Ara

Alevîlik

Yol Erkân Meydan

Etiket

erkân

On İki Nur

Aşure Meydanı

Aşure Meydanı, meydanlar içinde kadim (en eski) olanıdır. Hem gelenekseldir hem de dinsel özelliktedir. Komşu dinler içinde de, kimilerinde dinin gereği olarak kimilerinde ise bir kutsal gelenek olarak hep vardır. Aşure Meydanı’na 1500’lü yıllardan sonra bir de Kerbela erkânı eklenmiştir. Zamanla, Şiîliğin de etkisiyle Kerbela etkeni öne çıkarılmış, Aşure Cem Ayini, adeta salt bir Kerbela yasının ruhanî ve ilahî bir dille yadedilmesine dönüştürülmüştür. Hemen belirtelim ki, kadim Kızılbaş öğretisine göre bu, erkân değildir.

Dove_Sent_Forth_from_the_ArkKerbela dinsel bir olay ya da olgu değil bir siyasal olgudur. Orada din ya da inanç uğruna bir durum meydana gelmemiş, siyasal bir durum meydana gelmiştir. Siyasal bakımdan haklılık ya da haksızlık söz konusudur. Dine ilişkin bir ayrılık ya da farklılık sonucu ortaya çıkmış bir çatışma değildir.

Elbette ki Kızılbaş Aleviliğin hem ahlâk hem de adalet anlayışı çerçevesinde bu siyasi olaya bir yaklaşımı olmuştur. Bir tarihsel tutum sergilemiştir bu olay nedeniyle. Benzer birçok konuda olduğu gibi tarafını Kerbela mağdurları ve mazlumları yanında koymuştur. Dinsel Cem ayinlerinde kuşkusuz cümle mazlumlar için bulunduğu dilekleri, onlar için de eksik etmemiştir. Ancak şimdiki durum tam tersi bir görünüme bürünmüştür. Bırakınız Aşure Cem ayininin salt bir Kerbela yasına dönüştürülmesine, diğer Meydanlar da bu konuma itilmiştir. Hangi cem için meydan açarsanız açın, netice itibarıyla karşınıza bir Kerbela yas-ı matemi çıkarılmaktadır. Bu yol değildir, erkân da değildir.

Aşure Meydanı’nda, sözkonusu olan “12 İmam” betinlemesi ise sadece bir kavram/anlam düzeyini ifade eder. En eski (kadim) on iki kutsalının bu adlandırma çerçevesinde ifade edilmesinden başka bir şey değildir. 12 kutsallığı, henüz imamlar yokken de vardı. “12 Havari” henüz kıristolojideki yerini almazdan önce de vardı. Hatta yazılı tarihin oldukça ötesine geçecek kadar eski ve evrensel bir betimlemedir. Bu gerçeği bir çok nefes ve Kızılbaş söylemi bile dile getirdiği gibi, tarihi arkeolojik kazılardan elde edilmiş, bilgi ve belgelerde ifade etmektedir. Tabi ki kızılbaş nefeslerinde bir çok konunun dillendirilmesinde olduğu gibi, örtük bir dil ile dile getirilmektedir.

Bu anlatımlardan en belirgin olanı, yaygın olarak ama yanlış şekilde “on iki imam” mersiyelerinde görülür. Bu mersiyelerde adı geçen imama yüklenilen anlam kutsaldır ve hep varlığın varolduğu başlangıca işaret eder.

Bu anlayışa göre, varolan Varlık’ın doğuşundan evvelde bu “On ikiler” vardır; sonsuz gelecekte de var olacaklardır. Her doğuşla var olacaklardır. Her doğuşta bir başka bedende cisimleşerek (Hülul ederek = ruhsal göçetme ile = reenkarnasyon) kendilerini gerçekleyeceklerdir.

