “Bozuk düzende düzgün çark olmaz” sözünü, Osmanlı Devleti adına, Kanuni Sultan Süleyman’ın kaynı, Sersem Ali Baba’nın, Hacı Bektaş Dergâhını yönetmeye başlamasıyla, ortaya çıkan, Alevi yolundaki bu ayrılık için söylemiştir. Bu söz, Pir Sultan Abdal’ın, Alevi yolundaki ayrılıkta “Babagan kolu” diye bilinen, Dedebabalığa karşı tutum alışının bir ifadesidir; Pir Sultan’ın idam edilmesi de – bence – bu süreçle ilgili tutumundan dolayıdır.

Bilindiği gibi “Babağan kolu” diye bilinen Dedebabalar, Mücerretlik denilen evlenmemeyi savunurlar, mücerretliği savundukları için onlarda, evli olan dört canın bir olup yola girmesi usulüne dayanan yol kardeşliği yani müsahiplik yoktur; Çelebilerin, Hünkâr ile Kadıncık diye bilinen Fatma ananın sulbünden geldiğine inanmadıkları için, onlara “İdris hoca oğulları” derler. Pir sultan’ın bu konulardaki bazı nefeslerini buraya alarak bu yazımı bitirmek istiyorum.

PİR SULTAN’IN SAFI BURDAN BELLİ

Hacıbektaş tekkesinin dışından
Dediler bir suna esti yalınız
Ayırdılar yareninden eşinden
Dediler bir suna esti yalınız

Eşinden ayrıldı Beştaşa vardı
Kuru göllerde çok savaşlar kıldı
Ayrılık haberin Mucurdan aldı
Dediler bir suna esti yalınız

Aştı m’ola kırlangıcın Belini
Avcı rasgelirse yolar telini
Arzulamış gider dostun ilini
Dediler bir suna esti yalınız

Pir Sultan Abdal’ım gözlerim paslı
Tutu kumru gibi kafeste belsi
Hünkar Hacı Bektaş Veli’dir nesli
Dediler bir suna esti yalınız.

********

MÜCCERREDİM DEYÜ DAVA KILANLAR

[“Bu deyiş 1552’den sonra Hacı Bektaş Dergâhına Sersem Ali Babanın postişin /Dedebaba olarak tanmasından sonra Bektaşiler arasında ortaya çıkan “mücerretlik” tartışması ve bölünmesiyle ilgilidir. Bu bağlamda bu tartışmada duyarsız kalmadığı anlaşılan Pir Sultan’ın yaşadığı dönem açısından da ayrıca tarihsel bir önemi vardır.” (Ali Haydar Avcının Pir Sultan’ın bu deyişine yazdığı dipnot. Ali Haydar Avcı, Pir Sultan Abdal, Nokta kitapları 2008 Ankara, Sayfa576-577)]

Mücerredim deyu dava kılanlar
Murtaza Kırkların başı değil mi?
İmamlar anası Kırklar aynası
Fatıma Ali’nin eşi değil mi?

Bilmem küstah mıdır Âdem’e tapan
Adem’in başında gülleri kokan
Dişi kuş değil mi yuvayı yapan
Erkek aslan ise dişi değil mi?

Anamız Havva’dır atamız Adem
Onlardan ayrılmaz yüzümüz bir dem
Havva anamıza hor bakan adam
Tanrının hışmından şaşı değil mi?

Havaya hor bakıp kendini yakma
Lanet halkasını boynuna takma
Muhammet Ali’nin yediği lokma
Anı sunanların işi değil mi?

Pir Sultan Abdal’ım cümlesi ekber
Murtaz’Ali değil mi onlara rehber
Şah İmam Hüseyin Zülfikar Kanber
Pençe-i Al’aba başı değil mi?

Bence bu nefesler Pir Sultanın 1552 de hangi safta olduğunu gösterir. Başka söze gerek yok ama iki dize daha yazayım. Anlayana saz olsun. Bu deyişlerde, yol kardeşliğini yani müsahipliği anlatıyor.

İptida tâlip olunca
Düşmana galip olunca
Dört can bir kalıp olunca
Menzili bi-nihayettir

***

Dört kardeşiz bir kalıpta yatarız
Gömlek birdirbir vücuda çatarız
Kendimizi ateşlere atarız /
Ateş nedir duman nedir kül nedir

***

Ali Rıza AYDIN- Adana. 14 Şubat 2014
Rıza AYDIN

Alevilikte YOL AYRILIKLARI

Yedi kere ben bu cihana geldim
Arşta duran iki nişan bendedir
Yerde gökte tanrı diye ararlar
Biz Hakk’ı severiz Hak’da bendedir
1

 

Alevilikte YOL AYRILIKLARI

Aleviler inanışlarına bağlı kendi yaşam biçimini adlandırırken yol derler; buna bir din, mezhep ya da tarikat demek yerine bizim yolumuz vardır diye tanımlarlar. Bu bütün alevi ozanlarında vardır örneğin, Pir Sultan “Yolumuzu yol eyledik / Halimizi hal eyledik / Her çiçekten bal eyledik / Arıya saydılar bizi” der. Bu konuda en çok bilinen sözse Nesim’in söylediği sözdür: “Sorma be birader mezhebimizi biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır.”

Anadolu’nun taşından toprağına, havasından suyuna etki etmiş olan bu kadim yolda, yol alınırken zaman içinde bazı ayrılıklar yaşanmıştır. Bugünde izleri görülen bu ayrılıkların zaman içinde çıkış nedenleri kayboldukça anlaşılmaları da zorlaşmıştır. Bazen pat diye sorulur, Alevi, Kızılbaş, Bektaşi ya da Babagan kolu nedir, Çelebi kolu ne demek bu ayrılıklar nerden kaynaklanır, aralarında ne fark vardır diye, sorulura yanlış bir bilgi vermemek için susarım. Çünkü bunlar tarihsel süreçleri bilinmeden anlaşılamazlar…

Tarihsel olguların iyice anlayıp bunların bazı hassasiyetlerini bir birine karıştırmamak için, bunların tarih içindeki oluşum sürecini, bunların hangi tarihsel koşulların zorlaması sonucu oluştuğunu, bu olgunun gün yüzüne çıktıktan sonra toplumu nasıl etkilediğini, en olgun aşamaya nasıl geldiğini ne zaman etkisizleşip kaybolduğuna incelemek gerekir. 2

Bu ayrılıklar incelendiğinde görülecektir ki, tabandaki halk içinde gelişen bu akımlara, devletin müdahale edip bunları denetim altına almaya çalışması sonucu bu ayrılıklar çıkmışlardır. Tabandaki siyasal eğilimler ya da dini akımlar gelişip kitleselleşince, devlet bunları denetimine almaya çalışır, devletin denetimine giren akımların yapısında köklü değişiklikler olur, bu da ayrılıkları doğurur. Bunun bilinen en çarpıcı örneği üç yüz yıl devletin ezdiği Hıristiyanlığın, devletle birleşip onun denetimine girmesiyle geçirdiği değişimdir. Bu Ortaçağ karanlığının çökmesine, engizisyon döneminin başlamasına sebep olmuştur. “Anlatılan seninde hikayendir3 hesabı toplumsal hareketlerin bilinçli – akıllı önderleri bundan gerekli dersleri çıkarmaya çalışmışlardır. Örneğin işçi sınıfını örgütlemeye çalışan önderlikler bu endişelerini açık aleni tartışmışlardır4.

Ülkemizdeki Aleviler içinde bir ayrılığın yaşandığı ayan beyan ortadadır. Peki, bu nedir, nasıl anlaşılmalıdır nerelerden kaynaklanmaktadır diye düşünenler vardır. Bunu anlayıp anlatmaya çalışmalıyız. Anadolu’da, devletten özerk olarak gelişen en kadim halk hareketi olan Aleviliğin, bu yapısının bozulup Diyanet İşleri Başkanlığı benzeri bir kurumla devletinin çatısı altına alınmasını, Alevilerin Dini önderleri – din adamı olan DEDELERE devletin maaş vermesini isteyenlerle buna karşı olanlar arasında bir ayrılık yaşanıyor. Görülen bu. Bu konuda AİHM’e (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne) yapılan bir başvuru ile bunun tarihsel bir benzerini kısaca inceleyip bu gelişmelere dikkat çekmek istiyorum.

DSCF1429

Bilindiği gibi Sayın İzzettin Doğan’ın kurduğu, kısaca Cem Vakfı diye bilinen Cumhuriyetçi Eğitim Vakfı Alevilerin devlet bünyesine alınmasının mücadelesini veriyor. Geçtiğimiz günlerde bu istemle AİHM bir başvuruda bulundular.

Bu haber önce televizyon haberi olarak, sonrada CEM Vakfının yarı resmi yayın organı olan habercem web sitesinde duyuruldu. Haberi orada olduğu gibi buraya aktarıyorum:

Aleviler AİHM’e gidiyor”

“Cem Vakfı Genel Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan, Alevilerin anayasal taleplerinin karşılanması için bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuracaklarını söyledi.

Prf. Dr. İzzettin Doğan, düzenlediği basın toplantısında, hukuk sisteminde din hizmetleri kavramının, kamu hizmeti olarak düşünüldüğünü ve anayasal düzende de bu şekilde yer aldığını belirtti. 

Cem Vakfı Hukuk Komisyonu tarafından Başbakanlık aleyhine 2005 yılında, “Alevi vatandaşlara din hizmetlerinin kamu hizmeti olarak sunulması, cemevlerinin resmi ibadethane statüsünde sayılması, inanç önderlerinin kamu görevlisi olarak istihdamı ve bu hizmetlerin verilebilmesi için genel bütçeden pay ayrılması” taleplerini içeren bir dava açıldığını hatırlatan İzzettin Doğan, önce İdare Mahkemesine giden davanın reddedildiğini, bu ret kararının Danıştay tarafından da onandığını dile getirdi. 

“Türkiye’de iç hukuk yolları tükenmiş olduğu için haklarımızı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde arayacağız. Bugün, Alevilerin anayasal taleplerinin karşılanması için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuracağız. Biz bu hakkı referandumdan önce, bugün kullanıyoruz. Hükümetin hazırladığı anayasa değişikliği paketinde, Anayasa Mahkemesine kişisel, bireysel başvuru hakkı tanınıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince, yurttaşların böyle bir hakkı kullanması, iç hukuk yollarına yeni bir hukuk yolunun eklendiği anlamı çıkartabilir. Hukuken mümkündür ve doğrudur. 12 Eylülde referandum sonucunun ‘evet’ çıkması durumunda, biz bu hakkımızı kullanmaktan yoksun kalabilirdik. Yani mahkeme bize, savunma olarak Anayasa Mahkemesini de tüketin ondan sonra başvurunuzu değerlendirmeye alalım diyebilirdi.” 

Cem Vakfının basın bürosunda görevli olan sayın Ayhan Aydın da konu ile ilgili yazdığı bir yazıda haberi şöyle duyuruyor:İzzettin Doğan, Aleviler’in dava konusu olan isteklerini, “Alevi vatandaşlara din hizmetlerinin kamu hizmeti olarak sunulması, Cem evlerinin resmi ibadethane statüsünde sayılması, inanç önderlerinin kamu görevlisi olarak istihdamı ve bu hizmetlerin verilebilmesi için genel bütçeden pay ayrılması” diye sıraladı…

Sayın İzzettin Doğan’ın ülkemiz için böyle bir istekle AİHM başvuruda bulunmaya karar verirken, kimlerle konuştu, kimlere danıştı, kendi kendiyle ne kadar tefekkürde bulundu bilemem, ama bizler, başta Demokratik Alevi Örgütlülüğü olmak üzere yolun diliyle bunu sorup sorgulayıp konuşmalıyız.

Kafamdaki soru şu: AİHM, bu davayı Avrupa hukukuna göre karar verirde reddederse ne olur, yok Avrupa Hukukunu göz önüne  almaz da, Türkiye’nin kendi iç hukukuna göre karar alırsa ne olur. Bizleri, ülkemizi, ülkemizdeki laiklik mücadelemizi bu nasıl etkiler.

Ancak bu bir hukuk davası değildir. Bu insanlığa çok acılar vermiş toplumsal yapısının tümünü ilgilendiren politik bir davadır, Avrupalı bunu hepimizden iyi bilir; bu dinle devletin bir birleriyle birleşip birleşmemesi konusudur. Bu laiklik mücadelesinin özüdür.

Hıristiyanlık; Roma imparatorluğunda kölelerin, en alta kalıp ezilen tabakaların dini olarak doğmuştur; ezilenlerin vicdanını rahatlatan, bu dünyada çektiklerinin hesabının öte dünyada mutlaka sorulacağı inancına dayanır5. Bu anlamda Hıristiyanlık o günün vicdansız toplumunun vicdanıdır, ruhsuz dünyalarının ruhudur; ezilen acı çeken alttaki tabakaların bu çektiklerinin hesabının öte dünyadaki ilahi bir adaletle mutlaka hesabının sorulacağı inancını onlara vererek bu acı çeken insanların gönüllerine su serper. Onları böylece rahatlatır6. Üç yüz yıl devletin (Roma İmparatorluğunun) ezdiği, kovuşturduğu, gizliden gizliye sürdürülen bu din doğuşundan -yaklaşık olarak- üç yüz yıl sonra devletle anlaşır, Roma İmparatorluğunun devlet dini haline gelir. Ezilenlerin örgütü olarak doğmuş olan Hıristiyanlık bundan sonra, ezenlerin hizmetinde devletin bir baskı gücü haline gelir. Orta Çağ karanlığı denilen Engizisyon dönemi bunun ürünüdür, buradan doğup gelişir.

Bundan sonra insanlık din ile devleti birbirinden ayırmak için mücadele vermeye başlar. Bugün aydınlanma dediğimiz dönemin ürünü olan Laiklik denilen sistem işte birleşen bu iki gücün, dinle devletin tekrar birbirlerinden ayrılmasından doğar7. Avrupa bunu başarıp, bu günkü aşamaya gelmek için çok acılar çekip çok mücadeleler vermiştir…

bv
Anadolu toprağında dinle devletin birleşmemesi mücadelesi yeni değildir. Anadolu’da bugün yaşayan Alevilik özünde bu mücadelenin bir ürünüdür. Şimdi kısaca bunun öyküsüne bakalım. Bu mücadeleleri bir de bu gözle gözden geçirelim.

Bilindiği gibi, Osmanlı imparatorluğunun kurumları, kendine örnek aldığı Bizans’ın kurumlarına benzerdi. Bizans’ta olduğu gibi Osmanlı’da din Padişahın emrindeydi. Zıll-ullah fi-l -âlem (Allahın yeryüzündeki gölgesi) diye anılan Padişah, aynı zamanda Halife sıfatını da taşıdığından, Şeyhülislam’ı atadığı gibi ona emrettiği karaları da aldırıyordu. Zaten Sünnilik dini, bir sistem olarak Emevi devletinin emrinde, onun kuluçkasında doğmuş orada gelişmesini tamamlamış bir dini ekoldü; bu yüzden orda hiçbir sorun olmadı. Osmanlı Devletinde, Allahın arz (yer) üzerindeki gölgesi olan Padişah ne buyursa o hemencecik dininde buyruğu oluveriyordu.

Osmanlı Devleti 1516’dan sonra, bütün Anadolu’yu istila etmeye başladı.8 Suluca Kara Höyük Köyünün (yani bugünkü Hacıbektaş’ın) de içinde olduğu Dulkadiroğluları beyliğini de zorla, kanlı bir şekilde istila edip9 oraya da hükmetmeye başladı. Hacıbektaş Dergâhı Dulkadiroğlu Beyliğinin sınırları içinde üç yüz yıldır gelenekselleşmiş bir yaşam sürdürüyordu. Osmanlı Devleti, Dulkadiroğlu Beyliğini İstila edince, Dulkadiroğlu Beyliğinde faaliyetlerini sürdüren Hace Bektaş Tekkesinde yaşayan Aleviliğin gelenekselleşmiş işleyişini de bozup, kendi sistemini oraya da dayatmak istedi. İşte sorunda tam buradan çıktı.

Osmanlı orayı, yani Hacıbektaş Dergâhını yöneten postnişinliği, tıpkı Sünni dinini yönettiği gibi yönetmek amacıyla, Hacıbektaş Dergâhına postişin olması için, Kanuni Sultan Süleyman’ın kaynı Server Paşa’nın10 adını değiştirip Sersem Ali Baba yaparak oraya gönderdi. Server Paşa, Hacıbektaş’a ilk geldiğinde Şah Kalender Çelebinin gücü karşısında ondan çekinip ilçeyi terk etmek zorunda kaldı; yani Şah11 Kalender Çelebi12 köylerinden onu kovdu13. Sonra Şah Kalender Çelebi huruç eylemi başladı; bu huruç eylemi 1528 de kanla bastırılıp Kızılbaş direnişi susturulunca, bir müddet sonra Sever Paşa yeniden Hacıbektaş köyüne gelip oraları – yani Hacıbektaş Dergâhını, oradaki kurumları vs.- Osmanlı Devleti adına işgal edip ele geçirerek, oradan Kızılbaşları yönetmeye çalıştı.

Kanuni’nin Kaynı, Server Paşanın, Suluca Kara Höyük’e yeniden gelişinin tarihi, bu aynı zamanda Kızılbaşlıktaki iki başlılığın, bölünmenin de başlangıç tarihidir, bunun 1551- 1552 yılları olduğu konusunda fikir birliği vardır14. Konuya vakıf olanların gayet iyi bildiği gibi, Kanuni Sultan Süleyman’ın kayın biraderi olan, zat-ı muhterem Server Paşanın Kızılbaş süreğince bilinen adı Sersem Ali Baba’dır. Sersem Ali Baba, Suluca Kara Höyüğe, Balım Sultan’dan hemen sonra15 gelmiş ama Şah Kalender Çelebi sağ iken, onu gücü karşısında orada tutunamayıp geri gitmiştir.16 Sersem Ali Baba’nın Şah Kalender Çelebi katledildikten sonra, Suluca Kara Höyüğe (Yani Hacıbektaş’a) bu ikinci gelişiyle Kızılbaşlıkta yeni bir dönem yeni bir baş doğmuştur; böylece Suluca Kara Höyükte, Osmanlının atadığı Dede Baba denen Alevilere bağlı olanlarla, eski geleneği sürdüren Çelebilere bağlı olan Kızılbaşlık geleneği dönemi doğup yaşamaya başlamış. Şehirlerdeki tekkeleri devlet denetimine almak daha kolay olduğundan, Sersem Ali Baba’ya bağlı mücerret dervişler daha çok şehirlerde etkin olmuşlar, Osmanlının erişemediği dağ köylerinde ise eskiden olduğu gibi Çelebilere bağlı sürek etkinliğini sürdürmüş. Bu farklılığı iyice anlayamayan, ya da bunu Osmanlının bu tutumuyla izah edemeyen kimi yazarlar –Fuat Köprulüden bu yana- bu ayrılığı “Şehir Aleviliği”, “Köy Aleviliği” gibi adlandırdıkları olmuştur ama konun özü benim dediğim gibidir, bu bilimsel-materyalist tarih anlayışına göre de böyle yapılmalıdır.

Kanuni’nin kaynı Server Paşanın, Sersem Ali Baba lakabıyla tanınan zatın Hacıbektaştaki Pirevine gelip yerleşmesiyle başlayan Alevilikteki bu bölünmeye çoğunlukla Bektaşilik ya da Bektaşiliğin Babağan kolu da denir17; Bektaşi Kızılbaş ayrımı ya da Köy Alevi’si Şehir Alevi’si tabirleri de özünde bu bölünmeyi kasteder.

Bu tarihten sonra bu yolun çilekeşleri olan Çelebiler evlerine çekilerek, kendilerine bağlı olan Alevileri- Kızılbaşları yer altından gizliden gizliye yönetmişlerdir. Bu dönemde yeni kurumlar yeni ilişkiler doğmuştur. Burada yeri gelmişken vurgulayalım ki Çelebililiğin yasaklanması, 192518 yılından çok öncelere dayanır, bu ilk defa bu zamanlarda başlamıştır.

Mücerret dervişler denilen Babağanlarla, Osmanlıdaki devletin emrindeki din, devletin emrindeki din adamı geleneği Kızılbaşlık içinde böylece başlamış oldu. Bu dönem birçok şeyin harcı merç içinde kalıp, birbirine karıştığı ilginç günlerin yaşandı bir dönemdir. Bu dönem iyice bilince çıkarılmadan Kızılbaş tarihi anlaşılamaz. Nefeslerde kim niye, ne demiş o bile anlaşılamaz. Bugüne kadar hem Şah Kalender eylemini, hem de Pir Sultan’ın ipe gidişini yazanlar, bunları anlatanlar, buradaki en önemli olguyu gözden kaçırdılar.

Bu olgu şuydu, Osmanlı istila ettiği kimi Akkoyunlu Devletine bağlı, kimi tamamen özerk bir yapıdaki bu beyliklerde yaşayan halka, kendi sistemini dayattı, bu topraklarda yaşayan halksa buna direndi. Kızılbaşlık işte bu tarihi direnişin adıdır, bu direniş bazen Şah Kalender hurucunda olduğu gibi, suyu yüzüne çıksa da çoğu zaman kendi iç dünyalarında sürüp gitti. Kızılbaşlar Osmanlının gücünü kırıp yok edemeyeceklerini anlayınca, kendi iç dünyalarına, kendi köylerine çekilip kendi kendilerini yönettiler. Her Kızılbaş köyü, Osmanlıyı kendi devleti saymayan, onu dışlayıp kendi kendini bir devlet gibi yöneten, bunun için kurumları olan, kendi hukukunu uygulayan, kendi salmasını salan (yani vergisini toplayan) yapılardı. Kızılbaşların bu köy yaşantısına “devlet olmayan devlet19” dense yeridir.

Kızılbaş geleneğinde bu olgunun gelip düğümlendiği yerse Hacıbektaş Postnişinini kimin olacağıydı. Kızılbaşlar bunu gelenekselleşmiş bir yapı içinde Hünkârın Hakk’a yürüyüşünden (tahminen 1270 yılından) bu yana Kadıncık Ana’nın sulbünden gelen Çelebiler denilen aileden seçiyorlardı, Osmanlı Hanedanları ise bunu kendiler atamak istediler. Osmanlı Hanedanlarının bu amaçla buraya ilk gönderdiği kişi Sersem Ali Baba diye bilinen Kanuni Sultan Süleyman’ın kaynı Server Paşa’dır. Alevi yolundaki ilk yol ayrılığı olan Babagan-Çelebi ayrılığı işte böyle doğar.

