Ara

Alevîlik

Yol Erkân Meydan

Etiket

Batınî

Ahilik

…Sayısız yanlı yazar-araştırmacı bâtınî bir örgüt olan Ahiliği, Anadolu Aleviliğini yaratan insanlarla aynı kökenden gelenlerin kent koşullarında yarattığı bu örgütü, bu örgütün insanlarını, Sünni anlayışın daracık, karanlık dünyasına çekmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu noktada azımsanmayacak bir başarı da sağlamış durumdalar.

Bugün bu anlayışa dur demek zamanı gelmiştir. Anadolu halkının tarihini yeniden yorumlamak; insan üretici gücü bağlamında Aleviliği yaratanlarla Ahiliği yaratanların aynı değerlerle insana, aynı hoşgörüyle beslendiklerini kanıtlamak; Ahiliği ve Ahileri, Sünni kirlenmişlikten kurtarmak, onların sınıfsal kimliklerini, neye karşı kimlerle taraf olduklarını gözler önüne sermek; bu yolla oynanmak istenen oyunu / oyunları bozmak gerekmektedir.

“Alevilik-Bektaşilik mi Ahiliği yaratmıştır; yoksa Ahilik mi Alevilik-Bektaşiliği?” ya da “Alevilik Ahiliktir; Ahilik Aleviliktir”, “Ahilik, Aleviliğin bir türevidir” vb. fazla taraf kokan yüzeysel kestirmelerle tartışmayı üretici kılmak olanaklı değildir.

Doğru olan, anlaşılması / bilinmesi gereken Ahiliğin bir Alevilik yaratısı ya da türevi olarak değil, Aleviliği yaratan insanlarla köken ortaklığı olan, aynı değerler tarafından eğitilen, aynı kolektif bilincin taşıyıcıları durumunda bulunan insanların, hemen hemen aynı zaman aralığında kentlerde yarattıkları bir örgütlenme olduğunun bilince çıkmasıdır.

horasan erenleri

Ahilik Nedir

Ahilik, yalnızca Türkler/Türkmenler arasında varlığını sürdürmüş olan; düşünsel açıdan Ali‘nin adıyla simgelenen toplumsal muhalefete bağlı, bâtınî bir kuruluş olmasıyla belirgin, ancak geçimini sağlayacak bir zanaata sahip olanların girebildiği, alışılagele anlamda bir tarikattan çok, belli kuralları, koşulları ve inanç geleneği bulunan, dine bağlı bir yapılanmadan apayrı özellikler taşıyan bir uğraş örgütüdür, bir iş, emek birliğidir; bu anlamda bir kurumdur.

Araştırmacılar, Ahiliğe temel olan Ahi sözcüğünün, kökeni konusunda tam bir görüş birliği içerisinde değildir. Ancak, genel kabul gören, tarihsel olaylar, olgular tarafından doğrulandığı savlanan anlayış; Türkçe, “yiğit, cömert, eliaçık” anlamlarına gelen “akı” sözcüğünün, zamanla Arapça, “kardeş” anlamına gelen “ahi” biçimine dönüştüğü şeklindedir.

Emevilere karşı Horasan‘da, Abbasi ihtilalinin önderi Ebu Müslim el Horasanî‘yi (…-755) destekleyenler, bir bakıma Ahilerin öncülleriydi. Söylence yüklü de olsa Ebu Müslim sonraları, bir meslek kesimini temsil eder oldu.  Anadolu Rum Abdalları, Hacı Bektaş Veli düşüncesinin yılmaz savaşçıları olduklarının bir simgesi olarak, Demirci Aki Hurdek tarafından Ebu Müslim‘e bir savaş aracı olarak verilen baltayı, sürekli yanlarında taşıdılar. Ebu Müslim el-Horasanî‘nin tarihi kişiliği, efsaneleşmiş yaşamı ve savaşları kapsamında, Ali yandaşlarıyla, Muaviye yandaşları arasındaki mücadeleyi destanlaştırırlar. Horasan’dan/Türkistan’dan Anadolu’ya “Alpler“, “Alp Erenler” oldular.

Ahiliği birinci dereceden etkileyen ve ona önemli katkılar veren Fütüvvetçilik, X.yüzyıldan başlayarak örgütlendi. Fütüvvet, çoğulu “fityan” olan Arapça “delikanlı, yiğit, eliaçık, gözüpek, iyi huylu kişi” anlamlarına gelen “feta” sözcüğünden gelir.

Emeviler yıkılıp, Abbasi soyu başa geçtikten sonra bu kez Horasan / Türkistan kökenli askeri birliklerin güçlü ve imtiyazlı duruma geçmelerine;merkezi otoritenin ekonomik sömürü ve siyasal eşitsizlik dayatmalarına karşı bir tepki olarak, IX. yüzyılından itibaren bâtıni bir şemsiye altında ve Arap halk katında, kimi örgütlenmeler belirmeye başladı. Abbasi yönetimin güçlü olduğu dönemlerde sivil itaatsizlikten öteye geçemeyen bu kıpırdanmalar; devlet otoritesinin zayıflamasıyla tehlikeli boyutlara sıçradı…

Kamu yararına davrandıkları savıyla hareket eden bu fityan ocakları, sonraları; devletin siyasal yapısı içerisine çekilerek etkisiz kılınmaya çalışıldı. Özellikle, asker ve güvenlik güçlerinin yetersiz kaldığı Arap olmayan İslam ülkelerinde seyyar milis gücü olarak kullanılmaya başlanıldı. Fityan ocaklarının, siyasal amaçlarla devreye sokulması onların, standart bir ahlaki disiplin altına girmeleri ya da sokulmaları zorunluluğunu ortaya çıkardı. Bu zorunluluk, fityan ocaklarının öncüleri / önderleri tarafından giderildi ve ilk ikeler şekillenmeye başladı. Başlangıçta fütüvvetçi kuralları olarak bilinen bu ilkeler zamanla, fütüvvetçi, ayyar, şâtır vb. kuruluşların ortak nitelikleri olmaya başladı. Ayrı ayrı adlarla anılan bu tür kuruluşları kendi potasında toplayan fütüvvetçilik, giderek belli amaçlarla belli zamanlarda bir araya gelen ve belirlenen ahlaki / yiğitlik kuralları içinde davranan örgütlerin genel adı oldu.

Abbasi yönetimin iyice zayıflamasıyla fütüvvetçilik, siyasal bir kimlik olarak öne çıktı. Bunun üzerine Fütüvvetçiliği, kendi başkanlığında örgütleyip politik / siyasal amaçları için kullanmayı planlayan Abbasi halifesi Nasır Lidinillah (saltanatı: 1180-1225) çöağının büyük mutasavvıfı, Şahabüddin Ebû Hafs Ömer el-Sühreverdî‘ye (1145-1234), geniş kapsamlı bir fütüvvetnâme yazdırdı. Böylece fütüvvet, belli kurallar çerçevesinde bir öncü örgüt, olağan zamanlarda atıcılık vb. etkinliklerle kendini canlı tutan bir izci örgütü olarak kurumlaştı. Halife Nasır Lidinillah‘ın amacı, bu öncü örgütü, bu izci örgütü kullanarak sarsılmış Abbasi egemliğini yeniden pekiştirmek, güçlüyle güçsüzü birleştiren bir toplumsal kaynaşma sağlamak ve komşu yönetimleri egemenliği altına almaya çalışmaktı.

1183’te örgütün piri ve şeyhi Abdülcebbar‘dan fütüvvet şalvarını giyerek, fütüvvet örgütlerinin şefi oldu. Bu noktadan sonra fityan örgütleri, ilk ortaya çıkış amaçlarına zıt bir kanalda, Abbasi yönetiminin yüksek çıkarlar doğrultusunda davranan aristokrat nitelikli bir saray teşkilatı olarak gelişti.

Fityan örgütleri Nasır‘ın amaçlarını İslam ülkelerine yaydı; bu arada Anadolu Selçuklu Devleti de fütüvvet çağrısına uydu. Önce İzeddin Keykavus (1210-1219), kendi başvurusuyla Halife’den fütüvvet şalvarını aldı; ardından da Alaaddin Keykubat (1219-12377), Halife’nin dinsel danışmanı ve fütüvvetnâme yazarı Süreverdî‘nin elinden Konya’da fütüvvet şalvarını giydi. Böylece, Abbasi saray fütüvvetçiliği, Anadolu’ya taşınmış oldu; Selçuklu sultanlarının korumasında hemen her yana rahatça yayılma olanağı buldu.

***

X.yy’dan başlayarak Batı Türkistan‘da ve İran‘da yoğunlaşan Oğuz kökenli Türkler/Türkmenler, 1040’ta Gazneliler Devletine karşı kazandıkları Dandanakan Savaşı’ndan sonra Rey kentini kendilerine başkent yaparak Büyük Selçuklu Devleti‘ni kurdular.

Anadolu’yu Bizansın elinden almak amacında olan Selçuklular; 1048’de Pasinler‘e, 1054’te Muradiye‘ye, 1059’da Sivas‘a, 1064’te Kars‘a girdiler. 1071 Malazgirt Savaşı‘ndan sonra Anadolu, bütünüyle Selçuklulara açılmış oldu. 1071’i izleyen göçler, XIII.yy’ın sonlarına değin sürdü. XIV.yy’dan başlayarak göç hareketleri ters yönde, yani Anadolu‘dan İran‘a yapılmaya başlandı.

1071’den 1225 yıllarına değin Anadolu‘ya büyük dalgalar halinde giren Türk/Türkmen toplulukları, genelde göçebe idiler.

1220’de Moğolların, Harezmşahlar Türk Devleti‘ni ortadan kaldırmasından sonra, Maveraünnehir ve Türkistan‘daki Türk kentlerinin tüccar ve sanatkâr halkı, dükkânlarını, tezgâhlarını bırakıp Anadolu‘ya yöneldiler. Bu ikinci büyük göç dalgasıyla gelenler, öncekilerinin aksine çoğunlukla kentliydiler…

1240’ta, Baba İshak‘ın önderliğindeki Türkmen ayaklanması, Selçuklu ordusu tarafından acımasızca bastırıldı. Ancak, Baba İshak‘ın müritleri, onun bâtınî inançlarını devam ettirdiler.

***

Hrıstiyan kökenli ticaret erbabının ağırlıkta olduğu kentlerde, esnaf/zanaatkâr zemininde, ikinci büyük göç dalgasıyla gelip buralarda yerleşik yaşama geçen Türkmen kitleler; asıl adı Şeyh Nasreddin Ebu’l Hakayık bin Ahmet el-Hoyî (1169-1261) olan Ahi Evren‘in öncülüğünde/önderliğinde, Arap kanalından gelip daha önce Anadolu’ya giren ve Selçuklu sultanlarının korumasında hemen her tarafa yayılmış bulunan Fütüvvetçiliği, Asya‘da yarattıkları kent değerlerinin belirleyiciliğinde yorumlayarak bir uğraş örgütü, bir iş, emek örgütü olarak Ahiliği kurdu.[68]

Baba İshak Ayaklanması, Selçuklu Devleti‘nin ne denli zayıf olduğunu ortaya koymuştu. Bunu sezinleyen İran‘daki Moğol kuvvetleri kumandanı Baycu, 1243 yılında Selçuklu ülkesine yürüdü: Sivas‘ın 80 km doğusunda bulunan Köse Dağı‘nda yapılan savaşta Selçuklu ordusu, sayıca kendisinden az olan Moğol ordusuna utanç verici bir biçimde yenildi. Bu yenilgi üzerine Selçuklu Devleti, Moğolların yönetimine girdi; Anadolu‘da tam bir düşkünlük ve feryat devri başladı. Anadolu‘da Moğollara karşı mücadele eden biricik unsur, Türkmenler oldu. Selçuklu sultanları ya da onlar adına iktidarı ellerinde tutanlar, göçebe unsuru ile yerleşik unsuru birleştirip Moğollara karşı bir direniş oluşturamadılar. Tam tersine Moğollara dayandılar. Tam bu noktada, önce Selcuklulara, ardından Moğollara yaslanan Mevlevilik devreye girdi; Mevlevilik yoluyla [aracılıyla] Alevilik-Bektaşîlik ve Ahilik baskı altına alınmaya çalışıldı; düşünsel ürünleri yok edildi.

Bütün bunlara karşın, Türkmen direnişi kırılmadı; Alevi-Bektaşiler ve Ahiler Moğollara, bağlısı Selçuklulara, yanlısı Mevlevilere karşı mücadelerini sürdürdüler. Moğol bağlısı IV. Rüknettin Kılıç Arslan‘ın Kırşehir emirliğine atadığı bir Moğol soylusu ve Mevlana müridi olan Nurettin Caca, ayaklanan Ahilerin tümünü kılıçtan geçirdi; Ahi Evran de bu katliamdan kurtulamadı (1261).

ahi-evran
Anadolu‘da ilk feodal devlet olan Selçuklu egemenliğinin geniş karnında ve kentlerde, üretim/bölüşüm temelinde bir meslek örgütlenmesinin insanları olarak öne çıkan Ahiler, başlangıçta merkezi yönetimle bir çelişki içerisinde değillerdi. Ancak giderek, sömürünün ve siyasal eşitsizliğin dayanılmaz boyutlara ulaşması, kırlardan kentleri kuşatması sonucu Ahiler, kendileri dışında kalan Türkmen kitle ile birlikte davranmaya başladı. Moğollar’a karşı Selçuklular’ı içtenlikle destekleyen ve bu yolda önemli direnmeler gösteren Ahiler, Selçuklu yönetiminin Moğollar’a dayanmasıyla onlarla kesin bir kopuşmaya girdi; Bu süreç içerisinde, Selçuklu/Moğol yanlısı bir kanala oturan Mevlevilikten de iyice uzaklaştılar. Kırsal kesimde, köylülük arasında bir anda yaygınlaşan ve daha sınıf yoğun bir mücadelenin öncüleri durumunda bulunan Alevi-Bektaşilerle birleştiler. Böylece Ahilerin devrimci yanı öne çıkmış oldu.

Selçuklu sultanlarının Moğol yönetimine girmesi üzerine Türkmenler devlete karşı tam bir itaatsizlik içine girdiler. Bu aşamada, Selçuklu sultanları Türkmenleri, itaat altına alacak bir güce de sahip değillerdi. Bu nedenle ilk İlhanlı hükümdarı Hülagü (1256-1265) Anadolu‘daki Moğol kumandalarına, Türkmenleri tenkil etmeleri buyruğunu verdi; Sivas ve Kayseri yöresindeki Türkmenlere ağır bir darbe vuruldu; bir kesimi, güneye inerek Memluk topraklarına sığındı.