Bu bağlamda, “On ikiler” hem yaşamın ortaya çıkışına ilişkin inancın gereğidir Kızılbaşlıkta, hem de imanın. “İmamet” ise sadece bir adlandırmadır. Bu husus olduğundan ya da göründüğünden de önemlidir ve her yol insanı, bu ayırdedici özelliği aynı önemde ele alıp değerlendirmez ve gereğini yerine getirmezse, onun ne yolu yoldur ne de erkânı erkândır. O “dolu gelip dolu gidenlerden” olmayacaktır. “Ham gelmiş boş gidenlerden” olacaktır.

“Teklikte üçlük” konusunu işlediğimiz yerde, Hakk’ın üç kuvvetinden söz etmiş ve Kızılbaş Aleviliğin “Hakk-Muhammet-Ali” şeklinde dillendirdiği dizgede, bu üç kuvvetin cisimleştirildiğini ve üçünün “bir” olarak tanımlandığını açıklamaya çalıştık.

Bu üç kuvvet “doğuş” yoluyla çoklukta var olur ve varlığını sürdürür. Çünkü teklik doğuş yoluyla çokluk olarak kendisini gerçeklemiştir. “Her yer Tanrı ile dolu” sözünün taşıdığı anlam budur.

Üç kuvvet önce, “Birinci Gök”de kendini gerçekledi Kızılbaş Alevi anlayışına göre. Buna, “Arş-ı Âla” denildi. Bu güneş ile betimlendi. Sonra, Üç‘ler, kendilerini Beş‘lerde, sonra Yedi‘lerde, sonra On İki‘lerde gerçekledi. On İki Nur ya da On İki Güneş, On İki İmamda cisimleştirildi. “Nur” ya da “Gün” kavramı yerine “İmam” kavramının kullanılması ve bunların Ali soyundan seçilmiş isimlerle somutlaştırılması, Şah İsmail döneminde ve onun tarafından gerçekleştirilmiştir. Buna göre, On İki İmam’da, Hakkın üç kuvveti vardır ve o bedenlerde cisimleşmiştir. Buradaki fark, “doğuş” sıralamasından gelmekte ve bu çark düzeni içindeki işlevlerinden gelmektedir. Tekliğin yörüngesinde çark etmektedirler ve ona bağımlıdırlar. Hakk ile Hakk olmak için bu çark düzeni içinde varolacaklardır.

Var olan Varlık’ın bir kuvveti (uknum) olarak Ali, doğal olarak bu bilgiye sahiptir. Hakkın kendi kendisini gerçekleştirme ve “kendini bilme” bilgisidir bu ve sırdır. Bir kudret hazinesinde saklı olan bu bilgi, doğuş yoluyla Ali‘de gizli olmaktan çıkmış aşikâr olmuştur ama her can onun sırrına sahip değildir. Hakk ile Hakk olmak anlamında, “Ali ile Ali” oldukça, bu bilgi hazinesinin kapısı da açılacaktır.

Bu bilgi hazinesine giden kapının kilidi Ali’dir ve işte bu bilgi Ali yoluyla On İki İmam’a da intikal etmiştir. Kadim anlayışın tevil yoluyla İslam diline aktarılmasıdır bu.

Bu bağlamda, Ali isminde cisimleştirilen nitelikler, bütünüyle Teklik’e veya aynı bağlamda evrene, evrensel gerçekliğe ait vasıflardır ya da ona ait onda varolan kendinin bilgisidir. Bu bağlamda da, 12 imam’da cisimleştirilenler de aynı özelliklerdir. Bu özellikler, birçok nefeste dile getirilmiştir.

Buna Göre Ali:

1– Doğuş’tan öncesi varoluşa ilişkin bilinmeyen bütün bilginin tek anahtarıdır.
2– O bütün eski ve yeni çağların ve yne bu bağlamda bütün eski peygamberlerin ve yeni peygamberlerin tek sahibidir. Veliler ve imamlar çağının da tek sahibi odur. Bu nedenle; “Ali evveldir, Ali ahir.”
3– Eğer doğuşla gerçeklik kazanan bütün çoklukta o olmamış onun adı her şeye yazılmamış olsaydı hiçbir şey teklik çarkı içinde olmayacak ve ona bağımlı olmayacaktı.
4– Var olan Varlık’ın Üç kuvvetinden biri de Muhammed’dir ve Muhammed’deki bu gerçekleşme nedeniyle, onun nurundan nurlandıkları için bütün Peygamberlerin peygamberlikleri gerçeklik kazanmış ve onlar peygamberliklerini kanıtlamışlardır. Ancak bunun tek tanığı vardır, o da Ali’dir. Çünkü Ali, Muhammed Mi’rac‘a gittiğinde de orada Muhammed’e görünendir ve o’na “90 bin kelamı bildiren”dir. Kızılbaş Alevi dilinden Muhammed’e söylettirilen “Ben ilimin şehriyim Ali onun kapısıdır” sözün anlamı budur.
5– Ali tüm doğarak gelmiş olan varlıkların tek hakimidir. Çünkü o hem Üç’tür ve bu bağlamda her varlıkta varolandır; hem de bütündür ve tektir. Bu haliyle de bütün varlık ona bağlıdır, onda yok olma hareketi içindedir. Onun etrafında bir çark düzeni içindedir.

Pir Sultan‘ın;

“Ay Alidir Gün Muhammed
Üç yüz altmış altı sünnet
Balıklar da suya hasret
Çarka döner göl içinde”

dediği işte bu haldir. Bu nedenle iyi ve kötü, cennet ve cehennem arasındaki köprü ve köprüden geçişin anahtarı Ali olacaktır. Ali, cümle varlığın iradesinin toplandığı hazinedir. Hakk’tan gelip Hakk’a gitme olarak betimlenen çark düzeninde, çark içinde hangi varlık’ın nasıl ve ne şekilde doğuş yapacağını o belirlemiş ve yazmıştır. Bu yazıların saklandığı (Levh-i Mahvûz), muhafaza edildiği yerdir, makamdır Ali.

Bu sıralamayı alabildiğine çoğaltmak mümkündür. O çokluk doğmadan önce Var olan Varlık’ın yüreğidir, onun kendi varlığının tek kanıtıdır ve ispatıdır. Onun sözüdür. O dildir onun yazısıdır. O’nun okunacak kitabıdır. O göğün gürültüsüdür, o çakan şimşektir, yağan yağmurdur, kardır, berekettir, rızktır ve nihayet O; MürTeZa’dır; yani, doğan ve doğuran tek iradedir.

Yoğ iken ol dem zemin ü asüman ı kün fekan
Gün gibi ruşen olan envar sensin ya Ali.
Görünen miraç içinde enbiyalar şahına,
Suret-i Rahman olan didar sensin ya Ali

Ali’ye ilişkin bu betimlemeler, Varlık’ın “doğuşu” yoluyla kendini gerçekleştirmesi anlayışı bağlamında, sırayla hem üçlük olarak hem de tek tek olarak on iki Nur’da gerçeklik alanına çıkmıştır. On iki Nur ise, Ali yoluyla onun evlatlarında cisimleştirilmiştir. Bu temelde her imam, Ali’ye atfedilen bu özelliklerin bir veya birkaçını kendinde toplamaktadır.

Bu yolu kurmuşlar Muhammed Ali,
Hakk bilene Hakk’ın erkânıdır bu.
Münkirler giremez demeden beli,
Sadıklar girer, er meydanıdır bu.

Hasan ile Hüseyin sevdiği budur
Zeynel Abidin’in gördüğü budur
İmam Bakır’ın gösterdiği budur
Caferi Sadık’ın imanıdır bu

Musa-i Kazım’dan ayrıldı bir şah
Son meyvası pirim Bektaş Veliyullah
Rum’u irşad eden ol güzlü mah
Ayin-i cem’in Şah-ı Merdan’ıdır bu.