İşte Pirim Pir Sultan, Kızılbaşlıktaki bu yeni gelişmeler karşısında, Erdebil’den Rum’a (bugünkü adıyla Sivas ellerine) gelip, bu mücadelede devlet adamına güvenilmemesi gerektiğini, Çelebilerin haklı olduğunu, bu yoldan, bu uğurdan, bu Sürekten ayrılınmaması gerektiğin söyleyip, bunun mücadelesini verip halka bunu anlatırken bir ihbar sonucu yakalanıp asılmıştır20. Bunu anlattığını sandığım bir deyişinde O şöyle der: “Urganım çekildi sığındım dara / Üstüme döküldü ağ ile kara / Muhbirin üstünde çıralar yana / Erler Mürvet edin ben gidiyorum. 21

Pir sultanın nefeslerindeki dram bunu yansıtır, Onun “Bugün üç dostumun ağzın (nabzın) sınadım can feda yoluna der bulamadım” ya da “Yorulan yorulsun ben yorulmazam22 diye yakınması, ta Tuna boylarında, Kızıldeli Dergâhı civarlarında bunun kavgasını vermesi buralardan bize nefesler söylemesi bundan dolayıdır. Bu süreç bilinmeden, Pir Sultan da anlaşılamaz onun nefesleri de iyice anlaşılamaz çünkü o bu dönemin bir mahsulüdür.

Fuad Köprülü “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” adlı kitabında, o zamana kadar, Türk dilinde eşi benzeri olmayan bir şiir geleneğinin kurucusu olarak Yunus Emre’yi anlatırken şöyle der: “… her şahsiyet, hattâ Yunus Emre gibi ibtidâi ve işlenmemiş bir lisâna rûhun his inceliklerini samimiyetle yaşatacak ilâhi bir mâhiyet veren dahîler bile, mutlakâ sosyal çevrelerinin mahsûlüdürler.23 Bu yaklaşım Yunus Emre için olduğu kadar Pir Sultan içinde geçeridir. Bu dönem anlaşılamazsa, Pir Sultan’ın yaşadığı sosyal çevre bilinmezse, Pir Sultan’ın siyasi işlevi de, niye ipe çekildiği de, nefesleri de anlaşılamaz.

Pir Sultan bir nefesinde şöyle der:

“Sakın ey sevdiğim naşiden sakın
Erenler şaşırmaz attığı okun
Irak yerler bize hem oldu yakın
İki atlayıp birde düşemem m’ola”
24

Naşi, ileri gelen, yeniden oluşan, gelişmekte olan anlamlarına geliyor. Bu dönemde yeni olan, yeni gelişen, Sersem Ali Baban’ın başlattığı Dede Babalıktır; bunlara mücerret dervişler dönemi de denir. Bu dönemde inkâr edilen şeyse Kadıncık Ananın çocuklarının Hünkârın da çocukları olduğudur. Postişinin buradan seçileceği geleneğidir. Pir Sultan “İnkâr bir gün paralanır”, “Sakının sevdiğim yeni oluşandan sakının” derken Kızılbaş geleneğindeki, üç yüz yıldır inanılan şeyin inkâr edilip Osmanlılarca yeni bir şey dayatılmasını kastetmektedir.

Burada şunu da üzerine basa basa vurgulamalıyız: Kızılbaşların dilinde yani Alevi edebiyatında Çelebi, Çelebizade sözcüğü bir ünvandır; Hünkârla Kadıncık Ananın sulbünden gelen sülaleyi anlatır.25 Pir Sultan çok bilinen başka bir nefesinde şöyle haykırırken bu atmosfer içinde inkâr edilen Çelebilere olan bağlılığını vurgulamaktadır.

“Pir Sultanım Çelebiye
Eyvallahım var Veliye
Yol oğluna yol diliyle
Yolun sırın soran gelsin”

Pirimiz Pir Sultan’ın dilinde inkârcılık bu yüzden suçtur. Yolumdan, ikrarımdan dönmem diye kastettiği serini verip dönmediği yolu işte bu yoldur.

Kızılbaş geleneğinde Hace Bektaş Vilâyet-Namesindeki, Bostancı babanın gammazcıyı (İhbarcıyı) öldürmesiyle kuru ağacın yeşermesi yani günahların bağışlanması söyleminden 26 sonra, devlete, devlet adamına karşı en katı söylem bu dönemde bu yüzden doğmuş, bu yüzden yaratılmıştır.

Ol hikâye öz olarak şunu anlatır: Pir Sultan’ın bir taraftarı, bir seveni, bir müridi olan Hızır devlette görev almak için Pir Sultan’dan himmet ister; “Pirim himmet eyle de devlet hizmetine girip orada yükseliyim” der. Pir Sultan ona derki “Hızır, Hızır, aklını başına al, madem istiyorsun sana himmet eyleyim ama unutma ki bozuk düzende düzgün çark olmaz, sen gider o devlet katında görev alırsın ama günü gelir o devlet için beni bile astırırsın.” Sonunda Pirin dediği gibi olur, bozuk düzenin düzgün çarkı olmak isteyen Hızır gelir devleti için Pirini astırır.

Şimdi burada bu olayın, bu öykünün asıl nedenini, yani hangi tarihi koşulların bir sonucu olarak yaratıldığını iyice anlamaya çalışmak gerekir. Ama bunu yapmayıp Hızır’ın memleketi nereydi vs diye araştırmaya kalkışmak tarihi anlamamak demektir. Bizim her şeyden önce, bu geleneğin bu söylemi yaratmaya neden ihtiyaç duyduğunu, o günün tarihsel koşullarında bunun neyi anlattığını, somut olarak anlamamız gerekir. Burada “kızım sana diyorum gelinim sen anla”27 hesabı Hızır Paşa için söylenen sözlerle aslında, bir devlet adamı olan Sersem Ali Baba’yı yani Kanuni’nin kaynı Server Paşayı kastetmektedir, kıssadan hisse bu hikâyeden alınacak ders budur. Bu böyle biline28.

pir_sultan_by_fengo

Burada yeri gelmişken, Pir Sultanın kişiliğinin daha iyi anlaşılması için onun konumu ile ilgili bir iki şeyi daha söylemek istiyorum. Bu zamana kadar Pir Sultan Banaz’da yaşayan sade bir köylü gibi anlatıldı. Hâlbuki o bir yolun, bir tarikatın yoluna serini koymuş o yolun bir ulusuydu; O bir nefesinde de bunu anlatırken “Ben bir yol oğluyum yol sefiliyim, bende bu yayladan Şaha giderim” diyordu. Şimdiye kadar Pir Sultan’ın Safevî dünyasındaki, Erdebil’deki konumu, yaptıkları görülemedi. Bu taraf yani Urumdaki olaylar anlatıldı ama o taraf görülemedi, gaipte kaldı. Burada bu konuyla ilgili de bilgilerimizi kısaca gözden geçirelim.

Safevi Dergâhının, Pir Sultanı bildiğini onların hazırladığı en önemli eserlerden biri olan, Şeyh Safı Buyruğu diye de bilinen “Menâkıbu’l – Esrâr Behcetü’l – Ahrâr” adlı kitapta Pir Sultan’ın iki nefesi olmasından biliyoruz.29 Ali Haydar Avcı da kitabında “Şah Tahmasp’ın Anadolu’ya yürüyüşü sırasında halifeleri arasında Rumlu (Sivaslı) Pir Sultan Halife adında bir halifenin adı geçmektedir. Adı geçen bu halifenin Banazlı Pir Sultan Abdal olabilir mi?” diye soruyor.30 Ancak Pir Sultan’ın oralarda neler yaptığı ile ilgili bu güne kadar bir bilgimiz yoktu. Erdebil Dergâhı çevresinde (Safevi devleti zamanında) Pir Sultan ne türden görevler alırdı bu konuda bu güne kadar bir bilgimiz yoktu. Bunu Rumlu Hasan’ın “Şah İsmail Tarihi” diye dilimize çevrilen “Ahsenü’t Tevârih” adlı ünlü eserden öğreniyoruz. Rumlu Hasan, kitabın iki yerinde, bizim Pir Sultan’ımız olduğunu sandığım31 bir kişi hakkında şöyle bilgiler veriliyor, oradan okuyalım.

Örneğin: 1513/1514 yıllarında Horasan olayları anlatılırken şöyle deniyor:

“… Çatışma sırasında üstünlük bayrağı taşıyan ordunun öncü güçleri Rumlu Piri Sultân, düşman yakan gazilerin tamamıyla birlikte Serafraz Bağı’nda çatışmaya katıldılar ve o kötü talihlinin adamlarından yaklaşık üç yüz kişiyi öldürdüler. …”32

1521/1522 yılının olayları anlatılırken de şöyle deniyor:

“… Gaziler kaleyi sağlamlaştırmaya uğraştılar. Rûmlu Piri Sultân, Rumlu Halifesi Sûfileriyle Irak kapısın, Emir Yusuf oğlu Emir Muhammed de Melik kapısını korumaya aldılar.”33

Görüldüğü gibi bizim için “Gayip erenlerden” olan Pir Sultan “Gözlüye gizli yok” diyen Erdebil dünyasında gayet iyi biliniyormuş. Böyle görevler üslenip böyle işler yapmış.

Burada bir kuşkuyu dile getiren şu soru sorulabilir: Acaba burada adı geçen “Rûmlu Piri Sultan” bizim Pir Sultan(ımız) mi? Benim bundan kuşkum yok. O zamanın dilinde Rumlu sözü Sivaslı anlamında kullanılıyordu. Gerçi Aksak Timur namıyla bilinen Timur’un, Yıldırım Beyazıt’ı yenince esir aldığı otuz bin kişiyi bağışladığı Edebil şeyhinin, bu esirleri yerleştirdiği yöreye de Rum, burada yaşayanlara da Rumlu ya da “Sufiyani Rumlu” deniyor34 ama burada anılan Rumlu, Sivaslı olsa gerekir. Pir Sultan’ın Safevilerle ilişkisinin olduğunu, oraya gittiğini gösteren birçok nefesi var. Pir sultanın nefeslerinin toplandığı kitaplar okununca bunlar zaten anlaşılıyor.

Pir Sultan bir nefesinde mahlasını bile pirinin verdiğini şöyle söylüyor:

“Pirim bana bağışladı ismimi
Deftere yazıldım bir han içinde
Oniki kapılı şehre uğradım
Yedi derya geçtim bir gün içinde”35

Pirimiz Pir Sultan tam bir yol oğlu. Yola girmiş, yol oğlu kâmile yoldaş olmuş, ikrar verip ikrarında durmuş, nice canlar ile didar görüşmüş, muhabbet eyleyip candan sevişmiş, yoldaşlarına yol diliyle yolun sırrını sormuş bir kâmil kişi. Üstüne yol uğramış, Urum’da yolun bozulmasına karşı mücadele etmesi gerekiyormuş, gelip Urumda bu mücadeleyi verirken bir tuzağa düşürülüp, bir ihbar sonucu yakalanmış yolundan dönmesi karşılığı serini bağışlamayı önermişler buna tenezzül bile etmemiş birisi. Şimdi ihbar edilip tuzağa düşürülmesiyle ilgili iki nefesini anarak bu sözü bağlayalım.

Banaz’dan sürdüler bizi Sivas’a
Erler himmet edin ben gidiyorum
Garipçe canıma kıldılar ceza
Erler himmet edin ben gidiyorum.

Gidi kâfir gelir dedim imana
Kuzular ağlıyor hem yana yana
Getirip de hapsettiler zindana
Erler himmet edin ben gidiyorum.

Baktı didelerim yoldan kalmadı
Güzel Şah’a gelir dedim gelmedi
Pirimizden bize himmet olmadı
Erler himmet edin ben gidiyorum.

Urganım çekildi sığındım dâra
Üstüme döküldü ağ ile kara
Muhbirin üstünde çıralar yana
Erler mürvet edin ben gidiyorum.

Pir Sultan Abdal’ım belim büküldü
Aktı gözüm yaşı yere döküldü
Âhir urgan boğazıma takıldı
Erler mürvet edin ben gidiyorum36

Burada açıkça görüldüğü gibi bir muhbirden yakınıp ona beddua ediyor. Şu nefesinde de tuzağa düşürüldüğünü söylüyor:

Aşığın başına gelmez hal olmaz
Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin
Sende bende deyu sual olunmaz
Ulaş yetiş pirim İman Üseyin

Erenler basmamış yerlere yüzü
İletüp çamura çiğnetme bizi
Yarın bun deminde isteriz sizi
Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin

Aşık olan aşık dardan ayrılmaz
Taki Naki seven aşık yorulmaz
Talip bunalmazsa piri çağırmaz
Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin

Bir hal ile biz onlara katıldık
Kemlik ile dışarıya atıldık
Bir münkirin tuzağına tutulduk
Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin

Pir Sultanım daim düşmektir işi
Yol yol oldu akar çeşmimin yaşı
Oniki imamın serçeşme başı
37
Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin38

Uzun lafın kısası, demem şu ki Kızılbaşlığın devletin emrine verilmesi yâda devletin emrine alınması çabası yeni değildir. Bunu tarihi Osmanlının Anadolu coğrafyasını 1516 -1517 den sonra tamamen ilhak edip istila etmesiyle, buralara kendi sistemini dayatmasıyla beraber başlamıştır. Bu dönemde yoldan sapıp, Hünkârın zaten evladı yoktu, biz Osmanlının atadığı kişinin de (yani Sersem Ali Babanın’da) peşinden gideriz diyenlere mükâfatlar verilmesi, 1550 den sonra Osmanlının “Nakibu’l Eşreflik” kurumunca yapılmıştır39. Osmanlı Devletinin Nakibu’l- Eşraflık makamının Dede ocaklarına verdiği Şecerelerine bakınız hep bu tarihten sonradır. Bunlar hiç tesadüf değildir40. O zamanlar Alevilerin dinini, Alevi din adamlarını devletin tebaası yapmayı Osmanlı başaramadı, o zamanlar dedeleri Osmanlının dedesi Osmanlının kapıkulu41 yapamadılar şimdide yapamazlar. AİHM buna olur verse de bu olmaz bu böyle biline. Olmayacak dualara âmin demek bizlerin işi olmadı, olamaz da.

Aslında şöyle dense yanlış olmaz, Çelebilerin Babaganlık diye bilinen eğilime karşı yürüttüğü mücadele, bu uğurda yürürken Pir Sultan’ın ipi göğüslemesi bir anlamda bu çağın çağdaş laiklik mücadelesidir. Eğer Kızılbaşların bu direnci olmasaydı şimdi Alevilik de Osmanlının sistemi içinde kirlenip tanınmaz bir hale gelmiş olacaktı. Bu yüzden, Anadolu’nun bu kadim yolundaki ayrılığı bunun için verilen mücadeleleri bugünün laiklik mücadelesiyle birlikte anmak gerekir. Bu mücadeleler verilip bu bedeller ödenmeseydi eğer şimdi uğruna mücadele edilecek bir şey elde kalmamış olacaktı; unutmayın ki ülkemizde az buçukta olsa bir laiklik varsa bu aksak topal da olsa biraz yürüyorsa eğer bu bu topraklardaki Kızılbaşlar sayesindedir. Bu gün ülkemizdeki az da olsa var olan laiklik bu kazanımlar üzerinde durmaktadır. Geçmişin mücadelesi böyle okunmalıdır. Bugün Alevileri devlet bünyesine alıp Sünnileştirin bu ülkedeki laikliğin dayanakları çöker. Bu yüzden Cem Vakfının Aleviliği devlet bünyesine alma isteği onların niyetlerinden bağımsız olarak hayinane bir istektir. Bu iyi okunmalıdır. “Şeytan ayrıntıda gizlidir” sözü belki bunun için söylenmiş harika bir sözdür…

Biz şimdi baştaki güncel konumuza gelip şunu tartışmalıyız.

Aleviler adına bir gurup insanın AİHM başvurup Alevi din adamları konumundaki Dedelere genel bütçeden maaş verilsin talebiyle başlayan mücadele yeni değildir. Yukarda anlatıldığı gibi tarihsel bir geçmişi vardır. Bu Avrupa’da büyük mücadeleler verilerek birbirinden ayrılan dinle devletin yeniden birleştirilmesi çabasıdır. Avrupa’nın yaptığı bu hatayı önlemek için Kızılbaşlar 1550 yılından buyana mücadele etmektedirler, bundan sonrada edeceklerdir. Bundan kimsenin şüphesi olmamalıdır.

Bence referandum dolayısıyla tartışılmayan bu konu enine boyuna konuşulmalıdır. Bu çaba hem Türkiye’yi, hem de Türkiye’deki Aleviliği nereye götürür bu iyice konuşulmalıdır. Bence Türkiye’nin en kitlesel Alevi örgütlülüğü olan ABF bu mahkemeye müdahil olmak için AİHM başvurmalıdır.

Saygılarımla.

tfkAli Rıza Aydın, 19 Eylül 2010. Londra

 

1 Derviş Mehemmet Divanı, Merdiven Köy Şah Kulu külliyesi yayını 2.baskı 1993 sayfa 34

2 Tarihsel olgulara böyle yaklaşılmasını, Lenin’in 19 Temmuz 1919 da Svertlov Üniversitesinde verdiği Devlet Üzerine adıyla yayınlanan konuşmasına borçluyum. O kısaca şöyle diyordu: “ Bir sosyal bilim meselesinde, çatışan fikirlerin çeşitliliği ve detaylarının çoklu arasında kaybolmamak ve probleme en doğru şekilde yanaşıp çözebilmek için en güvenli metot, yani bilimsel incelemenin en önemli şartı, söz konusu meselenin tarih içindeki temel gelişimini göz önüne almaktır.” V. İ. Lenin, Semce yazılar. MAY yayınları üçüncü baskı 1976 sayfa 47. Lenin burada verdiği iki konferansı da önemserim; diğeri eğitim konusunun incelendiği “Gençlik Birliklerinin Görevleri” adını taşır.

3 Marx Kapitalde o dönemin en gelişkin kapitalist ekonomisi olan İngiltere’yi inceler, sonra dönüp kendi ülkesi Almanya’ya “Anlatılan seninde hikâyendir” der; çünkü gelişince bir gün oda öyle olacaktır.

4 Stalin, Enver Hoca, Polpot dönemlerin sergilediklerine bakınca bu kaygılarının yersiz olmadığı görülür.

5 Arabistan’da daha çok köle sahiplerinin dini olarak doğup Hudeybiye anlaşmasından sonra hızla köle sahiplerinin denetimine giren dini anlayış için bunu ne kadar söyleye biliriz bilmiyorum.

6 Konu için bakınız Karl Marks’ın: “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi”nin “Giriş” bölümü “Din Üzerine” adlı derleme kitabı sol yayınları sayfa: 38

7 Bu tamı tamına yadsımasının yadsımasıdır, diyalektiğin bir bileşeni olarak okutulabilir.

8 O zamana kadar buralar Şah İsmail’in babasının dayısı, kendinin de dedesi olan Uzun Hasanın Akkoyunlu devletine bağlıydı. Uzun Hasan Şah İsmail’in dedesi Şey Cüneyt’e bacısını vermiş bu evlilikten doğan Şah İsmail’in bası Şeyh Haydar’a da kızını vermiş. Konu için Walther HINZ’ın “Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyt” adıyla dilimize çevrilip Türk Tarih Kurumunca yayınlanan kitabın mutlaka okunmasını öneriyorum. Ayrıca bu toprakların Osmanlılarca istilası sırasındaki durumu için Halil İnalcık’ın “Devlet-i’Âliyye” adlı eserinin Kızılbaş Ayaklanmaları ile Şah İsmail ve çaldıran savaşı bölümlerine bakınız, sayfa 134-135, 138-139-140

9 Bakınız: Rumlu Hasan, Şah İsmail Tarihi, Ardıç yayınları 2004 sayfa 191. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, ANADOLU BEYLİKLERİ, TTK yayınları 5. baskı sayfa 173, Halil İnalcık Devlet-i Âliyye, İş Bankası yayınları 1. cilt sayfa138–139-140, 134-135

10 Şevki Koca, Cem Vakfı Yayınlarından çıkan “BEKTÂŞİLİK VE BEKTÂŞİ DERGÂHLARI” adlı kitabında şöyle diyor: “Sersem Ali Baba Kanuni Sultân Süleyman Han’ın zevcelerinden Mâh-ı Devran Sultanın ağabeyidir. Asıl ismi Server Ali Paşa olup Kanuni’nin vezir-i azamlarındandır. Enderun’da yetişmiş bir devşirmedir. Acemi oğlanlığı esnasında Bektaşiliğe intisab etmiştir. Mürşidi Balım Sultandır. Muhtemel Kalenden Çelebi İsyanı’nda tarafsız kalabilmek amacıyla veziriazamlık görevinden sarfınazar ederek Pîrevi’ne yerleşmiştir. … Hicri 927 (M. 1520) Hacıbektaş İlçesi Pir Evi Postnişinliği’ne atanır. Bektâşi kültürü boyunca dedebaba mahlâs-ı şerifini ilk kullanan tarikat şeyhi Sersem Ali Dedebaba’dır. … Kalender Çelebi’nin Huruc-u Alel Sultân etmesinden ürken patişâh, dedebaba ile organik bağı olan Yeniçeri ordusu üzerinde mutlak etkisini sürdürebilmek amacıyla, ikinci eşi Hürrem Sultân’ın önerisi ile Kanuni üzerinde etkinlik sağlayıp Mâh-ı Devran Sultân’ı gözden düşürmüştür. Pîrevini kapatır ve Sersem Ali Dedebaba’yı dönemin Yunanistan sırırları içinde bulunan Vardan Yenicesi’ne zorunlu ikamete içbar eder” Sayfa. 290. Sersem Ali Dedebaba ile ilgili Badri Noyansa şu bilgiyi verir: “Dergâh-ı Pîr’de 958-977H (1551-1969M) yılları arasında 19 yıl Dedebaba’lık yapmıştır. Mîr-i Mîrâ (Beylerbeyi- Paşa) rütbesinde bir kişi imiş. Onun “Sadr-ı a’zam olduğunu” yazan kaynaklar var ise de, bu yanlıştır. … Kanûnî Sultan Süleyman’ın nikâhlı ilk karısı M’ah-ı Devrân Sultan’ın ağabeyidir. Mâh-ı Devrân, Şehzâde Musta’nın da anasıdır.” Bektaşilik ve Alevilik 1. Cilit sayfa 325

11 Şah sözcüğü, Farsçada En, en büyük demektir; örneğin “yiğit” :Merdan, en yiğit yada yiğitlerin en yiğidi Şahımerdan der gibi “EN” anlamına gelen bir sıfattır.

