Ara

Alevîlik

Yol Erkân Meydan

Etiket

Devriye

Devriye İlmi Üzerine

Alevî-Bektaşî-Kızılbaş inancının yüzyıllar öncesinden günümüze taşınması, Ulu Ozanlarımızın dizeleri sayesinde olmuştur.

Gelmiş geçmiş bilim-felsefe düşünürlerinin fikirlerinde de görülen birçok temayı yine ulu ozanlarımızın dizelerinde görüyoruz. Alevî-Bektaşî-Kızılbaş inancıyla yoğrulmuş, kemâle ermiş ozanlara ait olan dizelerden yola çıkarak birkaç örnek verelim;

Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişinlerinden Şir’i Bektaş Çelebi, Devriye adlı şiirinde şöyle diyor:

Cihan var olmadan ketm-i âdemde
Hakk ile birlikte yektaş idim ben
Yarattı bu mülkü çünkü ol demde
Yaptım tasvirini nakkaş idim ben

Henüz Âdem, kâinat-evren yok iken ben Hakk ile birlikte idim; Hakk’ın, evrene hayat veren varlığın özünde idim ve kâinat-evren varlığımızdan var oldu. Onu nakış gibi işleyen, biçimlendiren bendim.

Ana’sırdan bir libasa büründüm
Nar-u, bad-ü, ab-ı Hâk’ten göründüm
Hayr’ül-beşer ile dünyaya geldim
Âdem ile bile bir yaş idim ben

“Devr-i daim ile ateş, hava, su, toprak” dört ana elamandan vücut buldum. Canlıların içerisinde aklı, fikri, yaratıcı özelliği olması itibarıyla en hayırlısı idim ve Âdem var iken ben de var idim” diyor.

Âdem’in sulbünden Şit oldum geldim
Nuh u Nebî olup Tufan’a daldım
Bir zaman bu mülke İbrahim oldum
Yaptım Beytullah’ı taş taşıdım ben

İsmail göründüm bir zaman ey can!
İshak, Yakup, Yusuf oldum bir zaman
Eyyüp geldim çok çağırdım El’aman
Kurt yedi vücudum kan-yaş idim ben

Âdem’den Şit olarak doğan ben idim, Nuh Nebi, Beytullah’ı yapan İbrahim ben idim. İsmail, İshak, Yakup, Yusuf ben idim. Vücuduna kurtlar düşen, Eyyüp Nebi ben idim diyor.

Felsefî açıdan yüzyıllar önce yaşayan peygamberleri özünde anlayıp, onların insanlığa verdiği hizmeti bugün de kendisinin vermeye çalıştığını ve mânâda onlarla bütünleştiğini söylüyor diyebiliriz.

İnançsal açıdan da Viranî Baba’nın bir beytinde şöyle derken,

Bin bir dondan baş gösterdi Mürteza
Biz bir bildik dedik Allah-Eyvallah

Şah-ı Merdan Ali’nin zahirde farklı zaman, mekân, don (beden) ve isimlerde gelen, ama gerçekte bir olan Hakk’ın varlığını temsil ettiğini anlatıyor.

Şu fena mülküne çok gelip gittim
Yağmur olup yağdım ot olup bittim
Urum diyarını ben irşad ettim
Horasan’dan gelen Bektaş idim ben

Şir’î burada, fiziğin de konusu olan, “Evrende hiçbir madde yok olmaz, yoktan da var olmaz” ilkesine dayalı “Maddenin Korunumu Kanunu”nu öngörüyor. Bu dünyaya çok defa gelip gittim, bedenimin eridiği toprağa düşen yağmur ve o topraktan çıkan ot ben idim. Anadolu’yu irşat eden Horasan’dan gelen Hünkâr Hacı Bektaş Veli ben idim derken de mânâda aynı düşünceyi paylaşmasını, içselleştirmesini ifade ediyor.

Şimdi hamdülillah Şir’î dediler
Geldim, gittim, zatım hiç bilmediler
Kimseler bu remzi fehm etmediler
Her gelen mahlûka kardaş idim ben

“Şimdi (dünyada bulunduğum anda) bana Şir’î dediler. Bu dünyaya çok geldim, gittim, ama sırrımı kimseler bilmedi. Her gelen varlığa kardeş idim.”

Bilim adamları, “Evren başlangıçta bir ışık ya da enerji kütlesiydi. Bazı koşullar sonrasında büyük bir patlama oldu ve o enerjinin çözülmesi sonucunda da bütün canlı ve cansız varlıklar evrimleşerek hayat buldu” derler. Şir’i Bektaş Çelebi, bu noktayı işaret ederken aynı zamanda bütün varlıkların Hakk’ın bir tezahürü (görünür hali) olduğunu, dolayısıyla O’ndan var olduğunu söylüyor.

Büryanî Baba bir deyişinde,

Canlı cansız cümlemiz bir nesneden
Var oluyor bu bir hikmet sultanım

derken, Edip Harabî de şöyle diyor:

Daha Allah ile cihan yok iken
Biz anı var edip ilan eyledik
Hakk’a layık hiçbir mekân yok iken
Aldık hanemize mihman eyledik

“Hakk’ın varlığını, hikmetini hiç kimse bilmez iken, aklımız, bilincimiz ve inancımız sayesinde onu keşfettik ve varlığını ilan ederek felsefi anlamda biz yarattık. Hak bizimle var olup, gönlümüze mihman oldu.” diyor.
Âşık Veysel de zahirde sevgiliye yazıldığı düşünülen şu deyişinde,

Güzelliğin on para etmez
Bu bendeki aşk olmasa
Eğlenecek yer bulaman
Gönlümdeki köşk olmasa

mânâda aşkımız olmasaydı Tanrılığının değeri olamazdı; gönlümüz olmasaydı varlığını gösterecek başka yer/mekân bulamazdın derken, ne kadar güzel ifade ediyor?

Aynı mânâyı dile getirmiş olan Edip Harabî, ünlü devriyesinin ikinci dörtlüğünde şöyle diyor:

Kendisinin henüz ismi yok idi
İsmi şöyle dursun cismi yok idi
Hiçbir kıyafeti resmi yok idi
Şekil verip tıpkı insan eyledik

Hakk’a, Elif, Allah, Cabbar, Settar, Gaffar, Hûda, Rab, Tanrı, vb., isimlerini biz verdik. Onu Sıfat-ı Âdem’de tecelli eden varlık olarak, biz beyan ettik.

Daimi Baba,

Kâinatın aynasıyım
Madem ki ben bir insanım
Hakk’ın varlık deryasıyım
Madem ki ben bir insanım

dizeleriyle, Hakk’ın Âdem’de tecelli ettiğini, yol süreğimizde ibadetin cemal cemale olduğunu, kıblegâhımız ve secdegâhımızın bu sebeple Âdem olduğunu ne kadar güzel ifade etmiştir.

Hallac-ı Mansur da; “En-el Hak” diyerek söyleyecek bir söz bırakmıyor.

Bu ölümsüz eserleri anlayıp, yaşamımıza aktarabildiğimiz ölçüde Alevî-Bektaşî Yolu’nun derinliğini ve özünü kavrayabiliriz. Kendi kabına bile sığmayan, dinler üstü diyebileceğimiz ve sevgi üzerine inşa edilen, insan merkezli Alevî-Bektaşî-Kızılbaş inancını, ancak bakmadan gören, demeden duyan İnsan-ı Kâmillerin, Âşık-ı Sadıkların ve Ulu Ozanlar‘ın dizelerinden daha net anlayabiliriz.

“Âşıkın sözü, Kuran’ın özü” diye muhabbetlerde dile getirdiğimiz dizeleri yine Edip Harabî;

Ey vaiz-i riyakâr
Kur’an’ı bilmiyorsun
Gel bizden anla zira
Kur’an kelamımızdır

Cevrî Baba da;

Cevri bunda dilli Kur’an
Hem erkânlı yollu Kur’an
Elimiz de telli Kur’an
Gideriz Hakk’ın izinden

derken bağlamanın ve müziğin Alevî-Bektaşî inancı içerisindeki önemine dikkat çekmiştir.

Yüzyıllar boyu duygularımızı, düşüncelerimizi, yaşam felsefemizi, inanç ve ibadet anlayışımızı bağlamanın tınısı eşliğinde ifade etmiş ve onu Telli Kur’an olarak kutsamışız. Bizim dilimizle söylediğimize o da teliyle eşlik ediyor. Bu saz-söz bütünlüğü sayesinde kültürümüzün ve inancımızın bu günlere geldiğini biliyoruz. Ozan damarından gelen ve bu geleneği karınca kararınca sürdüren bir ozan olarak, buna böyle inanıyorum.

Aşk ile…

Dertli Divani

Ammonius Saka’nın Felsefesi

Sudûr Sistemi

Ammonius Saka Felsefesini, Plotinus‘un Enneads adlı eserinden ve Ammonius Saka‘ya izafe edilen “Sözde Ammonius’çu Eserler”den hareketle ortaya koymaya çalışıldığında felsefesinin bel kemiği, İslam düşüncesinde “Sudûr“, “Feyz” ve “Tecelli” denen, Yunan ve Latin düşüncesinde “Aporrhoia” ve “Emanatio” kavramlarıyla ifade edilen metafizik ve kozmoloji anlayışı oluşturur. Tasarımın üç temel ilkesi vardır: Mutlak Bir, Küllî Akıl, Küllî Nefs.