1277’de Mısır-Suriye Türk Memlukları hükümdarı Baybars, Selçuklu devletinde iktidarı elinde tutan Pervane Muineddin Süleyman’ın daveti üzerine Anadolu’ya yürüdü ve Elbistan ovasında Moğol ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. İzleyen süreçte, Anadolu’da çok sayıda beylikler kuruldu. Ebu Sayid Bahadır Han‘ın ölümü üzerine (1335) Moğollar arasında şiddetli bir mücadele başladı. Bu mücadele sonucu, Anadolu beylikleri tam bir bağımsılığa kavuştu. Siyasal birlikten yoksun bu ortamda, Ahiler öne çıkarak kentleri yönetmeye başladılar. Hemen hemen her kentte, başlarında bir Ahibaba bulunan esnaf ve sanatkâr dernekleri vardı. Bunlar silahlı olup, aynı zamanda siyasal açıdan yerel bir kuvveti temsil ediyordu Bütün gün çalışan yiğitler, geceleri dernek merkezinde toplanarak sohbet ederler, türküler çağırıp, raksederlerdi. Dernek merkezleri aynı zamanda birer misafirhane idi; uzak yakın yerlerden gelen yabancılar, bu Ahi odalarında çok sıcak bir konukseverlik görürlerdi.

Bu yanlarıyla Ahiler, Osmanlı Devleti‘nin kuruluşunda da büyük bir rol oynadı. Osman Gazi‘nin kayınpederi Edebali, bir Ahi şeyhiydi; birçok silah arkadaşı örgüte üyeydi. Ahi örgütü, XVIII. yy’dan sonra loncalara dönüşmeye başladı; iç ve dış ekonomik gelişmelere koşut olarak Meşrutiyet‘le birlikte iyice zayıflayıp ortadan kalktı.

***

Anadolu Selçukluları döneminde ortaya çıkan ve yaygınlaşarak Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna önemli katkılar veren; esnaf, zanaatçı, çiftçi gibi çalışma kollarından insanları kapsayan Ahiliğin, ülke düzeyinde bütünlük gösteren bir iç işleyişi vardı.

Ahi Evren, örgütün sürekliliğini sağlamak için Ahiliği, tekke ve zaviyelere bağlamıştı. Herhangi bir meslekte çalışabilmek için, o mesleğin Ahi zaviyesine bağlanmak zorunluydu. Bir meslekte çalışmak isteyen önce çırak olarak alınır, daha sonra kalfa ve usta olarak zanaatında ilerlerdi.

Yerel Ahibaba‘larının atamaları ve azilleri, Kırşehir‘deki Ahi Evren Tekkesi piri tarafından onaylanırdı. Her Yıl Anadolu‘ya ve Rumeli‘ye Ahi örgütü başkanının görevlendirdiği nakibler ve halifeler giderdi. Yerel örgütlerin durumunu inceler, esnafı toplar yeni taliplere, kalfalara ve ustalara peştemal kuşatırdı; tezgâh açacaklara izin ve ruhsat verirdi.

Ahilik bir örgüt olduğu için ona her isteyen giremezdi. Örgüte, örgütten yetkili birinin aracılığı ve onayıyla girilir; belli kurallara göre uygulanan bir giriş töreni yapılırdı. Yaş ve aşama bakımından küçükten, büyüğe gösterilen sınırsız bir saygı zemininde, herkes birbirinin kardeşi idi. Ahlakî bakımdan küçültücü, yerilmeye, kötülenmeye elverişli kimselerin örgütte yeri yoktu; bilinmeyerek alınmışlarsa bir daha alınmamak üzere kovulurlardı.

Örgüte girmesi uygun görülen kimseye, örgütün bir üyesi olduğunun, kendini örgüte vereceğinin ve örgüt kurallarına uyacağının bir simgesi olarak “Şed” (kuşak) bağlanırdı.

Kuşak bağlamanın 12 koşulu vardı: Bunlar; bilgi / amel / sabır / yol gösterici olma / kötülüklerden uzak kalma; iç arınmışlığı, kurtuluş / Tanr’ya şükretme / tövbe / çaba gösterme / yakın dostluk kurma / sadakat / kendini Tanrı’ya, Tanrı inancına verme / alışkanlığı bırakma.

Örgüte girmek isteyen kişiye, özel törende; nefes vermesi, uğur getirmesi için usta, yol atası, sağ yol yoldaşı ve sol yol kardeşi olmak üzere dört simgesel kişi seçilirdi. Bunlar örgüte girene tinsel bakımdan öncülük eder, yardımına koşar, yol gösterirdi.

Örgüte giren kişi, Ahi olabilmesi için üç dalda eğitilirdi: Şeriat, Tarikat, Marifet bilgisi verilerek gerekli bilgiyle donatılır; bir uğraş alanında yetişmesi sağlanarak meslek sahibi kılınır ve gerekli beceriler kazandırılarak savaşacak duruma getirilirdi.

Ahilikte uğraşın öncüsü bir peygamberdi; bu nedenle peygamberler, bir iş, uğraş sahibi olarak algılanırdı.

Âdem, tarımcı;
Şit, hallaç;
İdris, terzi;
Nuh, marangoz
Hûd, ticaret erbabı
Salih, deveci;
İbrahim, sütçü;
İsmail, avcı;
İshak, çoban;
Yusuf, saatçı;
Musa, çoban
Zülküf, ekmekçi;
Lut, tarihçi;
Üzeyir, bağcı;
İlyas, culhacı;
Davut, zırhçı;
Lokman, hekim;
Yunus, balıkçı;
İsa, gezgin ve
Muhammed, tüccardı.

Ahiliğin genel kural niteliğinde altı ilkesi vardı:

Elini açık tut,
Sofranı açık tut,
Gözünü bağlı tut,
Kapını açık tut,
Dilini bağlı tut ve
Belini bağlı tut.

Bunların ilk ikisi eli  sıkılıktan kaçınmayı, eliaçıklığı, yardımlaşmayı; üçüncüsü, başkalarının işine karışmamayı, her olup biteni görmemeyi; dördüncüsü, konukseverliği ve son ikisi kendine egemen olmayı, duyguların, tutkuların tutsağı olmamayı simgelerdi.

***

Görüldüğü gibi Ahilik, Alevilik-Bektaşiliği yaratan insanlarla aynı kökenden gelenlerin, yine benzer kaynaklardan beslenerek yarattıkları, Anadolu kırını kentte tamamlayan, bütünleyen; bir iş, uğraş örgütüdür. Bugünün yazar-araştırmacılarına düşen görev, Ahiliğin kural, ilke ve inanç öğelerini tarihin gerisine giderek, kaynağına ulaşarak aydınlığa çıkarmak olmalıdır.

Esat Korkmaz [Anadolu Aleviliği, Berfin Yayınları, 3.baskı, ss.140-148]
0000000264990-1

Plotinus, İyilik ve Kötülük Üzerine

Her ne kadar Plotinus, hocası Ammonius’u Enneads [Enneades] adlı eserinde ismen hiç anmamış olsa da, Plotinus‘un söz konusu eserindeki temel felsefî fikirlerin, Ammonius Saka‘nın da fikirleri olduğu kabul edilir. Daha önce de belirtildiği gibi, Plotinus tam onbir yıl Ammonius’un öğrenciliğini yapmıştır.

Ammonius Saka’nın öğrencilerinden birisi olan Cassius Longinus, Plotinus‘un Enneads‘ındaki “sudûr” [emanatio] ve diğer tezlerin Ammonius‘un olduğunu söylemiştir. Şüphesiz bununla birlikte her iki filozofun kendilerine has fikirleri de vardır. [Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar (bkz: Ammonius Saka)]


Dokuzuluklar Fragmanlar:

dokuzluklar-1-plotinus20130924225607
İlk İyi Ve Diğer İyilikler Üzerine

«…O mutlak olarak… İYİ‘dir. Varlıkların en iyisi olduğundan, varlıkların ötesinde olduğundan, başka hiçbir şeye yönelmeyen, fakat diğer varlıkların kendisine yöneldikleri bir şey bulunsun; bu kuşkusuz, diğer varlıkların, iyiden pay almalarını sağlayan ‘İYİ‘dir. Ve böylece İYİ’ye katılan bütün varlıklar, bunu iki farklı şekilde gerçekleştirirler: Ya O’na benzeyerek, ya da aktivitelerini ona yönelterek.

Eğer istek ve aktivite Yüce İYİ‘ye doğru yöneltilirse, İyi‘nin kendisi, hiçbir şey amaçlamamalıdır ve hiç bir şey istememelidir. Hareketsiz olduğu için İYİ, tabiata uygun edimlerin ilkesi ve kaynağıdır; O, nesnelere iyinin biçimini verir; fakat bunu yaparken eylemini onlara doğru yöneltmez; O’na doğru dönen nesnelerdir.

İYİ, davrandığı, ya da düşündüğü için değil; fakat olduğu şey olarak kaldığı için olduğu şeydir. İYİ, varlığın ötesinde olduğu için, eylemin de, zekânın da ve düşüncenin de ötesindedir. İYİ, her şeyin kendisine bağlı olduğu; fakat kendisi hiçbir şeye bağlı olmayan şeydir.» [ss.233-234]

Kötülükler Nedir Ve Nereden Gelirler?

«…İYİ‘nin bilgisi, aynı zamanda kötünün de bilgisidir; kötülüğü bilmek isteyenler, iyiliğin doğasının ne olduğunu bilmek zorundadırlar…» [s.243]

«…bu tartışmamız için yararlı olduğu kadarıyla iyiliğin doğasının ne olduğunu söyleyelim. Bu, bütün varlıkların bağlı oldukları, hepsinin arzu ettikleri, onların ilkeleri olan ve hepsinin muhtaç oldukları realitedir; fakat iyilik, hiç bir şeye ihtiyacı olmadığı ve kendi kendine yeterli olduğu için, her şeyin ölçüsü ve sınırıdır; Zekâ ve Varlık, Ruh ve Hayat, neslere verdiği entelektüel etkinlik ondan gelir. Ve onun altındaki herşey güzeldir; çünkü o Güzelliğin üstündedir ve en mükemmel şeylerin ötesindedir; o, düşünürler bölgesinde kraldır.

Zekâ’ya gelince, onu zekâlar adını verdiğimiz şeyin modeline göre düşünmeliyiz; Zekâlar önermeleri sözcelemekle yetinirler; kelimenin anlamını anlayabilirler; akıl yürütürler ve hakikatleri düşüncelerin birbirini izlemesi sayesinde tanımak için, önermelerin birbirine bağlanmaları konusunda düşünürler; Zekâlar bu hakikatlere önceden sahip değildirler; onlar hakikatleri öğrenmeden önce boşturlar ve bunlar yine de zekâlardır.

ZEKÂ böyle değildir; O , herşeye sahiptir; O her şeydir; fakat O, kendinde kalır; O, her şeye sahiptir; fakat bu O’nun, sahip olduğu şeylerden farklı olması anlamına gelmez; O’nda hiçbir şey ayrı değildir; her şey, bütün diğerleridir ve Zekâ tümüyle her yerdedir. Zekâ‘da nesneler karışık değildir; tersine birbirinden ayrıdır; hem zaten Zekâ‘ya katılan nesneler, O’dan her şeyi almazlar; fakat alabileceklerini alırlar. Zekâ İYİ‘nin ilk fiilidir, ilk varlıktır; İYİ kendinde kalır; Zekâ yaşadığı gibi, İYİ‘nin etrafında dolanarak hareket eder.

Zekâ‘nın dışında ve onun etrafında Ruh dolanır; Ruh Zekâ’da bakar ve O’nun derinliğine kadar temaşa ederek O’nun sayesinde Yüce Tanrı‘yı görür.» [ss. 244-245]

«…çirkin davranış, erdemin karşıtıdır; fakat erdem, bizâtihi iyilik değil; bizi maddeye hakim kılan bir iyiliktir.» [s.250]

«İyilik yalnız başına var olmadığı için, ondan çıkan ya da daha doğrusu ondan inen ve ondan uzaklaşan nesnelerin serisinde kendisinden sonra artık hiçbir şeyin türetilemediği bir terim, zorunlu olarak vardır; bu terim, kötülüktür. İlkten sonra herhangi bir şey zorunlu olarak vardır; o halde bir son terim vardır; bu son terim, artık iyiden hiçbir pay almayan maddedir.» [ss. 252-253]

«O halde, ilk kötülük, ölçüsüzlüktür; ikinci kötülük, bu ölçüsüzlüğün, benzemeyle veya katılmayla ve yüklem olarak alınmasıyla kazanılmasıdır. Ya da ilk kötülük, karanlıktır; ikinci kötülük de karanlığı kabul etmektir. O halde ruhta kötülük ve ölçüsüzlük olan bilgisizlik, kendi başına kötülük değil; ikinci kötülüktür. Aynı şekilde ilk iyilik olmayan erdem, sadece İlk İyi‘ye benzemeyle ya da katılmayla bir iyiliktir.» [s. 254]

«Biçimin yokluğunu gören… zekâdır; fakat bu yokluğu kavrayan bu Zekâ, kendine ait olmayan şeyi görmeye katlandığı için, gerçek zekâ olmayan, ondan farklı bir zekâdır. Bu zekâ, karanlığı görmek için ışıktan uzaklaşan göz gibidir; o, artık göremez; çünkü karanlığı görebilmesinde kendisine yardımcı olan ışığı terk etmiştir; sonuçta ışık olmadan zekâ göremez. Aynı şekilde zekâ iç ışığını terk eder, kendinden dışarı çıkar ve artık kendinin olmayan bir alana kadar ilerler; oraya kendi ışığını kendisiyle birlikte getirmez; zekâ, kendi karşıtı olan realiteyi görmek için, varlığının karşıtı bir biçimden etkilenmiştir.» [s. 255]

«İyiliğin gücünden ve doğasından dolayı KÖTÜLÜK, kendi başına var değildir. O, zorunlu olarak, güzellikle ilişkileri olan biri gibi; altın zincirlerle bağlı bir tutsak gibi görünür; realitesinin tanrılara görünmemesi için, kendisinin her zaman insanların gözleri önünde olmaması için ve hatta insanların onu gördükleri zaman bile, imgeler yardımıyla üstünü örtebilmeleri için, güzelliği hatırlayabilmeleri ve onunla birleşebilmeleri için, bu söz konusu bağlar, kötülüğü saklar. [s.261]

Plotinus

[Dokuzuluklar, Çeviren: Zeki Özcan, Alfa Aktüel yayınları]

İslam’da Termidor

“İslam’ın gelişiminde de, özellikle Hudeybiye antlaşmasıyla başlayan süreçte, o güne kadar İslam’ın gelişmesinin karşısında duran, “Beni Ümeyye soyu” ya da “Emevi oğulları” adıyla simgeleşen kesimlerin, İslam’a geçtik görüntüsü altında, iktidarı ele geçirip, İslam’la özdeşleşen kesimler ile onun öncü kadrosu olan Ehli Beyit soyundan intikam aldılar.”