12 Aslında doğru söylem şöyle olmalıdır Çelebilerden ya da Çelebi zadelerden Kalender Şah, Çelebi zadelerden Şah-ı Kalender. Hacı bektaş sülalesinden Kalender Şah vb

13 Bektaşiliğin Babagan kolunun ileri gelenlerinden bir Baba olan Şevki Koca’nın “Bektaşilik ve Bektaşi dergâhları” kitabından yukarda yaptığımız alıntıyı hatırlatmak isterim, o şöyle diyor: Sersem Ali Baba, Hicri 927 (M. 1520) Hacıbektaş İlçesi Pir Evi Postnişinliği’ne atanır. Bektâşi kültürü boyunca dedebaba mahlâs-ı şerifini ilk kullanan tarikat şeyhi Sersem Ali Dedebaba’dır. … Kalender Çelebi’nin Huruc-u Alel Sultân etmesinden ürken padişah, dedebaba ile organik bağı olan Yeniçeri ordusu üzerinde mutlak etkisini sürdürebilmek amacıyla, ikinci eşi Hürrem Sultân’ın önerisi ile Kanuni üzerinde etkinlik sağlayıp Mâh-ı Devran Sultân’ı gözden düşürmüştür. Pîrevini kapatır ve Sersem Ali Dedebaba’yı dönemin Yunanistan sırırları içinde bulunan Vardan Yenicesi’ne zorunlu ikamete içbar eder” Sayfa. 290.

14 A. Celalettin Ulusoy, Alevi Bektaşi yolu, 1986, kendi yayını sayfa 83. Şevki Koca yukarda 10. dipnotta andığımız “Bektâşilik ve Bektâşi Dergâhları” adlı kitabında konuyla ilgili şöyle diyor: “Bu arada 1527 yılında Kalender Çelebi İsyanı oldukça kanlı olarak bastırılır. … Bu tarihten sonra İstanbul’da veba (taun) salgınının baş göstermesi üzerine bir şefaât arzusu duyan Kanuni, bu defa Sersem Ali Babayı yeniden Pirevi’nin başına getirir. Hicri 957 (M. 1550).” Adı geçen eser. Sayfa. 291. Konu Bedri Noyan Dedebabanın Bektaşilik ve Alevilik Ansiklopedisinin birinci cildinde de böyle anlatılmaktadır.

15 Balım Sultan’ın bu dünyadan ne zaman göçtüğü (öldüğü) de tartışma konusudur. Cemalettin Celebi Müdefa adlı kitabında Balım Sultanın ölüm tarihi olarak1520 yılını verir, bakınız sayfa 52-53 Yayınlayan N. Birdoğan berfin yayınları, Şevki Koca “Balım Sultân 1520 yılında Hakk’a yürümüş olup, 1516 yılında daha sağlığında ve kendisinin gözetiminde Şâhsuvaroğlu Ali Bey’e bir türbe inşa ettirmiştir. 1520 yılında bu türbeye defnedilmiştir” diyor. Bakınız Bektaşilik ve Bektaşi Dergâhları, sayfa, 289. Yar. Doç. Dr. Belkıs Temren ise şöyle diyor: “Balım Sultan 927 (1520M) yılında Pir evinde vefat etmiştir. Ölümünden iki yıl önce bitirilmiş olan ve Şahsuvaroğlu Ali Bey tarafından Hacı Bektaş Veli Tekkesinde yapılan özel türbesine gömülmüştür.“Bektaşiliğin Eğitsel ve Kültürel Boyutu, sayfa 86-87, Kültür Bakanlığı Yayınları”. Bedri Noyan’da Bektaşilik Alevilik adlı kitabının 1. Cildi sayfa 321de “1520 M. (927 H.)’de Balım Sulta’nın Hakka yürümesinden sonra” diye başlar bir cümlesine; aynı Kitabın 306. Sayfasında ise Balım Sultan’ın 1516 öldüğü tezine karşı şöyle mantıklı bir ihtiraz ileri sürer : “Ne var ki, Kanuni’nin padişahlığı 1520-1566 yıllarındadır. Balım Sultan 922H. (1516M.) de vefat ettiyse Kanuni ile Padişah olduğu zaman görüşmesi olamaz.” Söylemeliyim ki 1520 de Balım Sultan öldüğü için onun yerine Osmanlı Sersem Ali Babayı görevlendirmiş. Konu karmaşık sadece bunun için bir yazı yazacağım.

16 Yukarda 13. Dipnotta Şevki Koca Babanın kitabından aktardıklarıma bakınız.

17 Türkiye Cumhuriyetinin kurucu iradesinin kurduğu ilk parti 18 Ekim 1920’de kurulan Resmi “Komünist Fıkrasıdır”, Cumhuriyet Halk Fıkrası bundan tam üç yıl sonra, 9 Eylül 1923’te kurulur. Devletin emrinde komünist yaratma düşüncesinin Devletin emrinde Kızılbaş yaratma düşüncesinin tarihi birikiminden doğduğunu iddia ediyorum. Unutmayınız ki Devlet yönetmek bir sanattır. N.Machıavelli bile derslerinde Osmanlıdan örnekler verir.

18 Bakınız 1925 tarihli, Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlar İle Bir Takım Ünvanların Men ve İlgasına Dair Yasa.

19 Bu kavram Marksist literatürde vardır o bununla Proletarya demokrasi sinin sönümlenme sürecindeki devlet için anlatır. Konuyla ilgili ilerde başka bir yazı yazacağım.

20 Belki de Pir Sultan bunun için davet edildi, bazı şiirlerinde sözünü ettiği davetle bunu kastediyor olabilir mi: Pir Sultan’ım aşkı elde aramam / Pirden haber geldi geri duramam / Menzilim uzaktır belki varamam / Önümden uzayıp giden yol nedir.” “Varır mıydım gel olmasa / Yapışacak dal olmasa / Pir Sultan Abdal olmasa / Şalin kadrini ne bilir”. A. H. Avcı Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler” sayfa 279 -282

21 Pir Sultan bir nefesinde şöyle diyor: “Urganım çekildi sığındım dara / Üstüme döküldü ağ ile kara / Muhbirin üstünde çıralar yana / Erler himmet edin ben gidiyorum” Ali Haydar Avcı, Bize de Banaz’da Pir Sultan derler sayfa. 121. Cumhuriyet yayınları 2004

22 Bunlar türkü olarak söylenen Pir Sultanın nefesleri, birini Musa Eroğlu diğerini de Ruhi Su söyler.

23 Fuad Köprülü. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. Diyanet İşleri Yayın evi S.217

24 Ali Haydar Avcı, “Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler” 1. Baskı Cumhuriyet yayınları Sayfa90-91

25 Bakınız Nejat Birdoğan Çelebi Cemaletin Efendi’nin Savunması na yazdığı önsöz. Berfin Yayınları birinci baskı 1994 sayfa 9. Bektaşiliğin Babagan kolundan olan yazarların yazdıklarına bakın Çelebi sözünü ağızlarına almazlar Bedri Noyan Çelebi sözünün geçtiği her yere parentez içinde ünlem (!) işareti koyar. Mahir Çayan teoride sınıflar mücadelesi kelimeler üzerinden yürür derken işte bunu kast eder.

26 Vilâyet – Nâme, Menâkıb-ı Hünkâr Hace Bektâş-ı Veli, “Hacı Bektaş –Bostancı Baba. Hazırlayan Abdülbâki Gölpınarlı, İnklilap yayınları 2 baskı sayfa 54–55

27 Bu söz şöyle de söylenir: “Kızımı sana söylüyorum gelimin sen duy”.

28 Bu yorumu ilk defa ben söylüyorum, istiyorum ki bu tartışılsın konuşulsun.

29 Şeyh Safi Buyruğu, Yayına hazırlayan Dr. Ahmet Taşkın, Rheda-Wiedenbrüç Çevresi Alevi Kültür Derneği yayınları 2003, sayfa 84–85, Bu konu Ali Haydar Avcı kitabında işlenmiştir bakınız, Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler sayfa 163-164

30 Ali Haydar Avcı Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler sayfa 108-109 132 nolu dipnot.

31 Değerli okur burada sandığım diyor kesin bir yargıda bulunmuyorum, buna dikkat etmenizi isterim

32 Rumlu Hasan, Şah İsmail Tarihi, sayfa, 170

33 Rumlu Hasan, Şah İsmail Tarihi, sayfa, 213

34 Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız Valther Hınz, “UZUN HASAN ve ŞEYH CÜNEYT” sayfa 8–9. Türk Tarih Kurumu yayınları. 2.baskı

35 Nefesi tümü için bakınız Ali Haydar Avcı Bizede Banazda Pir Sultan derler birinci baskı sayfa 171-172

36 Bu nefesi de Ali Haydar Avcının kitabından yazdım. Sayfa 120–121. buna benzer başka bir nefesindeki dizesi de şöyle: “Bir hal ile biz onlara katıldık / Kemlik ile dışarıya atıldık / Bir münkirin tuzağına tutulduk/ ulaş yetiş Pirim İmam Hüseyin. Ade sayfa 117

37Oniki İmamın Serçeşme başı”, Pir Sultanın bu deyimin Latınlerin Nota Bene dedikleri, bu notu al anlamına gelen üzerine önemle durulmaı gereken bir deyimdir, Alevi edebiyatında bu deyim tektir, Pir Sultan’dan sonrada kimse böyle bir sözü kullanmamıştır, bu “Üseyni direniş” dediğimiz bireysel yaşamın, bireysel direnişin özünü oluşturur. Çünkü bunun öncüsü bayraktarı Üseyindir.

38 Ali Haydar Avcı “Bizede Banazda Pir Sultan Derlere” sayfa 117. Kitapta Hüşeyin diye geçen ismi Üseyin diye yazdım, aslında halk arasında üseyin denir.

39 Pir Sultanın şiirlerinde adı gecen hatta Pir Sultan’ın musahip kardeşi olduğu söylenen Ali Baba tekkesinin Osmanlıdan nasıl yardımlar aldığını anlatan bir kitap yayınlandı konuyu merak edenlere önerilir: Saim Savaş, Bir Tekkenin Dini ve Sosyal Tarihi. Ayrıca Banaz köyünün internet sitesinde Gazi Aslan’ın konuyu anlatan güzel bir makalesi var,

40 Ebussuud Efendi 1545 de Şeyhülislamlığa getiriliyor dikkat edilirse bazı ocak zade dedelere Ehlibeyt sülalesi oldukları yönünde şecereler dağıtıldığı dönem de bu dönemdir. Bu dönemde Osmanlı devleti Alevi’yi yolundan şaşırmak için her türlü yola başvurmuştur.

41 Kapıkulu Osmanlıcada bürokrat – memur anlamında, bürokrat yerine kullanılan harika bir tabirdir.

42 Ali Haydar Avcı Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler, Cumhuriyet yay, birinci baskı S 131. Pir Sultan’ın bu nefesi onun bu ayrılıkta Çelebiler kolunu tutuğunu gösteren şiirlerinden de biridir.

Neden İslamî Takiyye? Neden Ali?

«Son dönemde tozu dumana kattılar; ‘Ali’li Alevilik mi, Ali’siz Alevilik mi?’ diye! Öncelikle belirtelim: ‘Mistik maya’ olmadan Alevilik olmaz. Ali mistik tasarımın en üst kimliği olduğu için de Ali’siz Alevilik olmaz. Ali’nin inanç ya da söylence kimliği, ortodoks kimlikli Ali’nin kimi meziyetlerinin yakalanması ile yaratılmıştır. Giderek inanç-söylence tasarımın değerleri, ortodoks değerlerini yok etmiştir. Sorun, ‘Ali’siz Alevilik’ gibi bir yaklaşımı hayata geçirmek değil. Sorun, ortodoks tasarıma karşı batınî tasarımın “niçin” ve “nasıl” yapıldığını algılamak, anlamak ve anlatmaktır. Çünkü Anadolu Aleviliği, geriye dönüş kültünü büyük bir kıvraklıkla kullanmıştır. Ali olmasaydı bile, kült gereği bir başka “meziyetli” kimlik, batınî tasarımın konusu olacaktı ve başat inanç kaynağının tam ortasına yerleştirilecekti; söylencelerin birinci dereceden kahramanı olacaktı.» (Esat Korkmaz)

240px-Hallaj


Neden İslamî Takiye?

«İskenderiye okulunun ortadan kaldırılması girişimleri ilki, dördüncü yüzyılın sonlarında meydana geldi. 391 yılında Hıristiyan piskoposu Theophilos, Hermes’in Mısır’da yaydığı dine ait tapınaklardan birini kiliseye dönüştürmek istedi. Hermes yanlıları bu girişim karşısında çılgına döndüler. İsyan edip sokaklara döküldüler. Büyük bir ayaklanma başladı. Şiddetli çarpışmalar oldu. Bizans valisi Hıristiyanları da yanına alarak kalkışmayı bastırdı. Daha sonra , İmparator ve vali tarafından başkaldırının asıl suçluları oldukları tespit edilen İskenderiye Kütüphanesi’nde bulunan Hermetik kitapların büyük bir bölümü Bizans imparator I. Theodosius’un emriyle şehrin hamamlarında yakıldılar.

Bizans İmparatoru I.Theodosius, İskenderiye’den sonra İmpartorluk içindeki Hermes ekolünden gelen tüm mabetleri Hıristiyanlık karşıtı gelişmelerin kaynağı sayarak kapattı. Bizans topraklarında o güne kadar görülmedik ölçülerde bir kitap yakma olayları yaşanmaya başlandı. Sadece İskenderiye kütüphanesi‘nde yakılan kitapların sayısı 400.000 civarındaydı. Hıristiyan bağnazlığı insan aklının alabileceği sınırların çok dışına taştı. Onca değerli kitap, dünyanın geleceğinde artık bir daha var olmamak üzere kaybolup gitti.

Bu kitap yakma olayları aslında bir tür, insanlığın kayıtlı hafızasını imha etme girişimleriydi. Hıristiyanlık, insan zihninde kendi öğretisine boşluk açmak, yer bulmak için insanlığın beleğini boşaltmaya kalkışmıştı. Bu yangınlarda her şey kaybolmadı.Yangınlardan canlarını ve kimi değerli kitaplarını kurtarabilmiş Hermes bilgeleri yüzyıllar boyu geleneklerini yeraltında sürdürdüler. Büyük yangından uzun yüzyıllar sonra Hermetik eserler ilk önce Bağdat sarayında gün ışığına çıktılar. Hermetik eserlerin Bağdat’ta Arapçaya çevrilmesiyle birlikte Bağdat sarayı bilimde, sanatta ve edebiyatta büyük gelişmeler gösterdi. Arap kabile devleti kısa zamanda bir dünya imparatorluğuna dönüştü.

Arap İmparatorluğu şaşırtıcı çıkışını tamamladıktan hoşgörüsünü kaybetti, bağnazlığa teslim oldu. Hermetik eserler ve Hermes geleneğinden gelen bilginler Bağdat’tan dışlandılar kovuldular.» (Erdoğan Çınar)

abou-muslim-al-khorassani
«Halife Ömer döneminde fethedilen Mısır‘da, yeni yönetimin ilk işi, daha önceki çağlarda olduğu gibi İskenderiye okulunu dağıtmak ve bu okulda asırlar boyunca toplanmış olan ve hemen her fetihten sonra yakılan muhteşem İskenderiye kitaplığını, Romalılardan sonra bir kez daha yakmak oldu. Okulun üyesi filozofların yapabilecekleri tek şey vardı. Müslüman olmak ve öğretilerini İslam’i bir çerçeveye oturtmak. Bunun için filozoflar, İslamiyet’in içindeki Batıni muhalefetten yararlandılar. Hilafet iddiaları nedeniyle Ömer‘in karşısında olan, Peygamberin damadı Ali‘nin yanını tuttular. Bu filozoflar, Ali yandaşları olarak, İslamiyet’e bambaşka bir boyut getirdiler.

İslamiyeti kabul eder görünen İskenderiye okulu mensupları derhal Yunanlı (Ege’nin iki yakası, Yunanistan ve Anadolu. Ş.K) filozofların ve özellikle de Pisagor (İyonya, Anadolu’da bugünkü İzmir ve Aydın illerinin sahil şeridine Antik Çağ’da verilen addır. Ş.K) ve Eflatun‘un eserlerini yaymaya başladılar. Kuran’daki bazı deyişlerden faydalanmasını iyi bilen filozoflar, “Tanrının sıfatlarından birisi de Âlim’dir. Bu yüzden Tanrıya en yakın kişiler bilginlerdir” diyerek, kendilerine bir koruma kalkanı kurdular ve öğretilerini bu hüviyetleri çevçevesinde daha da rahat yayma fırsatı buldular.» (Cihangir Gener)

Shiite_Calligraphy_symbolising_Ali_as_Tiger_of_God


Neden Ali?

 

«İsmaililik de, Ali’nin katliamdan kurtulan torunu Zeynelabidin’in soyundan gelen Cafer Sadık’ın oğlu İsmail’in imamlığını kabul eden Batınilerin örgütü olmuştur. İsmaililik ve diğer Batıni ekoller, Ali yandaşlığı vasıtasıyla Müslümanlığı kabul etmiştir. Ancak bu ekollerin genel tutumu, Müslümanlığın ortodoks Sünni sistemini kabul etmeyen farklı inanç ve ideolojilerin Müslümanlık bünyesi içerisinde, kendi inançlarını sürdürme çabalarının ifadesidir. Nitekim, İsmaili öğretisinin felsefî ve örgütsel boyutu, kadim Babil ekolüne ve Pisagoryen öğretilere dayalı Saabi inançlarının, Maniciliğin, Neo Platonculuğun, Hermetizmin, kısaca o güne kadar var olan Batıni ekollerin bir devamı olduğunu açıkça göstermektedir.

İslamiyet’in, kendi bünyesinde var olan, Hanif dinin Batınî felsefesi ve kimi uygulamalarının dışında, Sünni yönetimin Batıni ekollerle ilk karşılaşması, Mısır‘ın Müslüman güçlerce fethi sırasında meydana geldi. İslamiyet’in Arap yarımadasından çıkıp tüm Ortadoğu’ya yayılmaya başladığı sırada Mısır’da halkın bir bölümü Hıristiyan, bir miktarı Yahudi ama büyük çoğunluk eski çok tanrılı din taraftarıydı. Mısır’ın Batıni inanç sisteminin merkezi olan Osiris mabedi yıkılmış ve rahiplerin büyük bölümü Kudüs‘e geçmişlerdi. Ancak Batıni doktrin, varlığını kuşaktan kuşağa sürdürüyordu. Doktrinin başlıca kaynağı, İskenderiye’deki Yeni Eflatuncu İskenderiye Okulu idi.

Uzun zamandır güçlü bir devlet yapısından uzak olan Mısır, muazzam İslam orduları karşısında fazlaca direnmeden teslim oldu. Onların, Hıristiyanlar ya da Yahudiler gibi kendi inanış biçimlerini koruma lüksleri yoktu. Çünkü Müslümanların gözünde Tanrı yoluna döndürülmesi gereken putperest kâfirlerdi…Müslüman oldular.» (Cihangir Gener)

yedi ulu ozan
«İslam kültür ve düşünce tarihini derinden etkileyen hiç bir tasavvuf cereyanının, İslamiyet’in beşiği olan Arabistan’da doğmamış, gelişmemiş ve yerleşmemiş olması -ki bugün de öyledir- tasavvufun yapı itibariyle, İslamiyet’i kendi eski kültürleri dahilinde algılayan Mevalî orta tabakasının, kitabî ve nasçı İslam anlayışını temsil eden hakim Arap müslüman sınıfına karşı geliştirdiği mistik bir tepki hareketi olmasının bizce en reddedilemez delilidir.» (Ahmet Yaşar Ocak)

***

«Alevilik, İslam’ın çıkısına bu bağlamda sahiplenir. O değerleri, kendisinin değerleri olarak görür. Devletleşmiş İslamı ise reddeder. Belki, doğru anlamıyla İslam’ın “özü olma” söylemini bu temelde ifade ederek doğrulayabiliriz. Yolun bilgeleri ne yaptıklarını ve ne söylediklerini bilerek hareket etmişlerdir. Bu gün, bu söylemi dillendirenler, bu bağlamda değil, hem asimilasyon etkisiyle hem korku etkisiyle ve hem de soyu koruma etkisiyle bunu ifade etmektedirler.» (Haşim Kutlu)

bv

Ali Üzerine


Ali şeriatta Aslan,

Tarikatta Şah-ı Merdan
Marifette Veli, Evliya
Sırr-ı Hakk-i-Kat’te ise Ali’den başka Hakk yoktur.

İlim öğretilerinin sistematiği içinde (dinler gibi) her insanın bu kapılardan geçmek zorunda olduğunu bilen erenler, bunları her ne kadar isim olarak kendi içlerinde ifade etmişlerse de, birini (Şeriat Kapısını) Alevilik felsefesinin yapısı-öğretisi içinde tümden reddetmiş, diğerini ise (tarikat Kapısını) sadece ve sadece yaşadığı toplum içinde, yani müslümanlar arasında, gizlenebilmek için kullanmışlardır!!!

Marifet Kapısı, varlığın (Ali’nin) aşk ateşinde piştiği kapıdır. Tanrı’ya (Hakk-i-kat’e) kavuşmak uğruna her şeyden, kendi canından bile vazgeçmeye hazır olduğu kapıdır. Yapacağı tüm fedakârlıklar, O’nun için yapmayı özlemle beklediği ve zaten arzu ettiği şeylerdir. “Ali” artık evliyadır. Tanrı yolunda kendini kendinden silen, O’na kavuşmak için her şeyden vazgeçmeye hazır olan bir evliya.

Ve işte tüm bu tekâmül etmişlik ile “Ali” Tarikat kapısının sonunda elde ettiği “Haydar-ı Kerrar, Şah-ı Merdan Ali bir geldi” makamına ulaşır. Yani Alevilik çok açık ve net olarak reenkarnasyondan bahsetmektedir bu noktada!!! Yani, Alevilik Felsefesinde DEVRİYE olarak isimlendirilen reenkarnasyondan!!!

Haydar-ı Kerrar sözü, tekrar tekrar gelen demektir!! Tekrar, tekrar gelen!!!

Ali olarak “simgelenen” ve her kapıda farklı bir ifade ile anılan bu “sembol” varlık, binlerce yıllık serüveni içinde, Şeriat kapısında başladığı “evrim” yolculuğunu, her kapının sınavlarını farklı farklı bedenlerde ve zamanlarda vererek, tekrar tekrar gelip bu makamlardan ve kapılardan geçip en sonunda zorunlu enkarnasyonların son bulduğu Marifet kapısıyla devam eder. Çünkü Alevilik felsefesi, “Haydar-ı Kerrar, Şah-ı Merdan Ali bir geldi” diyerek bir tamamlamadan, tamamlanmadan bahsetmektedir.