Mutlak Bir

Ammonius Saka‘nın sudûr sistemi’nin ilk ve en üst ilkesi Mutlak Bir‘dir. Mutlak Bir, Varlığın kaynağı ve sebebi olan Yüce Valık’tır. Her yönden Bir’dir. Mükemmel ve ezelidir. Gerçek varlık, Mutlak Bir‘dir. Eşi ve benzeri yoktur. Varlığı ne zamandadır; ne de mekândadır. Hareketsizdir ve değişmez. O’nun ne olduğunu tam olarak bilemeyeceğimizden O’na şu veya bu nitelikler yükleme imkânımız yoktur. [Plotinus: Enneads, IV,3.17; V, liv1, ch.6.1.7.8, 2.1; VI, 9.1, 9.3, 9.9]

Hıristiyan, Yahudi ve Müslüman filozofların çoğunluğu, Ammonius ve Plotinus‘un Mutlak Bir‘i ile Tanrı‘yı kast ettikleri konusunda birleşmişlerdir. Bunda Simplicius‘un Ammonius Saka‘nın bazı sözlerini nakletmesi de rol oynamıştır. Simplicus, Ammonius Saka’nın Aristo‘nun Tanrı‘sını etkin ve gayî neden olarak anladığını ve kendi Mutlak Bir‘ini de böyle anlattığını söylemiştir. [Simplicus: Physica Auscultatio, 1361 nff.; Adamson [P.]: The Arabic Plotinus, London, Duckworth, 2002, s. 183-184]

Küllî Akıl

Mutlak Bir‘den ilk taşan varlık Küllî Akıl‘dır [Nous]. Mutlak Bir‘den sonra en mükemmel varlık, Küllî Akıl‘dır. Mutlak Bir‘in misalî’dir [image]. Bölünmez ve parçalanmaz. Mutlak Bir‘i ve kendisini akleder. Kendisini akletmesinden bütün akıllar ve ölümsüz şeyler kendisinden taşar. Mutlak Bir‘i akletmesinden de Küllî Nefs taşar. [Plotinus: Enneads, V, 1.4, 6, 7]

 Küllî Nefs

Küllî Akıl‘dan ve onun aracılığıyla Mutlak Bir‘den çıkan veya taşan üçüncü ilke, Küllî Nefs‘tir. Küllî Akıl‘dan sonra ikinci mükemmel varlık, Küllî Nefs‘tir. Külli Akıl‘ın misalî’dir [image]. Küllî Nefs kendisini düşündüğünde, aklettiğinde, diğer nefsler ortaya çıkar. Bu nefsler, madde ile birleşince, bitki, hayvan, insan gibi canlı türler oluşur. [Plotinus: Enneads, IV, 8.3, 9.1 ve 2; V, 1.3, 2.1, 6.4; VI, 3. 22.]

Ammonius Saka, Mutlak Bir’den bütün manevi varlıkların ve maddi olanların sudûr etmesini, yani taşmasını, kendine has benzetmesiyle Güneş‘e ve ışıklarına benzetir. Mutlak Bir, hem varlıkları oluşturur; hem de Güneş gibi onları manevi olarak aydınlatır. Bu açıdan Ammonius‘un bu görüşü ile Suhreverdî‘nin [1155-1191] İşrak felsefesi arasında büyük benzerlikler vardır.

İşte Ammonius-Plotinus Felsefesi’nin Sudûr anlayışının ve kozmolojisinin özeti budur. Böyle bir sudûr anlayışını olduğu şekliyle Yunan felsefesinde yoktur; bazılarının ilişkisini kurduğu Hind ve Zerdüştlük düşüncelerinde de yoktur. Bize göre sudûr düşüncesinin kaynağı eski Türk Tengri ve Kam [kamlık] anlayışıdır. Bir Sakalı olan Ammonius, Türk soyluların bu anlayışını, çağının felsefesiyle yeniden yorumlayarak felsefesinin temelini oluşturmuştur.

ame

Düalizm ve Ruhun Ölümsüzlüğü

“Ruh” ve “Ruh ve Beden İlişkisi” adlı eserlerinden anlaşılacağı gibi, Ammonius Saka‘ya göre insan, ruh [nefs] ve beden denen ve biri diğerine indirgenemeyen ayrı iki tözden oluşur. Ruh, bedenden [maddeden] tamamen ayrı bir töz‘dür [cevher]; ne maddedir; ne de maddî’dir. Ruh bedenin yaşam ilkesidir. Ruh ölümsüzdür; buna karşı beden ölümlüdür ve bozulur. Ruh akleden, düşünen bir töz olduğu için, insanın benliğini oluşturur. Bütün insan ruhları, aynı Küllî Nefs‘in tözünden oldukları için hepsi aynıdır.

Ruh‘un madde olmadığına dair Ammonius Saka bazı kanıtlar ileri sürmüştür. Bunlardan birisi, ruhun kendisinden hareket gücüne sahip olmasıdır. Rüya da ruhun bedeni terk edip geri gelmesidir. Ona göre, eğer ruh bedene bağlı ve bağımlı olsaydı; bedenin hareketsiz olduğu durumda ruhun da hareketsiz kalması gerekirdi. Kendisinden taştığı evrensel ruh veya nefs gibi insan ruhu da her tarafa hareket edebilir. Beden ruhu sınırlayamaz. Bu açıdan Eflatun‘un aksine Ammonius bedenin ruh için bir hapishane gibi olmadığını düşünür. Diğer bir kanıt da, bedenin cisimsel şeylerle beslendiği halde ruhun onlarla beslenmediği görüşüdür.

Ammonius Saka, ruhun bedenle birleşmesini “sempati” ile açıklar. Yani ruh ve beden arasındaki manevi karşılıklı çekim gücüyle. Birleşmenin fiziksel veya mekânsal olmadığını söyler. Ruhun bedenle birleşmesiyle tabiatında ve özünde bir değişiklik olmaz.

Sadece ölümden sonra değil; ruh henüz bedendeyken insan tefekkür, tezekkür ve teemmül yoluyla Evrensel Akla ve Mutlak Bir‘e ulaşır ve onlarla ittisal edebilir. Bu tasavvuftaki “Fenâ Fi’llah” düşüncesine benzeyen bir şeydir.

Kaynakça: Yunanistan’da Saka Türk’ü Üç Filozof, Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar, Akçağ Yayınları.

[Şahin Kaya]

Kaygusuz Abdal’ın Dilinden Alevîlik

Vahdet-i Vücûd (Panenteizm) – Vahdet-i Mevcûd (Panteizm)

Hulûl (Enkârnasyon) – Devriye (Reenkârnasyon)

«Bilindiği üzere tasavvuf tarihinde ilk defa, Bayezid-i Bistâmi, Cüneyd-i Bağdadî ve bilhassa Hallâc-ı Mansûr gibi, IX. ve X. yüzyılların büyük mutasavvıflarında kendini belli etmeğe başlayan Vahdet-i Vücûd telakkisi, asıl XIII. yüzyılda Muhyi’d-Dîn b. el-Arâbî ile muhteşem bir metafizik sistem haline gelmiş bulunuyordu. Bu yüzyıldan itibaren, İslam dünyasında bir çok tasavvuf mektebi bu sistemden kendi yapısına göre etkilendi ve yeni yorumlara ulaştı. İşte Kalenderî zümreleri de aynı şeyi yaptılar.

Yüksek zümre Kalenderîliğinin bu kompleks metafizik telakkiyi iyi hazmetmesine rağmen, popüler Kalenderîlik’te…Vahdet-i Mevcûd‘çuluğa, yani panteizme dönüşmüştür. Özellikle Hurûfîliğin Kalenderî zümreleri içine girmesinden sonra, bu panteist telakkİ daha da pekişmiş ve yaygınlaşmıştır.» (s.149)

img.phpBudalanâme, Kitab-ı Miğlâta, Vücudnâme, Risale-i Kaygusuz Abdal ve Saraynâme, ve nihayet Dilgûşa gibi eserler, Kaygusuz Abdal‘ın iyi bir tahsil gördüğünü ve iyi bir tasavvuf kültürü aldığını gösteriyor… Vahdet-i Vücûd telakkisinin tamamiyle hakim bulunduğu bu eserler, gerek Kaygusuz Abdal, gerekse şeyhi Abdal Musa ve bu ikisi çevresindeki Kalenderî (Rum Abdalı) zümrelerinde bu telakkinin hakimiyetini kesin bir şekilde ispat etmektedir.

Zaman zaman sakalı kırkık (kazınmış) bir Kalenderî şeyhi olduğunu belirtmekten sakınmayan Kaygusuz Abdal, bazan açık ve çoşkun ifadelerle Vahdet-i Vücûd telakkisini dile getiriyor, bazan de semboller kullanıyor:

“Zira bu vücud bir dükkândır. Sana kiraya verilmişdir. İçinde oturub rençberlik idesin ve ol dükkan içinde gizlü hazîne vardur. İmdi dükkân elde iken kazub ol hazîneyi bul”

derken, hiç şüphesiz Allah ‘ı, onun insanda gizli olduğunu kastetmektedir.

“Pes imdi tahkîk bil kim Hak Telâlâ’nın evveli ve âhiri ve üsti ve altı ve sağı ve solu ve öni ve ardı yoktur. İbtidâ ve intihâsı yoktur. Bir bahr-i bi-kenardur ki cümle âlemi kaplayubdur. Yani cümle mevcudatın vücudunda Hak mevcuddur”

ifadesinde ise, bu inancı çok açık bir şekilde dile getirmektedir.

Hak’a minnet cânum küllî nûr oldı
İçüm taşum nûr ile ma’mûr oldı
Uyandı devletüm gaflet hâbından
Bir ile varlığım küllî Bir oldı

Hak’a minnet ki Hak cümlede mevcûd
Kamû şeyde görinen nûr-i Ma’bûd

mısrâları ise, ayın şekilde Vahdet-i Vücûd telakkisini açık seçik olarak belirtiyor. Biz Dilgüşâ‘da da bu tarz açık ifadelere rastlıyoruz. Mesela;

Bakan her yâna Sultan’ı görür pes
Dahi hiç gayrı yok k’ânı görür pes

Dahi hiç gayrı görünmez cihanda
Hemân Hak’dur görinen her mekânda

beyitleri, veya;

Kamû eşya içinde doludur Hak
Eğer görmek dilersen gözin aç bak

Neye baksan görinen ol Kadîm’dür
Dahi kim var hemân Hayyü’l-Alîm’dür

mısrâları ile, nihayet,

Kamû Hak ile vuslat oldı
İrüşdi birlik ikilik mat oldı
Şeyâtîn kalmadı gitti aradan
Yaradılmışda bulundı Yaradan

ifadeleri bunun tipik örnekleridir. Dilgüşâ’daki mensur kısımlar da bu telakkileri yansıtır:

“Bu çölde neyi kaybettin neyin peşindesin? Eğer Allah’ı bulmak istiyorsan, O senin bütün vücûdunu kaplamıştır… Senin dışında hiç bir şey yokdur, ne varsa sendedir”…”Pes ışk eri oldur ki aklı mîzan ide, ışkı delîl ide, nefsi zelîl ide. Özini bile, ârif ola, Hakk’ı kendi vücudunda bula.”

Kaygusuz Abdal’da Vahdet-i Vücûd’un hulûl (enkârnasyon) inancını andıracak son derece çoşkun ifadelerine de rastlıyoruz:

Kamû şeyde menem ayn-ı hakîkat
Sıfât-ı Zât-ı Mutlak bahr-i hikmet

Muhît-i zevrak menem Hak menemdür Hak menem
Tamû vü uçmağ menem cümle mekân bendedür

Evvel ü Âhir menem Ganî ve Fakîr menem
Zâkir ü mezkûr menem küfr ü îman bendedür

Cümleye ma’bud menem Kâ’be menem put menem
Âdem’e maksûd menem işde fulân bendedür

beyitleri bunun çarpıcı örneklerindendir. Buna benzer kuvvette olmasa bile, Kitab-ı Miğlâta’da da;

Cümle âleme sultan ben oldum
Saâdet gevherine kân ben oldum
Ben ol bahr-i muhîtim her gönülde
Velî bu sûret-i insan ben oldum

diyen Kaygusuz Adal,

Benem Ferd ü Vâhid Fâil-i Mutlak
Benem cümle gönülde sırr-ı muallak
Benem Bâtın olan cümle zâhirde
Benem mellâh menem muhît-i zevrak

mısrâlarıyla Vahdet-i Vücûd’u kuvvetli bir tarzda terennüm ediyor.