“Termidor” kavramı 1789 Fransız ihtilalininde ortaya çıkmış, sosyal bir olguyu anlatmak için kullanılan bir sözdür.

Sosyal bir devrimde ya da sosyal bir gelişim aşamasında, egemenliklerini kaybeden toplum kesimlerinin, yükselen yeni değerlerin temsilcisi görünümünde yeniden iktidara gelip, o sosyal gelişmeyi ya da devrimi yapan toplum kesimleri ile ona öncülük eden kişilerden intikam almasını anlatır. Her devrimin kendi çocuklarını yiyen kediye benzetilmesinin sosyal temeli de budur.

Albet Soboul, 1789 Fransız İnkilâbı Tarihi adlı kitabının “Termidor gericiliğinin ilerlemeleri” başlıklı bölümde bunu şöyle anlatıyor:

“Thermidorcu devreyi nitelendiren şey, müphem ve karışık siyasi mücadelelerdir. Bu mücadelenin girift oluşu, asıl varılmak istenen hedefi gizlemiştir. “Namuslu insanlar, biraz sonra “eşraf” adını alan bu insanlar o küçük burjuvaları, zanaatçıları, dükkân sahibi esnafı, hattâ kalfaları, bir kelime ile bir ara kendi kanunlarını zorla kabul ettirmiş olan halk inkılâpçılarını siyasi hayattan söküp atmak düşüncesindeydiler.”[1]

Troçki’de, İhanete Uğrayan Devrim adlı kitabında, Sovyetler Birliğinde devrimin geriye doğru gidişe başlayıp, devrimi yapan kadroların tavsiye edilmeye başlandığı, Stalin dönemini Sovyet Termidoru diye nitelendirir.[2]

Bence İslam’ın gelişiminde de, özellikle Hudeybiye antlaşmasıyla başlayan süreçte, o güne kadar İslam’ın gelişmesinin karşısında duran, Beni Ümeyye soyu ya da Emevi oğulları adıyla simgeleşen kesimlerin, İslam’a geçtik görüntüsü altında, iktidarı ele geçirip, İslam’la özdeşleşen kesimler ile onun öncü kadrosu olan Ehli Beyit soyundan intikam aldıklarını düşünüyorum. Bu yazımda kısaca işte bu olguyu anlatmak istiyorum.


İSLAMDA TERMİDOR

İmam Ali (doğumu 598 – ölümü 661), Ebu Mülcem tarafından öldürülünce, Kur’an’ın Tevbe suresinin 107. ayetinde söylediği dille söylersem, “daha evvel Allaha ve peygamberine karşı savaşmış olan”, sonradan İslam’ın içine girip İslam’ın içinde İslam kisvesi altında yükselmeye başlayan Ümeyve – Emevi oğullarının önünde hiçbir engel kalmıyor. Bundan sonra ellerine geçirdikleri devletin adını Emevi devleti diye değiştiriyorlar. Emevi Devletinin ilan edilmesi, İslam’da Termidor hareketinin taçlandığı andır. İmam Ali bu dünyadan göçtükten sonra artık Emevi ailesinin önünde korkulacak hiçbir engel kalmadığı için saf olarak görünmeye başlarlar. Buraya kadar anlattıklarıma ek olarak, Sosyal pratik açısından Emeviliğin ne olduğunun anlaşılması için yaşanılan şu tarihi anların göz önüne getirilmesi yeterli olur sanıyorum.

Fuzuli, Hadikatü’s Süedâ adlı eserinde, Kerbela destanı’nı anlatırken, Aşure günü diye bilinen, Muharrem ayının onuncu gününü, şöyle anlatır. Hüseyin savaş meydanına çıkıp savaşacak er istiyorum deyince “karşısına, Şam emirlerinden ve dövüşte şöhret kazanmış olan Kartube oğlu Temin çıkıp”, Hüseyin’e şöyle dediğini yazar:

“-Ey Hüseyin! Dedi. Tek başına öyle bir askerin karşına çıkmışsın ki, baban ve atan eski günlerde Nehrivan’da, Sıffıyn cenginde çoğunun –atasını, babasını- öldürmüştür. Hatıralarında henüz o kin silinmemişken, şimdi de çoğunun dost ve evladının öldürülmesi düşmanlığı yenilemiştir! Zaman zaman da daha tazelenmektedir. Böyle bir askerle karşı karşıya gelmek yanlış bir harekettir. Yapılacak iş biat yoluna girmek ve kurtuluşa ermektir.” dediğini yazar.[68] Şehit edildiği gün İmam Hüseyin’in karşısında oluşan ordunun -topluluğun durumunu, kininin ta nerelere dayandığını görüyor musunuz? Emevi iktidarının niteliği, bundan daha iyi nasıl anlatılır? Annem; “dinleyen anlatandan uz olmalı, anlatıcıyı yormamalı” derdi. Bu yüzden sözü daha fazla uzatmak istemiyorum.

Kerbela cengin sonunda İmam Hüseyin şehit edilir. İmam Hüseyin’in gövdesi Kerbela sahrasında bırakılıp, kesik başı, Şam’a götürülerek, gümüş bir tepsi içinde, Halifenin sarayına getirilip, Yezid’in önüne konur. Hem Emevi devletinin başı, hem de halife olan Yezid’in, elindeki bir çubukla, İmam Hüseyin’in dişlerine vurduktan sonra, mağrur bir eda ile şöyle dediğini tarih kitapları yazar. “Keşke Bedir’de bulunan büyüklerim sağ olsalardı da bu hâli görselerdi ve sonrada bana, sevinerek, elin vâr olsun diye seslenselerdi. Toplumun ulularını öldürdük, Bedir savaşının öcünü aldık; Hâşimoğulları saltanatla oynadılar; yoksa ne gelen bir haber var, ne inen bir vahiy. Bende anamın oğlu olmayayım Ahmed oğullarının yaptıkları işlerin öcünü almazsam.” [69]

Emevi devleti resmiyette yaklaşık olarak bir asır yaşamıştır ama Aleviler Hz. Muhammed’in vefatından sonra iktidarın el değiştirdiğini, Emevi devletinin bu sürecin bir ürünü olduğuna inanırlar. Bütün bunlardan dolayı da Aleviler, hem Emevi geleneğini, hem de Emevi geleneğinin türevleri olarak gördükleri Sünniliği kendilerinden saymazlar; onlarla kendilerinin aynı dinden, aynı kültürel gelenekten geldiklerini (olduklarını) asla kabul etmezler.

Hamdullah Çelebi 1827’de, Şeriat mahkemesinde yargılanırken, sorulan sorular üzerine bir yerde aynen şöyle diyor: “efendim kadı hazretleri. Senin ehli Sünnet vel Cemaat dediğin mezhep sapkın ve bidattır. Can hayfı olmadan doğruyu söylediğimin tutanaklara geçilmesini istiyorum. Mahkemenizin ve şu andaki devletinizin İslam diniyle yakından uzaktan ilginiz alakanız yoktur. … benim sizden can için bidat mezhebinize İslam diyeceğimi mi sanıyorsunuz?”[70]

Bu duruşmanın diğer bir gününde yine sorulan bir soruya, Hamdullah Çelebi şöyle bir yanıt veriyor: “Kadı Efendi Hazretleri, sen Sünni güruha İslam dememizi mi istiyorsun? Bizlere hiddetle, şiddetle kabul ettiremezsin. Asla Müslüman diyemem.’ … ‘Efendim kadı Hazretleri, asla acıma hissi olmayan zalim, gaddar, bu kadar merhametsiz kişileri kabul edemem. Hiçbir gerçek eren, eşkıya güruhuna İslam veye Müslüman dememiştir”[71]

Yine başka bir gün bir soru üzerine şöyle diyor Hamdullah Çelebi: “Kerbela’ Hz. Hüseyin şehitliğinde demişti ki kan döken katil bu şaki güruhu asla İslam olamaz buyurmuştur. Ve bu şaki güruhuna mahşerde dedem şefaat etmeyecek demiştir. O tarihten sonra gelen erenlerden, evliyalardan, imam veya şeyhten, meşayihten asla kimse Kerbela katillerine ve benzerleri olayları meydana getirerek kan dökenlere asla İslam ve Müslüman denilemeyeceğine yeminle bildirmişlerdir.”[72] Sünnilik asla ve asla din ve mezhep değildir. Halife’nin sarayında hükümet etme siyasi gurubudur[73]

Aleviler Emevi geleneğinin türevlerinin hiçbirine İslam ya da Müslüman demezler. Alevi dünyasında bir konudan söz edince, o konu hakkında Alevi ozanların deyişlerinden[74] örnek vermek bir gelenektir. Ben bu geleneğe uyarak iki deyişte sunmak istiyorum. Bu deyişlerden biri, Feyzullah Çınar‘ın türkü olarak söylediği sözleri Edip Harabi‘ye ait olan Ebu Hanifi’yi anlatan deyiş. Bilindiği gibi Ebu Hanifi Sünni geleneğin en önemli en yaşlı imamıdır. Onu, Harabi, anlatırsan ona sen İslam değilsin diyor. Diğer deyiş  Nesimi‘ye ait:

 ETME VAZİFE

Mezhebinden bir zâhit sual olunsa
Dersin ki mezhebim Ebu Hanife
Zerre kadar senin imanın ola
İmam demez idim böyle herife

 Hâşa şümme hâşa[75] İmâm değildir
Vallah-i İmâm-ı âzam değildir
İmamlık bertaraf İslam değildir
Kulak asma böyle bir ercâife[76]

 Cenâb-ı Hazret-i Nebiyyüzzişân[77]
Evladına oldu bu herif düşmân
Harabî sen İmam Cafere bağlan
Başka mezheplere etme vazife

***

Nesimi‘nin deyişi de şöyle:

Şu bizim imanımız bir imana benzemez
Ruhumuz rüya görür bir seyrana benzemez
Engindir makamımız yücedir menzilimiz
Hızlı gider göçümüz bir kervana benzemez

 Süleymanlar içinde Ali bir Süleyman’dır
Süleymanlar bildiler Süleyman’a benzemez
Avam kavmi niçin kabul etmez dirliği
İçimizde dinimiz Müslüman’a benzemez

 Sırrı zatım pevheriyem ben Müslüman olmazam
Ehli İrfan’a yakınem ben Müslüman olmazam
Atam der Müslüman’ım, hem de Veliyim amma
Bu şeriat şart üzere ben Müslüman olmazam

 Ey Nesimi fark etmezler evliyanın sırrını
İçtiğimiz bir katre, bir ummana benzemez
Kitabımızda bir kîl dağlar kadar görünür
Biz bir ayet okuruz, bir Kur’an’a benzemez.

***

Tarihsel olarak, kendi kendilerine: Işıkçı (Işık tayfası), Babayi, Kırklar, Çelebiler, Kalenderiler, Bektaşiler, Kızılbaşlar, Aleviler diye adlandıran anlayışın uluları Emevi geleneğinin türevlerine “İslam” ya da “Müslüman” demezler ama tarihsel olarak bir devlet dini haline gelen Sünnilik bu isim hakkını elinde bulunduruyor. Yani Müslüman ya da İslam denince ya Sünni ya da Şiiler akla geliyor. Bu yüzden Anadolu’daki Alevilerin kendilerine sadece Alevi ya da Kızılbaş demeleri yeterlidir. Bence tarihsel, toplumsal, düşünsel süreçler açısında hiçbir şekilde Emevi geleneklerine benzemeyen Alevilerin adlarının da onlardan ayrı olması doğru olur.  Aleviyiz ya da Kızılbaşız demeleri yeterlidir.

KARDEŞLERİM!

Onların adına benziyorsa adınız eğer
adınızı değiştirin.
Vebanın girdiği kapıdan girin
onların evine atmayın ayak…

Nazım Hikmet

Aşk ile…

Rıza Aydın. 19 Şubat 2016.

ter

[1] Albert Soboul, 1798 Fransız İnkılabı Tarihi, cem yayınları İstanbul 1969, sayfa 462.

[2] Leon Troçki, İhanete Uğrayan Devrim, Yazın yayıncılık İstanbul 1991, sayfa 70.

[68] Fuzûli, Hadikatü’s Süedâ, Sadete ermişler bahçesi, sayfa 444

[69] Abdülbâki Gölpınarlı. “Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve ŞİİLİK.”, kitabının: 381ile 388- 398. sayfaları

[70] Hamdullah Çelebi’nin Savunması, Yayınlayan İsmail Özmen –Yunus Koçak, Ankara 2007, sayfa 94.

[71] Hamdullah Çelebi’nin Savunması, Yayınlayan İsmail Özmen –Yunus Koçak, Ankara 2007, sayfa 101

[72] Hamdullah Çelebi’nin Savunması, Yayınlayan İsmail Özmen –Yunus Koçak, Ankara 2007, sayfa 101 – 102

[73] Hamdullah Çelebi’nin Savunması, Yayınlayan İsmail Özmen –Yunus Koçak, Ankara 2007, sayfa 114

[74] Alevi geleneğinde, Alevi literatüründe şiire “DEYİŞ” denir, Babagan Bektaşilerse buna “NEFES” derler. Ben bu yüzden “DEYİŞ” demeyi yeğledim.

[75] Haşa sümme hâşa: asla, kesinlikle, asla

[76] Erâcife: uydurma sözler

[77] Nebiyyüzzişân: yüce peygamber

Ammonius Saka’nın Felsefesi

Sudûr Sistemi

Ammonius Saka Felsefesini, Plotinus‘un Enneads adlı eserinden ve Ammonius Saka‘ya izafe edilen “Sözde Ammonius’çu Eserler”den hareketle ortaya koymaya çalışıldığında felsefesinin bel kemiği, İslam düşüncesinde “Sudûr“, “Feyz” ve “Tecelli” denen, Yunan ve Latin düşüncesinde “Aporrhoia” ve “Emanatio” kavramlarıyla ifade edilen metafizik ve kozmoloji anlayışı oluşturur. Tasarımın üç temel ilkesi vardır: Mutlak Bir, Küllî Akıl, Küllî Nefs.