Âdem ile başlayan, İnsan ile devam eden ve İnsan-ı Kâmil olarak sona eren bu evrim macerası, bakın alevîlik tarafından kendi özel diliyle nasıl ifade edilmiş:

Şeriat’te Adem oğluyum,
Tarikat’te Yol oğluyum
Marifet’te Kemal oğluyum,
Hakk-i-Kat’te Gök oğluyum
Atam Gök, Anam Yer

diyen bu felsefe, diğer taraftan, kendini âdem soyuna bağlayacağına götürüp Şit soyuna bağlayarak bir taraftan dünya yaşamının ve âdemin yaratılmasıyla ilgili bilgi verirken diğer taraftan da Tanrının ve kâinatın en büyük sırlarından birinin, insanın yaratılışının sırrını da “Hakk-i-Katte gök oğluyum” diyerek verir bize. İnsan gökten inen tanrısal bilinci, âdem ise bu tanrısal bilincin kullandığı bedeni anlatır Hakk-i-Kat’te!!!

Yukarı çıktıkça ve üst kapılar çalışmaya başladıkça insan, daha önce okuyup da hiçbir şey anlamadığı bir kitaptaki kâinatın tüm sırlarını veya tamamen dünyasal bir yaklaşımla baktığı Dünya hayatına farklı bir gözle bakıp onun içinde gizlenmiş olan tanrısal sırların hepsini görmeye başlar. İşte Ali’nin neden şeriatte (yani birinci kapıda), Aslan iken, en sonunda yani en üst kapıda (hakikat kapısında) Allah olduğunun sırrı budur. Çünkü O, yani Ali, Şeriat ve Tarikat kapılarında iken, doğayı, insanı, uzayı ve de Tanrıyı, ona Hakk-i-kat ilmi sözleri ile anlatacak boyuta-frekansa kapıyı açmamıştır daha. Dolayısıyla bu evrensel bilgilerin içeri girişi mümkün değildir henüz.

Bunun mümkün hale gelebilmesi de ancak Ali’nin eğitim alarak Şeriat okulunu bitirip Tarikata, Tarikatı bitirip Marifete ve oradan da Hakk-i-Kat’e ulaşması ile mümkündür.(Süleyman Diyaroğlu)

12 er
«Bu bilgi hazinesine giden kapının kilidi Ali’dir ve işte bu bilgi Ali yoluyla On İki İmam’a da intikal etmiştir. Kadim anlayışın tevil yoluyla İslam diline aktarılmasıdır bu.

Bu bağlamda, Ali isminde cisimleştirilen nitelikler, bütünüyle Teklik’e veya aynı bağlamda evrene, evrensel gerçekliğe ait vasıflardır ya da ona ait onda varolan kendinin bilgisidir. Bu bağlamda da, 12 imam’da cisimleştirilenler de aynı özelliklerdir. Bu özellikler, birçok nefeste dile getirilmiştir.
Buna Göre Ali:

1– Doğuş’tan öncesi varoluşa ilişkin bilinmeyen bütün bilginin tek anahtarıdır.

2– O bütün eski ve yeni çağların ve yne bu bağlamda bütün eski peygamberlerin ve yeni peygamberlerin tek sahibidir. Veliler ve imamlar çağının da tek sahibi odur. Bu nedenle; “Ali evveldir, Ali ahir.”

3– Eğer doğuşla gerçeklik kazanan bütün çoklukta o olmamış onun adı her şeye yazılmamış olsaydı hiçbir şey teklik çarkı içinde olmayacak ve ona bağımlı olmayacaktı.

4– Var olan Varlık’ın Üç kuvvetinden biri de Muhammed’dir ve Muhammed’deki bu gerçekleşme nedeniyle, onun nurundan nurlandıkları için bütün Peygamberlerin peygamberlikleri gerçeklik kazanmış ve onlar peygamberliklerini kanıtlamışlardır. Ancak bunun tek tanığı vardır, o da Ali’dir. Çünkü Ali, Muhammed Mi’rac‘a gittiğinde de orada Muhammed’e görünendir ve o’na “90 bin kelamı bildiren”dir. Kızılbaş Alevi dilinden Muhammed’e söylettirilen “Ben ilimin şehriyim Ali onun kapısıdır” sözün anlamı budur.

5– Ali tüm doğarak gelmiş olan varlıkların tek hakimidir. Çünkü o hem Üç’tür ve bu bağlamda her varlıkta varolandır; hem de bütündür ve tektir. Bu haliyle de bütün varlık ona bağlıdır, onda yok olma hareketi içindedir. Onun etrafında bir çark düzeni içindedir.

Pir Sultan‘ın;

“Ay Alidir Gün Muhammed
Üç yüz altmış altı sünnet
Balıklar da suya hasret
Çarka döner göl içinde”

dediği işte bu haldir. Bu nedenle iyi ve kötü, cennet ve cehennem arasındaki köprü ve köprüden geçişin anahtarı Ali olacaktır. Ali, cümle varlığın iradesinin toplandığı hazinedir. Hakk’tan gelip Hakk’a gitme olarak betimlenen çark düzeninde, çark içinde hangi varlık’ın nasıl ve ne şekilde doğuş yapacağını o belirlemiş ve yazmıştır. Bu yazıların saklandığı (Levh-i Mahvûz), muhafaza edildiği yerdir, makamdır Ali.

Bu sıralamayı alabildiğine çoğaltmak mümkündür. O çokluk doğmadan önce Var olan Varlık’ın yüreğidir, onun kendi varlığının tek kanıtıdır ve ispatıdır. Onun sözüdür. O dildir onun yazısıdır. O’nun okunacak kitabıdır. O göğün gürültüsüdür, o çakan şimşektir, yağan yağmurdur, kardır, berekettir, rızktır ve nihayet O; MürTeZa’dır; yani, doğan ve doğuran tek iradedir.

Yoğ iken ol dem zemin ü asüman ı kün fekan
Gün gibi ruşen olan envar sensin ya Ali.
Görünen miraç içinde enbiyalar şahına,
Suret-i Rahman olan didar sensin ya Ali.

Ali’ye ilişkin bu betimlemeler, Varlık’ın “doğuşu” yoluyla kendini gerçekleştirmesi anlayışı bağlamında, sırayla hem üçlük olarak hem de tek tek olarak on iki Nur’da gerçeklik alanına çıkmıştır. On iki Nur ise, Ali yoluyla onun evlatlarında cisimleştirilmiştir. Bu temelde her imam, Ali’ye atfedilen bu özelliklerin bir veya birkaçını kendinde toplamaktadır.

Bu yolu kurmuşlar Muhammed Ali, Hakk bilene Hakk’ın erkânıdır bu. Münkirler giremez demeden beli, Sadıklar girer, er meydanıdır bu.

Bu yolu kurmuşlar Muhammed Ali,
Hakk bilene Hakk’ın erkânıdır bu.
Münkirler giremez demeden beli,
Sadıklar girer, er meydanıdır bu.

Hasan ile Hüseyin sevdiği budur
Zeynel Abidin’in gördüğü budur
İmam Bakır’ın gösterdiği budur
Caferi Sadık’ın imanıdır bu

Musa-i Kazım’dan ayrıldı bir şah
Son meyvası pirim Bektaş Veliyullah
Rum’u irşad eden ol güzlü mah
Ayin-i cem’in Şah-ı Merdan’ıdır bu.

Aşıklar sadıklar buna yederler
El ele verdiler, Hak’ka giderler
Erler meydanında semah ederler
Aşk’a düşenin dermanıdır bu

İmam Ali, Taki’ye Naki’ye verdi
Ali Naki, Askeri’ye bildirdi
Muhammed Mehdi de bu sırra erdi
Muhammed Ali’nin devranıdır bu

Dahası da var. “Ali” ya da “12 imam” betimlemeleri, Kızılbaş felsefesinde birer şifredirler. Evrensel kuvvet veya kuvvetleri simgelemektedirler. Din ve din karşıtı dogmatiklerin anladığı gibi burada ne “İslamın Ali”si kastedilmekte ne de ona bir tapınım ifade edilmektedir. Kızılbaş anlayışında söz konusu evrensel kuvvetler, genel olarak insanda cisimleştirilerek anlatılmakla birlikte, zahiren eril ama batınen dişildirler. Çünkü Kızılbaşa göre evrensel kuvvetlerin en somut gerçekleştiği ve bilince çıkarıldığı vücut, İnsandır. İnsan aklıdır. İnsan evrenin ve evrensel aklın gerçekleştiği bir özettir. Evrende ne varsa ve nasıl işliyorsa insanda da o var ve öylece işlemektedir. “İnsan Hakk’ta Hak İnsanda” demenin anlamı da budur ve bu anlam evrenseldir. Ve hem de kadim(en eski)dir.

Dogmatikler ise Kızılbaşı, “Allahı insana benzetmekle” suçlamaktadırlar. Benzetişi “Kuvvet” olarak değil de “Sûret” olarak anlamaktadırlar. Anlam/Kavram Ali’yi, Kızılbaşın verdiği anlamdan uzaklaştırıp saptıran da aynı kafadaki yol erkân düşkünleridir. Gerçi, yukarıda Ali bağlamında anlattıklarımız genelde Kızılbaş düşüncesiyle ulaşılan açıklamalardan çok, Şah Hatayi’den bu tarafa oluşturulan, kısmen islami ilahiyat anlayışıyla bulaşık halde olan açıklamalardır. Bu gözden uzak tutulmamalıdır.

Bu temel yapı ya da anlayış bilince çıkarılmazsa, ya da en azından konular bu düzeyde ele alınıp, nedir ne değildir kavranılmazsa, bir cehalet, bir kör dövüşüdür sürüp gider.“Biz Müslüman mıyız, değil miyiz, yol muyuz, mezhep miyiz, yok dinliyiz yok dinsiziz” kavgası yol evlatları arasında devam edip gider. Netleşmemiş bir çokluk yapısının, Bir’liğe ulaşması mümkün olmaz.

Akşamlara dek bir amentü gibi “Sevgi bizim dinimidir / Başka dine inanmayız” de dur; içindeki, senden farklı bir şey ifade edene, duyduğun öfkeyi bir yana atamazsan, o kine dönüşür zamanla. Orada sevgi ölür. Kötü egemen olur. Nefs egemen olur. Benlik kavgası, yol insanının dini imanı haline gelir. Böylesi bir çoklukta “Bir” olmaktan, “diri” olmktan, “iri” olmaktan söz edilebilir mi? » (Haşim Kutlu)

Language-Distribution

«Varoluş felsefesinde O’nu idealizmden materyalizme çeviren “Vahdet-i Vücut/Vahdet-i Mevcut” gibi tasavvuf aşamaları, Alevî-Bektaşî inancının toplumsal halk dini olmasını sağlamıştır.

Vahdet-i vücut’daki Kâmil İnsan yaratma aşaması, Vahdeti Mevcut’da Kâmil Toplum ve toplumlar yaratmaya dönüşür.

“Canlı-Cansız Doğayı” tanrısal özün görünüşüne çıkmış biçimi olarak görmek, aslında Tanrı’yı “nesnelerin toplamı” biçiminde algılamanın değişik anlatımından başka birsey değildir.

İnancın kâmil insanda tekleştirilmesi, bu birliğin de “Tanrı-evren-insan” birlikteliğinden oluşması kadar güzel bir inanç olamaz. Ayakları yere basan bir tanrı inancı tek tanrılı dinlerde yoktur, bütün kıyımlar da bundan dolayıdır.

Alevilik evrende elle tutulan, gözle görünen bütün maddesel örtüyü tanrısal özle birleştirerek tekleştirmiştir. Alevi inancı tanrıyı kâmil insanın gönlüne sokmuştur. Tanrıyı toplumdan kopuk hükmedici konumundan alıp ete kemiğe büründürerek gerçek yaşamın içine sokmuştur.» (Esat Korkmaz)

Derleme: Şahin Kaya

thoth_hermes_mercury1

Ahmed-i Yesevî ve Yesevîlik problemi

Anadolu Halk Sufîliğinde
Ahmed-i Yesevî ve Yesevîlik problemi

Türk halk sûfilik geleneğinin bize intikal eden kaynaklarında, bu geleneğin coğrafi ve kronolojik evrelerini birlikte yansıtan üç evliya zümresinden bahsedilir:

l. Türkistan Erenleri,
2. Horasan Erenleri,
3. Rum Erenleri.

Bunlardan birincisi, Türklerin İslamı kabulleri ile beraber Orta Asya’da başlayan en erken sûfilik geleneğini temsil eder. İşte Ahmed-i Yesevî (öl. 1167), bu geleneğin kurucusu sayılır ve bu yüzden de Pîr-i Türkistan diye nitelendirilir…(s.51)

«Bilindiği gibi Ahmed-i Yesevî‘yi de bilim dünyasına ilk tanıtan ve önemini kavratan merhum Fuad Köprülü olmuştur. O, İttihat ve Terakkî dönemi ile başlayan Türkçülük siyaseti çerçevesinde, İslamın Türklere mahsus biçimini araştırmak maksadıyla Türk halk sûfiliğini incelemeye girişmiş, Ahmed-i Yesevî‘nin ilk kısmını teşkil ettiği ünlü Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar (İstanbul 1918) isimli eseri, bu çalışmanın bir ürünü olarak gün yüzü görmüştür.

Merhum Fuad Köprülü o zaman, hemen tamamiyle Nakşibendî gelenekleri çerçevesinde kaleme alınan Cevâhiru’l-Ebrar, Reşehâtü Ayni’l-Hayât ve hatta bizzat Ahmed-i Yesevî’nin Divân-ı Hikmet‘i vb. temel kaynaklara dayandığından, İlk Mutasavviflar‘da tasvir edilen Ahmed-i Yesevî de, bütünüyle Nakşibendîlik süzgecinden geçmiş bir Ahmed-i Yesevî idi. Bu gerçek bugün aşağı yukarı konunun bütün uzmanlarınca bilinmektedir. Ne var ki Köprülü, daha sonraki yıllarda Nakşibendî geleneği haricindeki kaynaklara ulaşıp Türk halk sûfiliğinin mahiyetine daha fazla vukuf kazandıkça bu görüşünü değiştirmek zorunda kalmıştı. Bu da herkesçe bilinir.

Nitekim o, İslam Ansiklopedisi‘nin 1940’larda yayınlanmaya başlayan Türkçe versiyonuna yazdığı “Ahmed Yesevî” maddesinde bu söylediğimiz hususu açıkça ifade etmiş ve kendi kendini düzeltmiştir. Özet olarak Köprülü, bu maddede şu yeni görüşünü ileri sürmektedir: Ahmed-i Yesevî klasik anlamda Sünnı değil, heterodoks bir sûfidir. Elde mevcut Divân-ı Hikmet nüshalarının hiçbiri onun zamanına ait olmayıp, tamamen Nakşibendî geleneklerine göre sonradan düzenlenmiştir. Dolayısıyla Ahmed-i Yesevî’yi ve Yesevîliği bu açıdan değerlendirmek gerekir. (s.53)

«Ahmed-i Yesevî‘nin yetişip yaşadığı, sûfi formasyonunu kazandığı, ayrıca fikirlerini ve tarikatını yaydığı, benimsettiği çevrenin sosyal ve kültürel yapısını dikkate almadan, yalnızca bugünkü Divan-ı Hikmet nüshalarına dayandırılan bir araştırma, bizi daha başlangıçta yanlış yola sokar. Çünkü bu araştırma bize Nakşibendîliğin damgasını taşıyan, kısaca Nakşileşmiş bir Ahmed-i Yesevî‘yi ve Yesevîliği sunar. Bu ise, Moğol istilasının sonrasında başlamış ve zamanımıza kadar tesirleri ulaşan bir Yesevîlik ve Ahmed-i Yesevî imajıdır. Bu imaj tabii ki kültür tarihi ve Orta Asya Türklüğü’nün bugünkü kültürünü tanımak ve bilmek açısından son derece önemlidir ve mutlaka sağlam bir şekilde incelenip değerlendirilmesi gerekir. Ama bu, tarihte yaşamış Ahmed-i Yesevî‘yi ve onun kurduğu gerçek Yesevîliği bize vermez. Nakşîlik öncesi bu Yesevîlik tarihi, Türkiye kültür tarihi için son derece bilinmesi gerekli bir konudur. Bu itibarla Ahmed-i Yesevî ve Yesevîlik araştırmalarında bu farklılaşmaya dikkat etmek zorundayız. Aksi halde tamamiyle yanılırız.» (ss. 53-54)

«Burada, bizde özellikle bazı araştırıcıların o dönem Ahmed-i Yesevî‘nin yaşadığı coğrafyada İslam’ı kabul eden göçebe Türk zümrelerinin sosyo-kültürel yapısını yeterince hesaba katmamalarından ve heterodoksi terimini -nedendir bilinmez- illa sapık inançlar ile yorumlamalarından doğan bir yanılgıya temas etmek gerekiyor. Oysa bu terimi Sünni İslam‘a karşı koymak amacını güden bir “sapık İslam” anlayışının ifadesi olarak yorumlamak doğru değildir. Doğru olan, sosyo-kültürel yapıları, İslamı henüz kabul ettikleri için, kitabî ve doktriner bir İslam anlayışına yeterince nüfuz etmeye -çok tabii olarak- mani teşkil ettiğinden, İslamı ister istemez eski inançlarının doğrultusunda ve etkisinde anlamak zorunda olan, bu yüzden de kitabî İslam‘dan bazı konularda farklılaşmış bir İslam anlayışı geliştiren zümrelerin inançları olarak anlamaktır. O devirde bu zaten başka türlü de olamazdı.» (s.54)

«Elimizdeki bilgiler, Ahmed-i Yesevî‘nin yetişmesinde birinci derecede rolü ve etkisi olan iki kişiden bahsediyorlar: Bunlardan ilki, Nakşibendî geleneğinde de büyük bir yeri olan Hâce Yusuf-ı Hemedanî, diğeri ise Arslan Baba‘dır. Hâce Yusuf-ı Hemedanî, Mâverâünnehir, Horasan ve Irak sahalarında tamamlanan çok uzun bir sûfi eğitim sürecinin sonunda, tekrar Horasan‘da karar kılmış ve yerleşmiştir. Onun, 9. yüzyıldan beri zühde dayalı ahlakçı sûfiliğe karşı, ilahî cezbe ve aşkı esas alan Melametî mektebinin en önemli merkezlerinden olan bu şehri seçmesinin sebebi açıktır: Çünkü kendisi, çok açık bir şekilele görülüyor ki, bir melametî sûfisidir. Dolayısıyla Hâce Yusuf-ı Hemedanî hakkında Nakşibendî kaynaklarında yer alan bilgilerin de gerçeği yansıtmadığı, bu yüzden de ihtiyatla karşılanması gerektiği kanaatindeyiz. Bizce o da, şimdi sözünü edeceğimiz Arslan Baba gibi, Sünni sûfilik anlayışının epeyce dışında bir Melametî idi.

Ahmed-i Yesevî‘yi Hâce Yusuf-ı Hemedanî‘den çok daha fazla etkilediğine şüphe bulunmayan, bu sebeple Nakşibendîlik sonrası kaynaklardaki menkabelerde ve Divan-ı Hikmet nüshalarında bile sık sık anılan Arslan Baba‘nın ise, bir Melametî-Kalenderî şeyhi olduğu, çok daha büyük bir ihtimaldir. Hatta, tıpkı 1055’lerde vefat etmiş bulunan ünlü Kalenderî Şeyhi Baba Tâhir-i Uryân-ı Hemedânî gibi, taşıdığı Baba unvanı bu ihtimali epeyce kuvvetlendiriyor.

Şurası unutulmamalıdır ki, Hâce Yusuf-ı Hemedanî‘nin memleketi olan Hemedan, Baba Tahir örneğinde de görüldüğü üzere, ünlü Melametî-Kalenderî şeyhleri yetiştirdiği gibi, Nişapur, Tus, Merv ve benzeri şehirler, 1O. ve 11. yüzyıllarda Ebû Said-i Ebu’l-Hayr, Baba Hemşâ ve Baba Câfer gibi, kendilerini bizzat Kalender ismiyle tavsif eden sûfilerle dolu idi ve bunlar Melametî sûfıliğinin içinden geliyorlardı. Bize göre Arslan Baba da bunlardan yalnızca biri idi. Arslan Baba‘nın Ahmed-i Yesevî üstündeki etkisi o kadar büyüktür ki, hikmetlerinde Hâce Yusuf-ı Hemedânî‘nin adına pek rastlanılmamakla beraber, Arslan Baba‘nın adı sık sık, büyük bir saygıyla anılır. Bizce Ahmed-i Yesevî’nin süfllik anlayışını ve meşrebini işte bu Melametî-Kalenderî Akımı içinde mütalaa etmek, doğruya yakın bir teşhis olacaktır.» (ss. 55-57)

«O halde bütün bunlardan sonra şunu söyleyebiliriz ki, Ahmed-i Yesevî‘nin kurduğu Yesevîlik Tarikatı, daha kuruluşunda heterodoks bir yapı arzediyordu; yani Melâmetî-Kalenderî Sûfiliğin bütün özelliklerini yansıtıyordu. Eğer bu sûfi anlayışın temel nitelik ve hususiyetleri iyi bilinirse, Nakşibendîlik süzgecinden geçtikten sonra bile Yesevî kaynaklarında, menkabelerinde ve Divan-ı Hikmet‘te bu ruhu yansıtan izlere hala rastlanabildiğini görebiliriz. Mesela kuru zühdü kınayan, dünyayı küçümseyen, sevgiye dayalı ilahi aşkı kendine temel alan Melamet anlayışı, eserde bu terimle defalarca dile getirildiği gibi, tıpkı Yunus Emre ve Kaygusuz Abdal tarzında, aynı ton ve üslupla aynı ilahi aşk duygusunu tekellüfsüzce terennüm eden mısralar da bulunmaktadır.

Yesevîlik gerek Ahmed-i Yesevî‘nin sağlığında, gerekse vefatından sonra, halifeleri Hakim Ata (öl. 1186), yani Süleyman Bakırganî, Mansur Ata (öl. 1199), Said Ata (öl. 1218) vb. önemli şahsiyetler aracılığıyla gelişerek bütün Türkistan‘a yayıldı; Mâverâünnehir ve Harezm sahalarında kuvvetlendi; Moğol istilasına tekaddüm eden senelerde Horasan ve Azerbaycan‘a geldi ve İran‘a girdi. Moğol istılasıyla beraber, bütun bu sayılan mıntakalardan yola çıkan göç dalgalarıyla da nihayet Anadolu‘ya nüfuz etti.» (ss. 58-59)

8-Selcuklu-Donemi

«Yesevîliğin Anadolu’daki macerasının, bugüne kadarki araştırmalarda önemi farkedilmeyen, ama sosyal ve kültürel bakımdan Türkiye tarihinde oynadığı rollerle kendilerini dikkate almaya bizi zorlayan iki tarikatla çok yakından ilgilidir:

1. Vefaîlik
2. Haydarîlik

Bunlardan birincisi (Vefaîlik), Yesevilîk‘le çağdaş, tıpkı onun gibi göçebe Türkmenler arasında yayılmış, ama farklı coğrafyalarda teşekkül etmesine rağmen onunla adeta ikiz denecek kadar benzerlik arzetmektedir. Her ikisi de 13. yüzyılda ve 14. yüzyıl başlarında Anadolu’da bir aradaydılar. Vefaîliğin bir yandan 1240’ta başlayan Babaî Hareketinin itici gücü olması, öbür yandan Şeyh Edebali ve Geyikli Baba vasıtasıyla Osmanlı Devleti‘nin teşekkülünde oynadığı rol, onu ciddi olarak incelemek için yeterli sebeptir. Ama bugüne kadar ele alınmış değildir.