Vahdet-i Vücûd telakkisinin bu çoşkun biçimi, Kaygusuz Abdal‘da bazan devir (reenkârnasyon) inancını hatırlatıyor. Mesela Budalânâme‘de yer alan şu satırlar adeta bu inancı (Devriye) açıklıyor:

“Hâlik’un emri beni kûze-ger balçığı gibi devrânın çarhı üzerine koyub doIab gibi döndürdi (…) Gâh beni kûze dizdi (…) Gâh saraylara kerpiç eyledi (…) Gâh insan eyledi, gâh hayvan eyledi. Gâh nebat, gâh ma’den eyledi. Gâh yaprak, gâh toprak eyledi. Gâh pir, gah cüvan eyledi (…) Nice bin kerre isimler ve lâkablar urundum. Nice bin kerre dürlü suretlerden göründüm…”

Bu cümleler kanaatimizce, Kalenderîliğin ilk doğuşu sırasında vuku bulan eski Hind (Budik) tesirlerinin bir neticesi olarak yüzyıllar içinden süregelen unsurların bir yâdigârıdır, ki Rum Abdalları vasıtasıyla aynen Bektâşîlik‘te de devam edecektir.

marjib(Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sûfîlik: Kalenderîler, Ahmet Yaşar OCAK, 2. Baskı, Türk Tarih Kurumu, ss. 149-153)

On İki Nur

Aşure Meydanı

Aşure Meydanı, meydanlar içinde kadim (en eski) olanıdır. Hem gelenekseldir hem de dinsel özelliktedir. Komşu dinler içinde de, kimilerinde dinin gereği olarak kimilerinde ise bir kutsal gelenek olarak hep vardır. Aşure Meydanı’na 1500’lü yıllardan sonra bir de Kerbela erkânı eklenmiştir. Zamanla, Şiîliğin de etkisiyle Kerbela etkeni öne çıkarılmış, Aşure Cem Ayini, adeta salt bir Kerbela yasının ruhanî ve ilahî bir dille yadedilmesine dönüştürülmüştür. Hemen belirtelim ki, kadim Kızılbaş öğretisine göre bu, erkân değildir.

Dove_Sent_Forth_from_the_ArkKerbela dinsel bir olay ya da olgu değil bir siyasal olgudur. Orada din ya da inanç uğruna bir durum meydana gelmemiş, siyasal bir durum meydana gelmiştir. Siyasal bakımdan haklılık ya da haksızlık söz konusudur. Dine ilişkin bir ayrılık ya da farklılık sonucu ortaya çıkmış bir çatışma değildir.

Elbette ki Kızılbaş Aleviliğin hem ahlâk hem de adalet anlayışı çerçevesinde bu siyasi olaya bir yaklaşımı olmuştur. Bir tarihsel tutum sergilemiştir bu olay nedeniyle. Benzer birçok konuda olduğu gibi tarafını Kerbela mağdurları ve mazlumları yanında koymuştur. Dinsel Cem ayinlerinde kuşkusuz cümle mazlumlar için bulunduğu dilekleri, onlar için de eksik etmemiştir. Ancak şimdiki durum tam tersi bir görünüme bürünmüştür. Bırakınız Aşure Cem ayininin salt bir Kerbela yasına dönüştürülmesine, diğer Meydanlar da bu konuma itilmiştir. Hangi cem için meydan açarsanız açın, netice itibarıyla karşınıza bir Kerbela yas-ı matemi çıkarılmaktadır. Bu yol değildir, erkân da değildir.

Aşure Meydanı’nda, sözkonusu olan “12 İmam” betinlemesi ise sadece bir kavram/anlam düzeyini ifade eder. En eski (kadim) on iki kutsalının bu adlandırma çerçevesinde ifade edilmesinden başka bir şey değildir. 12 kutsallığı, henüz imamlar yokken de vardı. “12 Havari” henüz kıristolojideki yerini almazdan önce de vardı. Hatta yazılı tarihin oldukça ötesine geçecek kadar eski ve evrensel bir betimlemedir. Bu gerçeği bir çok nefes ve Kızılbaş söylemi bile dile getirdiği gibi, tarihi arkeolojik kazılardan elde edilmiş, bilgi ve belgelerde ifade etmektedir. Tabi ki kızılbaş nefeslerinde bir çok konunun dillendirilmesinde olduğu gibi, örtük bir dil ile dile getirilmektedir.

Bu anlatımlardan en belirgin olanı, yaygın olarak ama yanlış şekilde “on iki imam” mersiyelerinde görülür. Bu mersiyelerde adı geçen imama yüklenilen anlam kutsaldır ve hep varlığın varolduğu başlangıca işaret eder.

Bu anlayışa göre, varolan Varlık’ın doğuşundan evvelde bu “On ikiler” vardır; sonsuz gelecekte de var olacaklardır. Her doğuşla var olacaklardır. Her doğuşta bir başka bedende cisimleşerek (Hülul ederek = ruhsal göçetme ile = reenkarnasyon) kendilerini gerçekleyeceklerdir.

Bu bağlamda, “On ikiler” hem yaşamın ortaya çıkışına ilişkin inancın gereğidir Kızılbaşlıkta, hem de imanın. “İmamet” ise sadece bir adlandırmadır. Bu husus olduğundan ya da göründüğünden de önemlidir ve her yol insanı, bu ayırdedici özelliği aynı önemde ele alıp değerlendirmez ve gereğini yerine getirmezse, onun ne yolu yoldur ne de erkânı erkândır. O “dolu gelip dolu gidenlerden” olmayacaktır. “Ham gelmiş boş gidenlerden” olacaktır.

“Teklikte üçlük” konusunu işlediğimiz yerde, Hakk’ın üç kuvvetinden söz etmiş ve Kızılbaş Aleviliğin “Hakk-Muhammet-Ali” şeklinde dillendirdiği dizgede, bu üç kuvvetin cisimleştirildiğini ve üçünün “bir” olarak tanımlandığını açıklamaya çalıştık.

Bu üç kuvvet “doğuş” yoluyla çoklukta var olur ve varlığını sürdürür. Çünkü teklik doğuş yoluyla çokluk olarak kendisini gerçeklemiştir. “Her yer Tanrı ile dolu” sözünün taşıdığı anlam budur.

Üç kuvvet önce, “Birinci Gök”de kendini gerçekledi Kızılbaş Alevi anlayışına göre. Buna, “Arş-ı Âla” denildi. Bu güneş ile betimlendi. Sonra, Üç‘ler, kendilerini Beş‘lerde, sonra Yedi‘lerde, sonra On İki‘lerde gerçekledi. On İki Nur ya da On İki Güneş, On İki İmamda cisimleştirildi. “Nur” ya da “Gün” kavramı yerine “İmam” kavramının kullanılması ve bunların Ali soyundan seçilmiş isimlerle somutlaştırılması, Şah İsmail döneminde ve onun tarafından gerçekleştirilmiştir. Buna göre, On İki İmam’da, Hakkın üç kuvveti vardır ve o bedenlerde cisimleşmiştir. Buradaki fark, “doğuş” sıralamasından gelmekte ve bu çark düzeni içindeki işlevlerinden gelmektedir. Tekliğin yörüngesinde çark etmektedirler ve ona bağımlıdırlar. Hakk ile Hakk olmak için bu çark düzeni içinde varolacaklardır.

Var olan Varlık’ın bir kuvveti (uknum) olarak Ali, doğal olarak bu bilgiye sahiptir. Hakkın kendi kendisini gerçekleştirme ve “kendini bilme” bilgisidir bu ve sırdır. Bir kudret hazinesinde saklı olan bu bilgi, doğuş yoluyla Ali‘de gizli olmaktan çıkmış aşikâr olmuştur ama her can onun sırrına sahip değildir. Hakk ile Hakk olmak anlamında, “Ali ile Ali” oldukça, bu bilgi hazinesinin kapısı da açılacaktır.

Bu bilgi hazinesine giden kapının kilidi Ali’dir ve işte bu bilgi Ali yoluyla On İki İmam’a da intikal etmiştir. Kadim anlayışın tevil yoluyla İslam diline aktarılmasıdır bu.

Bu bağlamda, Ali isminde cisimleştirilen nitelikler, bütünüyle Teklik’e veya aynı bağlamda evrene, evrensel gerçekliğe ait vasıflardır ya da ona ait onda varolan kendinin bilgisidir. Bu bağlamda da, 12 imam’da cisimleştirilenler de aynı özelliklerdir. Bu özellikler, birçok nefeste dile getirilmiştir.

Buna Göre Ali:

1– Doğuş’tan öncesi varoluşa ilişkin bilinmeyen bütün bilginin tek anahtarıdır.
2– O bütün eski ve yeni çağların ve yne bu bağlamda bütün eski peygamberlerin ve yeni peygamberlerin tek sahibidir. Veliler ve imamlar çağının da tek sahibi odur. Bu nedenle; “Ali evveldir, Ali ahir.”
3– Eğer doğuşla gerçeklik kazanan bütün çoklukta o olmamış onun adı her şeye yazılmamış olsaydı hiçbir şey teklik çarkı içinde olmayacak ve ona bağımlı olmayacaktı.
4– Var olan Varlık’ın Üç kuvvetinden biri de Muhammed’dir ve Muhammed’deki bu gerçekleşme nedeniyle, onun nurundan nurlandıkları için bütün Peygamberlerin peygamberlikleri gerçeklik kazanmış ve onlar peygamberliklerini kanıtlamışlardır. Ancak bunun tek tanığı vardır, o da Ali’dir. Çünkü Ali, Muhammed Mi’rac‘a gittiğinde de orada Muhammed’e görünendir ve o’na “90 bin kelamı bildiren”dir. Kızılbaş Alevi dilinden Muhammed’e söylettirilen “Ben ilimin şehriyim Ali onun kapısıdır” sözün anlamı budur.
5– Ali tüm doğarak gelmiş olan varlıkların tek hakimidir. Çünkü o hem Üç’tür ve bu bağlamda her varlıkta varolandır; hem de bütündür ve tektir. Bu haliyle de bütün varlık ona bağlıdır, onda yok olma hareketi içindedir. Onun etrafında bir çark düzeni içindedir.