Aşıklar sadıklar buna yederler
El ele verdiler, Hak’ka giderler
Erler meydanında semah ederler
Aşk’a düşenin dermanıdır bu

İmam Ali, Taki’ye Naki’ye verdi
Ali Naki, Askeri’ye bildirdi
Muhammed Mehdi de bu sırra erdi
Muhammed Ali’nin devranıdır bu

Dahası da var. Ali” ya da “12 imam” betimlemeleri, Kızılbaş felsefesinde birer şifredirler. Evrensel kuvvet veya kuvvetleri simgelemektedirler. Din ve din karşıtı dogmatiklerin anladığı gibi burada ne “İslamın Ali”si kastedilmekte ne de ona bir tapınım ifade edilmektedir. Kızılbaş anlayışında söz konusu evrensel kuvvetler, genel olarak insanda cisimleştirilerek anlatılmakla birlikte, zahiren eril ama batınen dişildirler. Çünkü Kızılbaşa göre evrensel kuvvetlerin en somut gerçekleştiği ve bilince çıkarıldığı vücut, İnsandır. İnsan aklıdır. İnsan evrenin ve evrensel aklın gerçekleştiği bir özettir. Evrende ne varsa ve nasıl işliyorsa insanda da o var ve öylece işlemektedir. “İnsan Hakk’ta Hak İnsanda” demenin anlamı da budur ve bu anlam evrenseldir. Ve hem de kadim(en eski)dir.

Dogmatikler ise Kızılbaşı, “Allahı insana benzetmekle” suçlamaktadırlar. Benzetişi “Kuvvet” olarak değil de “Sûret” olarak anlamaktadırlar. Anlam/Kavram Ali’yi, Kızılbaşın verdiği anlamdan uzaklaştırıp saptıran da aynı kafadaki yol erkân düşkünleridir. Gerçi, yukarıda Ali bağlamında anlattıklarımız genelde Kızılbaş düşüncesiyle ulaşılan açıklamalardan çok, Şah Hatayi’den bu tarafa oluşturulan, kısmen islami ilahiyat anlayışıyla bulaşık halde olan açıklamalardır. Bu gözden uzak tutulmamalıdır.

Bu temel yapı ya da anlayış bilince çıkarılmazsa, ya da en azından konular bu düzeyde ele alınıp, nedir ne değildir kavranılmazsa, bir cehalet, bir kör dövüşüdür sürüp gider.“Biz Müslüman mıyız, değil miyiz, yol muyuz, mezhep miyiz, yok dinliyiz yok dinsiziz” kavgası yol evlatları arasında devam edip gider. Netleşmemiş bir çokluk yapısının, Bir’liğe ulaşması mümkün olmaz.

Akşamlara dek bir amentü gibi ” Sevgi bizim dinimidir / Başka dine inanmayız” de dur; içindeki, senden farklı bir şey ifade edene, duyduğun öfkeyi bir yana atamazsan, o kine dönüşür zamanla. Orada sevgi ölür. Kötü egemen olur. Nefs egemen olur. Benlik kavgası, yol insanının dini imanı haline gelir. Böylesi bir çoklukta “Bir” olmaktan, “diri” olmktan, “iri” olmaktan söz edilebilir mi?

Haşim Kutlu, Yol Erkân Meydan, Yurt Kitap Yayınları, ss. 260-266
975-9025-40-3_tn

Lâ ilâhe İllâ Hû!
Lâ ilahe İllâ Ali!

“Bin bir ismi vardır, bir ismi Hû’dur
Kâmillerin ezber dediği budur”

Sadık Abdal

Rızalık Makamı

Rızalık Kapısında Teslim

Elif’tir doksan bin kelamın başı,
Var Hakk’a şükreyle be’yi n’eylersin
Vücudun şehrini arıtmayınca
Yüzünü yumaya suyu n’eylersin

Yalan söyleyip de geçme sıraya,
Evliya nefesi verme araya.
Var bir amel kazan, Hakk’a yaraya,
Hakk’a yaramayan huyu n’eylersin

Şeytan benlik ile yolundan azdı,
Âşık maşukunu aradı gezdi.
İki cihan fahri bir engür ezdi,
Fakr ile fahr olmaz, bayı n’eylersin