Bugün eğer elimizde, varlığını Velâyetnâme-i Hacı Bektaş-ı Velî vasıtasıyla bildiğimiz, şimdiki Divan-ı Hikmet nüshalarından en az dört asır daha eski olan Menâkıb-ı Hace Ahmed-i Yesevî mevcut olsaydı, öyle sanıyoruz ki, Ahmed-i Yesevî ve Yesevîlik hakkında doğruya daha yakın bilgilere sahip alacaktık.

Îşte bu noktada Hacı Bektaş-ı Velî‘nin önemi meydana çıkıyor. Çünkü Hacı Bektaş, Yesevîlik-Vefaîlik-Haydarîlik üçgenini birbirine bağlayan kilit taşı durumundadır. Çünkü o görünüşe göre bu her üç tarikat çevresi ile bağlantıları olan bir şahsiyet olarak görünüyor. Bu çerçeve içinde bakıldığı zaman, Yesevîlik Anadolu’daki akıbetinin ve tabiatıyla Bektaşîliğin teşekkülünün, Yesevîlik‘ten ayrılma bir Kalenderî tarikatı olan Haydarîlik’le çok yakından ve sıkı sıkıya ilgili bulunduğu görülüyor.

Velayetname-i Hacı Bektaş-ı Velî‘nin Haydarîliğe dair bugünkü bilgilerimiz ışığında tahlili, meseleyi ortaya koyuyor. Bu tahlil, Velayetname’de “saçı sakalı, kaşları kazınmış, aşağı sarkan gür bıyıklı çırçıplak bir abdal” olan Hacı Bektaş-ı Velî‘nin bir Haydarî şeyhi olduğunu açıkça gösteriyor. Ayrıca, bu tahlili hesaba katmadığımız takdirde, hiçbir anlamı yokmuş gibi duran, yine Velayetname‘deki Ahmed-i Yesevî-Hacı Bektaş-Kutbu’d Dîn Haydar üçlüsü arasında geçen menkabeler de, bu çerçevede bir anlam kazanıyor ve Bektaşîliğin doğrudan doğruya Yesevîlik’ten değil, Yesevîliğin bir kolu olan Haydarîlik’ten doğduğunu, böylece kronolojik olarak bu üç tarikat arasındaki organik bağı gösteren bir ipucu haline dönüşüyor.

Bunun anlamı şudur: Yesevîlik Bektaşîlik tarafından değil, fakat Yesevîlik’teki Kalenderî unsurları kendi bünyesinde çok daha belirgin bir biçimde temsil eden ve Anadolu‘da bu sebeple ona üstün gelen Haydarîlik tarafından daha 13. yüzyılda eritilmiştir. 14. yüzyılda ise artık Anadolu‘da bir Yesevîlik’ten bahsedebilecek elimizde hiçbir ipucu yoktur. Ancak Ahmed-i Yesevî‘nin hatırası, Haydarîlik geleneği içerisinde sürmüş, Bektaşîliğe de o kanalla geçmiştir. Velayetname’ye yansıması da bu kanalla olmuştur.

Bir Haydarî dervişi olarak 13. yüzyılın ilk çeyreği içinde kardeşi Menteş‘le beraber Anadolu‘ya geldiği zaman Hacı Bektaş, o zaman Anadolu‘da belli bir ölçüde yerleşmiş olan ve aynı şekilde Melametî-Kalenderî bir nitelik arzeden Vefaîliğin temsilcisi Baba Îlyas-ı Horasanî‘ye intisap etmişti. 1240’taki büyük isyandan uzun yıllar sonra, şartların elverişli hale gelmesiyle Sulucakaraöyük‘te yeniden ortaya çıktı ve burada kurduğu zaviyesinde daha çok bir Haydarî şeyhi olarak faaliyetlerini sürdürdü. Ancak 1240 Babaî İsyanının Vefaîlik Tarikatı’na vurduğu darbenin onu zayıflatması sonucu Haydarîlik giderek gücünü pekiştirdi. 14. yüzyılda ise Hacı Bektaş Zaviyesi artık bir Haydarî merkeziydi. İşte Hacı Bektaş-ı Velî kültü de bu merkezden, 14. yüzyıldan itibaren Abdal Musa gibi önemli ve güçlü şahsiyetlerin delâleti ile Haydarîlik Tarikatı içinde güçlendi. Dolayısıyla Haydarîliğin Anadolu Kalenderiliği içindeki yeri, öteki şubelere göre daha özeldir. Çünkü Haydarîlik’tir ki, 15. yüzyılın son yıllarında Hacı Bektaş kültü aracılığıyla kendi içinden Bektaşîliği çıkarmıştır.» (ss-61-63)

Türk Sufiliğine Bakışlar, Ahmet Yaşar Ocak, İLETİŞİM YAYINLARI

Hacı Bektaş Veli Gerçeği

Eldeki en eski nüshanın üzerindeki tarih ve metin içine serpiştirilmiş Osmanlı yandaşlığı ‘Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’nin Kalender Çelebi başkaldırısından sonra yazıya geçirildiği ya da bu tarihten sonra son bir müdahale ile yeniden düzenlendiği ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

HACI BEKTAŞ VELİ GERÇEĞİ

Yüzyıllardan beri devasa bir sevgi ve saygı selinin muhatabı olmuş Hacı Bektaş Veli‘nin kimliği ve soyağacı hakkında bilinen, yazılan ve söylenenlerin tamamı çok fazla tekrarlandıkları için doğru kabul edilen fakat doğrulukları son derece tartışmalı, çok söylenmekten kalıplaşmış çok kanıksanmış ancak hiç sorgulanmamış derme çatma beş altı cümleden ibarettir.

Toplamda bir paragrafı doldurmayan Hacı Bektaş Veli’nin sözde soyağacı bilgilerinin kaynağı da ‘Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’ adı ile bilinen metindir. 


‘Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’nin ne zaman derlendiği ve derlendikten müdahaleye uğrayıp uğramadığı, uğradıysa da bu müdahalenin kaç kez ve hangi boyutlarda olduğu tam olarak bilinmiyor. Değişik araştırmacılar bu metnin ilk yazılış tarihini, on üçüncü yüzyılın ikinci yarısından başlayarak on beşinci yüzyılın ilk yarısına kadar uzanan geniş bir zaman dilimi içerisinde değişik zamanlara yerleştiriyorlar. 


Ağırlıklı görüş ‘Vilayetname’nin on üçüncü yüzyıl sonlarında ya da on dördüncü yüzyıl başlarında yazıldığı yönündedir; ancak elimizde Vilayetnamenin yazılış tarihini olabildiğince gerilere götürmeye çalışan bu zorlama tahminleri doğrulayacak hiçbir kanıt bulunmamaktadır; çünkü elimizdeki en eski Vilayetname nüshası 1624 yılına, Kalender Çelebi başkaldırısından yaklaşık bir asır sonrasına aittir. 


Eldeki en eski nüshanın üzerindeki tarih ve metin içine serpiştirilmiş Osmanlı yandaşlığı ‘Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’nin Kalender Çelebi başkaldırısından sonra yazıya geçirildiği ya da bu tarihten sonra son bir müdahale ile yeniden düzenlendiği ihtimalini kuvvetlendirmektedir. Kutsal kitabında Osmanlı’ya övgüler dizilen bir dergâhın Osmanlı ile böylesine büyük kavgalara girişmiş olması olasılığı yoktur. (Kanaatimizce bu işlemin Kalender Çelebi başkaldırısından yaklaşık otuz yıl sonra dedebaba olarak dergâha atanan Sersem Ali Dedebaba zamanında 1555 yılından sonra yapılmış olmalıdır.) 


‘Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’ nin üslubu ve içeriği ile tartışma götürmeyecek derecede Osmanlı yandaşıdır. Bu durum, bu eserin Osmanlı memurları tarafından Osmanlı çıkarları gözetilerek yazıya geçirilmiş olduğunun çok açık bir kanıtıdır. Bir Osmanlı propaganda kitapçığı olarak ele alındığında ‘Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’ adı ile bilinen eserin içinde barındırdıklarını bütünü ile doğru olarak kabul edebilmenin imkânı kalmaz. Öte yandan üzerine Osmanlı propagandasına havi bir elbise giydirilmiş olsa da nihayetinde ve temelinde bu metin halk arasında dolaşan Hacı Bektaş Veli’ye ait geleneksel bilgilerin derlenmesi ile ortaya çıkmıştır ve bünyesinde görmezden gelinemeyecek ve ihmal edilemeyecek derecede kıymetli bilgiler barındırmaktadır.


Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi görünen yüzü ile -zahirde- asla ciddiye alınmaması gereken resmi ruhsatlı bir devlet yalanı, gölgede kalmış tarafı ile -bâtında- son derece önemli gerçekleri çok zor koşullarda bünyesinde saklayarak bugünlere taşımayı başarmış eşine ender rastlanır bir eserdir.


‘Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’
içindeki sırlanmış gerçeklerin üzerindeki örtünün kalkabilmesi öncelikle Vilayetname’nin orasına berisine acemice ve futursuzca serpiştirilmiş yalanları aradan çıkarılmasına bağlıdır.
‘Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’ içinde kutsal bir bilgi gibi okuyucuya sunulan iki büyük yalan vardır. Bu yalanıları Vilayetnamenin sayfaları arasından ayıklayıp, uzaklaştırmadan gerçeğe ulaşmak için yapılacak bütün çalışmalar daha başlangıçta sonuçsuz kalmaya mahkûm olacaktır.


Anadolu ve Balkanlar’daki Alevi zümrelerini Osmanlı devlet safına çekmek amacı ile, ve Osmanlı İmparatorluğunun arzu ve ihtiyaçlarına göre kaleme alınan/ya da yeniden düzenlenen Vilayetname’de Hacı Bektaş Veli’nin çocukluğundan başlayarak tüm yaşamı uzun uzun nakledilir. Vilayetname’ye göre Hacı Bektaş Veli yedinci imam Mûsa-l Kazım’ın üçüncü kuşaktan torunu bir Arap soylusudur, altı aylıkken şehadet getirmiş, çocukken kuran okumayı öğrenmiş, hacca gitmiş, ömrü boyunca namazından geri durmamıştır.


İmam Mûsa-l Kâzım 799 yılında vefat ettiği biliniyor. Eldeki bütün veriler Hacı Bektaş Veli’nin 1270- 1271 yılları arasında hayata gözlerini yumduğunu gösteriyor. Abdülbâki Gölpınarlı‘nın çok yerinde tespit ettiği gibi: “Bu tarihle, İmam Mûsa-l Kâzım’ın vefatı arasında tam beş yüz altmış beş yıl vardır ki; bu kadar yılın içinde Hacı Bektaş’la i Mûsa-l Kâzım arasında ancak üç kişinin bulunması mümkün değildir.” Hacı Bektaş Veli’yi İmamlar soyuna bağlamak için Vilayetnamede yazılanların tamamen uydurma olduğu en başından bellidir. Vilayetnamenin sayfaları arasına sıkıştırılmış ilk büyük yalan budur.


İkinci büyük yalan Hacı Bektaş Veli’nin Türkistanlı Ahmet Yesevi‘nin halifesi ve müridi olduğudur. Vilayetname’ye göre Hacı Bektaş Veli gençlik yıllarında Türkistan’da bulunmuş ve Hoca Ahmet Yesevi’nin hizmetine girmiştir.


Vilayetname’de Hacı Bektaş Veli’nin Ahmet Yesevi ile olan ilişkisi Hacı Bektaş Veli’nin Türkistan’a yaptığı ziyaret ile başlatılır. 
Hoca Ahmet Yesevi çok sevdiği ve güvendiği Hacı Bektaş Veli’yi esir olan oğlunu kurtarması ve öc alması için kafirlerin üzerine savaşa gönderir. Hacı Bektaş Veli Ahmet Yesevi‘nin oğlunu kurtarıp, kafiri kırıp kanını yere saçıp, Bedehşan ilini fethettikten sonra Ahmet Yesevi onu ”Git seni Rum’a saldık; Sulucakarahöyük’ü sana yurt verdik” diyerek Anadolu’ya salar.


Hacı Bektaş Veli Ahmet Yesevi‘nin Anadolu’ya gelerek Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Bey’i önünde diz çöktürür ‘Elif Tac’ giydirir ve Selçuklu Sultanı Alaattin Keyhüsrev’e haber göndererek Osman Bey’e makam (beylik) verilmesini buyurur.


Vilayetname’ye göre Hacı Bektaş Veli Osmanlı Padişahı Sultan I.Murat zamanında hayata gözlerini yumar ve I. Murat tarafından yaptırılan türbesinde ‘sır’lanır.


Türkistanlı Ahmet Yesevi 1160 yılında öldü. Hacı Bektaş Veli onu ziyaretinde ve onun adına savaşlara katıldığında, yirmili yaşlarında olduğunu varsayarsak, Hacı Bektaş Veli’nin 1160 yılından önce yirmili yaşlarına ulaştığını kabul etmemiz gerekir. Bu durumda Hacı Bektaş Veli’nin doğum tarihi 1130, 1140 arasında bir zamanda olmalıdır. Öte yandan yine Vilayetname’de Hacı Bektaş Veli Sultan I. Murat‘ın saltanat yıllarında Hakka yürüdüğü öne sürülür ki bu da 1362-1389 yılları arasıdır. Vilayetname’de yazılan Hacı Bektaş Veli’nin yaşam öyküsünü doğru kabul edecek olursak Hünkâr’ın iki yüz elli yıl gibi hiçbir insana nasip olmamış çok uzun bir yaşam sürdüğüne de inanmamız gerekecektir.

 

 

 

DSCF1429

Hacı Bektaş Veli iki yüz elli yıl yaşamadı. O Ahmet Yesevi’nin ölümünün üzerinden kırk yıldan fazla bir zaman geçtikten sonra dünyaya geldi. Hacı Bektaş Veli ile Türkistanlı Ahmet Yesevi‘nin yolları hiç bir zaman kesişmedi.


Bu kurgu, kurgu olduğu kadar da acemi işi senaryo, bizleri Hacı Bektaş Veli’nin yaşam öyküsü olarak Vilayetname’de yazılanların bütünüyle düzmece olduğuna ve onun asıl kimlik bilgilerinin bir ‘sır’ olarak saklandığına ikna edecek kadar güçlü bir delildir. Karahöyük dergâhının 1240’lı yıllarda Hacı Bektaş Veli eli ile kurulduğu ve bu ünlü Alevi mürşidinin Türkistanlı Nakşibendi şeyhi Hoca Ahmet Yesevi’nin icazetli halifesi ve yedinci imam Musa-l Kazım’ın üçüncü kuşaktan torunu olduğu, tartışılmaz doğrularmışcasına kuşaklar boyu anlatıldı belletildi.


Zamanla eklemeler ve çıkarmalarla tahrif edilmiş de olsa da, ’Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’ tüm Alevi topluluklarının kutsal saydığı bir metindi. İçinde yazılanlar onu sevenler tarrafından pek sorgulanmadı. Hacı Bektaş Veli’ye atfedilen akıldan ve izandan yoksun yaşam öyküsünün Vilayetname’nin kutsal satırlarının arasına yerleştirilmesi yüzyıllar boyu bu bilgilerden şüphe edilmesinin önüne geçti. Ucuz bir yalan ruhani bir koruma kalkanının ardına saklanıp yüzyıllar boyu gerçekmişcesine itibar gördü .


Osmanlı’nın yazıcıları Vilayetname’yi kaleme alırken (ya da bu metni yeniden düzenlerlerken yaptıkları eklemeler ve çıkarmalar esnasında) Hacı Bektaş Veli’nin kimlik ve aile bilgilerinin ortadan kaldırdılar. Onun soy ağacı bilgileri ile mensup olduğu geleneğin köklerini bir yanından Arap Çölleri öte taraftan Asya’nın bozkırlarına taşıdılar. Hacı Bektaş Veli‘nin Baba İlyas ayaklanmasına katılanlardan olduğunu, -Aşıkpaşazade, Elvan Çelebi ve Eflaki gibi kaynaklarda ifade edildiği gibi- Malya bozgunundan kurtulduktan sonra Karahöyük’e sığındığı, Babai geleneğinden geldiği gerçeğini ustaca gözlerden kaçırdılar. Hacı Bektaş Veli’yi kendi gerçekliğinden uzak ve çok farklı bir ‘fiktif efsane’ haline getirdiler.


Osmanlı’nın buradaki temel amacı ocak sistemine ve dedelik kurumuna bağlı Alevileri dergâhlarından, ocaklarından ve pirlerinden ayırarak kendisine bağlı ‘Osmanlı Alevileri’ne dönüştürebilmekti. Bu başarıldığı takdirde Osmanlı ülkesindeki Alevi zümreleri sürekli olarak devletle çatışan isyancılar olmaktan çıkacak, devletin uslu vatandaşları olarak, Nakşibendi şeyhi Hoca Ahmet Yesevi‘yi asıl pir kabul eden Sunni İslam geleneğin uysal üyeleri haline geleceklerdi.
Vilayetname’de Osmanlının ihtiyaçları doğrultusunda yazdırılmış, ispatsız, desteksiz ve izansız bölümleri tarihi gerçekler olarak kabul eden ve bunun üzerinden kendini inşa eden bilimsel ciddiyetten ve akademik ahlaktan yoksun resmi tarih tezi dört yüz elli yıl boyunca, çok geniş çevreler tarafından beslenilmiş, savunulmuş ve yayılmış olmasına rağmen artık inanırlığını yitirmiştir. Tarih araştırmaları, arkeolojik bulgular, Alevi sözlü geleneği ve Alevi toplumsal hafızası Aleviliğin Hacı Bektaş Veli’den önceki tarihini karartıp Alevileri asıl geçmişlerinden kopartmak üzere dört yüz elli yıl önce devlet dili ile söylenip, devlet eli ile yazıya geçirilmiş bu yapma tarih tezine itibar edilmesini zorlaştırıyorlar.


Vilayetname’ye Hacı Bektaş Veli’nin yaşamı ve soy ağacı ile ilgili yapılan eklemelerin bir tarih değil, tarihi alt-üst etmek üzere Osmanlı tarafından bir türlü sonu gelmeyen isyanların ruhani merkezini içten yıkmak amacı ile kaleme alınmış bir ‘münasebetsiz senaryo’ olduğu çok belirgindir. Osmanlı’nın Hacı Bektaş Veli adı üzerinde kurguladığı düzmece Alevi tarihi, bir iktidar aracı olarak yüzyıllar boyu çok işe yaradı, tahminlerden ve tahammülden uzun hüküm sürerek Osmanlı’dan Cumhuriyet Türkiye’sine miras olarak aktarıldı.
Genel olarak Hacı Bektaş Veli’nin 1209/1210 -1270/1271 yılları arasında yaşadığı, 1240 yılında ortaya çıkan ünlü Babai isyanına katıldığı ve Babailerle aynı sosyal çevreden olduğu kabul edilmekle birlikte onun tarihsel kişiliği hakkında elimizde onun çağından kalma yok denecek kadar az tarihi kayıt vardır. Vilayetname’de onun yaşamı budur diye önümüze konulan ‘münasebetsiz senaryo’ da bir kenara bırakakıldığında, Hacı Bektaş Veli’nin gerçek tarihsel kimliği tam bir belirsizlik içinde kalır.


Hacı Bektaş Veli’nin adının geçtiği en erken iki belge 1295 ve 1297 tarihli iki vakfiye senedidir. Bu iki vakıf senedinde Hacı Bektaş Veli’nin sadece ismi anılmakta, onun hakkında hiçbir bilgiye yer verilmemektedir.


Bunun dışında Baba İlyas‘ın ikinci kuşak torunu Elvan Çelebi’nin (Ölümü 1359) yazdığı ‘Menakıbu’l Kudsiyye’ adlı eserde Baba İlyas‘ın halifeleri sayılırken Hacı Bektaş Veli’nin adı da geçmektedir. Eflaki’nin 1353 yılında tamamladığı ‘Menakıb’l-Arifin’ adlı yapıtında onunla ilgili ilk bilgilere ulaşırız. Bu eserde de onun hakkında aktarılanlar son derece sınırlıdır. Eflaki Hacı Bektaş Veli’nin Baba İlyas‘ın halifelerinden biri olduğunu onaylar ve onun sırlara vakıf olmuş ve aydınlanmış biri olduğu ancak İslamiyetin kurallarını tanımadığını yazar.

‘Osmanoğulları’nın Tarihi’ adlı 1478 yılında yazdığı eserinde Aşık Paşazade, Hacı Bektaş Veli’nin hiçbir Osmanlı padişahı ile birlikte bulunmadığını, Kardeşi Menteş ile birlikte Horasan’dan Anadolu’ya geldiklerini, 1240 yılında başgösteren Babai isyanında Baba İlyas saflarına katıldıklarını, kardeşinin Sivas’ta şehit olduğunu bilgilerini verdikten sonra sözlerini ‘Hacı Bektaş sırrını, keşif ve kerametlerini her nesi varsa Hatun Ana’ya emanet etti. Kendisi meczup bir derviş idi; şeyhlik ve müridlikten uzaktı’ diyerek tamamlar.

Aşık Paşazade’nin ‘Osmanoğullar’nın Tarihi’ni Hacı Bektaş Veli’nin varsayılan ölüm tarihinden (1270/1271) iki yüzyıldan fazla bir zaman geçtikten sonra yazdığı göz önünde alıp, onu ‘tarihsel tanıklar’ listesinden çıkardığımızda elimizde Hacı Bektaş Veli’nin yaşadığına şahitlik edecek Eflaki‘ye ait birkaç cümleden ve iki vakıf senedinde yer alan Hacı Bektaş isminden başka hiçbir şey kalmaz. Bu durum doğal olarak onun tarihsel kimliği üzerinde çalışan araştırmacıları onun asıl kimliği konusunda derin kuşkulara sürüklemiştir.