Pir Sultan‘ın;

“Ay Alidir Gün Muhammed
Üç yüz altmış altı sünnet
Balıklar da suya hasret
Çarka döner göl içinde”

dediği işte bu haldir. Bu nedenle iyi ve kötü, cennet ve cehennem arasındaki köprü ve köprüden geçişin anahtarı Ali olacaktır. Ali, cümle varlığın iradesinin toplandığı hazinedir. Hakk’tan gelip Hakk’a gitme olarak betimlenen çark düzeninde, çark içinde hangi varlık’ın nasıl ve ne şekilde doğuş yapacağını o belirlemiş ve yazmıştır. Bu yazıların saklandığı (Levh-i Mahvûz), muhafaza edildiği yerdir, makamdır Ali.

Bu sıralamayı alabildiğine çoğaltmak mümkündür. O çokluk doğmadan önce Var olan Varlık’ın yüreğidir, onun kendi varlığının tek kanıtıdır ve ispatıdır. Onun sözüdür. O dildir onun yazısıdır. O’nun okunacak kitabıdır. O göğün gürültüsüdür, o çakan şimşektir, yağan yağmurdur, kardır, berekettir, rızktır ve nihayet O; MürTeZa’dır; yani, doğan ve doğuran tek iradedir.

Yoğ iken ol dem zemin ü asüman ı kün fekan
Gün gibi ruşen olan envar sensin ya Ali.
Görünen miraç içinde enbiyalar şahına,
Suret-i Rahman olan didar sensin ya Ali

Ali’ye ilişkin bu betimlemeler, Varlık’ın “doğuşu” yoluyla kendini gerçekleştirmesi anlayışı bağlamında, sırayla hem üçlük olarak hem de tek tek olarak on iki Nur’da gerçeklik alanına çıkmıştır. On iki Nur ise, Ali yoluyla onun evlatlarında cisimleştirilmiştir. Bu temelde her imam, Ali’ye atfedilen bu özelliklerin bir veya birkaçını kendinde toplamaktadır.

Bu yolu kurmuşlar Muhammed Ali,
Hakk bilene Hakk’ın erkânıdır bu.
Münkirler giremez demeden beli,
Sadıklar girer, er meydanıdır bu.

Hasan ile Hüseyin sevdiği budur
Zeynel Abidin’in gördüğü budur
İmam Bakır’ın gösterdiği budur
Caferi Sadık’ın imanıdır bu

Musa-i Kazım’dan ayrıldı bir şah
Son meyvası pirim Bektaş Veliyullah
Rum’u irşad eden ol güzlü mah
Ayin-i cem’in Şah-ı Merdan’ıdır bu.

Aşıklar sadıklar buna yederler
El ele verdiler, Hak’ka giderler
Erler meydanında semah ederler
Aşk’a düşenin dermanıdır bu

İmam Ali, Taki’ye Naki’ye verdi
Ali Naki, Askeri’ye bildirdi
Muhammed Mehdi de bu sırra erdi
Muhammed Ali’nin devranıdır bu

Dahası da var. Ali” ya da “12 imam” betimlemeleri, Kızılbaş felsefesinde birer şifredirler. Evrensel kuvvet veya kuvvetleri simgelemektedirler. Din ve din karşıtı dogmatiklerin anladığı gibi burada ne “İslamın Ali”si kastedilmekte ne de ona bir tapınım ifade edilmektedir. Kızılbaş anlayışında söz konusu evrensel kuvvetler, genel olarak insanda cisimleştirilerek anlatılmakla birlikte, zahiren eril ama batınen dişildirler. Çünkü Kızılbaşa göre evrensel kuvvetlerin en somut gerçekleştiği ve bilince çıkarıldığı vücut, İnsandır. İnsan aklıdır. İnsan evrenin ve evrensel aklın gerçekleştiği bir özettir. Evrende ne varsa ve nasıl işliyorsa insanda da o var ve öylece işlemektedir. “İnsan Hakk’ta Hak İnsanda” demenin anlamı da budur ve bu anlam evrenseldir. Ve hem de kadim(en eski)dir.

Dogmatikler ise Kızılbaşı, “Allahı insana benzetmekle” suçlamaktadırlar. Benzetişi “Kuvvet” olarak değil de “Sûret” olarak anlamaktadırlar. Anlam/Kavram Ali’yi, Kızılbaşın verdiği anlamdan uzaklaştırıp saptıran da aynı kafadaki yol erkân düşkünleridir. Gerçi, yukarıda Ali bağlamında anlattıklarımız genelde Kızılbaş düşüncesiyle ulaşılan açıklamalardan çok, Şah Hatayi’den bu tarafa oluşturulan, kısmen islami ilahiyat anlayışıyla bulaşık halde olan açıklamalardır. Bu gözden uzak tutulmamalıdır.

Bu temel yapı ya da anlayış bilince çıkarılmazsa, ya da en azından konular bu düzeyde ele alınıp, nedir ne değildir kavranılmazsa, bir cehalet, bir kör dövüşüdür sürüp gider.“Biz Müslüman mıyız, değil miyiz, yol muyuz, mezhep miyiz, yok dinliyiz yok dinsiziz” kavgası yol evlatları arasında devam edip gider. Netleşmemiş bir çokluk yapısının, Bir’liğe ulaşması mümkün olmaz.

Akşamlara dek bir amentü gibi ” Sevgi bizim dinimidir / Başka dine inanmayız” de dur; içindeki, senden farklı bir şey ifade edene, duyduğun öfkeyi bir yana atamazsan, o kine dönüşür zamanla. Orada sevgi ölür. Kötü egemen olur. Nefs egemen olur. Benlik kavgası, yol insanının dini imanı haline gelir. Böylesi bir çoklukta “Bir” olmaktan, “diri” olmktan, “iri” olmaktan söz edilebilir mi?

Haşim Kutlu, Yol Erkân Meydan, Yurt Kitap Yayınları, ss. 260-266
975-9025-40-3_tn

Lâ ilâhe İllâ Hû!
Lâ ilahe İllâ Ali!

“Bin bir ismi vardır, bir ismi Hû’dur
Kâmillerin ezber dediği budur”

Sadık Abdal

Anahtar Kavramlar

Aleviliği ve Bektaşiliği iyi anlayabilmek için Alevi Tasavvufunu ve bâtıniliği, edep-erkân dediğimiz “yol” değerlerini ve her şeyden önce “devriye” kuramını anlamak gerekmektedir. Bu değerleri de en iyi ozanlarımız ve önderlerimiz ortaya koymuşlardır.

Tasavvuf

Tasavvuf, varlığı bir bütünlük içinde görmektir. Tasavvufta Vahdet-i Vücud, varlıkların birliğini, yani her şeyin (bütünün, çokluğun) bir olandan, tek’ten geldiğini ve her şeyin o tek’e döneceğini söyler. Vahdet-i Vücud anlayışına; yani varlıkların birliğine göre çokluk bir yanılgıdır, bir görüntüdür. Asıl olan özdür ve öz de bir’dir. Bu bir de Tanrı’dır. Her şey Tanrı’nın açığa çıkmasıyla oluşmuştur. Tanrı’dan başka gerçek yoktur.

Örneğin insan bedeni birçok organın bir araya gelmesiyle oluşmuştur. İnsan bu organların uyumlu olarak çalışmaları sonucunda insan olma özelliğini kazanmıştır. Ama bu organların çokluğu tek bir insanı oluşturur.

O zaman çokluk, biri var ediyor, bir ise çokluktan oluşuyor. Buna göre, görünen ve algılanan her şey Tanrı’nın görüntüsünden başka bir şey değildir. Tanrı birliği, varlık çokluğu yansıtır. Çokluk birin ürünüdür. Bir ise çokluğun bütünselliğidir. Bu görüş de bizi Vahdet-i Mevcut anlayışına götürür.

Vahdet-i Mevcut

Tasavvufta Vahdet-i Mevcut, var olanların toplamının Tanrı olduğunu savunur. Varlığın dışında bir Tanrı olmaz der. Bu anlayış Alevi-Bektaşi tasavvufunun özünü oluşturur.

Aslında her iki anlayış (Vahdet-i Vücut ve Vahdet-i Mevcut) Alevi-Bektaşilik öğretisinde geçerli olmakla birlikte, felsefi olarak Vahdet-i Mevcut anlayışı Alevi-Bektaşi öğretisinin temelidir.

Batınilik

Bâtınilik ise; varlığı görüntüsüyle, biçimiyle değil, özüyle kavramak gerektiğini söyler. Bâtınilik, görüntü ve biçim her zaman yanıltıcıdır, onun için oluş ve olgulardaki nedenselliği, itici ve geliştirici olanı kavramak esas olandır der. Bâtınilik, nesnel olanla, gizil olan arasındaki bağıntıyı kurmayı amaçlar. Nesnel olan, insan bilinci tarafından beş duyu organıyla kavranan tüm maddesel gerçekliktir. Gizil olan ise beş duyu organı tarafından kavranamayan ama potansiyel olarak bulunan maddelerdeki hareket ettirici ve devindirici enerjidir. Görünmeyen ama var edici veya hareket ettirici güç “gizil nesnel”lik veya potansiyelliktir.

Gizil nesnellik, elle tutulamayan, gözle görülemeyen, duyularla kavranılamayan ve ancak varlıklarda oluşan sonuçla ortaya konulan veya düşüncede açığa çıkan, sezgisel ve imgesel bir tasarımla bilince çıkarılan, imgede kurgulanan nesnelliktir.

Devriye

Varlığın Tanrı’dan açığa çıkarak birçok dönüşümlerden ve farklı aşamalardan ve değişikliklerden geçtikten sonra tekrar Tanrı’ya dönmesine “devriye” denir. Devriye, varlığın, varoluşun çevrimi veya döngüsüdür. Buna göre, her şey her şeyden geçerek sonunda geldiği ana kaynağa döner. Varolan şey Tanrı’dan uzaklaştıkça (kavs-i nüzul) Tanrı’ya yabancılaşır yani daha az tanrısal özelliği gösterir. Tanrı’ya yaklaştıkça daha çok tanrısal özellik kazanır. Tanrı’ya en uzak olan maddeler madenlerdir. Tanrı’ya en yakın olanlar ise “Kâmil İnsanlardır”. Başlanğıçta her şey Tanrı’dan “sudur”la açığa çıkmıştır. Açığa çıkan ilk madde maden, “yani “toprak, ateş, su, hava” olmuştur. Zamanla bunların da evrilmesi ve dönüşmesi sonucunda sürekli değişimler oluşmuş; maddeler basitten karmaşaya doğru gelişim göstermiştir.