Varın görün irakipler kandedir,
Hak ehli kardaşlar yolda demdedir.
Bilin ayn’el yakin Ali cemdedir,
Cemiyet olmayan köyü n’eylersin

Pir Sultan’ım okuyuban yazarım,
Turab oldum, ayaklarda tozarım.
Yâr elinden içtim, sermest gezerim,
Yarden içilmeyen meyi n’eylersin

Kızılbaş yol erkânında kemerbest olup pir eteğinden tutmak, yani bir pire bağlanmak, yol üyesi olmanın en temel şartlarının başında gelir. Bağlanılacak pir, gayet doğaldır ki, ailenin bağlı bulunduğu pirdir. Çünkü, kemerbest olma ve pir eteği tutma erkânı (kuralı), yedi ila on beş yaş arasında gerçekleştirilir. Bu yaşlardaki yol çocukları masum-u pak kabul olunur ve bunların yaptıklarından ve yapamadıklarından anne ve babaları sorumludur.

Çocuklar adına kemerbest rızalığı, anne ve baba tarafından karşılanır. Rızalık, Kızılbaş Alevî yolunda son derece önemli bir onama ve kabul etme erkânıdır. İstek tümüyle gönül rızalığına dayanır. Çünkü Kızılbaş Alevî inancında yola girmek, bildiğimiz maddi dünyadan, bir başka deyimle nefsin, “Benin-Egonun” yasalarının yürülükte olduğu dünyadan –ki bu hem cins hem de sınıf olarak- erkeğin tayin ettiği mülk yasaları dünyasından; ortaklar dünyasına, diğer dinlerin “öbür dünya” diye tanımladıkları bir düş dünya yerine, yola girme ile başlayan, bir Can’lar (Rızalık Şehri) dünyasına giriştir. Yola girmek ile bu “Ortaklar Dünyasının” kapısına varılmış olunur. Bu dünya adalet ve vicdanın egemen olduğu bir dünyadır. Yasaları rızalık üzerine yürür. Orada “Sen” ya da “Ben” yoktur. Orada “biz” vardır.

Yola girmeden önce kişi bütün varlığıyla böyle bir dünyaya girmeye ve onun yasalarına uymaya kendini hazır hissetmelidir. Ona hazır olmalıdır. İnsanda “yedi ben merkezi” vardır. Bildiğimiz ve yaşadığımız dünya gerçeğinde, bütün bu merkezler insanı nefsin hakimiyetine göre yönlendirir ve hareket ettirir. Yola girmeye hazır olan can bu parçalanmış “ben merkezlerinin” işlevini bir merkezin emrine verir. Bu rehberlerin yardımıyla gerçekleşir…

Böylece kişi “uyku halinden” uyanıklık haline geçmeye başlar. Ortaklar dünyasına geçme isteği, kendini hissettirdiği andan itibaren “Talip” kapısına varılmış olur ki, işte bütün bunlar, rızalık ile olacak olan durumlardır. Zaten Talip demek, hem talep etmek, hem talebe (öğrenci) olmak manasındadır. Bir başka deyimle hem istekte bulunmak hem de istediğin şeyin öğrencisi olmak anlamındadır. Talep etmenin ve talebe olmanın anahtarı ise rızalıktır. Rızalığın mührü ise teslim olmaktır.

Güzel aşık cevrimizi
Çekemezsin demedim mi
Bu bir rıza lokmasıdır
Yiyemezsin demedim mi

Yemeyenler kalır naçar
Gözlerinden kanlar saçar
Bu bir demdir gelir geçer
Duyamazsın demedim mi

Bu dervişlik bir dilektir
Bilene büyük devlettir
Yensiz yakasız gömlektir
Giyemezsin demedim mi

Çıkalım meydan yerine
Erelim Ali sırrına
Can-ı başı Hak yoluna
Koyamazsın demedim mi

Aşıklar kara baht(ı) olur
Hakk’ın katında kutl’olur
Muhabbet baldan tatl’olur
Yiyemezsin demedim mi