Mutlak Bir

Ammonius Saka‘nın sudûr sistemi’nin ilk ve en üst ilkesi Mutlak Bir‘dir. Mutlak Bir, Varlığın kaynağı ve sebebi olan Yüce Valık’tır. Her yönden Bir’dir. Mükemmel ve ezelidir. Gerçek varlık, Mutlak Bir‘dir. Eşi ve benzeri yoktur. Varlığı ne zamandadır; ne de mekândadır. Hareketsizdir ve değişmez. O’nun ne olduğunu tam olarak bilemeyeceğimizden O’na şu veya bu nitelikler yükleme imkânımız yoktur. [Plotinus: Enneads, IV,3.17; V, liv1, ch.6.1.7.8, 2.1; VI, 9.1, 9.3, 9.9]

Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman filozofların çoğunluğu, Ammonius ve Plotinus‘un Mutlak Bir‘i ile Tanrı‘yı kast ettikleri konusunda birleşmişlerdir. Bunda Simplicius‘un Ammonius Saka‘nın bazı sözlerini nakletmesi de rol oynamıştır. Simplicus, Ammonius Saka’nın Aristo‘nun Tanrı‘sını etkin ve gayî neden olarak anladığını ve kendi Mutlak Bir‘ini de böyle anlattığını söylemiştir. [Simplicus: Physica Auscultatio, 1361 nff.; Adamson [P.]: The Arabic Plotinus, London, Duckworth, 2002, s. 183-184]

Küllî Akıl

Mutlak Bir‘den ilk taşan varlık Küllî Akıl‘dır [Nous]. Mutlak Bir‘den sonra en mükemmel varlık, Küllî Akıl‘dır. Mutlak Bir‘in misalî’dir [image]. Bölünmez ve parçalanmaz. Mutlak Bir‘i ve kendisini akleder. Kendisini akletmesinden bütün akıllar ve ölümsüz şeyler kendisinden taşar. Mutlak Bir‘i akletmesinden de Küllî Nefs taşar. [Plotinus: Enneads, V, 1.4, 6, 7]

 Küllî Nefs

Küllî Akıl‘dan ve onun aracılığıyla Mutlak Bir‘den çıkan veya taşan üçüncü ilke, Küllî Nefs‘tir. Küllî Akıl‘dan sonra ikinci mükemmel varlık, Küllî Nefs‘tir. Külli Akıl‘ın misalî’dir [image]. Küllî Nefs kendisini düşündüğünde, aklettiğinde, diğer nefsler ortaya çıkar. Bu nefsler, madde ile birleşince, bitki, hayvan, insan gibi canlı türler oluşur. [Plotinus: Enneads, IV, 8.3, 9.1 ve 2; V, 1.3, 2.1, 6.4; VI, 3. 22.]

Ammonius Saka, Mutlak Bir’den bütün manevi varlıkların ve maddi olanların sudûr etmesini, yani taşmasını, kendine has benzetmesiyle Güneş‘e ve ışıklarına benzetir. Mutlak Bir, hem varlıkları oluşturur; hem de Güneş gibi onları manevi olarak aydınlatır. Bu açıdan Ammonius‘un bu görüşü ile Suhreverdî‘nin [1155-1191] İşrak felsefesi arasında büyük benzerlikler vardır.

İşte Ammonius-Plotinus Felsefesi’nin Sudûr anlayışının ve kozmolojisinin özeti budur. Böyle bir sudûr anlayışını olduğu şekliyle Yunan felsefesinde yoktur; bazılarının ilişkisini kurduğu Hind ve Zerdüştlük düşüncelerinde de yoktur. Bize göre sudûr düşüncesinin kaynağı eski Türk Tengri ve Kam [kamlık] anlayışıdır. Bir Sakalı olan Ammonius, Türk soyluların bu anlayışını, çağının felsefesiyle yeniden yorumlayarak felsefesinin temelini oluşturmuştur.

ame

Düalizm ve Ruhun Ölümsüzlüğü

“Ruh” ve “Ruh ve Beden İlişkisi” adlı eserlerinden anlaşılacağı gibi, Ammonius Saka‘ya göre insan, ruh [nefs] ve beden denen ve biri diğerine indirgenemeyen ayrı iki tözden oluşur. Ruh, bedenden [maddeden] tamamen ayrı bir töz‘dür [cevher]; ne maddedir; ne de maddî’dir. Ruh bedenin yaşam ilkesidir. Ruh ölümsüzdür; buna karşı beden ölümlüdür ve bozulur. Ruh akleden, düşünen bir töz olduğu için, insanın benliğini oluşturur. Bütün insan ruhları, aynı Küllî Nefs‘in tözünden oldukları için hepsi aynıdır.

Ruh‘un madde olmadığına dair Ammonius Saka bazı kanıtlar ileri sürmüştür. Bunlardan birisi, ruhun kendisinden hareket gücüne sahip olmasıdır. Rüya da ruhun bedeni terk edip geri gelmesidir. Ona göre, eğer ruh bedene bağlı ve bağımlı olsaydı; bedenin hareketsiz olduğu durumda ruhun da hareketsiz kalması gerekirdi. Kendisinden taştığı evrensel ruh veya nefs gibi insan ruhu da her tarafa hareket edebilir. Beden ruhu sınırlayamaz. Bu açıdan Eflatun‘un aksine Ammonius bedenin ruh için bir hapishane gibi olmadığını düşünür. Diğer bir kanıt da, bedenin cisimsel şeylerle beslendiği halde ruhun onlarla beslenmediği görüşüdür.

Ammonius Saka, ruhun bedenle birleşmesini “sempati” ile açıklar. Yani ruh ve beden arasındaki manevi karşılıklı çekim gücüyle. Birleşmenin fiziksel veya mekânsal olmadığını söyler. Ruhun bedenle birleşmesiyle tabiatında ve özünde bir değişiklik olmaz.

Sadece ölümden sonra değil; ruh henüz bedendeyken insan tefekkür, tezekkür ve teemmül yoluyla Evrensel Akla ve Mutlak Bir‘e ulaşır ve onlarla ittisal edebilir. Bu tasavvuftaki “Fenâ Fi’llah” düşüncesine benzeyen bir şeydir.

Kaynakça: Yunanistan’da Saka Türk’ü Üç Filozof, Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar, Akçağ Yayınları.

[Şahin Kaya]

Neden İslamî Takiyye? Neden Ali?

«Son dönemde tozu dumana kattılar; ‘Ali’li Alevilik mi, Ali’siz Alevilik mi?’ diye! Öncelikle belirtelim: ‘Mistik maya’ olmadan Alevilik olmaz. Ali mistik tasarımın en üst kimliği olduğu için de Ali’siz Alevilik olmaz. Ali’nin inanç ya da söylence kimliği, ortodoks kimlikli Ali’nin kimi meziyetlerinin yakalanması ile yaratılmıştır. Giderek inanç-söylence tasarımın değerleri, ortodoks değerlerini yok etmiştir. Sorun, ‘Ali’siz Alevilik’ gibi bir yaklaşımı hayata geçirmek değil. Sorun, ortodoks tasarıma karşı batınî tasarımın “niçin” ve “nasıl” yapıldığını algılamak, anlamak ve anlatmaktır. Çünkü Anadolu Aleviliği, geriye dönüş kültünü büyük bir kıvraklıkla kullanmıştır. Ali olmasaydı bile, kült gereği bir başka “meziyetli” kimlik, batınî tasarımın konusu olacaktı ve başat inanç kaynağının tam ortasına yerleştirilecekti; söylencelerin birinci dereceden kahramanı olacaktı.» (Esat Korkmaz)

240px-Hallaj


Neden İslamî Takiye?

«İskenderiye okulunun ortadan kaldırılması girişimleri ilki, dördüncü yüzyılın sonlarında meydana geldi. 391 yılında Hıristiyan piskoposu Theophilos, Hermes’in Mısır’da yaydığı dine ait tapınaklardan birini kiliseye dönüştürmek istedi. Hermes yanlıları bu girişim karşısında çılgına döndüler. İsyan edip sokaklara döküldüler. Büyük bir ayaklanma başladı. Şiddetli çarpışmalar oldu. Bizans valisi Hıristiyanları da yanına alarak kalkışmayı bastırdı. Daha sonra , İmparator ve vali tarafından başkaldırının asıl suçluları oldukları tespit edilen İskenderiye Kütüphanesi’nde bulunan Hermetik kitapların büyük bir bölümü Bizans imparator I. Theodosius’un emriyle şehrin hamamlarında yakıldılar.

Bizans İmparatoru I.Theodosius, İskenderiye’den sonra İmpartorluk içindeki Hermes ekolünden gelen tüm mabetleri Hıristiyanlık karşıtı gelişmelerin kaynağı sayarak kapattı. Bizans topraklarında o güne kadar görülmedik ölçülerde bir kitap yakma olayları yaşanmaya başlandı. Sadece İskenderiye kütüphanesi‘nde yakılan kitapların sayısı 400.000 civarındaydı. Hıristiyan bağnazlığı insan aklının alabileceği sınırların çok dışına taştı. Onca değerli kitap, dünyanın geleceğinde artık bir daha var olmamak üzere kaybolup gitti.

Bu kitap yakma olayları aslında bir tür, insanlığın kayıtlı hafızasını imha etme girişimleriydi. Hıristiyanlık, insan zihninde kendi öğretisine boşluk açmak, yer bulmak için insanlığın beleğini boşaltmaya kalkışmıştı. Bu yangınlarda her şey kaybolmadı.Yangınlardan canlarını ve kimi değerli kitaplarını kurtarabilmiş Hermes bilgeleri yüzyıllar boyu geleneklerini yeraltında sürdürdüler. Büyük yangından uzun yüzyıllar sonra Hermetik eserler ilk önce Bağdat sarayında gün ışığına çıktılar. Hermetik eserlerin Bağdat’ta Arapçaya çevrilmesiyle birlikte Bağdat sarayı bilimde, sanatta ve edebiyatta büyük gelişmeler gösterdi. Arap kabile devleti kısa zamanda bir dünya imparatorluğuna dönüştü.

Arap İmparatorluğu şaşırtıcı çıkışını tamamladıktan hoşgörüsünü kaybetti, bağnazlığa teslim oldu. Hermetik eserler ve Hermes geleneğinden gelen bilginler Bağdat’tan dışlandılar kovuldular.» (Erdoğan Çınar)

abou-muslim-al-khorassani
«Halife Ömer döneminde fethedilen Mısır‘da, yeni yönetimin ilk işi, daha önceki çağlarda olduğu gibi İskenderiye okulunu dağıtmak ve bu okulda asırlar boyunca toplanmış olan ve hemen her fetihten sonra yakılan muhteşem İskenderiye kitaplığını, Romalılardan sonra bir kez daha yakmak oldu. Okulun üyesi filozofların yapabilecekleri tek şey vardı. Müslüman olmak ve öğretilerini İslam’i bir çerçeveye oturtmak. Bunun için filozoflar, İslamiyet’in içindeki Batıni muhalefetten yararlandılar. Hilafet iddiaları nedeniyle Ömer‘in karşısında olan, Peygamberin damadı Ali‘nin yanını tuttular. Bu filozoflar, Ali yandaşları olarak, İslamiyet’e bambaşka bir boyut getirdiler.

İslamiyeti kabul eder görünen İskenderiye okulu mensupları derhal Yunanlı (Ege’nin iki yakası, Yunanistan ve Anadolu. Ş.K) filozofların ve özellikle de Pisagor (İyonya, Anadolu’da bugünkü İzmir ve Aydın illerinin sahil şeridine Antik Çağ’da verilen addır. Ş.K) ve Eflatun‘un eserlerini yaymaya başladılar. Kuran’daki bazı deyişlerden faydalanmasını iyi bilen filozoflar, “Tanrının sıfatlarından birisi de Âlim’dir. Bu yüzden Tanrıya en yakın kişiler bilginlerdir” diyerek, kendilerine bir koruma kalkanı kurdular ve öğretilerini bu hüviyetleri çevçevesinde daha da rahat yayma fırsatı buldular.» (Cihangir Gener)

Shiite_Calligraphy_symbolising_Ali_as_Tiger_of_God


Neden Ali?

 

«İsmaililik de, Ali’nin katliamdan kurtulan torunu Zeynelabidin’in soyundan gelen Cafer Sadık’ın oğlu İsmail’in imamlığını kabul eden Batınilerin örgütü olmuştur. İsmaililik ve diğer Batıni ekoller, Ali yandaşlığı vasıtasıyla Müslümanlığı kabul etmiştir. Ancak bu ekollerin genel tutumu, Müslümanlığın ortodoks Sünni sistemini kabul etmeyen farklı inanç ve ideolojilerin Müslümanlık bünyesi içerisinde, kendi inançlarını sürdürme çabalarının ifadesidir. Nitekim, İsmaili öğretisinin felsefî ve örgütsel boyutu, kadim Babil ekolüne ve Pisagoryen öğretilere dayalı Saabi inançlarının, Maniciliğin, Neo Platonculuğun, Hermetizmin, kısaca o güne kadar var olan Batıni ekollerin bir devamı olduğunu açıkça göstermektedir.

İslamiyet’in, kendi bünyesinde var olan, Hanif dinin Batınî felsefesi ve kimi uygulamalarının dışında, Sünni yönetimin Batıni ekollerle ilk karşılaşması, Mısır‘ın Müslüman güçlerce fethi sırasında meydana geldi. İslamiyet’in Arap yarımadasından çıkıp tüm Ortadoğu’ya yayılmaya başladığı sırada Mısır’da halkın bir bölümü Hıristiyan, bir miktarı Yahudi ama büyük çoğunluk eski çok tanrılı din taraftarıydı. Mısır’ın Batıni inanç sisteminin merkezi olan Osiris mabedi yıkılmış ve rahiplerin büyük bölümü Kudüs‘e geçmişlerdi. Ancak Batıni doktrin, varlığını kuşaktan kuşağa sürdürüyordu. Doktrinin başlıca kaynağı, İskenderiye’deki Yeni Eflatuncu İskenderiye Okulu idi.