Söz konusu gelişim en altta bulunan basit maddenin yükselmeye başlaması (Kavs-î Urûc) ve süreç içinde kendi karşıtına dönüşmesi şeklindedir. Bir madde kendisinden daha üst aşamada bulunan maddelere dönüşerek, zincirleme ve art arda gelişme göstermiş ve gelişme belirli aşamalar şeklinde olmuştur. Bu gelişme sonunda sırasıyla bitkiyi, hayvanı, insanı var edecek aşamaya ulaşmıştır. Süreç içinde de “Kâmil İnsan” konumuna gelinmiştir. Bu değişim ve dönüşüm sonsuzca devam etmektedir ve edecektir de. Sonsuz olaylar sonsuz olguları var kılarken; sonsuz olgular sonsuz olayların ortaya çıkmasını sağlar.

Hiçbir şey olduğu gibi değildir. Alevi Tasavvufuna göre varoluş, Tanrı’nın kendisiyle yabancılaşması, kendi karşıtına dönüşmesi ve hareket kazanmasıyla gerçekleşmiştir. Tanrı, önce kendi güzelliğini farketmiş ve bu güzelliği açığa çıkarmak istemiştir. Bunun içinde önce Aklı Evveli (İlk Aklı) var etmiştir. Yani devinime geçmiştir. Demek ki ilk şey harekettir. İkinci olarak “ilk akıldan evrilen Aklı” var etmiştir. Akıl’dan şekiller oluşmuştur. Sonra gökler oluşmuştur. Bunlar dokuz göktür. Her gökle birlikte dokuz akıl oluşmuştur. Bunlardan dört ilke (sıcak-soğuk; kuru-yaş) oluşmuş ve bunlardan da dört eleman (toptak-su-hava ve ateş) var olmuş ve bunlardan da madenler, madenlerden bitkiler, bitkilerden hayvanlar, hayvanlardan insanlar ve insanlardan da “Kâmil İnsan” var olmuştur.

Kâmil İnsan kendi varlığı içinde Tanrı’ya ulaşacak ve kendisini Tanrı’da yok eden edecek bilince ulaşan insandır.

Alevilikteki devriye kuramı, evrenin sonsuzluğunu içeren bir kuramdır. Çünkü bu gidiş ve gelişler sonsuzca sürer. Biri gider biri gelir. Her hiç olan hep olur. Hep olan hiçe yönelir. Hiçliğe ulaşan bir başka hepliğe dönüşürken, hepliğe dönüşen aslında bir başka hiçe dönüşeni var kılar. Ve bu durum sonsuzca devam eder.

Kozmik ve Gnostik Bilgi


Kozmik bilgi
, evrensel bilgiler demektir. Bu bilgiler evren hakkındaki ve evrenin genel işleyişi konusundaki bilgileri içerir.

Gnostik bilgi ise; derin bilgiyi içerir. Buna göre, eğer Tanrı bilinecekse ancak bilgiyle bilinebilir diyen bir felsefi duruşu kapsar. Bu bilgiler daha çok kurgusal tasarımlara, kurama, yani düşünceye, fikre dayanan teorik görüşler veya bilgilerdir. Gnostizim, Tanrı ancak derin düşüncelere dalışlarla, sezgisel yetilerle oluşan Bâtıni bilgilerle kavranabilir diyen bir felsefi akımdır. Gnostizm; potansiyel konumda bulunan, ancak koşullar oluşmadığı için açığa çıkmamış olan gizil nesnelliği sezgi veya bilinçle açığa çıkarma; görülmeyeni düşüncede görme, gizillik taşıyan nesneyi bilince taşıma ve insanın kendisini aşarak tanrısal olana ulaşabilme yöntemidir.

(Alevi Bektaşi Edebiyatı ve Etkili Ozanları, Süleyman Zaman)

Bir gerçeğe bel bağladım erenler
Aldı benliğimi bitirdi beni
Damla
 idim bir ırmağa karıştım
Denizden
 denize götürdü beni

Nice kabdan kaba boşaldım doldum
Karıştım
 denize deniz ben oldum
Damlanın
 içinde evreni buldum
Yine
 benden bana getirdi beni

Buhar oldum yağdım yağmurlar ile
Karıştım
 toprağa çamurlar ile
Piştim
 fırınlarda hamurlar ile
Üstadım
 sofraya yatırdı beni

Çiğnediler dişler ile ezildim
Vücut
 eleğinden geçtim süzüldüm
Çaldı
 kalem bir deftere yazıldım
İrfan
 mektebine götürdü beni

Daimî’yim ermişlerin ereği
Böyle
 idi tabiatın gereği
Ölmez
 bir ananın oldum bebeği
Aldı
 dizlerine oturdu beni

İlm-i Devriye

Velhâsıl ne başımız ağrıtayım, nice bin kere ata belinden ana rahmine, ana rahminden cihana geldim.

Kaygusuz Abdal Budalaname isimli yapıtında Tenasüh (devriye) kuramını şöyle açıklamıştır:

“… El-kıssa (kısacası), Hâlik’in emri beni Kuzekâr (çömlekçi) balçığı gibi devrânın çarhı (döngüsü) üzerine koyup dolap gibi döndürdü.

Gâh (bazen) beni kuze düzdü (çanak, çömlek yaptı), gâh buze düzdü (bozdu).
Gâh saraylara kerpiç eyledi, gâh ayaklar altında hiç eyledi.

Gâh gül eyledi, başa çıktım; gâh kül eyledi hâke (toprağa) düştüm.
Gâh maden, gâh nebat (bitki) eyledi.

Gâh yaprak, gâh toprak eyledi.
Gâh pir (ihtiyar), gâh civan (genç) eyledi…

Gâh Şah, gâh geda (kul) eyledi.
Gâh biliş (bildik, tanıdık), gâh yâd (uzak) eyledi…

Gâh günde (güneşde) yandım, gâh gezende yatdum (yattım), gâh hazineye batdum (battım).
Gâh kul olup satıldım, gâh dellâl (bağırarak duyuran) olup sattım.

Gâh oynayıp uttum (kazandım), gâh bilmeyip utuldum (kaybettim).
Gâh beni hekim (doktor), gâh hâkim (yargıç) eyledi.

Gâh kazzâz (ipekçi), gâh attâr (iğne, iplik satan), gâh penbe atar hallaç (pamuk atan) eyledi.
Gâh berber, gâh zerger (kuyumcu) eyledi.

Gâh aşçı, gâh başçı, gâh demirci, gâh körükçü, gâh kürekçi eyledi.
Gâh beni deryada mâhi (balık), gâh dağlarda ahu (ceylan) eyledi.

Gâh avcı oldum avladım, gâh beni av eyleyip avlattı.
Gâh âlim (bilgin) eyledi okuttum, gâh ümmi (okuma-yazma bilmeyen) eyledi okuttu…

El-Kıssa (kısacası), dünyada bir sıfat kalmadı, bana ettirdi.

Gâh şakird (öğrenci) etti öğrendim, gâh üstat etti öğrettim.
Gâh beni ataya oğul eyledi, gâh atayı bana oğul eyledi.

Gâh anayı bana kız eyledi, gâh kızı bana ana eyledi.
Gâh beni tıfıl (çocuk) edip onlara besletti, gâh onları tıfıl edip bana besletti.

Velhâsıl (uzun sözün kısası) ne başımız ağrıtayım,

Nice bin kere ata belinden ana rahmine, ana rahminden cihana (dünyaya) geldim.
Nice bin defa tıfıl (çocuk), nice bin defa pir (yaşlı) oldum.

Yine ecel gelip beni atam ve anam ardınca gönderdi.
Nice bin defa bulut gibi ağdım, nice bin defa yağmur olup yerlere yağdım.

Nice bin defa gâh çerende (ot yiyen hayvan), gâh perende (av kuşu) oldum.
Nice bin defa küfr-ü iman karıştım. Nice bin defa gâh zulumâta (karanlığa), gâh aydınlığa düştüm.

Nice bin defa türlü türlü cinlere karıştım. Nice bin defa türlü hil’atlar (kaftanlar, giysiler) giydim.
Nice bin defa türlü yakalardan baş gösterdim. Nice bin yıllar aşinâlar (bildik, tanıdık) gözettim.

Nice bin defa isimler ve lâkaplar (takma isimler) urundum (takındım).
Nice bin defa türlü türlü suretlerden (biçimlerden) göründüm.

Velhâsıl-ı Kelâm (sözün kısası),

Bu nefs askeri (doyumsuzluk isteği) beni gücten güce saldı ve kapdan kaba boşalttı.
Şehir be şehir, karye be karye (köy köy) gezdirdi. Dil ile ayan (açık), kalem ile beyân (aktarmak, bildirmek) olmaz.

Kaygusuz Abdal

adil_can_978-605-4039-46-3
Süleyman Zaman, Alevi Bektaşi Edebiyatı ve Etkili Ozanları (ss.155-156)

Pervane – Sıdkı Baba


sıdkı
SIDKI BABA (1865 – 1928)

Sıdkı Baba 1865 yılında Tarsus’un Yenice Köyün’de doğmuştur. Sıdkı Baba’nın soyu Oğuz Türkmenlerinin Bozok koluna bağlı olan Dede Garkın Aşiretinden gelmektedir. “24 Oğuz Boylarından birisi olan Garkın Boyu’nun dedesi anlamındadır.”

Dede Garkın; Anadolu Erenlerinden birisidir. Ebul Vefa’nın halifesi olduğu yönünde görüşler vardır. Dede Garkın’ın 12. Yüzyıl ile sonlarıyla 13. Yüzyılın ortalarında yaşadığı sanılmaktadır. Dede Garkın, Alevi-Bektaşi mürşitlerinden birisidir. Babailer Başkaldırısının önderi Baba İlyas’la da görüşmüştür. Sıdkı Baba, soyunu bu ünlü mürşide bağlamaktadır.

Sıdkı Baba köyünde (Tarsus’un Merzifon Köyü) bulanan “Köy Medresesinde” okumuş ve daha küçük yaşlardan itibaren saz çalmayı öğrenmiş ve deyişler söylemeye başlamıştır. Hacı Bektaş Dergâh’ına gittikten sonra, orada Ahmet Cemalettin Çelebi (1862-1921) ve Veliyeddin Hürrem Çelebi (1868-1940)’lerle birlikte Medrese eğitimi de görmüştür. Zeynel Abidin Ahmet Cemalettin Çelebi ile Veliyeddin Hürrem Çelebi zamanında yaşamış ve bu mürşitlerden tinsel besinini almıştır.

Sıdkı Baba belirli bir yaştan itibaren kendi eserlerini üretmeye başlamış ve okumuştur. Zeynel Abidin (Sıdkı Baba) kendi ürettiği deyişlerde “pervane” mahlasını kullanmıştır.
Pervane 1877 yılında daha 12 yaşındayken Hacı Bektâş Dergâhına varır. O sırada dergâhın başında Bektaşi Şeyhi, postnişin Feyzullah Çelebi Efendi (1810-1878) bulunmaktadır.