Pir Sultan Ali Şahımız
Hakk’a ulaşır rahımız
On İkiler katarımız
Uyamazsın demedim mi

Bir başka noktadan ele alınırsa, rızalık; yolun son derece çetin kabul edilen kurallarının yerine getirilme zorunluluğundan dolayı ve ayrıca her türden resmi devlet uygulamaları karşısında yasaklanmış, aşağılanmış, inanırları katliamlara uğramış bir inanç olmasından dolayı, bu yönden doğabilecek her türlü etkiyi göğüslemek, yol ve erkânı, yol ve erkân kardeşliğini her şeyin üzerinde tutmak ihtiyacına dayanır. Böylesine çetin yol şartları, hem dünyasal olarak, hem bu dünyada mülk dünyasının kahredici baskısına ve hem de manevi dünyanın ağır koşullarına karşılık, doğaldır ki, yola girişi, ancak severek ve isteyerek kabul etmekle mümkündür.

Bu nedenle olacak ki yol ulusu;

“Bu yol demirden leblebidir. Kılıçtan keskindir. Kıldan incedir. Bu yol ateşten gömlektir. Bu yol rızalık lokmasıdır ki, bu lokmayı yiyebilecek isen gel, ateşten gömleği giyebileceksen gel, demirden leblebiyi yiyebileceksen gel ki bu kılıçla vurulmayasın bu köprüden geçebilesin” diye buyurmuştur.

Talibe pirlik edecek ve eteğinden tutulacak pir ve rehber, en evvelinden birbirinin yurdunda oturacak, “terk için rızalık” verecekler. Terk, Kızılbaş yolağında, hem maddi hem manevi kötülükten arınmadır. Bu temelde “ölüp yeniden dirilmedir”. Pir ve Rehber, birbirinin yurdunda oturacak demek, birbirlerine pir ve rehber olacaklar, hem pir hem talip olacaklar ve sonra “terki-mal, terki can, terki dünya ve terki-bed” fiil edecekler, bunda teslimi rıza gösterecekler, yani ikrar verip iman edeceklerdir. Böylece makamlarına oturmaya aday olacaklar.

Terk ve rızalık kapısı Alevilikte şeriat kapısıdır. Yani Kızılbaş Alevî şeriatı buradan başlar. Şeriat sözünün geçtiği her yerde, İslam şeriatını çağrıştıran yaklaşımlar erkân değildir. Hiçbir şekilde de doğru değildir. Tersine, “İslamın doğru olan şeriatı budur” demek de erkân değildir. Her dinin şeriatı kendisinedir ve karıştırılmamalıdır. Terk, Kızılbaş Alevilikte, bütün makamlar için geçerlidir. Ancak yer ve makamına göre dereceleri farklıdır. Terk’in derecesi marifet kapısına kadar devam eden bir süreci kapsar. “Ölmeden Ölme” kapısı, marifet makamıdır ki bu makam, özdeki hayvana ait ne var ise öldürülüp insan olarak yeniden doğuşun yapıldığı makam anlamına gelir.

Bu “Teslim-i Rızalık” ve “Terk” erkânı, cümle talip önünde olur. Pir ve rehberin rızalık kapısı, talip kapısıdır. Pir ve Rehber, talibe talip olacaklar ilkin. Andığımız erkânın “talip meydanında” olması bu yüzdendir. Talibe talip olmayan pir ve rehber, rızasızdır. Ne verdiği lokma kabuldür ne aldığı ikrar. Çünkü yönünü talibe dönmemiştir ve talibe borçlu değildir. Anasından doğmuştur ama anasına sırt dönmüştür. Talip, Hakk kapısıdır. Pirliğin doğum kapısıdır. Anasına sırtını dönen besbellidir ki Hakk’a sırtını dönmüştür. O sadece babasının gücüne, baba soyundan aldığı yetkiye dayanıyor demektir. O zaman, o pir ya da rehber, haksızca kucak açmış, hakkı gasp etmiş demektir. Çünkü tekrarında fayda vardır, pirlik ve rehberliğin doğum kapısıdır TALİP kapısı.