İrene Melikoff ‘Hacı Bektaş-Efsaneden Gerçeğe’ adlı araştırmasında Elvan Çelebi‘nin eserinde Hacı Bektaş Veli’nin adının geçmesini Hacı Bektaş Veli’nin yaşadığının delili olarak kabul etmekte fakat ‘milyonlarca inananın -Türk halkının üçte birinin himmet umduğu Hacı Bektaş’ın tarihsel gerçekliği ile ancak pek az bir benzerliği vardır; ve belki de aralarında hiçbir benzerlik bulunmamaktadır’ diyerek, tarihte bir Hacı Bektaş yaşamış olsa bile milyonlarca Alevinin inandığı haliyle bir Hacı Bektaş Veli’nin aslında hiç var olmadığını oldukça dikkatli bir üslupla ima etmektedir.

Benzer biçimde F.W.Hasluck da 1929 yılında yayınlanan ünlü ‘Christianity and İslam under the Sultans’ adlı eserinde Hacı Bektaş Veli’nin hiçbir tarihsel gerçeği olmadığını, Hacı Bektaş Veli’nin bir kabilenin din büyüğü olduğunu, Bektaşi tarikatı ile bir ilgisinin bulunmadığını, onun isminin bir ‘tarikat markası’ olarak sonradan ve rastgele seçildiğini, hatta kendisinin yaşayıp yaşamadığının bile şupheli olduğunu öne sürmüştür.

Vilayetname’de anlatılan ve yüzyıllar boyu yaygın olarak kabul edilen Hacı Bektaş Veli imajı on altıncı yüzyıl başlarında ortaya konmuş bir Osmanlı projesiydi. Bu proje Osmanlı sultanının Balım Sultan‘ın Hacı Bektaş Dergâhına ‘dedebaba’ olarak ataması ve Hacı Bektaş Veli dergâhının ‘serçeşme’ nitelemesi ile öne çıkarılması ile başlatıldı. Projenin amacı Hacı Bektaş Veli ocağı başta olmak Balkanlar’da ve Anadolu’da yaygın olarak faaliyet gösteren ve İmparatorluk sathına yayılmış Alevi topluluklarının yönetimini ve denetimini elinde bulunduran tüm Alevi ocaklarını, İstanbul ataması, ‘Osmanlı devlet memuru’ bir dedebabanın yönetiminde bir dergâha bağlanmasıydı. Bu suretle Osmanlı, ülke sathına yayılmış Alevi topluluklarını, ‘isyan odağı’ ve ‘nifak yuvası’ haline gelmiş Işık tekkelerini ve derviş cemaatlerini kendisine bağlı denetlenebilir ve yönlendirilebilir bir üst yapının şemsiyesi altında toplayacaktı.

Osmanlı bakış açısından ele alındığında, bu bir ‘akıllı proje’ idi. Bu ‘akıllı proje’yi hayata geçirmek için Osmanlılar saygın bir Alevi mürşidinine ait tüm kimlik bilgilerini ortadan kaldırdılar ve onun ile bağlı bulunduğu köklü gelenek arasındaki bağları koparıp attılar, ona ait tüm gerçekleri imha ettiler. Onun adını taşıyan ama esasta onunla hiçbir ilgisi bulunmayan Osmanlı’nın emellerine hizmet eden yeni bir Hacı Bektaş Veli yarattılar.

Bu noktada Melikoff ve Hasluck tespitleri son derece isabetli olduğunu belirtmek zorunluluğu vardır. Gerçekten de bir Osmanlı kamuoyu inşa girişimi olarak on altıncı yüzyılda başlatılan projenin merkezine yerleştirilen Hacı Bektaş Veli aslında hiç var olmadı. Yedinci İmam Musa-i Kazım’ın soyundan gelen, altı aylıkken şehadet getiren, çocukken kuran okumayı öğrenen, hacca giden, ömrü boyunca namazından geri durmayan, Ahmet Yesevi’nin müridi olan, onun emri ile kafirlerle cenge tutuşan, Osman Bey‘e ‘elif tac’ giydiren Hacı Bektaş Veli tamamen kurgu bir şahsiyettir, Osmanlı imalatı bir ‘fiktif efsane’dir ve hiç yaşamamıştır.

Osmanlılar’nın Hacı Bektaş Veli’nin adınını kullanarak yarattıkları tarihi gerçeklerle ilgisi olmayan ‘fiktif efsane’yi ortadan kaldırdığımızda geriye ne kalır?

– Aşık Paşazade’nin dediği gibi ‘meczup bir derviş’ mi,

– Melikoff’un ifade ettiği gibi tarihsel gerçekliği ile arasında hiçbir benzerlik bulunmayan biri mi,

– ‘Hasluck’un iddia ettiği gibi yaşayıp yaşamadığı dahi belli olmayan olmayan rastgele seçilmiş ve tesadüfen marka olmuş bir isim mi?

Beş yüz yıl boyunca ülkenin her yanında bıkmadan usanmadan aralıksız tekrar edilmiş o büyük yalan ortadan çekildiğinde ne olur?

-Taşlar yerine oturur ve yalana hürmet etmeye, hurafeden himmet beklemeye programlanmış kalabalıklar içinde kayboldukları büyük bir boşluktan kurtulurlar mı?


-Büyük kalabalıkların ruhundaki kemikleşmiş dengeler sarsılır ve büyük bir kaos mu başlar?
Hemen ifade etmek gerekir ki; Efsane zannedilen, Aleviliği kendi vatanından koparıp, Asya bozkırlarına ve Arabistan çöllerine taşımaya programlanmış o derme çatma hurafe yıkılırken Anadolu’nun asıl efsanesinin bütün ihtişamı ile yeniden geriye dönüşü başlar. Üzerimize yeni bir güneş doğar, gözlerimiz kamaşır.

Aşık Paşazade‘nin de Melikoff‘un da, Hasluck‘unda konuyu anlamanın çok ama çok uzağında kaldıkları ortaya çıkar.Anadolu Anadolu olalı beri, bu topraklar üzerinde onun kadar hürmet gösterilen onun kadar sadakatlla bağlı kalınan ve onun kadar sevilen pek az kişi olmuştur. Bu sevgi, saygı ve sadakat seline rağmen Hacı Bektaş Veli ‘sakıncalı mahpus’ olarak resmi tarihin karanlık hapishanesinde beş yüzyıldır tutukludur. Bugün aramızda Hacı Bektaş Veli kimliği ile serbestçe dolaşan hiç yaşanmamış bir hayatın, hiç varolmamış bir öznesidir. O ortadan çekildiğinde gerçeklere giden yolun üzerindeki koca bir engel ortadan kalkmış olur.

O ulu bir mürşittir. Anadolu ve Balkan Aleviliğinin simgesi ve serçeşmesidir. Onun için yaşamadı demek asla mümkün değildir. Hacı Bektaş Veli yaşadı. O omuzlarına yüklenen çok ağır ve çok soylu bir misyonu tamamladıktan sonra kutlu hikayesiyle birlikte ‘sır’ oldu, gitti. ‘Sır olma makamı’ yokluk hali değildir. ‘Sır olma makamı’ uygun zamanda geri dönmek üzere ortadan çekilme halidir. O muhteşem hikâyesiyle elbet tekrar aramıza dönecektir.

Osmanlı’nın gözümüzün önüne diktiği aldatıcı yön levhalarının kılavuzluğuna itibar edip, Hacı Bektaş Veli’yi yüzyıllar boyu Arap çöllerinde, Asya’nın hiç bilmediğimiz steplerinde aradık. Halbuki o, bu coğrafyanın malı ve bu ülkenin kıymetlisidir. Hacı Bektaş Veli’yi yeniden tanımlamak, onun kendi kimliği ve tüm gerçekliği ile varlık sahnesine yeniden çıkarmak, iki temel disipline riayet ile mümkündür.

– Hacı Bektaş Veli’nin izlerinin aramasına, bu izler nerede kaybedilmişse, oradan başlamak.

– Hacı Bektaş Veli’yi yalnızlaştırmadan onu kendi adı ile anılan dergâhın tarihinden, ve geleneğinden koparmadan, onu misyonu ve çevresiyle birlikte bir bütün olarak ele almak.

Osmanlı Hacı Bektaş Veli’nin izlerini ‘Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’ adı verilen metnin sararmış sayfaları arasında yok etti. Vilayetname’nin tozlu yapraklarında yapılacak dikkati bir incelemede Osmanlı’nın Mürşit’e giden izlerin tamamının üzerini örtemediği görülecektir. Gerçek Hacı Bektaş Veli’ye giden doğru yolun başlangıcı tam da burasıdır yani izlerin kaybolduğu yerdir.

‘Hacı Bektaş Veli Vilayetnamesi’ içinde ‘mana dili’ ile kayda geçmiş, ehil olmayanın göremeyeceği bizleri gerçeklerle yüz yüze getirecek olan pasajların derin anlamlarını daha rahat kavrayabilmek için öncelikle Hacı Bektaş Veli Dergâhının geçmişi, misyonu ve ilk sahipleri hakkında zihinlerin arındırılması ve belleğimizin tazelenmesi gerekecektir.

10384337_430996053715456_5978832903761488703_n
Erdoğan Çınar

MUM SÖNDÜ İFTİRASININ TARİHİ

MUM SÖNDÜ İFTİRASININ TARİHİ

I.Konstantin, MS. 323 yılında Roma İmparatorluk tahtına çıktığında mutlak iktidarının önünü kapatan iki büyük güç odağı ile karşı karşıya kaldı. Başkent Roma çok çeşitli siyasi baskı guruplarının yoğun faaliyetlerini sahneye koydukları bir yerdi. Bu şehir Konstantin’in İmparatorluğun tek egemeni olabilmesinin önündeki ilk engeldi. Konstantin yönünü doğuya çevirerek, faaliyetlerini Roma şehrinde kümelenmiş siyasi baskı guruplarının etki alanından uzağa, Boğaziçi kıyılarına, İstanbul’a taşıyarak bu engeli kolayca aştı.

640px-CostantinoKonstantin’in mutlak egemenlik arayışının önünde bir engel daha vardı ki bu engel hem kolayca aşılabilecek türden bir mania değildi hem de Konstantin başkenti İstanbul’a naklederken bu engele yakınlaşmış, hatta bu engelle yüz yüze gelmişti. Bu büyük engel Ana Tanrıça kültünün ve Işık inanışının yaşandığı ve yaşatıldığı ‘devlet içinde devlet’ olan Anadolu dergâh-devletleriydi. Bu dergâh-devletler İmparatorluk yönetiminin denetimi ve tasarrufu dışındaydılar ve halk üzerinde mutlak etkiliydiler. Bu kutsal güç odaklarının kendi yasaları, kendi kutsal ve dokunulmaz yönetimleri altında, yüksek gelir getiren, geniş toprakları vardı.

Bütün bunların ötesinde bu devlet içindeki devletlerin yeminli yurttaşları kendi mürşitlerinin buyruklarını, Roma İmparatoru’nun emirlerinden üstün sayıyorlar, kendi mabetlerinden yayılan ruhani güce sorgusuz sualsiz boyun eğiyorlardı. Dergâh-devletlerin kendi yeminli yurttaşları üzerindeki sınırsız egemenlikleri mutlak iktidar arayan Roma İmparatoru’nu korkutacak boyutlardaydı.

Konstantin, kendi siyasi iktidarının ve devletin devamlılığının önünde en büyük tehlike olarak gördüğü, dergâh-devletlerin İmparatorluk sınırları içindeki nüfuzlarının ortadan kaldırılmasının yolunun Roma İmparatorluğu’nun bir ‘resmi din’e kavuşturulması ve bu resmi dinin İmparatorluğun güdümünde olmasından geçeceğine inanıyordu.

İznik konsili
(İznik konsili)

325 yılına gelinceye kadar silik ve önemsiz bir dini yapı olan Hıristiyanlık I. Konstantin’in bir din tekeli inşa etme düşüncesi doğrultusunda İznik konsilinde yeniden dizayn edildi.

İsa Dini İznik’te resmi din olarak yeniden biçimlendirilirken I.Konstantin dergâh-devletlerin bu yeni dine karşı direneceklerini biliyordu. Bu nedenle İznik Konsili’nde yeni dinin dış görünüşü ve ritüelleri düzenlenirken Alevi/Işık inanışının baskın formları öne çıkarıldı. Bunda amaç Hıristiyanlığın Anadolu’da karşılaşabileceği olası direnci olabilecek en alt düzeye indirmekti. I.Konstantin İznik konsilinde hamiliğini yaptığı yeni dine halkın kolaylıkla kabul edebileceği, kendilerine yabancı gelmeyecek, eskiyi anımsatan, çekici bir dış görünüş verilmesinde ısrarcı oldu.

I.Konstantin’in çabalarıyla ‘Yeni İsa Dini’ Anadolu Işık inanışının baskın motifleri ile donatılmış olarak yeniden yaratıldı…Bu cümleden olarak Alevî Ayin-i Cem’in on iki hizmetlisi, İsa’nın on iki havarisine dönüştürüldü. Alevi erkânında evren-dünya-insan birlikteliğinin ifadesi olan üçlü teslis Kutsal Ruh-Meryem–İsa özneleri içinde Hıristiyanlaştı. Alevilikteki ‘dara çekilme’ Hıristiyan üst meclisine taşındı adı ‘kutsal sorgulama’ oldu. Bugün bile Anadolu’da hemen her Alevi köyünde kutlanan yumurta bayramı, Hıristiyan ikliminde paskalya oldu… Aleviliğe ait ‘Düşkünlük’ kurumu Hıristiyanlık tarafından ‘Aforoz’ adı altında yeniden biçimlendirildi.

Öyle ki, Erken Hıristiyanlar başlangıçta reddettikleri ve lanetledikleri kimi Alevi ritüellerini de halkın yeni dine karşı gösterdiği dirence paralel olarak bünyelerine alıp içselleştirmek zorunda kaldılar.

Yılbaşı kutlaması buna bir örnektir. Erken Hıristiyanların vaazlarında yılbaşı kutlamasını o ünlü ‘mum söndü’ iftirasını da katarak lanetlediklerini görüyoruz.

“…Ocak ayının birinci gününde kutlama adını verdikleri bir toplantı için bir araya gelen, ancak akşama kadar içki içtikten sonra ışıkları kapatıp yaşa, cinsiyete ve akrabalık derecesine bakmadan birbirine girip seks alemi yapanlara lanet olsun.”

Yılbaşı kutlaması, bugün bile, azalmış olmakla birlikte hala Sivas, Tunceli, Erzincan, Bingöl ve Muş illerinin kırsal kesiminde yaşatılmakta olan kadim bir Alevi geleneğidir. Bu kutlamanın, adına Dersim dilinde ‘Khal Gağan’ denir. ‘Khal Gağan’ Dersim dilinde, eski yılın uğurlanması ve yeni gelen yılın kutlanması anlamına gelir. ‘Khal Gağan’ kutlamaları Aralık ayının son haftasında, ‘Khal Khelk’ adı verilen, ak saçlı, aksakallı, gün yüzlü, ipek sakallı bir ihtiyar adamın, köy çocuklarıyla beraber kapı kapı dolaşarak çocuklar için hediye toplaması ile başlar, yeni yılın ilk gününde kurulan bir Ayın-i Cem ile sona erer.

325 yılında İznik’te toplanan Ekümenik Hıristiyan konsili ile birlikte de Anadolu’daki Alevi mabetlerinin dokunulmazlıkları ve özerklikleri kendiliğinden ortadan kalkmış oldu. Binlerce yılın inanç barınakları ve Anadolu’da sosyal hayatı düzenleyen, iç barışı ve huzuru sağlayan ruhani yapılar İmparatorluk askerleri tarafından tarumar edildiler.

Hıristiyanlık Anadolu’nun kadim inanç motifleri ile süslenmiş pırıltılı bir tepsi içinde halka sunulmuş olsa da Anadolu’nun yerli halkı ‘Yeni İsa Dini’ni asla kabul etmedi. Görünüşte benzerlikler olsa da, esasta ayrılık vardı, bu halkın gözünden kaçmadı. Halk binlerce yıldan beri kutsal saydığı değerlerinden ve sadakat ile bağlı kaldığı ‘ma-beth’lerden kopmadı.

Anadolu halkının Hıristiyanlığa karşı direnişi önceleri, aleni, fütursuz hatta biraz da alaycı oldu.

Kendilerini umursamayan, ciddiye almayan ve bıyık altından kendilerine gülen bu insanlara karşı Hıristiyan Kilisesi çok sert tepki verdi.

Hıristiyan Kilisesi kendi yayılmasının ve kurumlaşmasının önünde büyük engel olarak çıkan Anadolu’nun eski inanç merkezlerinin direncini kırmak ve bu merkezlerin halk üzerindeki etkinliklerini ortadan kaldırabilmek için, ağır şiddete, zorunlu göç ettirmeye ve soykırıma varan insanlık dışı çok çeşitli tedbirler aldı.

Anadolu’nun kadim halkı devletin gücünü arkasına almış olan Hıristiyanlara karşı açık ve pervasız bir biçimde muhalefet etmenin kendilerini çok hızlı bir yok oluşa sürüklediğini çok geçmeden fark ettiler. Varlıklarını korumak için açık muhalefeti terk ederek, yeni bir savunma anlayışı geliştirdiler. Yok olmanın eşiğinde gelen bu insanlar inançlarını terk etmeden yeni oluşan şartlara uygun ‘nefs-i müdafaa’ mekanizmaları geliştirdiler. Kendilerini inkâr ettiler.

Madem ki Hıristiyan kilisesi Anadolu’da Hıristiyan olmayanlara yaşam hakkı verilmiyordu. Onlar da takiye yaptılar, Hıristiyanlarmış gibi göründüler. Daha da ileri giderek dışarıya karşı asıl Hıristiyanların kendileri olduklarını iddia ettiler.

Bugünkü manzara da aynı. Bugün nasıl dışarıdan Alevilik İslamiyet’in sapkın bir kolu olduğu düşünülüyor ve Aleviler de kendilerinin asıl Müslümanlar olduklarını öne sürüyorlarsa; Bin beş yüzyıl önce de benzer şekilde aynı coğrafyada yaşayan insanlar dışarıda sapkın Hıristiyanlar olarak görülüyorlar ancak onlar kendilerini asıl Hıristiyanlar bizleriz diye savunuyorlardı.

Aleviler, başka dinlerin hükümranlık zamanlarında kendilerini hep olduklarından farklı gösterdiler. Bu onların varlıklarını devam ettirebilmek için sığındıkları bir aldatmacaydı. Son bin yılda, İslam coğrafyası içinde, mezalimden, soykırımdan ve katliamlardan olabildiğince kurtulabilmek için olduklarından başka kisvelere bürünen Aleviler’in, önceki bin yılda da aynı korunma gerekçesi ile Hıristiyanlığa karşı takiye içinde oldular.

İslam egemenliği altında yaşamaya mecbur kaldıklarında “asıl Müslümanlar biziz” demelerine rağmen kendilerine ucuz bahaneler yaratıp, sudan sebeplerle camiye gitmeyenler, oruç tutmayanlar, namaz kılmayanlar, haccı reddedenler, geçmişte aynı coğrafyada Hıristiyan eziyeti ile kuşatıldıklarında gerçek Hıristiyanlar bizleriz deyip, sudan bahanelerle; Kiliseyi, kilisenin dogmalarını, kurumları, kilise hiyerarşisini ve ruhban sınıfınının otoritesini reddettiler. Hıristiyan azizlerine, kutsal ekmeğe ve ikonlara yapılan kutsal ibadete şiddetle karşı çıktılar Hz.İsa’nın düpedüz bir insan olduğunu, onun babasın dünyanın yaratıcısı olamayacağını savundular. Asla kiliseye gitmediler, ibadetlerini inatla ‘proseuchai’ denilen evlerde (dua evi/cem evi) yaptılar.

Alevilere yönelik o ünlü ve iğrenç ‘mum söndü’ iftirası da ilk defa bu dönemde Hıristiyan kilisesinin vaazlarında görülmeye başlandı.

Kilisenin kurumlarını ve hiyerarşisini tanımamak. Hz. İsa’yı ve Hz. Meryem’i küçümsemek, kilise dışında toplanmak, kendilerine kusursuz boyun eğilmesini bekleyen, koşulsuz itaat edilmesini isteyen kilise ruhban sınıfının tahammül sınırının ötesinde bir durumdu. İşte bu nedenle Ortodoks Kilisesi, kilise dışında yapılan geleneksel ibadetleri Ayin-i Cem’leri sapkın cinsellik iftirası ile donatarak lanetledi. O döneme ait bir başka kilise vaazı aynen şöyledir:

“Kız kardeşleri, kayınvalideleri veya görümceleriyle kirlenmiş olanlara, ziyafet için toplanıp içki içtikten sonra ışıkları kapayan ve akrabalığa, yaşa ve cinsiyete bakmadan âlem yapanlara lanet olsun”.

Bu coğrafyanın insanları ne geçmişlerinde Hıristiyan oldular ne de İslam ikliminde yaşamaya başladıklarında Müslümanlığı seçtiler. Onlar varlıklarına kast eden, bitmez, tükenmez tehlikeleri savuşturmak için bir çeşit güvenlik kalkanı oluşturdular.

Kısaca şunu söylemek mümkündür. Aleviler geçmişlerinde ne kadar Hıristiyan oldularsa bugün de o kadar müslümandırlar.

10384337_430996053715456_5978832903761488703_n
Erdoğan Çınar

İki Farklı Ali: Aleviliğin Ali’si ve Tarihsel Ali!

Alevilik ile Ali Arasındaki Gerçek İlişki Nedir?

Sorunun tartışılması ve aydınlatılması çabasına, temel önemi noktasında tüm farklı yaklaşımların uyum sağlayabileceği öğeden, yani “Ali” kavramından başlamak doğru olacaktır. Çünkü Alevilikte en tartışma götürmez gerçek, “Ali”nin başat rolüdür. Gerçekten de Alevilikte başat bir anlam taşıyan “Ali” kavramı, tüm Alevilik tanımlamalarında ortak paydayı oluşturmakta, ancak yine tüm ayrılıklar da bu “Ali”nin ne, kim ve nasıl olduğu meselesinde düğümlenmektedir. Özetle “Ali”, Aleviliği diğer tüm inançlardan ayıran belirleyici ögesi (alâmet-i farikası) olmak yanı sıra, aynı zamanda bugün yaşanan kendi iç ayrışmalarını da belirleyen anahtar kavramdır.

Bu durumda Aleviliği Ebu Talip’in oğlu ve Muhammed’in önce kuzeni, sonra damadı olan Ali’den öğrenmek, ilk anda en doğal davranış olacaktır. Ne ki bu Ali’den, yani O’nun yaşamı ve O’na atfedilen sözlerden öğrenilecek bir “Alevilik” ile Aleviliğin yüzyıllardır yaşanagelmiş halini kıyasladığımızda, çok farklı, dahası pek çok noktada zıt bir gerçeklikle karşılaşıyoruz. Demek ki, kavramların kaba algılanışında hareketle varılacak kaba sonuçlardan çok daha karmaşık bir sorun ile karşı karşıyayız.