Pervane, Hacı Bektaş Dergâh’ına varışını dizelerinde şöyle dile getirir:

Bin iki yüz doksan üç oldu yıllar
Aktı gözlerimden kan oldu seller
Erişti nevbahar açıldı güller
Can bülbülü gülistana kavuştu.

Pervane, Dergâh’a geldikten iki yıl sonra köyünü ve annesini çok özler. Bunun üzerine Feyzullah Çelebi Efendi’den izin alarak köye gider. Annesini ve köyünü (Yenice Köyü) görür birkaç gün kaldıktan sonra Hacıbektaş’taki Dergâh’a geri döner. Dergâh’a geldiğinde Postnişin Feyzullah Çelebi Efendi’nin Hakk’a yürüdüğünü (1878) öğrenir.

1878 yılında Postnişin Feyzullah Çelebi Efendi’nin Hakk’a yürümesinden sonra yerine Ahmet Cemalettin Çelebi (1878 veya 1879) Postnişin olur. Pervane, aynı görev duygusu içinde muhannetle, aşkla dergâhta hizmetini sürdürür. Kendisine verilerin görevleri hiç aksatmaz ve hangi görev verilirse verilsin hiç geri çevirmeden, büyük bir zevkle, üşenmeden,, canla-başla o işleri yapar. Pervane, çalışkan, dürüst, güvenilir ve dostça davranışlarıyla güvenilir bir kişilikle hemen herkesin sevgisini kazanır.

Pervane’nin Dergâha ve Postnişine bu kadar içten bağlı olması ve samimi davranışları nedeniyle Postnişin Ahmet Cemaleddin Efendi, kendisine “Sıdkı” ismini takar.

Sıdkı, içten bağlı, dürüst, güvenilir anlamına gelir. Pervane, aslında tam da kişiliğine uygun düşen bir isimle buluşmuştur. Pervane’de kendisine takılan bu ismi sevmiş ve o tarihten sonra da ismi ve mahlası “Sıdkı” olmuştur. Kendisi tarihsel kimlik (Kültürel Kimlik) olarak da bu ismiyle tanınmıştır. Tarihe “Sıdkı Baba” olarak geçmiştir. Bektaşilikte “Baba” yol bakımından önemli bir aşamayı simgeler. Bektaşiliğin Babagan Kolu’nda Baba; Mürşit, Derviş, Veli… Aşamasına gelmiş olan birisidir. Yani Baba bu anlamda önder, öğretici ve söz sahibidir. Sıdkı Baba’da bu aşamaya ulaşmış bir mürşittir.

Sıdkı Baba, 1893 yılında dergâha hizmet eden Hatice isimli bir kızla evlenir. Bu evliliğin gerçekleşmesinde Ahmet Cemaleddin Efendi’nin büyük bir etkisi olur.

Sıdkı Baba, eşi Hatice’yle birlikte 1894 yılında çok beğendiği Merzifon’un Harız Köyü’ne (şimdiki ismi; Gümüştepe) gelerek yaşamına orada devam eder.

Er ceminde agâh oldum bı sırra
Yüküm cevahirdir, çözmez her yere
On dört sene hizmet ettim bir Pir’e
Bu SIDKI mahlasım kazandım yeter

Sıdkı Baba’nın şiirinden de anlaşılacağı gibi tam on dört yıl dergâhta Pir’e ( Cemalettin Efendi’ye) hizmet etmiştir. Ozan “SIDKI” mahlasının (kültürel, tarihsel ismini) bu hizmetin karşılığı olarak kendisine bu dergâhta verildiğini belirtiyor

On dört yıl dolandım Pervanelikte
SIDKI ismim buldum divanelikte
Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların Cem’inde dar’a düş oldum.

Bu dizelerde ozan; on dört yıl Hacı Bektaş Dergâh’ında dönen bir çark gibi döndüğünü, yani dergâha karşılıksız hizmet sunduğunu; bu kuruma içten bağlı olduğunu belirtiyor. Ozan, burayı kendisi için merkez, kendisini ise buraya (merkeze) bağlı olan biri olarak görüyor. Merkez çekici olandır ve yoğuşmadır. Yoğunlaşan şey, kenarında, köşesinde ve çevresinde olanı kendisine çeker. Ozan da “pervanelikte dolandım” derken, Hacı Bektaş Dergâh’ının bir çekim alanı olduğunu ve bu alanın kendisini de çevrenine aldığını vurgulamaktadır. Ozan, bundan dolayı da bu çekim alanının çevresinde döndüğünü; çünkü bu dergâhın kendisini Tarsus’tan çekip buraya kadar getirdiğini ve buraya sevgiyle bağlı olduğunu; zevkle ve büyük bir istekle Hacı Bektaş Dergâh’ına hizmet ettiğini söylemektedir.

Sıdkı Baba, Hacı Bektaş Veli’ye ve onun düşüncelerini devam ettiren bu kuruma bağlı, tutkun ve aşırı düşkün olmasından dolayı da Sıdkı ismini aldığını bu dizelerde de belirtiyor. Sıdkı, zaten bağlılık, güvenilir olma ve sevdiğine tutkun olma anlamlarını içerdiğini ve bu ismin kendisine tam da uyduğunu söylemektedir.

Ozan, aşkın şarabını burada içtiğini, içtiği badelerle (yani düşünsel gıdalarla), gizli bilgilerle, kendinden geçtiğini; Kırklar Cem’inin gerçek anlamını burada öğrendiğini anlatıyor. “Kırklar Cem’inde dâr’a düş olmak”; Kırklar Cem’inin vermek istediği iletiyi algılamak ve onun imgesel bir tasarım olduğunun bilincine ulaşmaktır.

Kırklar Cem’i Alevi-Bektaşilik’te çok temel bir ritüeldir. Kırklar Cem’i birebir, pratik olarak yaşanmış bir Cem değildir. Bu tamamen Alevi-Bektaşi ulularının ortaya koyduğu “Kozmik ve Gnostik” bir Tasarımdır. Burada derin bilgiler, gizemli söylemler ve Bâtıni anlayışlar söz konusudur. Bu Cem; hem evrenin gizli bilgilerinin, evrene bakışının, Tanrı anlayışının; Tanrı+Doğa+İnsan birlikteliğinin; Hak Anlayışının ve bu doğrultuda Hak+Muhammed+Ali birlikteliğinin ve tüm bunların sonucunda ortaya konan insanın ve toplumun kurtuluşunun bir tasarım içinde sunulmasıdır. Kırklar Cem’inde önderlerin, sezgisel ve aşkın bir konumda veya düşüncede gerçeğe varma yoluyla ulaşılan ve içrek bilgilerle düzenlenmiş imgesel bir tasarım söz konusudur. Yani söz konusu Cem, geleceğe dönük düşünsel bir üretimi kapsar.

Kırklar Cem’i modeli (tasarımı); Alevi-Bektaşi öğretisinin insanlığı geleceğe taşıyacak olan ve toplumları her türlü olumsuzluklardan kurtarmayı ilke edinen ve özünde “Kamil Topluma” ve bu toplumu var etmek için de “Kamil İnsan”a ulaşmayı hedefleyen bir modeli oluşturur. Sıdkı Baba’nın dizelerinde bu gerçekler dile getirilmiştir

Sıdkı Baba, 1911 yılında eşi Hatice’yi yitirmiştir. Hatice, Hak’ka yürüdüğünde Sıdkı Baba daha 46 yaşındadır. Eşi Hakk’a yürüdükten sonra yalnız yaşayan ozan 1912 yılında köyde yaşayan Naciye isimli bir kızla ikinci evliliğini yapmıştır.

Sıdkı Baba’nın bu iki evlilikten toplam 11 (on bir) çocuğu dünyaya gelir. Bu çocuklardan ikisi erkek, dokuzuysa kızdır. Ancak üç kızı daha çocukken ölmüşlerdir.

Sıdkı Baba 1928 yılında Hakk’a yürüdü. Yol diliyle söylersek “Hak’la Hak oldu”.

 

Çatılmadan yerin göğün binası
Muallâkta iki nura düş oldum
Birisi Muhammed birisi Ali
Lahmike lahmi’de bire düş oldum

Ezdi aşkın şerbetini hoş etti
Birisi doldurdu biri nuş etti
İkisi bir derya olup cuş etti
Lâl ü mercan inci dür’e düş oldum

O derya yüzünde gezdim bir zaman
Yoruldu kanadım dedim el’aman
Erişti carıma bir ulu sultan
Şehinşah bakışlı ere düş oldum

Açtı nikabını ol ulu sultan
Yüzünde yeşil ben göründü nişan
Kaf u nun suresin okudum o an
Arş-Kürs binasında yâre düş oldum

Ben Âdem’den evvel çok geldim gittim
Yağmur olup yağdım ot olup bittim
Bülbül olup Firdevs bağında öttüm
Bir zaman gül için hara düş oldum

Âdem ile balçık olup ezildim
Bir noktada dört hurufa yazıldım
Ãdem’e can olup Şit’e süzüldüm
Muhabbet şehrinde kâra düş oldum

Mecnun olup Leyla için dolandım
Buldum mahbubumu inandım kandım
Gılmanlar elinden hulle donandım
Dostun visalinde nâra düş oldum

On dört yıl dolandım Pervane’likte
Sıdkı ismim buldum divanelikte
Sundular aşk meyin mestanelikte
Kırkların ceminde dar’a düş oldum

 SIDKI’yam çok şükür didare erdim
Aşkın pazarında hak yola girdim
Gerçek âşıklara çok meta verdim
Şimdi Hacı Bektaş Pir’e düş oldum

Hak yaptı ruhumu saldı cihana
Eserdim âlemde rüzgâr idim ben
Nutk’oldu Mevlâ’dan indim bir hana
Arzumanım yolda derkâr idim ben

Bir zaman o handa eğlendim kaldım
Aşkın deryasına özümü saldım
Üç sünnet yedi farz o handa kaldım
Mürşidim yanımda ikrar idim ben…

Mürşitle özleri katara kattık
Gönüller bir edip pençeye yattık
Kırkların Cem’ini o handa tuttuk
Erenler babında, berdar idim ben

Nutkundan emretti o Rabbü-l Celil
Dedi kulum olma bu hale melul
Yetmiş bin melaik yanımca delil
Geldim şu cihana hakdar idim ben….