Meydanında post serip buyur ettiği pirine ve rehberine talip sormak durumundadır; “El kimden alınmıştır, rızalık hangi meydandan gelmiştir?” sorusunun cevabı doğru alınmadıkça, cem erkânında olunmamalıdır. Kızılbaş meydanı yol geçen hanı değildir. Talip yolun gereğini yerine getirmiyorsa, yolu müthiş incitiyor demektir ki, onun açtığı meydan nahaktır. O meydanda lokma yenmez, gülbank verilmez.

Kimler Gelmesin

Sefasına cefasına dayandım
Bu cefaya dayanmayan gelmesin
Rengine hem boyasına boyandım
Bu boyaya boyanmayan gelmesin

Rengine boyandım meyinden içtim
Nice canlar ile didar görüştüm
Muhabbet eyleyip candan seviştim
Muhabbeti küfür sayan gelmesin

Muhabbet eyleyip yokla pirini
Yusun senin namus ile arını
Var bir gerçek ile kıl pazarını
Kıldığın pazardan ziyan gelmesin

Kırklar bu meydanda gezer dediler
Evliyayı yola dizer dediler
Destini destinden sezer dediler
Nefsaniyetine uyan gelmesin

Pir Sultan’ım eydür dünya fanidir
Kırkların sohbeti aşk mekânıdır
Kusura kalmayan kerem kânidir
Gönülde karası olan gelmesin

Kimler Gelsin

Şimdi bizim aramıza
Yola boyun veren gelsin
İkrar ile Pire varıp
Hakikatı gören gelsin

Kişi halden anlayınca
Hakikatı dinleyince
Üstüne yol uğrayınca
Ayrılmayıp duran gelsin

Talib olunca bir talib
İşini Mevla’ya salıp
İzzet ile selam verip
Gönüllere giren gelsin

Koyup dünya davasını
Hakk’a verip sevdasını
Doğrulayıp öz nefsini
Şeytanı öldüren gelsin

Pir Sultan’ım Çelebiye
Eyvallahım ol veliye
Hal ehline hal diliyle
Yolun sırrın soran gelsin

Kızılbaş yoluna girmek isteyen can, mutlak olarak müsahip edinecek. Eteğini tutup kemerbest olduğu pir ve rehber önünde meydana gelecek. Görgüden geçecek. Böylece yolun anayasasını (şeriat), yolun dini gereklerini (tarîk) yolun örf, adet, edep ve erkânını, onun inceliklerini, sosyal yaşamın ve dünya işlerinin ilim ve irfan üzere inceliklerini bilecek öğrenecektir. Yukarda da belirtildiği gibi ancak bu aşamadan sonra, “terk ve rızalık” anlam kazanmış olacaktır. Bu temelde, insanın öz yeteneklerini, bu yeteneklerin açığa çıkarılmasını, yola ve onun sosyal yaşamının hizmetine verilmesini (marifet=kendini bilme) öğrenecek ve bilecektir.

Marifet kapısında, insanda mevcut olan yedi irade merkezi, bir irade merkezinde toplanacak ve ‘ben’ler, “biz” olacaktır. Kişi, özde insan olmaya hak kazanacaktır. Üç terk, üç rızalık kapısını açacaktır. Böylece düşüncede “ben“ler terk edilecek ve düşün dünyasında, insan olunacaktır. Sonra söz’de terk ile söz’de insan olunacaktır. Üçüncü olarak da, surette insan öldürülecek, terk edilecek ve öz’de insan olunacaktır. Surette insan demekle, özümüzde, insan kalıbında yaşayan hayvan kastedilmektedir.

Diğer yandan taliplik kapısındaki yol evladı, dinin on iki farzı yani olmazsa olmazı olan ve mutlak manada yerine getirilmesi gereken kurallarını öğrenecek, bilecektir. Bilmek, yapmak ya da yerine getirmek demektir. Yapılmayan bir şey, rızalık ile kabul edilmemiş ve ikrarından gelinmemiş şey demektir.