Uzun zamandır güçlü bir devlet yapısından uzak olan Mısır, muazzam İslam orduları karşısında fazlaca direnmeden teslim oldu. Onların, Hıristiyanlar ya da Yahudiler gibi kendi inanış biçimlerini koruma lüksleri yoktu. Çünkü Müslümanların gözünde Tanrı yoluna döndürülmesi gereken putperest kâfirlerdi…Müslüman oldular.» (Cihangir Gener)

yedi ulu ozan
«İslam kültür ve düşünce tarihini derinden etkileyen hiç bir tasavvuf cereyanının, İslamiyet’in beşiği olan Arabistan’da doğmamış, gelişmemiş ve yerleşmemiş olması -ki bugün de öyledir- tasavvufun yapı itibariyle, İslamiyet’i kendi eski kültürleri dahilinde algılayan Mevalî orta tabakasının, kitabî ve nasçı İslam anlayışını temsil eden hakim Arap müslüman sınıfına karşı geliştirdiği mistik bir tepki hareketi olmasının bizce en reddedilemez delilidir.» (Ahmet Yaşar Ocak)

***

«Alevilik, İslam’ın çıkısına bu bağlamda sahiplenir. O değerleri, kendisinin değerleri olarak görür. Devletleşmiş İslamı ise reddeder. Belki, doğru anlamıyla İslam’ın “özü olma” söylemini bu temelde ifade ederek doğrulayabiliriz. Yolun bilgeleri ne yaptıklarını ve ne söylediklerini bilerek hareket etmişlerdir. Bu gün, bu söylemi dillendirenler, bu bağlamda değil, hem asimilasyon etkisiyle hem korku etkisiyle ve hem de soyu koruma etkisiyle bunu ifade etmektedirler.» (Haşim Kutlu)

bv

Ali Üzerine


Ali şeriatta Aslan,

Tarikatta Şah-ı Merdan
Marifette Veli, Evliya
Sırr-ı Hakk-i-Kat’te ise Ali’den başka Hakk yoktur.

İlim öğretilerinin sistematiği içinde (dinler gibi) her insanın bu kapılardan geçmek zorunda olduğunu bilen erenler, bunları her ne kadar isim olarak kendi içlerinde ifade etmişlerse de, birini (Şeriat Kapısını) Alevilik felsefesinin yapısı-öğretisi içinde tümden reddetmiş, diğerini ise (tarikat Kapısını) sadece ve sadece yaşadığı toplum içinde, yani müslümanlar arasında, gizlenebilmek için kullanmışlardır!!!

Marifet Kapısı, varlığın (Ali’nin) aşk ateşinde piştiği kapıdır. Tanrı’ya (Hakk-i-kat’e) kavuşmak uğruna her şeyden, kendi canından bile vazgeçmeye hazır olduğu kapıdır. Yapacağı tüm fedakârlıklar, O’nun için yapmayı özlemle beklediği ve zaten arzu ettiği şeylerdir. “Ali” artık evliyadır. Tanrı yolunda kendini kendinden silen, O’na kavuşmak için her şeyden vazgeçmeye hazır olan bir evliya.

Ve işte tüm bu tekâmül etmişlik ile “Ali” Tarikat kapısının sonunda elde ettiği “Haydar-ı Kerrar, Şah-ı Merdan Ali bir geldi” makamına ulaşır. Yani Alevilik çok açık ve net olarak reenkarnasyondan bahsetmektedir bu noktada!!! Yani, Alevilik Felsefesinde DEVRİYE olarak isimlendirilen reenkarnasyondan!!!

Haydar-ı Kerrar sözü, tekrar tekrar gelen demektir!! Tekrar, tekrar gelen!!!

Ali olarak “simgelenen” ve her kapıda farklı bir ifade ile anılan bu “sembol” varlık, binlerce yıllık serüveni içinde, Şeriat kapısında başladığı “evrim” yolculuğunu, her kapının sınavlarını farklı farklı bedenlerde ve zamanlarda vererek, tekrar tekrar gelip bu makamlardan ve kapılardan geçip en sonunda zorunlu enkarnasyonların son bulduğu Marifet kapısıyla devam eder. Çünkü Alevilik felsefesi, “Haydar-ı Kerrar, Şah-ı Merdan Ali bir geldi” diyerek bir tamamlamadan, tamamlanmadan bahsetmektedir.

Âdem ile başlayan, İnsan ile devam eden ve İnsan-ı Kâmil olarak sona eren bu evrim macerası, bakın alevîlik tarafından kendi özel diliyle nasıl ifade edilmiş:

Şeriat’te Adem oğluyum,
Tarikat’te Yol oğluyum
Marifet’te Kemal oğluyum,
Hakk-i-Kat’te Gök oğluyum
Atam Gök, Anam Yer

diyen bu felsefe, diğer taraftan, kendini âdem soyuna bağlayacağına götürüp Şit soyuna bağlayarak bir taraftan dünya yaşamının ve âdemin yaratılmasıyla ilgili bilgi verirken diğer taraftan da Tanrının ve kâinatın en büyük sırlarından birinin, insanın yaratılışının sırrını da “Hakk-i-Katte gök oğluyum” diyerek verir bize. İnsan gökten inen tanrısal bilinci, âdem ise bu tanrısal bilincin kullandığı bedeni anlatır Hakk-i-Kat’te!!!

Yukarı çıktıkça ve üst kapılar çalışmaya başladıkça insan, daha önce okuyup da hiçbir şey anlamadığı bir kitaptaki kâinatın tüm sırlarını veya tamamen dünyasal bir yaklaşımla baktığı Dünya hayatına farklı bir gözle bakıp onun içinde gizlenmiş olan tanrısal sırların hepsini görmeye başlar. İşte Ali’nin neden şeriatte (yani birinci kapıda), Aslan iken, en sonunda yani en üst kapıda (hakikat kapısında) Allah olduğunun sırrı budur. Çünkü O, yani Ali, Şeriat ve Tarikat kapılarında iken, doğayı, insanı, uzayı ve de Tanrıyı, ona Hakk-i-kat ilmi sözleri ile anlatacak boyuta-frekansa kapıyı açmamıştır daha. Dolayısıyla bu evrensel bilgilerin içeri girişi mümkün değildir henüz.

Bunun mümkün hale gelebilmesi de ancak Ali’nin eğitim alarak Şeriat okulunu bitirip Tarikata, Tarikatı bitirip Marifete ve oradan da Hakk-i-Kat’e ulaşması ile mümkündür.(Süleyman Diyaroğlu)

12 er
«Bu bilgi hazinesine giden kapının kilidi Ali’dir ve işte bu bilgi Ali yoluyla On İki İmam’a da intikal etmiştir. Kadim anlayışın tevil yoluyla İslam diline aktarılmasıdır bu.

Bu bağlamda, Ali isminde cisimleştirilen nitelikler, bütünüyle Teklik’e veya aynı bağlamda evrene, evrensel gerçekliğe ait vasıflardır ya da ona ait onda varolan kendinin bilgisidir. Bu bağlamda da, 12 imam’da cisimleştirilenler de aynı özelliklerdir. Bu özellikler, birçok nefeste dile getirilmiştir.
Buna Göre Ali:

1– Doğuş’tan öncesi varoluşa ilişkin bilinmeyen bütün bilginin tek anahtarıdır.

2– O bütün eski ve yeni çağların ve yne bu bağlamda bütün eski peygamberlerin ve yeni peygamberlerin tek sahibidir. Veliler ve imamlar çağının da tek sahibi odur. Bu nedenle; “Ali evveldir, Ali ahir.”

3– Eğer doğuşla gerçeklik kazanan bütün çoklukta o olmamış onun adı her şeye yazılmamış olsaydı hiçbir şey teklik çarkı içinde olmayacak ve ona bağımlı olmayacaktı.

4– Var olan Varlık’ın Üç kuvvetinden biri de Muhammed’dir ve Muhammed’deki bu gerçekleşme nedeniyle, onun nurundan nurlandıkları için bütün Peygamberlerin peygamberlikleri gerçeklik kazanmış ve onlar peygamberliklerini kanıtlamışlardır. Ancak bunun tek tanığı vardır, o da Ali’dir. Çünkü Ali, Muhammed Mi’rac‘a gittiğinde de orada Muhammed’e görünendir ve o’na “90 bin kelamı bildiren”dir. Kızılbaş Alevi dilinden Muhammed’e söylettirilen “Ben ilimin şehriyim Ali onun kapısıdır” sözün anlamı budur.

5– Ali tüm doğarak gelmiş olan varlıkların tek hakimidir. Çünkü o hem Üç’tür ve bu bağlamda her varlıkta varolandır; hem de bütündür ve tektir. Bu haliyle de bütün varlık ona bağlıdır, onda yok olma hareketi içindedir. Onun etrafında bir çark düzeni içindedir.

Pir Sultan‘ın;

“Ay Alidir Gün Muhammed
Üç yüz altmış altı sünnet
Balıklar da suya hasret
Çarka döner göl içinde”

dediği işte bu haldir. Bu nedenle iyi ve kötü, cennet ve cehennem arasındaki köprü ve köprüden geçişin anahtarı Ali olacaktır. Ali, cümle varlığın iradesinin toplandığı hazinedir. Hakk’tan gelip Hakk’a gitme olarak betimlenen çark düzeninde, çark içinde hangi varlık’ın nasıl ve ne şekilde doğuş yapacağını o belirlemiş ve yazmıştır. Bu yazıların saklandığı (Levh-i Mahvûz), muhafaza edildiği yerdir, makamdır Ali.

Bu sıralamayı alabildiğine çoğaltmak mümkündür. O çokluk doğmadan önce Var olan Varlık’ın yüreğidir, onun kendi varlığının tek kanıtıdır ve ispatıdır. Onun sözüdür. O dildir onun yazısıdır. O’nun okunacak kitabıdır. O göğün gürültüsüdür, o çakan şimşektir, yağan yağmurdur, kardır, berekettir, rızktır ve nihayet O; MürTeZa’dır; yani, doğan ve doğuran tek iradedir.

Yoğ iken ol dem zemin ü asüman ı kün fekan
Gün gibi ruşen olan envar sensin ya Ali.
Görünen miraç içinde enbiyalar şahına,
Suret-i Rahman olan didar sensin ya Ali.

Ali’ye ilişkin bu betimlemeler, Varlık’ın “doğuşu” yoluyla kendini gerçekleştirmesi anlayışı bağlamında, sırayla hem üçlük olarak hem de tek tek olarak on iki Nur’da gerçeklik alanına çıkmıştır. On iki Nur ise, Ali yoluyla onun evlatlarında cisimleştirilmiştir. Bu temelde her imam, Ali’ye atfedilen bu özelliklerin bir veya birkaçını kendinde toplamaktadır.

Bu yolu kurmuşlar Muhammed Ali, Hakk bilene Hakk’ın erkânıdır bu. Münkirler giremez demeden beli, Sadıklar girer, er meydanıdır bu.

Bu yolu kurmuşlar Muhammed Ali,
Hakk bilene Hakk’ın erkânıdır bu.
Münkirler giremez demeden beli,
Sadıklar girer, er meydanıdır bu.

Hasan ile Hüseyin sevdiği budur
Zeynel Abidin’in gördüğü budur
İmam Bakır’ın gösterdiği budur
Caferi Sadık’ın imanıdır bu

Musa-i Kazım’dan ayrıldı bir şah
Son meyvası pirim Bektaş Veliyullah
Rum’u irşad eden ol güzlü mah
Ayin-i cem’in Şah-ı Merdan’ıdır bu.

Aşıklar sadıklar buna yederler
El ele verdiler, Hak’ka giderler
Erler meydanında semah ederler
Aşk’a düşenin dermanıdır bu

İmam Ali, Taki’ye Naki’ye verdi
Ali Naki, Askeri’ye bildirdi
Muhammed Mehdi de bu sırra erdi
Muhammed Ali’nin devranıdır bu

Dahası da var. “Ali” ya da “12 imam” betimlemeleri, Kızılbaş felsefesinde birer şifredirler. Evrensel kuvvet veya kuvvetleri simgelemektedirler. Din ve din karşıtı dogmatiklerin anladığı gibi burada ne “İslamın Ali”si kastedilmekte ne de ona bir tapınım ifade edilmektedir. Kızılbaş anlayışında söz konusu evrensel kuvvetler, genel olarak insanda cisimleştirilerek anlatılmakla birlikte, zahiren eril ama batınen dişildirler. Çünkü Kızılbaşa göre evrensel kuvvetlerin en somut gerçekleştiği ve bilince çıkarıldığı vücut, İnsandır. İnsan aklıdır. İnsan evrenin ve evrensel aklın gerçekleştiği bir özettir. Evrende ne varsa ve nasıl işliyorsa insanda da o var ve öylece işlemektedir. “İnsan Hakk’ta Hak İnsanda” demenin anlamı da budur ve bu anlam evrenseldir. Ve hem de kadim(en eski)dir.

Dogmatikler ise Kızılbaşı, “Allahı insana benzetmekle” suçlamaktadırlar. Benzetişi “Kuvvet” olarak değil de “Sûret” olarak anlamaktadırlar. Anlam/Kavram Ali’yi, Kızılbaşın verdiği anlamdan uzaklaştırıp saptıran da aynı kafadaki yol erkân düşkünleridir. Gerçi, yukarıda Ali bağlamında anlattıklarımız genelde Kızılbaş düşüncesiyle ulaşılan açıklamalardan çok, Şah Hatayi’den bu tarafa oluşturulan, kısmen islami ilahiyat anlayışıyla bulaşık halde olan açıklamalardır. Bu gözden uzak tutulmamalıdır.

Bu temel yapı ya da anlayış bilince çıkarılmazsa, ya da en azından konular bu düzeyde ele alınıp, nedir ne değildir kavranılmazsa, bir cehalet, bir kör dövüşüdür sürüp gider.“Biz Müslüman mıyız, değil miyiz, yol muyuz, mezhep miyiz, yok dinliyiz yok dinsiziz” kavgası yol evlatları arasında devam edip gider. Netleşmemiş bir çokluk yapısının, Bir’liğe ulaşması mümkün olmaz.

Akşamlara dek bir amentü gibi “Sevgi bizim dinimidir / Başka dine inanmayız” de dur; içindeki, senden farklı bir şey ifade edene, duyduğun öfkeyi bir yana atamazsan, o kine dönüşür zamanla. Orada sevgi ölür. Kötü egemen olur. Nefs egemen olur. Benlik kavgası, yol insanının dini imanı haline gelir. Böylesi bir çoklukta “Bir” olmaktan, “diri” olmktan, “iri” olmaktan söz edilebilir mi? » (Haşim Kutlu)

Language-Distribution

«Varoluş felsefesinde O’nu idealizmden materyalizme çeviren “Vahdet-i Vücut/Vahdet-i Mevcut” gibi tasavvuf aşamaları, Alevî-Bektaşî inancının toplumsal halk dini olmasını sağlamıştır.