Bir ebe geliben göbeğim kesti
Tuzlayıp tenimi toprağa yastı
Ol vakitte anam bağrına bastı
Anamın koynunda şirdar idim ben

Anamın koynunda çok devran ettim
Besleyip vücudum ab ile tuttum
Üç ile beş ile yediye yettim
Yaşım on iki de izhar idim ben

Hakikat bağına eyledim seyran
Bülbülüm bir güle kıllarım figan
Dört kapı, kırk makam özümde pinhan
On iki kapıya bir şar idim ben…

On beşime geldim aşikâr ettim
Esrar-ı Hüdayı hem izhar ettim
Çok beyit cihana yadiğar ettim
Aşıklar içinde ahkar idim ben..

Şimdi mahlasımız oldu PERVANE
Katramı gark ettim bab-i ummana
Sinnim yiğirmi de yettim damana
Üstazım Şeyh Cemal mazhar idim ben

• Sıdkı Baba – Pervane •

Sıdkı Baba, bir zaman Mevlâ’nın içinde bulunduğunu ve bu uzam içinde insan olarak dünyaya geldiğini belirtiyor. Dünyaya geldikten sonra, geliştiğini, büyüdüğünü ve kendisini eğitmek için bir mürşide uğradığını ve burada üç sünnet:

1- Tevhid (birlik),
2- Alçakgönüllülük,
3- Kalbin temizliği, kimseyi düşman görmeme;

ve yedi farz:

1- Dünya nimetlerine tapmamak,
2- Dostunu yüceltmek,
3- Hak yoluna girmek, mert olmak,
4- Musahip ve Mürebbi (eğitici, öğretici)’nin hakkını korumak,
5- Cem’de musahibin hakkını savunmak,
6- Yol ulusundan ikrar almak,
7- Yol ulusundan taç giymek.

aldığını ve bu yolun sürücüsü olacağına söz verdiğini; burada mürşidinden bilgi aldığını, kendisini eğittiğini, Kırkların Cem’ini özünde yaşadığını ve birçok şeyi bedeninde aştığını belirtiyor.

Ozan, belirli zamanlarda, farklı yaşlarda edindiği bilgileri ve ulaştığı aşamaları anlatıyor. Kendi yaşamında ki evrimi dile getiriyor. Her şeyde bir evrimleşme ve bir değişme olduğunu söylüyor. Ozan, Dünyaya geldiğinde, ebenin göbeğini kestiğini, bedenini tuzlayıp toprağa sardığını, annesinin kucağında beslendiğini ve daha sonra çocukluk dönemini, ergenlik dönemini yaşadığını ve 12 yaşına geldiğinde kişiliğinin oluştuğunu ve kendisiyle ilgili kararları verecek aşamaya ulaştığını anlatıyor.

Ozan, duygularını dışa vuracak konuma kavuştuğunda içinde beslediği düşüncelere kapılarak evden kaçarak Hacı Bektaş’a gittiğini ve dergâha ulaştığını söylüyor. Hacı Bektaş Dergâh’ında mürşitlerle buluştuğunu anlatan ozan; dergâha zevkle hizmet ettiğini ve orada; Aleviliğin insanı olgunluğa taşıyan dört kapı ve kırk makam öğretisini öğrendiğini belirtiyor. Aldığı eğitim sayesinde daha önce kendisine sır olarak görünen birçok şeyi beyninde açıklığa kavuşturduğunu, on beş yaşına geldiğindeyse şiirler yazmaya başladığını ve kendi görüş ve düşüncelerini anlatan dizlere imza attığını açıklıyor. Sıdkı Baba, alçakgönüllülüğü de elden bırakmaz ve kendisinin birçok ozanın yanında yetersiz kaldığını da belirtir.

Ozan, son dörtlüğünde “Mahlasını” aldığını, edindiği bilgileri bol bol herkese sunmaya çalıştığını, olgunluk aşamasına üstatlar eliyle ulaştığını ve deryalar gibi kabından taştığını belirtmektedir.

Sıdkı Baba, bu şiirinde Tanrı-Doğa ve insanın birlikteliğine vurgu yapmakta; bir bedene girerek dünyaya geldiğini belirtmekte ve dünyaya geldikten sonra geçirmiş olduğu evreleri dile getirmektedir. Her şey her şeye dönüşebilir ve hiçbir şey olduğuı gibi kalmaz diyen ozan; insanın insanlaşmasında en büyük temel işlevin insanın kendisini eğitmesini ve eğitimi de üstatlardan alması gerektiğini söylemektedir.

adil_can_978-605-4039-46-3

Alevi Bektaşi Edebiyatı ve Etkili Ozanları
Süleyman Zaman

Sayıların Ezoterik Anlamları ve Alevîlik

Alevîlik içinde barınan ve Alevîlerin binlerce yıldır yaşattıkları “1, 2, 3, 4, 5 ve 7” gibi rakamlar bugün islami terimler ile özdeşleştirilmiş durumdadır. Bu sadece bu rakamların ezoterik anlamlarının üzerlerine giydirilen elbiselerden (takiye) başka birşey değildir aslında.

Alevî inancının temel taşlarını oluşturan bu rakamlar gerek günumüz Alevîliginde, gerek ilk bulunduğu günden itibaren “Matematikte” gerekse binlerce yıllık “Ezoterizmde” aynı anlamları taşırlar.

Bu bize neden bütün “ezoterik/batıni” inançlarda hangi egemen din veya ülkenin içinde gizlenerek yaşıyor olsalar da surekli rakamları kullandıklarının en basit açıklamasıdır da.

Bütün ezoterik ekoller/inançlar surekli kendi dini rituellerini, tanrı anlayışlarını ya da ibadet şekillerini sayılar ile ifade etme, sayılar içine saklama ve gelecek nesillere bu yol ile aktarma, koruma şeklini kullanmışlardır.

Bu anlamda bugunkü günlük yaşantıda kullandığımız sayıların bile belki de asla aklımıza gelmeyecek ezoterizm ile içiçe olduğunu bilmemiz gerekli.

1 – Hakk

Matematikte; “1” rakamı matematik biliminin başlangıcıdır. “1” bütün rakamları bölüp parçalayabilir ve bunlardan farklı asal sayılar çıkarabilir. 1 asla asal bir sayıya bölunemediği halde kendi içinde bölünebilir ve bütün asal sayılara eklenebilir. Diğer bütun rakamlar ondan türemiş ve yine ona dönecektir. Hangi rakama bakarsanız bakın her ne kadar görünmese de hepsinin içinde o vardır.

Ezoterizmde; Monad olarak adlandırılır. Tekliği ifade eder, yani tek olan herşeyi. Bu rakam, orijinal (ilk kopya) olanın kaynağını, var olan her şeyin temel ilkesini temsil eder. Var olan her şey ondan olmuştur ve yine ona dönecektir. Bu açıdan bakıldığında, 1 rakamı Tanrısal Enerjiyi temsil eder.

2 – ikilik, düalite, diyad

Matematikteki (+) işareti ile temsil edilen 2 rakamı, var olan her şeyin iki yönünü temsil eder. Yukarıdan aşağıya doğru inen dikey çizgi etken olan eril enerjiyi, tam ortadan ve yatay olarak geçen çizgi ise onu destekleyen ya da nötralize ederek hareket enerjisine dönüşmesini sağlayan dişi enerjiyi anlatmak için kullanılır. Bir başka deyişle dikey çizgi aktif enerjiyi, yatay çizgi ise pasif enerjiyi anlatır. Bu haliyle 2 rakamını temsil eden + işareti yeryüzünde var olan düalitenin (ikilik) temsilcisi olarak kullanılır.

Düalite (ikilik); ruh-madde, bilinçli-bilinçsiz, tesir eden-tesir edilen, şekil veren-şekil alan, aktiflik-pasiflik, Gök-Yer, ışık-karanlık, iyi-kötü, pozitif güçler-negatif güçler, soğuk-sıcak, eril-dişil, doğum-ölüm, yükseliş-iniş, mikrokozmos-makrokozmos vb. gibi bir tür karşıtlık ve birbirini bütünleyicilik gösteren iki şeyi, iki gücü, iki varlığı, iki unsuru ifade etmede kullanılır

3 – Varoluş, İnsan-ı Kâmil

Ezoterizmde; Triad olarak adlandırılır. Monad ile diyad’ın birleşmesinden oluşur. Yani erkek ile dişi enerjinin birleşiminden oluşan eser, çocuğu anlatır. Bunu akıldan çıkan, fikirle oluşan eser olarak da görebiliriz. Varoluşun temelinde birin üçe, üçün bire yansıması yatmaktadır.

Alevilikte;
Zahirde: Hak-Muhammed-Ali.
Hakikat’te: Can-Canan-Çoban (varoluş), Hak-Naci-Naciye (vahdeti vücut), Tanrı-İnsan-Evren (vahdeti mevcut)
Üçü “Bir”dir…

3417294

4 – Evren

Ezoterizmde;Tetrad olarak adlandırılır. Kâinatı kaostan düzene geçiren dört temel gücün ifadesidir. Bunlar Ateş, Su, Toprak ve Havadır. Dört sayısı genellikle dünya ve fiziksel gerçekle ilgili sayıdır ve düzeni tanımlar. Aristo bunu biraz daha ileri götürerek dört niteliği belirlemiştir. Bunlar kuru, ıslak, sıcak ve soğuktur. Her elementin iki niteliği bulunur. Toprak kuru ve soğuktur. Su ıslak ve soğuktur. Hava ıslak ve sıcaktır. Ateş sıcak ve kurudur. Bundan da görülebileceği gibi her element bir diğeriyle bir niteliğini paylaşmaktadır. Bu durumda bir elementin bir niteliğini değiştirerek diğerine dönüşmesi olasıdır.

Alevilikte; Dörtler “Anasır-ı erbaa”: Toprak (hak), Hava (Bad), Su (Ab), Ateş (Nar). Zaten dört kapı kırk makamın batıni isimleri de budur; Şeriat (hava, bad), Tarikat (ateş, nar), Marifet (su, ab), Hakikat (toprak, hak)

5 – Evren, İnsan

5 rakamı ateş, su, hava ve topraktan oluşan 4 elemente hükmedebilen bilinci sembolize eder.

Ezoterizmde; Pentad olarak adlandırılır. İnsanın ve üzerinde yaşadığı dünyanın sembolüdür. Diyad ile triad’ın toplamı olan pentad; dünyasal sevginin sembolüdür. Ateş, su, toprak ve havanın toplamından oluşan dünyayı ve yine bu dört elementin birleşiminden oluşan insanı da temsil eder.

Alevîlikte; beşlerin dördü Dünya, biri insanla ilgilidir. Dört; ateş, rüzgar, su ve topraktır, dördü bir gömleğe girmektedir ve birdir. Beşincisi ise Can’dır. Can, Üçlerin toplamıdır.