O halde Alevilikteki Ali algısına girmeden önce bu tarihsel Ali’ye, O’nun tarihte ve inançta nasıl durduğuna ilişkin bazı ön anımsatmalar yapmak gerekiyor.

Bilindiği gibi Ali bin Ebu Talip, kendisine ilişkin hemen hemen her bilgiye sahip olduğumuz bir tarihsel şahsiyettir. Aleviliği bu Ali’den öğrenmeye kalktığımızda, öncelikle O’nun Muhammed dönemi hayatında, bir fetihçi ve şeriatçı kimliği ile karşılaşıyoruz, ki Aleviliğinin temel değerleriyle Ali’nin bu kimliğini bağdaştırmak neredeyse olanaksız. Ali’nin, hilâfet yarışını kaybettiği Muhammet sonrası döneminde ise, durumun görece farklılaştığını görüyoruz. Bu ikinci dönemdeki Ali’nin hayatında Anadolu Aleviliği ile uyuşan adaletçi öğeler söz konusu. Ancak bu dönemde yaşananlar ve Ali’ye atfedilen sözlerde de Anadolu Aleviliği açısından kabul edilemez ciddi sorunlar mevcut.

Örneğin, “Biat’ten dönenlerle savaştım, gerçekten sapanlarla mücadele ettim, dinden çıkanları kahrettim” (Nehc’ül Belaga, Der Y., s.133), “(…) benim sözlerimi duydukları halde itaat etmeyip isyan edenlere, öleceğim güne kadar yürür de yürürüm, vurur da vururum” (Age, s.201), “Savaş (cihat), İslam’ın en yüce rüknüdür” (Age., s.110) gibi sözler bu tarihsel Ali’ye aittir. Bunları diyen ve hayatından da çok iyi bildiğimiz gibi uygulayan bir Ali’nin, Alevilerin tahta kılıçlı Ali’siden farklı olduğu açık.

Yine onda, “(…) kadınların kaygıları dertleri, dünya ziynetiyle bezenmek, dünyada bozgunculuk etmektir” (Age., s.193), “Sakın kadınlarla danışma, onların reyleri zayıftır, azimleri gevşektir” (Age, s.344) gibi yaklaşımlar görürüz ki, bunların Aleviliğin kadına bakışıyla da uyuşmayan, şeriatçı yaklaşımlar olduğu açık.

Bunlar bir yana, Anadolu Alevi geleneğinin tarihsel ve teolojik olarak incelenmesi halinde açıklıkla görülebileceği gibi, Nech’ül Belaga hiçbir dönemde Alevi kaynağı olmamıştır. Seyyit Radî (ö. 1015) tarafından, derlenen Nec’hül Belaga, Alevilikten apayrı bir teolojinin, Şiîliğin kaynağıdır. Bunu, geleneksel Alevi inanç önderlerinin ona atıf yapmaması yanında; Alevi deyişleri, inanç ritüelleri ve Alevi teolojisiyle kıyasladığımızda net olarak görüyoruz. Dahası Ali’den 400 yol sonra, Şiî inancın gereksinimleri ve algısı çerçevesinde yapılan bu derlemenin, (Sünni ortodoksinin bile Muhammet’ten 200 yıl sonra derlenen Hadis külliyatını sorgulamaya başladığı bir zaman diliminde) günümüzün kimi Alevilerince artan oranda başvuru kaynağı haline getirilmeye çalışılması, Alevilerin, halen birileri eliyle sürüklenmeye çalışıldığı bağnazlığı göstermek açısından da önemlidir. Dahası Seyyid Radi derlemesi olan Nech’ül Belaga’yı ve ondaki tarihsel Ali’yi esas almamız halinde, Alevilerin bin yıldır reddettiği ibadet anlayışı ve şeriatçı teoloji, karşı durulamaz bir emir haline gelir. Nitekim Nech’ül Belaga’daki tarihsel Ali, aynen şunları emreden bir imam, bir halife, bir ayetullah olarak karşımıza çıkmaktadır:

“Namaz her temiz kişinin Tanrı’ya yaklaşmasıdır. Hac, her zayıfın savaşıdır. Her şeyin zekâtı vardır, bedenin zekâtı da oruçtur. Kadının savaşı ise, kocasıyla iyi geçinmesidir” (s.390); “Namazı vaktinde kıldır (…) Bil ki yaptığın yapacağın her şey namaza bağlıdır” (s.364); “Allah hürmeti vacip olan evini (Kâbe’yi) ziyaret edip haccetmenizi size farz kıldı, o evi halka kıble kıldı” (s.26). Devamla, “Noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’a yönelenlerin yapıştıkları en büyük vesile, O’na ve Resulüne inanmak ve yolunda savaşmaktır. Savaş İslamın en yüce rüknüdür. (…) Ve namaz kılmaktır, çünkü bu dinin esasıdır. Ve zekât vermektir, çünkü bu gerekli bir farzdır. Ve Ramazan ayının orucuna tatmaktır, bu da azaptan bir kalkandır. Ve Kâbe’yi ziyaret etmektir, hacdır, umredir; bunlar da yoksulluğu giderir (…) Peygamberin sünnetine uyun.” (s.110). Yine “Kur’an’ın ipine sarıl, onu kendine öğütçü bil, tam helâlini helâl tanı, haramını haram” (s.349) kıl diyen Ali, taraftarlarına, “Allah’ın kitabını öğrenmeni, tevilini (hayata uyarlamasını) bilmeni, İslam şeriatını ve hükümlerini, helâlını ve haramını iyice anlamanı vasiyet ediyorum” (s.338) der. “Allah’ın farzlarını yerine getirmeyi” emreder.

Görüldüğü gibi, örneğin bir Halife Ömer’den, Osman’dan farkı, inanç algısı düzleminde değil, bu inancın içindeki kimi ayrıntılarda belirginleşen bir Ali şahsiyeti ile karşı karşıyayız. Savaş, kadın, namaz, hac, umre, oruç, farz, kıble, dinin esası, şeriat ve Kur’an’ı, onların haramları ve helâlleri, yani kadına, içkiye, kâfire bakışı, vb. bir bütün olarak Ortodoks bir bakış açısı ile karşı karşıyayız.

Dahası Nehc’ül Belaga’daki Ali, Aleviliğin temel teolojik öğesi olan ve en tipik yansımasını (daha sonra göstereceğimiz gibi) bizzat Ali’nin şahsında gösteren hulûl inancını da kesin bir dille reddeder: “Seni yarattıklarından bir şeye denk tutan, seni onunla bir sayar; seni bir şeyle denk sayan, hükmü yerinde ve apaçık olarak indirdiğin ayetlerine kâfir olur” (Age, s.41, ayrıca s.36-7). Oysa Alevilik, Yunus Emre‘nin; “Ete kemiğe büründüm/Yunus diye göründüm” deyişinde de görüldüğü gibi tam tersi bir teolojiye sahiptir.

Dahası buradaki Ali, öbür dünya (ahiret) eksenli bir teolojiye sahiptir: “Bil ki sen ahiret için yaratıldın, dünya için değil. Yok olmak için halkedildin, kalmak için değil. Ölüm için varsın sen, yaşamak için değil (…)” (Age., s.341). Yine Ali’nin Selman’a yolladığı mektupta, “dünya, dokunulunca ele yumuşak gelen, fakat zehiri insanı öldüren yılana benzer. Dünyada elde ettiğin, seni aldatan, sana hoş gelen şey, az bile olsa gene ondan yüz çevir” (Age., s.295) der. Kendi doğallığında, “öyle bir andasınız ki, kıyamet nerdeyse kopacak” (Age., s.123) diyen bu anlayış, hayatı bir cennete çevirme arayışını reddetmesi bir yana, bilim dışı önyargı ve korkutmacanın ürünü olup, tanrı karşısında “alçalma”, “ululanmama” ve sorgusuz bir şekilde emirlere ve kadere itaati öngörmektedir. Ki yine sonradan göstereceğim gibi, bu anlayış da Alevi teolojisine bütünüyle terstir.

Nehc’ül Belaga’daki Ali’nin, önceki halifeler Ömer ve Osman’la ilişkisi de Alevi bilinçaltında olduğundan bütünüyle farklıdır. Örneğin Ömer, İran fethine ordusunun başında katılmak istediğinde, O’nu; “Sen değirmen taşının mili ol, savaş değirmenini Arap’la döndür; onları savaş ateşine sok, sen girme” diyerek güvende tutmaya çalışır. Ömer’i meşru “buyruk sahibi” olarak gören bu Ali, O’nu, “boncuk dizilen ipe” benzeterek, “iplik koparsa düzen bozulur” (Age, s.176) diye kollar. Dahası, “savaşa katılıp altolduğun taktirde, Müslümanlar (…) senden sonra sığınacakları birisini bulamazlar”, ama sen sağken yenilseler de, “Müslümanların sığınağı güvenci olursun” (s.177) diyerek Ömer’e verdiği önemi gösterir. Dahası Peygamberin damadı Ali’nin Ömer ile ilişkisi, O’na kızı Ümmü Gülsüm’ü verecek denli yakındır. Bütün bunlardan da anlaşılacağı gibi, Tarihsel Ali’nin Ömer’le ilişkisi, Aleviliğin Ali’sinin Ömer’le ilişkisinden kökten farklıdır.

Ali’nin Osman ile ilişkisi de, tıpkı Ömer’le ilişkide gördüğümüz gibi iki farklı Ali düşünmemizi zorunlu kılmaktadır. Osman’ın Hilâfet tarzından şikâyetlerin artması, halkın O’na karşı ayaklanacak noktaya gelmesi üzerine Ali, uyarmak üzere yanına vardığı Osman’a; “Bir şey bilmiyorum ki sen onu bilmeyesin (…) Bir şeyde senden ileri geçmiş değiliz ki onu sana haber verelim (…) Resulullah’a, Allah’ın salâtı ona ve soyuna olsun, (muhalif önderlerden-EA) daha yakınsın (…) Allah için olsun, bu ümmetin öldürülecek imamı olma (…) Mervan’ın istediği yere sürüp götürdüğü bir mal olma” (s.179-80) diye övgülerle ikna etmeye çalışır. Halkın ayaklanıp Osman’ı öldürmesi sonrasında ise, Muaviye’ye yazdığı mektupta, “Osman’ın kanına girenlerden tamamiyle beri, halkın içinde o kandan en sorumsuz” (s.305) kişi olduğu şeklinde kendini savunur.

Görüldüğü gibi Ali’nin, Hilâfet hakkı konusunda kendisinden önceki Halifelere karşı bir itirazı olmadığı gibi, bıçağın kemiğe dayanması üzerine, Osman’ın bin köle-korumasıyla birlikte öldürmesi sürecinde de taraf olmamış, aksine Osman’a karşı ayaklanan halkı yatıştırmaya çalışmıştır. Nitekim malikânesini kuşatan ayaklananlara karşı Osman’ın yardım istemesine karşılık; “Osman beni, tarlayı sulamak için su taşıyan deveye benzetmek istiyor (…) And olsun Allah’a ki, aleyhine kalkışanları, suçlu olacağımdan korkacak bir dereceye dek yatıştırdım” (Age., s.185) açıklamasında bulunmuştur. Özetle Ali’nin Ömer ve Osman’a karşı Hilâfet hakkı talebinde bulunmadığı, onlara karşı programatik temelli bir muhalefet sürdürmediği, hilâfet hakkını sadece Muaviye’ye karşı savunduğunu görüyoruz.

Son olarak anımsanması gereken bir öğe de eşitlikçi görüşleri ve dönemin İslam egemenlerinden programatik farkını kararlı bir şekilde dillendiren Ebu Zerr’in başına gelenler karşısında, Ali’nin hayırhah tavrıdır. Ebu Zerr, Şiî gelenekçe “Erkan-ı Erbaa”dan sayılan ve Muhammed tarafından da, “yeryüzünün en doğru sözlü insanı” ilân edilen kişidir. Suistimallerin iyice gemi azıya alması üzerine, özellikle Kur’an’ın, haksız yere insanların mallarını yiyen, altını ve gümüşü biriktirip Allah yolunda harcamayanlara elemli azapla tehditte bulunan Tevbe-34. ayetini kendine bayrak edinen Ebu Zerr, o zamana kadarki muhalefetini daha yüksek sesle dillendirmeye başlamıştır. Bunun üzerine Osman, Ebu Zerr’i dövdürterek, Muaviye’nin vali olduğu Şam’a sürgün eder. Ancak Ebu Zerr orada da susmaz, Muaviye’yi, sefih yaşamı nedeniyle eski İran Kisra’larına benzeterek açık muhalefetini sürdürür. Bunun üzerine Muaviye onu ağır eziyetlerle Medine’ye sürgün eder. Ancak mücadelesini sürdürmesi üzerine, bu kez Rebeze’ye sürgün edilir ve tüm bu eziyetlerin sonucunda orada ölür. Muktedirler onun muhalefetini Ali ile ilişkilendirirler, ancak O, Ali’den açık bir destek alamaz. Ali’nin Ebu Zerr’e desteği, Rebeze’ye sürgün edildiği bu kritik aşamada bile, “Ey Ebu Zerr, sen Allah için öfkelendin (…) Toplum, dünyaları için senden korktu (…) Senden korktukları şeyi bırak ellerine (…) Onlara menettiğin şeye ne düşkündür onlar (…) Pek yakında bilir, anlarsın, kim kâr etmiş (…)” (Age., s.182) şeklinde bir uğurlama tavsiyesinden ibaret kalır. Dikkat edilirse dünyadaki adaletsizliğe başkaldıran Ebu Zerr’e karşılık, kurtuluşu ahrette gösteren, eşitlik ve adalet mücadelesinden vazgeçmesini öneren bir Ali ile karşı karşıyayız.

Bütün bu birinci kaynak Nehc’ül Belaga’dan aktarmaların ışığında artık daha rahat söylenebileceği gibi, tarihsel Ali’nin, şeriatçı kimliği ve cami imamlığı dâhil İslami gelenek içinde olması bir yana, Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ın hilâfetini kabullenmesi, onlardan temelli bir farka sahip olmanın doğal gereği olarak açık bir karşı duruş içinde olmaması, Alevilik gerekçelendirmeleri açısından hep ciddi birer sorun alanı oluşturuyor.

Aleviler arasında yaygın kabul gören, “400 kadar Ali yanlısı ayetin Osman tarafından Kur’an’dan çıkarıldığı” (Anton J. Dıerl, Anadolu Aleviliği, Ant Y., s.93) iddiası, bizzat Ali’nin bu Kur’an’a, halifelik yaptığı dönem de dahil, hiç bir şekilde karşı çıkmadığı, dahası onu esas kabul ettiği bilinmektedir. Nitekim Muaviye’nin Sıffın Savaşı’nda bu Kur’an’ın sayfalarını askerlerinin mızraklarına taktırması üzerine savaşı bıraktığı gerçeği ışığında, Alevilik ile tarihsel Ali gerçeği arasındaki ciddi sorunu daha da arttırıyor. Özetle, Osman’ın topladığı Kur’an’a karşı çıkmamış, ondan sonra hilâfet ettiği dönemde de başka bir, ‘hakiki’ Kur’an’ı ortaya çıkarmak için çaba sergilememiş, bilinen Kur’an’ı sahiplenmiş bir Ali ile karşı karşıyayız. Bütün bunlar Alevilerin Kur’an’a rezervlerinin, ‘onun değiştirildiği’, ‘Ali ve Ehli Beyt ile ilgili ayetlerin çıkarıldığı’ gibi iddialarının gerçekte Ali’ye rağmen biçimlendiğini, Kur’an hükümlerini uygulamamk için geliştirdikleri gerekçeler olduğunu gösteriyor. Tabi bunlar aynı zamanda Alevilerin ‘Ali’sinin de tarihsel Ali’den öte, aşkın bir şahsiyet olduğunu gösteriyor.

Diğer yandan Aleviliği, Halifeliğin kimin hakkı olduğu sorunu üzerinden şekillendirmeye çalışmak da bir diğer ciddi sorun. Böyle bir yaklaşım, sadece İslamiyet’ten değil, Hıristiyan ve Musevilikten de apayrı bir teolojiye sahip, özgün bir inanç olan Aleviliği hiç anlamamak, fazlasıyla hafife almak, onu bir hilâfet, bir kariyer çatışmanın ürününe indirmek demektir. Dahası demokratik bir öz taşıdığına inanılan, Bektaş-i Veli’nin ifadesiyle “bel evlatlığını” değil, “yol evlatlığını” esas kabul eden, bilgiyi ve kemaleti esas alan bir anlayışı, soy kaynaklı bir hak talebi temelinde anlamlandırmak da Alevi felsefesi açısından aşılamaz bir handikap olacaktır. Esasen Ali’ye atfedilen “Nesebinle değil, edebinle öğün” özdeyişinin mantığı da bunu gerektirir. Ancak  Nehc’ül Belaga’nın tanıklığındaki Ali’nin, halkçı bir tutum sergilemekle birlikte, soya dayalı üstünlük vurgusu yaptığını görüyoruz. Örneğin Muaviye ile yaptığı polemiklerde; “(…)Muhacir azat edilene benzemediği gibi, soyunda şüphe olmayan da soydan gelene benzemez” (Age, s.312); diyecektir. Yine ordu seçimi sırasında, “(…) toplumun soy-boy bakımından şereflilerinden, temiz ev bark sahibi olanlarından (…)” (s.373) vurgusu O’na aittir.

Buna karşılık göçebe ortaklaşacı bir hayattan gelenlerin, ezilen ve dinsel asimilasyona uğrayanların inancı olarak belirginleşen Alevilik, soy davası da güden aristokrat bakışından farkla, insanlar arasında soylu ve soylu olmayan ayrımı yapmaz. Yapmaz, çünkü kendisi, soyluluk övüncü geliştirebilecek toplum biçimleri ve maddi koşulların dışında oluşmuştur.
Aşağıdakilerin ve göçebe ilişkilerin inancı olarak biçimlenmiş olması nedeniyle soy davası güdüp soy övüncü geliştirebilmekten uzaktır. Böyle bir yaklaşımın bizzat kendi maddî gerçeğini inkâr etmek anlamına gelmesi bir yana, Alevilik, insanlar arası ayrımı aşıp kavimleri ve inançları eşit kabul eder. Kaldı ki, çağdaş insanlık değerlerinin de gösterdiği gibi bu özelliği onun eksikliği değil, üstünlüğüdür. Esasen onun soyluluk övüncüne bulaştırılması, inanç önderleri üzerinden Alevi toplumunu kontrol altına almak amacıyla egemenlerce üretilip, secere dağıtımıyla kurumlaştırdıkları dışsal bir eklemedir. Bu ekleme, otoritelerini arttırdığı için dedelerce kabul görmüş olmakla birlikte, maddî bir gerçeklik taşımamaktadır.

Özetle, Ali’nin ölümü sonrası Ali’ye atfedilen sözler ve yaşamına dair olumluluklar üzerinden belirlenecek bir “Alevilik”, Alevilik gerçeğine uygun düşmeyecek, dahası Alevi felsefesi açısından aşılamaz sorunlara neden olacaktır. Çünkü buradaki görece olumluluklar, yukarıda da işaret ettiğim gibi şeriat geleneği içinde ve ona kıyasla belirlenen olumluluklardan ibarettir. Oysa Aleviliğin inanç tarihi, bizzat şeriatın, bir bütün olarak reddi ve ona karşı direniş üzerinden biçimlenmiştir. Dahası birazdan göstereceğim gibi Aleviliğin Ali algısı, söz konusu bu tarihsel Ali’de olmayan, onu niteliksel olarak aşan özellikler taşır.

Bu noktada Ali’nin tüm olumlu özellik ve Ehl-i Beyt’in başı olmaktan gelen avantajlarına rağmen hilâfet savaşlarını kaybetmesine ilişkin de bilimsel ve soğukkanlı bir açılım yapmaya gereksinim olacaktır. Ali kaybetmiştir; çünkü ilk halife atamasında siyasî önder olabilecek otoriteye sahip değildir. Dolayısıyla egemenler kendi aralarında ittifak edilebilecek kişi olarak Ebu Bekir üzerinde uzlaşmışlardır. Ali, bu dayatmayı önce kabul etmek istememiş, ama açıktan bir itiraz tutumu da sergilememiştir. Dahası eşi Fatma’nın ölümü sonrasında Ebu Bekir’e biat ettiği de bilinmektedir. Ardından Ebu Bekir tarafından atanan Ömer’e de biat etmiş ve üstelik kızı Ümmü Gülsüm’ü de Ömer’e eş olarak vermiştir. Ömer’in mizanseni ile atanan 6 kişilik Şûra’nın seçtiği Osman dönemlerindeki gelişmeler ise, artık itiraz edilemez bir şekilde sıranın kendisine geldiği sanılan Ali’nin halife olmasını iyice olanaksızlaştırmıştır.

Her şeyden önce Ömer ve Osman dönemlerinde gerçekleşen fetih ve talanlarla oluşan olağanüstü servet birikimi, gücün belli ailelerde birikmesini ve buna bağlı olarak İslam içi görece idealizmin bütünüyle kaybolmasını sağlamıştır. Ali bu dönemdeki istismarlardan uzak kalmış, ancak ezilen ve dışlananların haklarını da yeterli kararlılıkla savunmadığından, onlar nezdinde de yeterli güç birikimi sağlayamamıştır. Ebu Zerr’in yalnızlığı bir yana, Osman’a karşı gerçekleşen büyük halk ayaklanmasının önderleri bile önce Ali’nin etrafında toplanmak istemiş, ancak onun gösterdiği kararsızlık sonucunda ondan umudu keserek ve ona rağmen ayaklanmışlardır. Öyle ki ayaklanmanın başladığı, halkla Osman’ın askerleri arasında kıran kırana savaş olduğu en kritik dönemde bile Ali, ayaklanmacılarla Osman arasında gidip gelmiştir. Ve nihayet Osman sonrası sonuncu iktidar şekillenmesinde egemenler, bu kendileriyle tam işbirliği yapmayan, dünyalık peşinde koşmayan, fakirlerin haklarından, paylaşımcılıktan söz eden şahsiyetten hoşlanmamış, tam kendilerinden saymamış, başlarında görmekten hazzetmemişlerdir.

Bu dönemde iktidar talebinde bulunup, Osman zamanında ciddi bir güç elde etmiş olan Muaviye ile arasında ciddi bir kan davası bulunmaktadır. Muaviye, İslam’a karşı mücadelenin önemli ismi Ebu Süfyan’ın oğludur. Ali ise bizzat kendi ifadesiyle “Bedir (savaşı) gününde atanı (Muaviye’nin dedesi Utbe), dayını (Velid), kardeşini (Hanzala) öldüren” (Age., s.311) kişidir. Egemenlerin çoğunluğunun gönlü Muaviye’den ve O’nun Ali’yi saf dışı bırakmasından yanadır. Çünkü kendilerindendir. Egemenlerden yana bu dezavantajları bir yana Ali, bu kritik süreçte de ikircikli davranacak ve taraftarları içindeki en alttakilerin, yani Haricilerin desteğini kaybedecek, dahası öldürülmesi de dahil onları karşısında bulacaktır.