Vahdet-i vücut’daki Kâmil İnsan yaratma aşaması, Vahdeti Mevcut’da Kâmil Toplum ve toplumlar yaratmaya dönüşür.

“Canlı-Cansız Doğayı” tanrısal özün görünüşüne çıkmış biçimi olarak görmek, aslında Tanrı’yı “nesnelerin toplamı” biçiminde algılamanın değişik anlatımından başka birsey değildir.

İnancın kâmil insanda tekleştirilmesi, bu birliğin de “Tanrı-evren-insan” birlikteliğinden oluşması kadar güzel bir inanç olamaz. Ayakları yere basan bir tanrı inancı tek tanrılı dinlerde yoktur, bütün kıyımlar da bundan dolayıdır.

Alevilik evrende elle tutulan, gözle görünen bütün maddesel örtüyü tanrısal özle birleştirerek tekleştirmiştir. Alevi inancı tanrıyı kâmil insanın gönlüne sokmuştur. Tanrıyı toplumdan kopuk hükmedici konumundan alıp ete kemiğe büründürerek gerçek yaşamın içine sokmuştur.» (Esat Korkmaz)

Derleme: Şahin Kaya

thoth_hermes_mercury1

Turna Kuşu Suretinde Bir Mürşit

Aşıp, aşıp karlı dağlar gelirsin
Gelişin nerden yalınız turnam
Ben bilirim bizim elden gelirsin
Bir kelam söylesin diliniz turnam

Ağlamışsın gözün dolu yaş ile
Uğramışsın zemherinin kışına
Alıcı kuşla turnam senin işin ne
Gayrı yaman olur halımız turnam

Gel ağlama gözyaşını sileyim
Ne derdin var ise ben de bileyim
Yalnız kaldı isen yoldaş olayım
Daha çok uzak mı yolumuz turnam

Ezoterik öğretiye göre; tüm zamanların en ulu bilgesi Hermes, günümüzden 16.000 yıl önce kayıp kıta Atlantis’ten, Mısır’a göç ederek burada Nil Deltası’na yerleşti. Eski Mısır’da Hermes, Toth adı ile biliniyordu. Sümerliler ona Ningşzidda dediler. Yunanlılar, onu kendi tanrılarından ayırmak ve üç ayrı yüceliği ile (yüce kıral, yüce mürşit ve yüce erkân kurucusu) birlikte anmak için ona üç kere yüce Hermes anlamında ‘Hermes Trismegistus’ ünvanını verdiler. Batinî gelenekten gelen Musevi Kabalacılar, Hermes’i Yaradılış kitabının gökyüzüne çekilen gizemli peygamberi Enok ile özdeşleştirdiler. Hermes, Kuran’da adı geçen İdris Peygamber’dir.

Hermes eski dünyada, ulaşılmaz bilgeliğinden ötürü zaman içinde peygamberlik, kimi zaman da tanrı mertebesine yükseltilmiş, insanlığın belleğinde silinemeyecek izler bırakmış efsanevi bir ermişti. Eski Mısır’da astronomi, mimari, geometri, tıp ve teoloji konularında tüm bilgilerin Hermes’e indirildiğine inanılırdı. O, terzilerin piriydi. İlk elbiseyi o dikmişti. Hermes yazının efendisiydi. Kutsal sembol yazısı hiyeroglifi o bulmuştu. Hermes, Eski Mısır’da tapınaklarda ve piramitlerin gizli odalarında turna kuşu suretinde bir yazıcı olarak tasvir edildi. Mısır’ın ünlü ‘Ölüler Kitabı’nda Hermes ‘ilahi sözün efendisi ve ilahi sırların sahibi’ olarak tanımlanır.

‘İlahi Söz’ün efendisi Hermes ve Hermes’in öğretisine ev sahipliği yapan İskenderiye şehri ile Anadolu Işık insanları arasında, erken Hıristiyanları ve Hıristiyan Kilisesi’ni kendi siyasi çıkarları doğrultusunda biçimlendiren Bizans’ı son derece huzursuz, tedirgin ve rahatsız eden gönül bağı, dördüncü yüzyıl ve öncesinde yaşanmış ve sona ermiş geçici bir aşk hali değildi. Akdeniz’in iki yakası arasındaki bu sıcak köprü, tüm zamanlarda var oldu.

İlahi sözAlevi/Işık terminolojisinde; gerçeğin sesi anlamına gelen ‘Hakk’ın Nidası’ ya da, ‘Yaradan’ın sözü’ olarak sadeleştirebileceğimiz ‘Şah’ın Avazı’ deyimleri ile ifade edilir. ‘İlahi söz’ün efendisi Nil deryasının ulu bilgesi, Turna Kuşu sureti ile tasvir edilen Hermes’in (İdris Peygamber) öğretisinin Anadolu’da Alevi sözlü geleneği içinde hâlâ saygın bir yeri vardır. Hemen her yetişkin Alevi insanının ezbere bildiği, Pir Sultan Abdal’a atfedilmiş ünlü Alevi nefesi, Alevi erkânı içinde ona karşı beslenen hürmetin belirgin bir yansımasıdır.

Hazreti Şah’ın avazı,
Turna derler bir kuştadır.
Asası Nil Deryasında,
Hırkası bir derviştedir.

Alevi terminolojisinde Turna kuşu, Hermes’in kendisini ifade eder. Asa yer belirtir, kişinin asasının bulunduğu yer mekânının olduğu yerdir. Bir kişinin hırkasını giymek onun yolunda olmak, onun düşünce ve inancını paylaşmak demektir. Yukarıdaki simge dili ile söylenmiş dizelerde, İlahi kelâmın Hermes tarafından seslendirildiği, Hermes’in yurdunun Nil deltasında olduğu, ancak onun Anadolu’da bir derviş tarafından temsil edildiği ifade edilmektedir.

İlahi söz’ü yeryüzünde ilk dile getiren “irfan kuşu” olarak Alevi sözlü geleneğinde ve Alevi ritüellerinde sık sık karşımıza çıkan Hermes/İdris peygamber, Mısır ‘Ölüler Kitabı’nda ‘ilahi sırların sahibi’ olarak da tanımlanmıştır ki, İdris peygamberin bu niteliği Alevi sözlü geleneği içinde de karşımıza çıkar.

İdris nebidedir hakikat sırrı
Işk-ı faş eyleyip, kudretin narı
Nuh Naci’de gezip kuh-i deryayı
Ol demde bildi Haydar-ı kerrari

Turna kuşu simgesi, Aleviler’in Hermes’e karşı beslediği saygının ve binlerce yıldan bu yana, ona karşı sadakat ile sürdürdükleri bağlılığın ifadesi olarak her zaman Alevi ibadetinin ve Alevi günlük yaşamının içinde olmuştur. Alevi ibadetinin esası ve bütünü olarak niteleyebileceğimiz Alevi Ayin-i Cem’ini görsel bir şölene döndüren, evrendeki en büyükten en küçüğe tüm nesnelerin sonsuz döngüsünü stilize eden Alevi semahların en çok bilineni Hermes’in ismi ile anılır. Turnalar semahı, adını ondan almıştır.

Alevi sözlü geleneği Aleviliğin kutsal kitabıdır. Alevi sözlü geleneği içindeki dizeler birer “İlahi Söz”dürler. Ahmet Edip Harabi, Alevi sözlü geleneği içinde yer alan dizelerin Aleviliğin kutsal kitabı olduğunu şu dizeler ile ifade eder.

Bu ana değin ta kalü beladan
Haberimiz vardır her maceradan
Harabi’ye ihsan olmuş Hüda’dan
Okuyoruz işte kitabımız var

Alevi ibadetinde, Alevi Ayin-i Cem törenlerinde ‘İlahi söz’ün yeryüzüne taşınmasına dedenin/zakirin ‘bağlama’sı aracılık eder. Alevi ibadetinin ayrılmaz parçası olan ve Aleviler arasında ‘telli ayet’ olarak da isimlendirilen bağlama ‘İlahi söz’e ses verendir, yere indirendir. Bu yüzden Aleviler ‘İlahi Söz’ü dile getiren bağlamanın sesinin ‘Turna Kuşu’nun (Hermes’in) sesi olduğuna inanırlar.

turnalar

Alevi nefeslerinde İlahi söz, turna kuşu ve bağlama birbirleriyle öylesine iç içe geçmişlerdir, birbirlerinin içinde öylesine erimişler, kaybolmuşlardır ki, bu üç sözcük adeta aynı öznenin farklı seslerle söylenişleri haline gelmişlerdir. Alevi dedesi sazı eline aldığında ‘ilahi söz, Turna kuşu ve bağlama’ aynı kelimenin içinde tek vücut olurlar.

Sazım sana yad düzen mi kurdular
Tellerini haddeden mi süzdüler
Yad el değip perdelerin bozdular
Sarı turnam sinen parelendi mi

Sana kelam söyler davudi diller
Şu senin sevdana maildir eller
Göğsüne takayım alışkın teller
Sarı turnam sinen parelendi mi

Beş perdeden çalınıyor bağlama
Esip firgat ilen sinem dağlama
Bulam ustasını canan ağlama
Sarı turnam sinen yaralandı mı
(Hekimhanlı) Aşık Esiri

***

Turnam gelir bizim elden
Yeni kalkmış Ağırgöl’den
N’olur konuş bizim dilden

Üç telli, dört telli, beş telli turnam
Sen olmaz isen buralarda durmam
Sen olmaz isen ben sensiz olmam
(Davut Sulari)

***

Sazım bu sesleri Turnadan mı aldın
Pençe vurup sarı teli sızlatma
(Aşık Veysel)

Ulu Mürşit Hermes’le aralarındaki gönül bağı, Alevi inanışının üzeri zarif bir gizemle örtülmüş asli tutkularından biridir. Üç kere yüce Hermes, Alevi erkânı içinde her zaman var oldu. Onun Alevi inanışı içindeki sembollerle korunmuş varlığını ancak bu sırra vakıf olanlar, ‘gözlüler’ anladılar. Görmezler onu bir uçar kuş sandılar.

Aleviliğin Kökleri, Erdoğan Çınar, Kalkedon Yayınevi, (ss.191-196)
aleviligin-kokleri

İsmailî Öğretisi – Alamut Kalesi

İsmaililik‘te de, diğer Batıni inanç kurumları gibi ketumiyet esastı ve yemin işkence altında dahi bozulmazdı. İsmaililik’te, İmamın Tanrının yeryüzündeki tezahürü olduğuna inanılırdı. İmamlık soydan soya geçerdi ve İmamın söylediği her şey doğru, yaptığı her hareket haklıydı. Tarikatın lideri olan Şeyh el Cebel (Doğanın şeyhi) İmam soyundan gelmekteydi.

İsmaililik inancına göre gökler ve yerler yedi kattır. Bu nedenle tarikatta mükemmelliğe 7. ve sonuncu derece ile ulaşılır. Bu derecenin sadece Şeyh el Cebel’e verilmesi, onun mükemmelliğine ve Tanrı ile bir olduğu inancına dayanmaktadır. Diğer İsmaililer en çok 6. dereceye kadar ulaşabilirler. Yani, ancak mükemmelliğe yaklaşabilirler fakat hayattayken onu elde edemezlerdi.

İsmaililer, Tanrının salt ışık olan yüce bir varlık olduğuna, ondan çıkmış olan tüm ruhların yine ona döneceğine inanırlardı. Onlara göre, 6. dereceye malik olabilmiş kişilerin ruhları, ölümden sonra Tanrıya dönme mutluluğuna erişirken, daha düşük dereceli kardeşlerin ve sıradan insanların ruhları, gövdeden gövdeye geçerek, dünyada acı çekmeye devam ederlerdi. İsmaililer için, yeryüzü cehennemin ta kendisiydi. Bu nedenle de, şeyhlerinin emri üzerine kendilerini feda etmekten çekinmezlerdi, çünkü, daha iyi bir hayata doğacaklarına ya da Tanrıya ulaşacaklarına inanırlardı.

Hasan Sabbah dönemi ve sonrasında, İsmaili fedailerin, kendi ölümleri pahasına Sünni yöneticilere karşı gerçekleştirdikleri suikastların altında, bu düşünce yatmaktadır. Daha iyi bir yaşam için kendi canını feda etme düşüncesini anlamayan yöneticiler, bu tür eylemlerin ancak bilinci yerinde olmayan dimağların eseri olabileceğini var saymışlardır. Bu nedenle de fedailerin, eylemlerinden önce Haşhaş içtikleri ve sahte bir cennet ile kandırıldıkları söylentileri yayılmıştır.

İsmaili öğretisi, ruhun, gövdede bulunduğu süre içinde yaptıklarından sorumlu olduğunu savunmaktadır. İyi bir kişi olarak yaşanmışsa, bir sonraki hayatta daha üst düzey birisi olarak dünyaya gelinecek ve böylece tüm aşamaların tamamlanması mümkün olacaktır. Şeriatın iddia ettiği gibi bir öte dünya, cennet veya cehennem yoktur. Cennet de, cehennem de bu dünyadadır. Yaşamını mutlu geçirmiş kişi cennette, mutsuz kişi ise cehennemdedir. Ortodoks Sünni yönetimin baskısı nedeniyle gerçek inancın gizlenerek, Müslüman görünme adeti, “takkiye”nin ilk uygulayıcıları, Sünni topluluklar içinde yaşayan İsmaililer olmuştur.

İsmaililik, Pisagorculuğun bir nevi devamı gibidir. İsmaililer, 7 sayısının kutsallığının yanı sıra, birçok görüşlerini ve bu arada beyaz kıyafetlerini, Pisagorculuğun, Makedonyalı Büyük İskender’in Mezopotamya’yı işgal ettiği sırada, öğretisinden son derece etkilenen Saabilikten almışlardır.

İsmaililerin giysileri beyaz tunik üzerine takılan kırmızı kuşaktan ibarettir. Bu kıyafet, İsmaililer’den etkilenen Templier Şövalyelerine geçmiş, onlarda beyaz kıyafet üzerine ilave edilen kırmızı bir haça dönüşmüştür.

İsmaili öğretisi, 7 dereceli bir tekamül zincirini içermektedir. Örgüte üye olmak isteyen aday, bir yıl boyunca incelemeye alınmakta, uygun görülmesi halinde özel bir törenle, kabulü yapılmaktaydı. Örgüte kabul edilenlere beyaz elbise giydirilir ve sonsuz itaat ve ketumiyet yemini ettirilirdi.