“Anasırdan bir libasa büründüm, Nar’ü, hak’ü, bad’ü, ab’dan göründüm” Şiri.

7 – Vahdeti Mevcut, Devriye

7 Rakamı 3’ler (insan-ı kâmil) ile 4’lerin (Evren) birleştiği ve varlığın mükemmeliyete ulaştığı yerdir.

Ezoterizmde; Kutsal üçlü triad ile düzeni oluşturan tetrad’ın birleşmesinden oluşmuştur. Tekâmül yasasının sembolüdür. Evrende pek çok şey yedi üzerine kurulmuştur. Sesin yedi ana notası, ışığın yedi ana rengi, insandaki yedi ana çakra gibi…

Alevîlikte; En önemlisi Yedilerdir. Yediler olmaz ise Kırklar olmaz. Yediler; dünya’ya ait olan dört (Anasır-ı erba) ile insana (Hak-Naci-Naciye) ait olan üçten meydana gelmektedir.

Vahdeti Mevcut;
Tüm vadiler gibi sahralar gibi
Sıradağlar gibi yaylalar gibi
Akan sular gibi deryalar gibi
Cümle âlem bir can imiş bilmedim
Daimî

Devriye örneği;

Bir gerçeğe bel bağladım erenler
Aldı benliğimi bitirdi beni
Damla idim bir ırmağa karıştım
Denizden denize götürdü beni

Nice kabdan kaba boşaldım doldum
Karıştım denize deniz ben oldum
Damlanın içinde evreni buldum
Yine benden bana getirdi beni

Buhar oldum yağdım yağmurlar ile
Karıştım toprağa çamurlar ile
Piştim fırınlarda hamurlar ile
Üstadım sofraya yatırdı beni

Çiğnediler dişler ile ezildim
Vücut eleğinden geçtim süzüldüm
Çaldı kalem bir deftere yazıldım
İrfan mektebine götürdü beni

Daimî’yem ermişlerin ereği
Böyle idi tabiatın gereği
Ölmez bir ananın oldum bebeği
Aldı dizlerine oturdu beni

Kaynakça: Karan Ap
Şahin Kaya

Doğum Bir Birleşim, Ölüm İse Bir Ayrışmadır.

Kızılbaş Aleviliğin doğuşa ilişkin felsefî anlayışının ortaya konulduğu bir erkânda, aynı bağlamda olması nedeniyle onun doğum ve ölüm olgularına bakışının da değerlendirilmesi kaçınılmaz olmaktadır.

Doğum nedir, ölüm nedir? Ya da sadece insana özgü olmayan doğuştan gelen her şey için geçerli olan bu yasayı Kızılbaş Alevilik nasıl algılıyor, nasıl değerlendiriyor?

Varlık’ın doğuşuna ilişkin yukarıdan beri açıklananlar aslında Kızılbaş Alevilikte doğum olgusuna nasıl bakıldığını da açıkça ortaya koyuyor. Dikkatli bir okur doğum olgusuna yaklaşımın nasıl olması gerektiği fikrine çok kolayca ulaşabilir. Ölüm olgusu ise bu sonsuz devinim âleminde, uğranılması kaçınılmaz olan bir uğrak noktası, bir istasyon olarak çıkar karşımıza. Doğum olgusunu doğru kavrayan bir okuyucu bu bağlamda ölüm olgusunu da kavramakta fazlaca zorlanmaz.

Varlık’ın doğuşuna ilişkin Kızılbaş Alevî anlayışını özetle tekrarlayacak olursak, yukarıda bunun için şöyle denmişti; İnsan da dahil her şey, doğuş başlangıcı olan NOKTA’da, daha önceden mevcuttu. Kendinde varlık’ın var olduğu bütün olan, cümle âlemi doğurdu. Doğum öncelikli olarak “vücut” bulmak durumundaydı ve vücut, doğuş yaptı. Kızılbaş Aleviliğe göre vücut; ateş, hava, su, toprak. Bu dört maddeye yol erkânınca “ÇAR ANASIR” (dört ana madde) denilmektedir. Çar anasır vücuttur ve vücut her şeyde vardır.

Vücut, evrensel doğumu gerçekleştiren önsüz ve sonsuz Varlık’ın ruhuyla buluşacak ve CAN’a gelecektir. Bitki, hayvan ve insan; doğuş sırasına göre cana gelmiş olan vücutlardır ve Hakk’tırlar. Çünkü, Hakk, doğar doğurur, vücut ve sıfat bulur, cana gelir, kendisini böylece kanıtlar.

Bu yasa neyi kanıtlıyor? Açıktır ki bu yasa doğuş gerçekliğini kanıtlıyor. Bu yasaya göre doğum bir birleşimdir. Bu birleşim, bir noktada eril, dişil ve can olmak üzere üçlü kuvvetin buluşması, birleşip vücut olmasıdır. Bunu kısaca şöyle ifade edebiliriz: Vücut ile nur ya da ruhun, birleşerek cana gelmesidir. Dikkat edilirse, burada, üç kuvvet noktada birleşim yapıyor. Bu kuvvetlerden eril olan ile dişil olanın noktadaki birbirlerine göre birleşim oranlarının çokluğu ya da azlığı derecesinde doğuş, eril ya da dişil olarak gerçekleşiyor. Ama her eril olanda dişil öğe, her dişil olanda eril öğe ortadan kalkmış olmuyor. Bu kuvvetler yine de her vücutta varlığını sürdürüyor. İfade edildiği gibi burada dikkat edilmesi gereken husus; her vücutta esas olarak hangi cins öğesinin kişiliği oluşturduğudur. Cins isimlendirmesi buna göre yapılmış oluyor. Eğer eril kuvvet dişil kuvvetten baskın durumdaysa bu erildir deniyor. Yok eğer dişil kuvvet baskın ise bu kez de dişildir deniyor.

Kızılbaş Alevî yolağınca ulu kabul edilmiş büyük büyüklerden Hallac-ı Mansur elimize ulaşabilmiş dizelerinden birinde bu gerçeği şöyle nefeslendiriyor:

Senin ruhun, benim ruhuma şarabın saf su ile karışması gibi karışmıştır. Sana herhangi bir şey dokunduğunda bana da dokunuyor. Ey Allah’ım her durumda ben senim sen bende varolansın.

Yunus aynı felsefî yaklaşımı bir başka nefeste şöyle dillendiriyor:

Ete kemiğe büründüm
Yunus diğe göründüm

Sefil Selimi bir nefesinde aynı anlayışı şöyle sürdürüyor:

Vardım ileriye döndüm geriğe
İnan şaştım sarıldım deriye
Kendime rastladım varsam nereye
Evvel ahir sonlu sonsuz benimdir

Yaratılış anlayışına karşı doğuş diyen Yeksanî‘den bir dörtlük:

Kırklar arş üstüne kurdular cemi
Muhabbet hakk oldu sürdüler demi
Balçıktan yarattı Mevla Ademi
Ben o zaman atam belinde idim

Kızılbaş Aleviliğin doğuş felsefesine göre, nasıl ki, doğuş bir birleşim ise ölüm de bir ayrışmadır. Ayrışan can ile bedendir. Nur (ya da ruh, ya da can) için o beden artık çark yasasına göre uyum ve ahenk içinde değildir. O beden o cana yanıt verecek durumdan çıkmıştır. Yeni bir filizlenme olayında filizlenecek tohumun eski vücudunu terk etmesi örneği can bedeni terk eder.

Bu ayrışmada, var olan varlığın kendini doğurma yasasına bağlı olarak çark düzeni içerisinde, ayrışan can ve beden, tekrar doğum kapılarına dönerler. Beden ait olduğu doğum kapısına, can da ait olduğu doğum kapısına gider. Buna yol dilinde, “aslına ermek” denilmiştir. Yine aynı erkâna uygun olarak bu anlayış “Hakktan gelen Hakka gider” şeklinde ifadelendirilmiştir.

Bu bağlamda Kızılbaşlıkta doğuş olgusuna yaklaşımda olduğu gibi ölüm olgusuna yaklaşımda da bu dillendirme rol oynar. Ölüm kavramı Kızılbaş Alevî anlayışında hiç kullanılmayan bir sözcüktür. İnsan da dahil olmak üzere doğumla gelen her şey için, canın bedeni terk etmesi haline, “Hakka yürüdü” ya da “don değiştirdi” ifadesi kullanılır.

Çark yasasına tabi olarak Hakk’tan gelip Hakk’a gitmek; sonsuz bir devri daimdir. Doğuşla gelen her zerre bu çark düzeni içindedir ve birbirleriyle bu çark düzeni içinde etkileşim halindedirler. Buna sonsuz yaşam diyor Kızılbaş Alevilik. Doğuşla gelen her can bu sonsuz yaşam yasasına uygun olarak bir bedeni terk ederken, kendi gelişkinlik derecesine uygun olarak her defasında yeni bir vücutta cana gelir. Bu bağlamda ölen beden olmaktadır. Can (ruh, nur) ölmez. O sürekli “don değiştirir”.

Biziz ebedi ölmeyen
Ölüm için gam yemeyiz
Adam mı gidip gelmeyen
Biz ona adam demeyiz

Meclisimiz mahşerimiz
Mürşittir peygamberimiz
Her gün sorar hesabımız
Yarına hesap koymayız

Mürşidimiz hakim bize
Suçlu isek verir ceza
Bağlanmışız biz bir söze
Söz birdir iki demeyiz

Mürşittir azm ü şanımız
Mürşide teslim canımız
Yüz çeviren şeytanımız
Lânet okuruz sevmeyiz

Latife bismillâhımız
Tesbihi zikrullahımız
Mürşit bizim Allah’ımız
Allah bir, iki demeyiz

Sonsuz yaşam yasasını, kendisi Kızılbaş olmamakla birlikte Kızılbaş Aleviliği besleyen temel kaynaklardan beslenen, Baba Tahir Üryan yolağının takipçilerinden Mevlana; bu konuyu mesnevisinde şu dizelerle dillendiriyor:

(..,)
Maden olarak öldüm, bitki oldum
Bitki olarak öldüm, hayvan oldum
Hayvan olarak öldüm, İnsan oldum
Niçin korkayım ölmekten
Ne yitirdim.

Büyük Kızılbaş, “Takdir hükümetinin kulu” Hızır Paşa ile karşılıklı duruşmasında ona şöyle sesleniyordu:


Bu kaçıncı ölümüm hain
Pir Sultan ölür dirilir


Haşim Kutklu, Kızılbaş Alevilikte YOL ERKÂN MEYDAN
(ss.77-81)
Resim: Evrensel ‘DOĞUŞ’u alegorik betimlemelerle anlatan bir kompozisyon. Daylemî Nizar, 1998 Göppingen

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