Özetle Ali, dönemin fetih gelirlerinden palazlanan egemenlerinden olmadığı gibi, onların suistimallerine de bulaşmamıştır. Ancak hayatı boyunca gözettiği en alttakilerin de temsilcisi olmamış, onlarla da özdeşleşmemiştir. Bizzat Kur’an’ın ve İslamiyet’in yapısı da bunu engellemiştir. Bütün temiz, dayanışmacı ve mert kişiliğine rağmen, tarihin kendisine sunduğu iktidarın gereklerini yüklenememiş, kritik aşamalarda alması gereken tutumları alamamıştır. Ne Musa’ya (egemenlere) ne de İsa’ya (ezilenlere) baş olamayarak siyaseten devre dışı kalmıştır. İslamiyet ise, egemenlerle kavgalı olduğu ilk Mekke döneminde gösterdiği görece adil tutumu, Medine’deki iktidar döneminden itibaren artan oranda kaybetmeye başlamış, Muaviye ile başlayan Emeviler dönemi ve sonrasında, tarihin en büyük fetihçisi ve despotik imparatorluklarına tanrısal bir gerekçeye dönüşmüştür.

Tarihsel veriler ışığında bilinmektedir ki, ancak Ali’nin katledilmesi sonrasında belirginleşmeye başlayan Şia ile Sünni ayrışması, esasen Hilâfet hakkı temelinde iki şeriatçı kesimin ayrışmasının yansımasıdır. Dahası bu ayrışmada, iki tarafın da tarihsel olarak kanıtlanabilen kesintisiz devamcıları olmuştur; Ali’nin doğrudan devamcılarınca oluşturulan kol (kendi içinden çıkan ve dışlanıp ezilen İsmailliye gibi heteredoks eğilimler bir yana), Humeyni’ye kadar uzanan Şiî Ortodoksluktur. Anadolu Aleviliği ise, hem tarihsel gerçeklerin gösterdiği gibi bu gelenek içinde oluşmamış hem de düşünsel olarak farklı kaynaklardan biçimlenmiştir. Sünnilik ve Şiîlik arasındaki fark, İslam içi bir iktidar ayrışması olmasına karşılık, her ikisi ile Alevilik arasındaki fark ise egemenlerle ezilenler arasındaki fark olarak şekillenecektir. Bu nedenledir ki, inancın kural ve teolojisi de içinde olmak üzere Şiilikten bütünüyle farklıdır. Nitekim Sünnileri din dışı görmeyen Şiîler de, Alevileri Müslüman görmeyip, inançsız (kâfir) olarak tanımlarlar (Anton J.Dierl, Anadolu Aleviliği, s.34); aynı şekilde Aleviler açısından da Humeyni ile herhangi bir Sünni şeriatçı arasında fark yoktur.

DSCF1429

Peki ama bu noktada, 12 İmam’ın merkezi bir inanç sembolü olarak Alevilikte temel bir önem taşıdığı gerçeği sorun değil midir?. 12 İmam’ın Alevilikteki anlamının, Şiîlikten farklı olarak tek tek unsurlarıyla değil, bütünsel bir kült olarak biçimlendiği anımsanırsa sorun olmadığı görülür. Kaldı ki 12 İmam kültünü tek tek öğelerinde incelediğimizde, söz konusu imamların, Ali, Hüseyin ve Cafer dışında, Ehl-i Beyt’ten gelmiş olmanın ötesinde hiçbir tarihsel şahsiyet oluşturamadığı özellikle belirtilmelidir. Burada tarihsel şahsiyet oluşturabilenlerden Hüseyin, inancının savunulmasındaki ölümüne kararlılık anlamında her ezilen için sembol olacak siyasal bir önem taşır. Cafer ise, Hüseyin’den farklı olarak önemli bir ideolojik önderdir; ancak onun ideolojik önderliği, Bâtıni-Alevi inanç için değil, Şiî-Ortodoksinin şekillendirilmesi anlamındadır. Nitekim İran Anayasası’nın, iktidarın meşruiyet zemini olarak Caferiliğe yaptığı vurgu da bunun yansımasıdır.

Esasen Şiiliğin, Sünnilik karşısındaki teorileştiren, yani hukuk ve kurallarını saptayan kişinin Ali değil Cafer olması, Bâtıniler dışında kalan tüm Şiî Alicilerin, kendilerini Alevi veya Alici olarak değil Caferi olarak nitelemesine neden olmuştur. 12 İmam geleneği içinden çıkan Bâtıni İsmailliler ise, görüş farklılığı nedeniyle büyük oğlu İsmail’i dışlayıp küçük oğlu Musa Kazım’ı sonraki imam saptayan Cafer’in iradesini reddederek, İsmail’i yedinci İmam sayacaklardır. Ve eğer benzetme yapacaksak, Anadolu Aleviliğinin, Şiî ortodoks geleneğin kurucusu olan İmam Cafer ile değil İsmaililik ile benzeştiği anımsanmalıdır. Nitekim Alevilikte felsefi temel olan Bâtıniliğin ve temel bir inanç olan “Kâmil insan” teorisinin ilk örneği İsmailliliktedir. Kuşkusuz Aleviler arasında da, “mezhebimiz Caferiliktir” ifadesine yaygın olarak rastlanır; bununla birlikte yaşamı ve öngörüleri şeriatçı olan İmam Cafer ile Aleviler (ve İsmailliler), apayrı iki teolojik sistemin temsilcileridirler.

Bu noktada İmam Cafer’in inanç algısını, görece muhafazakâr bir Alevi araştırmacı olan Baki Öz’ün aktarımından sunarak, Anadolu Aleviliği ile gösterdiği zıtlığı netleştirmek yararlı olacaktır: Caferîlikte ibadetler Sünnilik kadar katılık taşırlar. İmam Cafer’e göre namaz, “Dinin direğidir. Kulla Tanrının buluşmasıdır. Ona ulaşılan merdivendir. Kulun, müminin miracıdır”; “Ramazan orucu farzdır”; “Şia katında İslâm’ın en büyük esaslarından, en önemli direklerinden biri Hac’dır”; “Şia katında zekât, namazdan sonra ikinci önemli ibadettir”; “Cihat İslam binasının temelidir (…) katımızda iki cihat vardır. Birincisi içteki düşmana karşı Cihad-ı ekber, dıştaki düşmana karşı ise Cihad-ı asgardır” (Baki Öz, Alevilik Nedir, Der Y., s.260).

Bu aktarımlardan hareketle özellikle belirtilmelidir ki; Baki Öz, “Caferiliğin çoğu kuralı Alevi-Bektaşilikte geçersizdir. Özellikle Anadolu Aleviliğinin Caferilik ile pek bir bağı yoktur. İmam Cafer-i Sadık Alevilerin bağlandığı ve sevdiği imamların altıncısıdır. Eğer Caferilik İmam Cafer-i Sadık’ı sevmekse, Alevi Bektaşiler İmam Cafer’i seviyor ve bu bağlamda Caferi’dirler. Yok eğer Caferiliği, İmam Cafer Buyruklarıyla bir tutmak ve bu buyruklara uymaksa, Alevi Bektaşiler İmam Cafer’in Buyruklarına uymamakta ve yerine getirmemektedirler. Bu bağlamda Caferi değildirler” demektedir (Age., s.263). Bu ifadeden de hareketle bir benzetme yapacak olursak,  Aleviliğin Caferiliği, “Alevilik Ali’yi sevmekse ben de Aleviyim” diyen R.T. Erdoğan’ın Aleviliği kadardır.

Gerçekten de soruna olgular temelinde yaklaştığımızda, İmam Cafer’in katı şeriatçı bir molla kimliği açıklıkla görülür. Nitekim O’nun, “Namazı küçümseyenler (önemsemeyerek kılanlar, küçük iş sayanlar) bizim şefaatimize ulaşamazlar” deyişine karşılık Aleviler, Yunus Emre‘nin “Oruç namaz gusül hac, hicaptır aşıklara” diyen bir inancın temsilcileridirler. Onun şiddetle reddetmesine karşılık Alevilik inancı, ruh göçünü (tenasüh) temel öğelerinden biri olarak kabullenir. Dahası İmam Cafer, mutasavvıfları, “onlar bizim düşmanımızdır. Kim onlara eğilim duyarsa, o da onlardandır” derken, torunu İmam Nakî, mutasavvıfları “şeytanın halifeleri” sayar.(Age, s.268) Aynı şekilde Alevilikte Kur’an’ın bozulduğuna, “Ali ile Ehl-i Beyt ile ilgili bölümlerin çıkarıldığına, halifelerin kendi çıkarlarına uygun bölüm ve ifadeler eklediklerine” (Age., s.265) inanırlarken, Caferilik, Kur’an’ın indiği gibi kaldığına, ekleme ve çıkarılma yapılmadığına inanır ve bu bağlamda onu kendi temel kitabı sayar (Age., s.258).

Bu bilgiler ışığında da kabullenileceği gibi Anadolu Aleviliği, gerek şeriat ve ibadet karşısındaki tutumu, gerek (birazdan göstereceğim) Ali’ye yüklediği farklı misyon, gerekse “imam” değil “dede” geleneğince temsil edilmesi ve tabii tıpkı Sünnilik gibi Zahiri ve Ortodoks olan Şiîlikten ayrımla, Bâtıni niteliğiyle apayrı bir sentezdir. Dolayısıyla bu farklılıkların netleştirmeyen her teolojik ve tarihsel yaklaşım, olguları tahrif etmesi bir yana, Aleviliğin Şiîliğe doğru erozyonu işlevini yüklenecektir.

Kuşkusuz 12 İmam, bir kült olarak temel bir Alevi değeridir; ancak yine bir kült olarak 12 İmam’ın Alevilik için anlamı semboliktir. İşte bu nedenledir ki, 12 İmam’ın bu sembolik değeri ve Ali’nin manevi önderliği sorununun ötesine geçip, kendini var eden tarih ve teoloji konusunda doğru bir bilinç oluşturmayan her Alevi, kaçınılmaz bir şekilde kendi inanç ve gerçek tarihine yabancılaşacaktır. Bu yabancılaşma içinde ise, modern koşulların zorunlu kıldığı ileriye doğru değişmeyi değil, geriye, tıpkı şeriatçılar gibi 14 yüzyıl öncesine doğru savrulacak ve gericileşecektir.

Unutulmamalıdır ki 12 İmam kültünün Anadolu’ya yerleşmesi de yine Safevi etkisi ve Balım Sultan dönemindedir. Nitekim Hacı Bektaş Türbesi kubbe (sekiz dilimli) mimarisinde de yansıdığı gibi, Bektaşi dergâhı 12 imamcı görüşü Balım Sultan’a kadar keşfetmemişti. 12 imamcı görüşün Bektaşiliğe yerleşmesi Bektaşi erkânına yeni bir biçim kazandıran ve bu özelliği nedeniyle Bektaşilikte “Pir-i Sani” (ikinci pir) kabul edilen Balım Sultan (Ö. 1516) döneminde olur. II. Beyazıt tarafından, Balkanlardaki Seyyid Ali (Kızıl Deli) Sultan Postnişi iken, Anadolu Alevilerini Safevi etkisinden kurtarmak üzere Hacı Bektaş Dergâhı Postnişinliğine atanan Balım Sultan, Anadolu Alevileri nezdinde egemen görüş haline gelmiş olan 12 İmam anlayışını, Dergâh’ın resmi görüşü haline getirir.

“Balım Sultan 12 İmam anlayışını yola kazandırır. 12 İmam törenleri, 12 çerağ, 12 post, (…) O’nunla tarikata girer… temel direği olur (…) 12 İmam anlayışına paralel olarak yaşam 12 rakamı üzerine sistemleştirilir (…) Bektaşi tacı 12 dilimlidir. Tekkelerin meydan yerleri, tekke üstündeki baca ve kubbeler hep 12 dilimli olur. (Baki Öz, Aleviliğin Tarihçesi, s.94)

Özetle 12 İmam, Şiî etkiyle Safevilere, oradan Anadolu’ya akarken, henüz bu anlayışın dışında durmaya devam eden Bektaşi Dergâhı da, Osmanlının Anadolu’da yaşadığı tehlikenin yansıması olarak 12 İmam’ı kabullenir. Takip eden süreçte Şah İsmail Yavuz’a yenilecek ve Anadolu’daki etkisi siyaseten sona erdirilecektir; ancak bu arada 12 İmam Aleviliğin tüm unsurları nezdinde temel norm olacaktır.

Ancak yukarıda da işaret ettiğim gibi bu temel norm sembolik anlamda biçimlenecek, Aleviler, gerek Bektaşi gerek Kızılbaş tüm unsurlarıyla 12 İmam’ın hayat ve inançlarını yinelemeyeceklerdir. Örneğin cami, başta Ali olmak üzere 12 İmam’ların yaşamının her aşamasında sorgusuz ibadet mekânı olmuşken, Aleviler, hiçbir dönemde cami ile ilişkilenmeyeceklerdir. Bugün Hacı Bektâş Dergâhındaki cami bile, 1826 Bektaşi kırımı sonrasının ürünü olacaktır. Keza Alevilerin yaşam alanlarındaki camiler, önce şeriatçılık ve modern dönemde de faşizmin zorla dayatmasının ürünü olarak boy gösterecek, ama yine de ibadet mekânı olarak itibar görmeyecektir; Kimi Alevilerin kendi inançlarına yabancılaşması veya artık baskılardan bîtap düşüp boyun eğmesine kadar…

Bu durumda Aleviliği, sembolik düzlemde sahiplenilen 12 İmam’ın gerçek kimliklerinden ve özellikle kutsadığı Ali’nin yaşamı ve sözlerinden öğrenmeye kalkmak, aslında hiç öğrenememek, dahası Onu Şiîliğe doğru asimle etmek anlamı taşıyacaktır. Dolayısıyla Aleviliğin ne olup olmadığı sorununu aydınlatmak için doğru kaynaklara başvurmak temel bir önem taşır. Aleviliğin, otantik Alevilerin yaşamından da doğrulanarak anlaşılması için doğru kaynaklar, onun oluşumu ve evrimindeki gerçek önderlerinin yaşamları, mücadeleleri, ve teolojik yapılarını tartışma götürmez bir açıklıkla ortaya koyan deyişleridir. Bu anlamda Alevi inanç önderleri ozanların yaşam ve deyişlerini incelediğimizde, Aleviliğin ne olup olmadığının yanında, İslamiyet’le ilişkisi de çok daha net hale gelecektir. Esasen bu netliği, devlet ve ortodoks din adamlarının müdahalesiyle bozulmamış her Alevinin otantik yaşamında da rahatlıkla bulabilmekteyiz.

Özetle kaynak seçimindeki tercih bizi farklı farklı “Aleviliklere” götürecektir. Doğru kaynak seçimi bizi Bâtıni Anadolu Aleviliğinin gerçeğine taşırken, 12 İmam’ın hayat ve anlayışlarını kaynak alan diğeri ise Zahiri Şiî-Caferiliğe götürecektir. Bu ise birilerinin zannettiği veya zannetmemizi istediğinin aksine, adına “Alevilik” de dense, Alevilikten niteliksel bir kopuştur. Esasen Şiî anlayışın hâkim olduğu topraklarda insanlar kendilerine “Alevi” de dememektedir; çünkü bu anlayışın hakim olduğu yerde “Aleviliğin” manası, Ali’nin soyundan gelenler ile sınırlı olup, bir inancın değil bir soyun adıdır.

Bölümü bitirirken özellikle belirtilmesi gereken öğe, Ali’nin ve 12 İmam’ın Anadolu Aleviliğinin teorisyeni, inanç kurucusu olmadığı, dahası, İslam içi bir inanç veya sapma olarak oluşmadığıdır. Aksine, İslamiyet’in yayılma döneminde ezilenlerin, fethe uğrayan, inançları asimle edilenlerin tepkileri ve kendilerini savunmaları temelinde, onların eski inançlarının dönüşümü ve yeniden biçimlenmesi sürecinde oluşmuştur. Ağırlıkla göçebe ilişkileri üzerinden biçimlendiğinden eşitlikçi, dayanışmacı ve sözel bir kültür-inançtır. Ali, bu inanç içinde merkezi bir önem kazanacaktır kuşkusuz; ancak bu önem, birazdan ayrıntılarıyla göreceğimiz gibi, tarihsel Ali’nin düşünsel devamlılığı değil sembolik bir anlama sahiptir. Tarihsel Ali bu inancın içine alınmış, baştacı yapılmış, ancak ciddi bir revizyona geçirilmiştir. Bu noktada durum, çağdaş dedelerden Hüseyin Gazi Metin‘nin “Anadolu Alevisi onların ezdiği, İslam’ın katı kurallarla kestikleri toplumu (ehl-i beyti) biz aldık bağrımıza bastık, cemimize getirdik, onu pir ettik, nur ettik” saptamasından ibarettir.  Ceme alınan, Pir edilen Ali Alevileştirilmiş, otantik yaşam ve inanç biçiminde arındırılımış Ali’dir; çok eşliliğine itibar edilmemiş, camisine gidilmemiş, cihadına çıkılmamış, haremlik-selamlığı uygulanmamış, Ramazan orucu tutulmamış, vs vs…

Ali, bu noktada, “şeriatın baskısından ve yükünden kurtuluşun” gerekçesi bir semboldür. Nitekim “namaz kılmamız gerekmiyor, Ali bizim için kıldı, oruç tutmamız gerekmiyor, Ali bizim için tuttu, dua etmemiz gerekmiyor, Ali bizim için etti” gibi ifadeler bu gerçekliğin yansımasıdır. Aleviler, “hayatı boyunca sofuca yaşamış olan ‘Alinin şerefine’ kadeh tokuşturur ve esasen O’nun sofuluğu da, imam olma özelliği nedeniyle yaptığına” inanırlar. Dahası Şeyh Rasî’nin, “Ali’nin Düşüncesi ve Sözü” adlı eserinde de belirttiği gibi, Aleviler “Ali’nin kendisinin uyguladığı sofu yaşamının taklit edilmesini yasakladığına” inanır. (Anton J. Dıerl, Anadolu Aleviliği, s.90) Bu bağlamda Ali’yi sembolik anlamda kendine temel kavram yaparken tarihsel Ali’yi yinelemekten uzak duran Alevilik, bunların da ötesinde vahdet-i vucut ve hulûl inancıyla İslamiyet’ten apayrı bir teolojik anlayışın inancı olmuştur. Bu inançların kaynağı ise İslamiyet değil, bizzat kendi geçmiş inançları, İslamiyet’le toslaşmasında edindiği bilinçaltı ve maddî yaşam koşullarıdır.

Erdoğan Aydın, Kimlik Mücadelesinde Alevilik, 4.Baskı, Kırmızı Yayınları (ss.18-34)

15

Zeitgeist

“Anadolu yüzyıllar boyunca Hıristiyan Kilisesinin vahşeti altında kana ve gözyaşına bulandı. Hıristiyan dogması 325 yılında İznik şehrinde biçimlendirilirken, yeni dinin Anadolu halkı tarafından kolayca kabüllenilmeyeceği tahmin ediliyordu. Bu nedenle İznik Konsili’nde yeni dinin dış görünüşü ve ritüelleri yeniden düzenlenirken Ma kültünün baskın formları kullanılarak Hıristiyanlığın Anadolu’da karşılaşabileceği olası direnç olabilecek en alt düzeye indirilmeye çalışıldı. Yeni dine halkın kolaylıkla kabul edebileceği, kendilerine yabancı gelmeyen, eskiyi anımsatan, halka yabancı gelmeyecek bir görünüm verilmeye özellikle dikkat edildi.

Hıristiyanlığın eskiyi anımsatan yeni din tasarımı ile Ma tapınaklarının on iki hizmetlisi, Hıristiyan dogması içinde İsa’nın on iki havarisine dönüştü. Hemen hemen tüm ezoterik yapılanmalarda var olan, “evren-dünya-insan” birlikteliğinin ifadesi olan üçlü teslis “Kutsal Ruh-Meryem-İsa” adları ile Hıristiyanlaştı. Bugün bile Anadolu’da pek çok Alevi köyünde kutlanan yumurta bayramı, Hıristiyanların Paskalyasına dönüştürüldü. Kardeşlik örgütlenmelerine has bir ihraç kurumu olan‘düşkünlük’, Hıristiyanlık tarafından ‘Aforoz’ adı altında kopyalandı. Hıristiyanlığın ayrılmaz parçası ve temeli olan Yeni Yıl Kutlamaları, Noel Baba, İsa’nın çarmıhı, İsa’nın yaşamı ve İsa’nın gösterdiği mucizelerin tamamı Ma kültünün kadim mitlerinden kopya edildi.” Erdoğan Çınar

Güneş Tanrısı’nın Bir Diğer Mitolojik Figürü: İsa

“Bizce Hıristiyanlık, politik olarak empoze edilmiş bir Latin hikâyesinden başka bir şey değildir. Gerçek şu ki İsa, Gnostik Hıristiyan mezhebinin Güneş Tanrı’sıdır ve diğer Pagan tanrıları gibi mitolojik bir figürden ibarettir.

Toplumsal kontrolü sağlamak için İsa’yı tarihi bir karakter haline getirmek, politik bir gereksinimdi.

M.S 325 yılında Roma hükümdarı Constantine, Nicaea Konseyini topladı. Bu görüşmeler sırasında, politik olarak şekillendirilen Hıristiyanlık öğretileri kabul edildi ve bu tarihten itibaren Hıristiyanlık adına kan dökülmeye başlandı. Bunu takip eden 1600 yıl boyunca Vatikan, tüm Avrupa üzerinde etkili politik bir kale haline geldi. “Karanlık Çağlar” olarak anılan zaman dilimlerine liderlik ederek, Engizisyon ve Haçlı Seferleri gibi olaylara neden oldu.

Hıristiyanlık, benzeri bütün ilahi inanç sistemleri gibi döneminin hurafesidir. İnsanları gerçek dünyadan ve dolayısıyla birbirlerinden koparma amacına hizmet eder. İnsanların otoriteye sorgulamadan itaat etmesini sağlar.

Her şeyi kontrol eden bir Tanrı olduğu iddiasıyla insanların sorumluluk duygusunu zayıflatır, ve utanç verici suçları, din uğruna olduğu takdirde haklı kılar.

Ama en önemlisi, gerçeği bildiği halde bu hikâyeleri kullanan insanlara toplumu yönlendirme ve kontrol etme gücü sağlar.”
(Zeitgeist’tan alıntı)

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