Birinci derecenin adı “Müminler” derecesiydi. Bu derecede İslamiyet ve Kur’an öğretilirdi. İsmaililer için, semavi bir dini tam manasıyla tanımayan kişi, bu dinin ötesindeki öğretileri. anlayamazdı. Müminler derecesinden ikinci dereceye en erken iki yılda geçilebilirdi.

İkinci derece sahiplerine “Mükellefler” adı verilirdi. Mükelleflere, İslam dininin yanı sıra diğer dinler de öğretilir ve tek geçerli dinin İslamiyet olmadığı, aksine tüm dinlerin aynı hedefe yöneldikleri gösterilirdi. Mükelleflerden beklenen, dış dünyada aday olabilecek kişilerle temasa geçmeleri ve onları yanlarına çekmeleriydi. Bu derecede de yükselme süresi iki seneydi. Daha sonraki derecelerde müritler altıncı dereceye kadar en erken, birer sene arayla yükselirlerdi.

Üçüncü derece, “Dai’ler” derecesiydi. Sır saklama ve ketumiyetin öğretildiği bu derecede, müritlere Muhammed ve ondan önceki yedi peygamberin yaşam ve görüşlerinin yanı sıra, tarikatın sırları da yavaş yavaş verilmeye başlanırdı. Marifet kapısı denilen bu dereceye haiz Dai’ler, tarikata girmek isteyenler hakkında araştırma yapar, haklarında karar verirlerdi. Dai’lerin bir başka görevi de, mezhep hakkında propaganda yapmaktı.

Dai” kelimesi, Arapça’da “Çağıran” anlamına gelmektedir. Dailer, kendilerinden önceki iki dereceli müritlerden sorumluydular ve aralarında kimin yükseleceğine de onlar karar verirlerdi. Dai’ler tam bir gizlilik içinde çalışırlar, Mecalis el Hikme adı verilen toplantılarda, tarikatla ilgili kararlar alınırdı. Mezhebe yeni giren müritler, bağlılık yemini ettikten sonra, İsmaili kıyafetini kuşanırlardı. Hiyerarşik örgütlenmede sır saklamak esastı. İsmaili öğretisi kitleleri değil, tek tek bireyleri hedef alırdı. Bu nedenle adaylar, Dai’ler tarafından özenle seçilirdi. Ancak gerekli eğitime sahip, ahlak düzeyi yüksek bireyler mezhebe kabul edilirdi.

Bir Dai’nin, entelektüel düzeyi yeterli, dinler ve mezhepler konusundaki bilgileri tam olmalıydı. Görevlendirildiği bölgedeki dillere hakim olmalı, gelenekleri bilmeliydi ki, İsmaililiği yeterince temsil edebilsin. Bu nedenle Dai’lerin tamamı, dönemin üstün nitelikli filozofları olmuşlar ve önemli felsefi eserler yaratmışlardır. İsmaililikte aşamalı bir eğitim sistemi uygulanmış ve zahiri bilimlerden Batıni bilimlere dereceli bir silsile izlenmiştir. Batıni bilimlerin öğretildiği dönemin en önemli eğitim müessesesi, Kahire’deki El Ehzer üniversitesi olmuştur.

Dördüncü dereceDai-yi Ekber” yani, Büyük Dai derecesiydi. Dai-yi Ekber derecesini alan müritlere “Baba” da denirdi. Onlar gerçek kapısından Tarikate girmeye hak kazanmışlardı. Daha sonraki yüzyıllarda Yesevilik‘te ve Bektaşilik‘te, en üst mertebeye ulaşanlara verilen “Baba” lakabı, İsmaililerin bu geleneğine dayanmaktadır. Dai-yi Ekber‘ler tüm Dai’lerin başı durumundaydılar. Onlar, Mecalis el Hikme’lere de başkanlık ederlerdi.

Tarikatın gerçek sırlarının verilmeye başlandığı derece, “Tarikat kapısı” adı verilen beşinci dereceydi. Bu derecede tüm dinlerin sadece, gerçeğe ulaşmak için yetersiz kalan birer yöntem olduğu anlatılır ve saliklerine, “bir yudum emenler” anlamına gelen “Zu Massa” denilirdi.

Hüccet adı verilen ve Hakikat Kapısı denilen altıncı derece, bir İsmaili’nin ulaşabileceği son dereceydi. Bu derecede evrende varolan ikilik, Tanrının üçlü vasfı ve kainatı meydana getiren dört büyük güç gibi Batıni doktrinin en önemli sırları verilir, tüm Peygamberlerin, diğer bütün din kurucular gibi sadece birer Kamil İnsan oldukları öğretilirdi. Tanrısal nurun “Işık” olduğunun belirtildiği bu derecede ona ulaşmak için derece salikleri ruhlarını arındırmak ve Kamil İnsan konumuna yükselmekle mükelleftiler. İsmaililer, Tanrıya ancak altıncı derece sahiplerinin mükemmel bir yaşam sürdükten sonra, öldükleri zaman ulaşabileceklerine inanırlardı.

Yedinci derece en mükemmel dereceydi ve Tanrısal bir niteliği vardı. Bu dereceye sadece, Tanrının yeryüzündeki tezahürü olduğuna inanılan, Şeyh el Cebel (Doğanın şeyhi) sahipti. Tüm İsmaililerin lideri olan şeyhin diğer unvanları da, “Belag-ı Azam (Kutsal Kelam Üstadı)” ve “Namus-üI Ekber (Büyük Sır Üstadı)” idi.

İsmaililikte dinler daima ikinci planda kalmış, Batıni öğreti üstün tutulmuştur. Öğretiyi o günün bilinen dünyasına yaymak için dünya, 12 bölgeye ayrılmıştır. Cezire (ada) adı verilen bu bölgeler; El Arab (Arabistan), El Berber (Berberiler), El Rum (Bizans), El Turk (Türkistan), El Deylem (İran), El Hazar (Hazarlar), El Hind (Hindistan), El Sind (Pakistan), El Zenc (Afrika), El Habeş (Habeşistan), El Sind (Çin) ve El Sekalibe (Hıristiyan Avrupa)’dır. Her bölge, bir Bölge Baş Dai’si olan ve doğrudan Dai El Duat’a karşı sorumlu olan Hücce’lerin yönetimine bırakılmıştır. İsmaililerin, Tamplier Büyük Üstadını, El Sekalibe’nin Hüccesi olarak kabul etmiş olmaları kuvvetle muhtemeldir.

İsmaililer, Müslüman dünyası üzerindeki etkilerini uzunca süre devam ettirdilerse de, Selçukluların kontrolü ele geçirmeleri karşısında giderek gerilediler. Karmeti devletinin yıkılmasından sonra Fatımiler de, önce Haçlıların saldırıları, sonra iç isyanlar ile sarsıldılar ve nihayet, Selahattin Eyyubi komutasındaki kuvvetlerce tamamen yok edildiler.

Babak-Khorramdin-imageBu gelişmeler karşısında, İsmaililer küçük kalelere sığınmak zorunda kaldılar. Bu kalelerin en ünlüsü, Hasan Sabbah‘ın komutasındaki Alamut Kalesiydi. Sabbah ve emrindeki fedaileri, Selçuklu yönetimine karşı sürekli mücadele ettiler ve hem Arap, hem de Türk Sünni ileri gelenlerinin korkulu rüyası haline geldiler.

M.S. 874’den, 1256’ya kadar Ortadoğu’da İsmaililer son derece etkin oldular. Güçleri o denli artmıştı ki, 1164 yılında, İsmaili İmamı 2. Hasan, Ramazan ayının ortasında şeriatı kaldırdığını açıklamıştı. Oruç tutmanın yanı sıra, namaz kılma ve diğer ibadet zorunluluklarının da kalktığını duyurmuştu. Oğlu, İmam 2. Muhammed de onun sistemini devam ettirdi. 

Selçuklu işgalinden sonra İsmailliğin İran‘da önemli bir güç olarak varlığını sürdürmesini mümkün kılan kişi Hasan Sabbah oldu. Aslen İran’lı olan Sabbah, Fatımi devletinin himayesindeki Kahire’deki El Ehzer üniversitesinde eğitim gördü. 1090 yılında Mısır‘dan İran‘a döndü ve çevresine topladığı İsmaili müritlerinin yardımı ile, Teberistan‘da bulunan Alamut kalesini ele geçirdi.

Alamut‘u alan ve İsmaili müritlerini birer fedaiye dönüştüren yeni bir sistem uygulayan Sabbah, Abbasi hilafeti ile Selçuklu yönetimini devirmek için girişimlerine başladı. Sabbah, örgüt üyelerine “Assasins” adını verdi. Bu kelime Arapça’da “Bekçiler” ya da, “Sır Bekçileri” anlamına gelir.

Sabbah‘ın sır bekçileri, yeniden doğuş inancı ile, sınırsız itaat koşuluyla yetiştirilmiş birer fedai idiler. Bu nedenle örgütün bir diğer adı da, “Fedayiin” oldu. Dönemin Selçuklu Sultanı Melikşah‘ın elçisinin gözünü korkutmak için seçilmiş birkaç fedainin, kendilerini kale burçlarından aşağı atmaları, ayrıca fedailerin yöneticilere karşı hayatları pahasına giriştikleri suikast eylemleri, o günün dünyasında büyük yankılar uyandırdı. Selçuklu yönetimi, Hasan Sabbah‘ı ve örgütünü yasadışı ilan etti ve Sabbah‘ın şehirlerdeki binlerce yandaşını temizledi. Sabbah‘ın en önde gelen düşmanı Vezir Nizamülmülk komutasında bir Selçuklu ordusu Alamut kalesini kuşattıysa da, Nizamülmülk‘ün bir fedai tarafından öldürülmesi, bu arada da Sultan Melikşah‘ın ölmesi nedeniyle, kuşatma kaldırıldı.

Bu karışıklığı iyi değerlendiren Sabbah, İsmaililiği tüm İran‘da, Suriye‘de ve başta Horasan olmak üzere tüm Türk illerinde yaydı. İsmaililik, 1124’de Hasan Sabbah ölene kadar gücünün doruklarında varlığını sürdürdü. Sabbah’ın ölümünü fırsat bilen vezir Kaşani, nerede görülürse görülsün tüm Batıni inançlıların öldürülmelerini emretti. Binlerce İsmaili kılıçtan geçirildi. Amaç, sapkın kabul edilen bu inancı, yeryüzünden silmekti. Ancak İsmaillilerin intikamı da büyük oldu ve başta Vezir Kaşani olmak üzere yüzlerce Sünni lider, fedailer tarafından öldürüldü. İsmaililer için sorun, varlığını sürdürme ya da yok olma sorunuydu. Fedailerin, tam yok oldukları zannedildiği sırada gerçekleştirdikleri bu eylemler yüzünden Selçuklu sultanı Sancar, İsmaililer ile barış istemek zorunda kaldı. Böylece İsmaililik bir mezhep olarak resmen tanındı ve Moğolların Alamut’u almalarına kadar da, etkin bir güç olarak varlığını sürdürdü.

Cihangir Gener

Batınî Bir Ekol: İsmailî’lik

İSMAİLİ İNANÇLARININ TÜRK VE BATI DÜNYASI ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

İsmaililik nedir? İsmaililer, kimlerdir? İslamiyet’in ortodoks inanırları tarafından yüzyıllardır sapkın olmakla suçlanan İsmaili mezhebi, hangi görüşleri savunmaktadır? Nasıl ortaya çıkmış, hangi süreçte gelişmiştir?

“Haşhaş İçenler” olarak tanıtılan İslamiyet’e ve kurulu düzene baş kaldırdığı öne sürülen İsmaililer hakkındaki suçlamalar, hangi ölçütlerde doğrudur? İsmaili Fedailer örgütü, gerçekten eli kanlı katiller, teröristler örgütü müdür?

Bu çalışmamızda, tüm bu sorulara cevap arayacağız ve bunu yaparken, resmi tarih kaynaklarından daha çok, alternatif tarihe ve gizli kalması için çaba harcanan tarihi verilere dayanacağız.

İsmaililik, İslami muhalefet hareketi olan Ali yandaşlığının bir türevidir. Muhammed’in ölümünün akabinde, yeni dinin Batınilik yanlısı grubu olan Hanifler, halifeliğe damadı Ali’nin seçilmesini istemiş ancak Sünni çoğunluğun kabulü ile, Ebubekir halife seçilmiştir. Ali yandaşları, Ömer ve Osman’ın halifeliğini de kabul etmemiş, Ali’nin kısa süreli ve iç çatışmalarla geçen halifelik döneminden sonra oğullarının katledilmeleri ile, İslamiyet günümüze kadar süren bölünme ve çatışmalara sürüklenmiştir.

İsmaililik de, Ali’nin katliamdan kurtulan torunu Zeynelabidin’in soyundan gelen Cafer Sadık’ın oğlu İsmail’in imamlığını kabul eden Batınilerin örgütü olmuştur. İsmaililik ve diğer Batıni ekoller, Ali yandaşlığı vasıtasıyla Müslümanlığı kabul etmiştir. Ancak bu ekollerin genel tutumu, Müslümanlığın ortodoks Sünni sistemini kabul etmeyen farklı inanç ve ideolojilerin Müslümanlık bünyesi içerisinde, kendi inançlarını sürdürme çabalarının ifadesidir. Nitekim, İsmaili öğretisinin felsefi ve örgütsel boyutu, kadim Babil ekolüne ve Pisagoryen öğretilere dayalı Saabi inançlarının, Maniciliğin, Neo Platonculuğun, Hermetizmin, kısaca o güne kadar var olan Batıni ekollerin bir devamı olduğunu açıkça göstermektedir.

İslamiyet’in, kendi bünyesinde var olan, Hanif dinin Batıni felsefesi ve kimi uygulamalarının dışında, Sünni yönetimin Batıni ekollerle ilk karşılaşması, Mısır‘ın Müslüman güçlerce fethi sırasında meydana geldi. İslamiyet’in Arap yarımadasından çıkıp tüm Ortadoğu’ya yayılmaya başladığı sırada Mısır’da halkın bir bölümü Hıristiyan, bir miktarı Yahudi ama büyük çoğunluk eski çok tanrılı din taraftarıydı. Mısır’ın Batıni inanç sisteminin merkezi olan Osiris mabedi yıkılmış ve rahiplerin büyük bölümü Kudüs‘e geçmişlerdi. Ancak Batıni doktrin, varlığını kuşaktan kuşağa sürdürüyordu. Doktrinin başlıca kaynağı, İskenderiye’deki Yeni Eflatuncu İskenderiye Okulu idi.

Uzun zamandır güçlü bir devlet yapısından uzak olan Mısır, muazzam İslam orduları karşısında fazlaca direnmeden teslim oldu. Onların, Hıristiyanlar ya da Yahudiler gibi kendi inanış biçimlerini koruma lüksleri yoktu. Çünkü Müslümanların gözünde Tanrı yoluna döndürülmesi gereken putperest kafirlerdi…Müslüman oldular.

Halife Ömer döneminde fethedilen Mısır‘da, yeni yönetimin ilk işi, daha önceki çağlarda olduğu gibi İskenderiye okulunu dağıtmak ve bu okulda asırlar boyunca toplanmış olan ve hemen her fetihten sonra yakılan muhteşem İskenderiye kitaplığını, Romalılardan sonra bir kez daha yakmak oldu. Okulun üyesi filozofların yapabilecekleri tek şey vardı. Müslüman olmak ve öğretilerini İslam’i bir çerçeveye oturtmak. Bunun için filozoflar, İslamiyet’in içindeki Batıni muhalefetten yararlandılar. Hilafet iddiaları nedeniyle Ömer‘in karşısında olan, Peygamberin damadı Ali‘nin yanını tuttular. Bu filozoflar, Ali yandaşları olarak, İslamiyet’e bambaşka bir boyut getirdiler. Fatımilik olarak adlandırılan bu mezhebin bünyesinde, Sünnilerin önerdiği İslam dini anlayışı değişti. Yaratana tapınma olgusu yerini, Tanrı-evren-insan üçlemesinden oluşan varlık birliğine bıraktı. Sünni ortodoks Müslümanlar bu durumu derhal sapkınlık olarak nitelendirdi. Ama yapabilecekleri bir şey yoktu. Karşılarındakiler, Peygamberin damadının yandaşıydılar ve hepsi de Müslüman’dılar.

Bu inanış biçimi, Arapların Müslümanlaştırdığı halklar arasında öyle yayıldı ki, Şiilik adı altında, birbirine hiç benzemeyen Zerdüşti İranlılar, Mısır’lı Fatımiler, Şamanist Türkler, aynı çatı altına toplandılar. Hepsinin de Ali yanlısı görünmesine karşın Şiiliğin, Alevilikle, Batınilikle ve Dürzilikle benzeşmemesinin altında yatan gerçek budur. Zerdüşt yanlıları, kendi dinlerinin birçok normunu koruyarak Şii, Şamanist Türkler Alevi ve Mısır’lılar ile Ali’yi savunan diğer bazı Arap kavimlerinin bugünlerdeki ardılları da, Dürzi ya da diğer bazı Batıni mezheplerin üyeleri olmuşlardır.

İslamiyet’i kabul eden İskenderiye okulu mensupları, derhal Yunanlı filozofların ve özellikle de Pisagor ve Eflatun‘un eserlerini yaymaya başladılar. Kuran’daki bazı deyişlerden ilham alan filozoflar, “Tanrının sıfatlarından birisi de Alim’dir. Bu yüzden Tanrıya en yakın kişiler bilginlerdir” diyerek, kendilerine bir koruma kalkanı kurdular ve öğretilerini bu hüviyetleri çerçevesinde, daha da rahat yayma fırsatı buldular.

Yeni Eflatuncu filozofların etkileri kuşaktan kuşağa yayılarak sürdü. Filozoflar bu akıma Tasavvuf, kendilerine de Sufı adını verdiler. Onların görüşlerinden etkilenen birçok kişi ve mezhep oldu. Öyle ki, zaman içerisinde Sünni görüşlü mutasavvıflar dahi ortaya çıktı.

Sufiler, Mısır‘ın yanı sıra Mezopotamya‘da da son derece etkiliydiler. Basra‘da çok güçlü bir sufi merkezi, “İhvan-ı Sefa” oluşmuştu. Gizli dernekler haline getirdikleri mekânlarda bir araya gelen sufiler Bağdat‘ta da aynı merkezi kurdular. Abbasiler döneminde Bağdat‘ın İslam dünyasının başkenti haline gelmesi, sufiliğin de tüm Müslüman dünyasında yaygınlaşmasına neden oldu. Sufi önde gelenlerinin üyesi bulunduğu Karamiler mezhebi, İskenderiye, Kahire, Bağdat, Basra’nın yanı sıra, Kudüs‘te, Türkistan‘ın birçok kentinde ve Gazze Sultanlığının hemen her köşesinde tekke kurdu. İslamiyet’in Sünni taraftarlarına karşı Sufiler, son derece akılcı ve gizli bir savaş sürdürürken, Sünnilerin karşısına açıkça çıkan Şii’ler bir süre sonra yenilmekten kurtulamadılar. Buna karşın, Emevilerin saltanatları sırasında uyguladıkları baskı ve zulüm, Batıni Müslümanların ortodoks Sünnilere karşı nefretlerinin içten içe sürmesine neden olmuştu. Bu nefret, İsmaili ve Fatimi ayaklanmaları ile doruk noktasına ulaştı.

Ali‘nin iki oğlunun ve pek çok yandaşının Kerbela‘da öldürülmelerinden sonra, sağ kalan tek torunu Zeynelabidin‘in ve onun soyundan gelenlerin, Şii mezhebi inanırlarına İmam olmalarını Sünni yöneticiler kabul ettiler. Ancak bunu, Şiileri kontrol altında tutabilmek için yapıyorlardı ve İmamların hepsi, yönetimin elindeki birer kuklaydı. “İsmaililer”, İmam Cafer Sadık‘ın oğlu İsmail‘in imamlığını kabul eden Karamilere verilen ad oldu. Öte yandan köklerini, Peygamberin ortodoks Sünnilerce öldürülen kızı, Ali‘nin karısı Fatma‘ya kadar götürmeleri nedeniyle de Mısırlı Ali yandaşlarına, “Fatımiler” adı verildi.

İsmaililerin hedefi, filozof Farabi‘nin deyimi ile, “gerçek akıl devletini, kardeşliğe ve eşitliğe dayanan bir cumhuriyeti kurmaktı”. İmam İsmail‘in ölüm yılı M.S. 760 olduğuna göre, İsmaili mezhebinin de bu tarihlerde kurulduğu sanılıyor. Ancak, 7 dereceli inisiasyona dayanan İsmaili örgütlenmesine, İsmaili Şeyh El Cebel‘i, Meymun oğlu Abdullah döneminde başlandığı biliniyor.

İlk İsmaili devleti M.S. 874’de Hamat Karmat tarafından, İran körfezinin güneyindeki Lasha‘da kuruldu. Yaklaşık 150 yıl kadar varlığını sürdüren bu devlet tamamıyla laikti. Karmatiler adı verilen ve bir meclis tarafından yönetilen bu devletin orduları M.S. 929’da Mekke‘yi işgal etti ve Kabe‘deki kutsal kara taş “Haceri Esved”i alarak Lasha‘ya götürdü. Bu arada mezhebin Ortadoğu’ya yayılmış diğer kolları da boş durmuyor, başta Bağdat olmak üzere tüm büyük İslam kentlerinde, gizli İhvan-ı Sefa dernekleri halinde örgütleniyorlardı. Karmatlar bir süre sonra Bağdat ve tüm Mezopotamya’yı kontrol eder hale geldiler. Bağdat‘taki halife tam anlamıyla bir kuklaya dönüşmüştü ve ipleri de Lasha‘daydı. Mütezile akımının Bağdat‘ta ortaya çıkışı işte böyle bir ortamda gerçekleşti. Sünni İslami otoritenin yokluğundan faydalanan sufiler, her türlü dini ve siyasi fikri tartışır hale geldiler. 10. yüzyılda, Bağdat hilafeti, yönetimi laikleştirmek zorunda kaldı. Halifeler, teokratik birçok ayrıcalıklarının yanı sıra, örneğin Cuma namazında adlarına hutbe okutmaktan bile vazgeçtiler. Namaz kılma, oruç, haç gibi ibadet zorunlulukları kaldırıldı. Bu arada, kadınların da erkekler ile eşit olduğu kabul edildi.

Karmatlar, Bağdat hilafetinin ricası üzerine, Haceri Esved‘i Kabe‘deki eski yerine koymayı kabul ettiler. Bağdat‘ta yönetim, “Umera” denilen, İhvan-ı Sefa derneklerine dayanan sufilerin elindeydi. İslamiyet’in başkentindeki bu ortam İran‘dan Türkistan‘a ve Endülüs‘e kadar birçok yerde yankılarını buldu.

M.S. 909’da, İsmaili inançlı bir başka devlet, Fatimiler, Mısır’da kuruldu. Karmetiler gibi Fatimiler de, İsmaililiğin 6. derecesine sahip inisiyatik bir meclis tarafından yönetiliyordu. Bu meclislerin başında 7. dereceye sahip İsmaili şeyhleri, devlet başkanı konumunda yer alıyorlardı.

Fatımiler, piramitleri ve mabetleri inşa eden Mısırlı eski sanatkar loncalarını ihya ettiler ve yeni bir örgütlenme ile bu loncaları kalkındırdılar. “İzciler” anlamına gelen “Fütüvve” adı altında, genç İsmaili sanatkarlardan kurulu muazzam bir askeri güç oluşturuldu. Diğer tüm Batıni örgütlenmelerde olduğu gibi, Fütüvve’de de, derecelere dayalı bir sistem esastı. Toplam 9 dereceden oluşan Fütüvve teşkilatının ilk derecesi Nazil, ikincisi Tim Tarik, üçüncüsü Meyan Beste derecesi idi. 4. derece Nakip Vekili, 5. derece Nakip ve 6. derece de Baş Nakip dereceleriydi ki, bu derece müntesiplerinin en önemli görevleri askeri örgütlenmeyi düzenlemek ve her türlü töreni yürütmekti. 7. derece saliklerine kardeş anlamına gelen “Ahi” adı verilirdi.

Türkler arasında yaygınlaşan, Fütüvvenin yan kuruluşu Ahilik, adını bu kaynaktan aldı. Fütüvve içinde Ahi‘lerin görevleri şeyh yardımcılığı mertebesindeydi. 8. derece, her biri kendi teşkilatının başında olan şeyhlerin derecesiydi. 9. derece ise, tıpkı İsmaili örgütlenmesinde olduğu gibi sadece bir tek kişiye, şeyhlerin şeyhine verilirdi. Tüm Fütüvve teşkilatının lideri olan ve sadece devlet başkanı konumundaki Şeyh el Cebel‘e karşı sorumlu olan bu kişinin unvanı, “Şeyhüssüyun” idi. Fütüvvenin, o sıralarda giderek güçlenen Sünni inançlı Selçuklular’a karşı koyabilecek bir kuvvet olması amaçlanmıştı. Bu kuruluş daha sonra, Selahattin Eyyubi döneminde Sünni Müslümanlarca da benimsendi ve aynı adlı örgütlenmeyi Sünniler de uyguladı. Yine bu örgüt, Ahilik adını alarak, Türkler arasında yaygınlaştı.

Cihangir Gener

(Devam Edecek)

 

Benim Kâbem İnsandır

Alevî Mânâ Dilinde; Hac, Kâbe… Nedir?

Uzunca yazmaya gerek yok aslında, öncelikle Taife-i Işık‘ların (yani Alev-î Âşıklar’ın) dizelerine bir bakalım:

“Gönül Bir Kâbedir, Yap Da Ol Hacı !”
(Davut Sularî)

“Kimi Sevap İçin Kâbe’ye Varır
Kâbe Kapınızda Bilmez Misiniz

Bir gönül yapması yüz bin hac olur
Siz gönül yapmasın bilmez misiniz”
(Tüccarî)

“Kaşların bismillah, yüzün Beytullah !”
(Sıdkı Baba)

(Beytullah: Kâbe, Tanrı’ın evi !)

995840_1426588840913260_1466447999_n

“Hacılar hac’a giderken çölde görseler seni
Hayran olur mat kalırlar vaz gelir hac’dan geçer”
(Kul Nesimî)

“Kıblem sensin yüzüm sana dönerim
Mihrabımdır iki kaşın arası”
(Pîr Sultan)

“Kıble’siyem sadıkların, mâşukıyem âşıkların
Mansûr’uyem lâyıkların, çün Beyt-ül Ma’mur olmuşam”
(Seyyid Nesimî)

(Beyt-ül Ma’mûr: kısaca, zahirde; meleklerin kâbesi. Ve melekler âdeme secde eder! “Bana eğilsin melekler/Madem ki ben bir insanım”. Bâtın’da; hakk’ın tecelligâhı olan gönül evi yani İnsan. “İnsan hakk’ta hakk insanda/Arıyorsan bak insanda” Daimî)

“Dost senin yüzünden özge Ben kıble-i can bilmezem”
(Pîr Kaygusuz Abdal)

“Yunus Emre der hoca
Gerekse bin var hac’a
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir”
(Pîr Yunus)


bv


Her ne arar isen kendinde ara,

Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da degildir

• HACI (!) Bektaş-ı Velî •

Evet Hacı Bektaş, Hâce* değil!

(*Hace= Hoca)

Son zamanlarda (ki bir ara ben de bu hatayı yaptım) bazı Alevîler, islamî terimlere olan fobilerinden olsa gerek, Bektaş-ı Velî‘ye Hacı denmemesi gerektiğini savunuyor. Onları bu yanlışa götüren HACI kelimesini islamın şeriatına göre değerlendirmelerinden kaynaklanıyor.

Yukarıdaki Hakk Âşıkları’mızın dizelerinde Âlevilerin HACI, KÂBE, KIBLE, BEYTULLAH, BEYT-ÜL MA’MUR gibi islamî terimleri hangi mânada kullandıkları gayet açık diye düşünüyorum.

Peki neden islamî terimler?

1. Takiyye!

2. Aynı toprakları, aynı tarihi, aynı dili paylaşıyoruz!

3. Alevî’lik Ezoterik-Mistik-Felsefî bir Öğreti, kısacası: YOL’dur, ve asl’olan kullanılan sözlerin zahirî anlamlarına değil öz mânalarına ermek!

“Aslına Ermektir Hüner” (Hüdaî)

Sözü Seyyid Nesimî‘nin dizeleriyle noktalayalım ve…Açılsın Meydan ! Görünsün Rahman!

“Seni bu hüsn-i cemalin, bu kemal ile görüp,
Korkdular Hakk demeğe, döndüler İnsan dediler”

Gerçeğe Hû!

(Şahin Kaya)

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