Dahası, yol evladı, müsahiplik kapısından geçerek, on iki farzla birlik, on iki farza bağlı on yedi erkânı bilecek, gereğini yerine getirecektir. Böylece “Dört Kapı Kırk Makam” öğretisinin, rızalık gösterip teslim olmuş bir yol evladı (kadın ve erkek), bir öğrencisi olarak “ben Kızılbaş Aleviyim” demeye hak kazanacaktır. Meydan görecek, hizmette bulunacaktır. En evvel olarak, bu iki kuralda teslimi rızalık göstermemiş bir kimse; bu pirdir, bu rehberdir ya da taliptir diye yoldan vazgeçilmez, vazgeçilemez! Bu bağlamda, hiçbirisi hak sahibi olamaz. Bu erkândan geçmemiş bir kimseye CAN da denemez. Yol ve erkânın kayıplara karışıp belirsiz olduğu; yolun belirsiz, meydanın ıssız kaldığı, güncelin ayyaşlığında, önüne gelen önüne gelene; “CAN” diyor!.. Kuşkusuz bu da tam bir yol cahilliği örneği oluyor!

Böylece, CAN olmaya hak kazanan her yol evladı, yılda bir kez müsahibi ile dar olmak durumundadır. Bir yıl içinde yaptıklarının ve yapamadıklarının hesabını vermek, yol kardeşlerinin rızalığını almak durumundadır. Maddi ve manevi yaşamının tamamında hiç bir can rızalık almadan yaşayamaz. Rızalık almıyor rızalıktan kaçıyorsa, onun hem maddi yaşamında hem manevi yaşamında lekeler var demektir. Onunla aynı meydana girilmez, onun dört kapı hakkına sunduğu dört lokmadan hiçbirisi yenmez, kabul edilmez. Pir ve rehberin en üzerine titrdikleri konu bu olsa gerektir.

Kızılbaş Alevilikte dar olmak son derece önemlidir. Burada da rızalık ön koşuldur. Dar olmak, her türlü dünyasal kirlilikten yunup arınmaktır. Her saat, her dakika kişi kendi özünde dar olmak durumundadır. Talip, dar olmayı, düşüncesinde (fikirde), sözünde (zikirde) ve işinde (amelde) sürekli tutar. Bu, düşüncede, iyiyi doğruyu düşünmek; sözde, iyiyi doğruyu söylemek; işte doğruyu iyiyi ve sağlamı yerine getirmek anlamındadır. Hakk meydanında ve pir önünde, birinci dar olan talip; Mansur olur. İkinci dar olan, Nesimî olur. Üçüncü dar kapısından geçen; Fazlullah olur. Bu üç isim, abdestlerini, hak ve adalet için kanlarıyla almış yol erenleri, gönül pirleridir. Canlarıyla kurban olmuş bedelgâhlardır.

Abdestsiz cem olunmaz. Peki cemde abdest nedir? İşte abdest budur; rızalıktır, Öz darıdır. Öz temizliğidir. Özünü yıkayıp arındırmamış hiçbir can rızalık kapısında olamaz. Rızalıktan geçmemiş hiç kimse, Can da olamaz, cem’de de bulunamaz. Neden ki, erenler öyle buyurmuşlardır: “Hal ile haldaş olunmadan yol ile yoldaş olunmaz!..”

Temennaya geldim erenler size,
Temenna edeyim destur olursa.
Mür’vet kapıların bağlaman bize,
İçeri gireyim destur olursa.

Pirim deyü divanına geçeyim,
Destinizden ab-ı hayat içeyim.
İzniniz olursa ağzım açayım,
Bir ma’na söyleyim destur olursa.

Talib günahkardır pir meydanında,
Zülfikar oynuyor durmaz kınında.
Rehberin önünde hak meydanında,
Kemerbest olayım destur olursa.

Rehbere bağlıdır talibin başı,
Durmuyor akıyor didemin yaşı.
Arafat dağında koçun savaşı,
Erkâna düşeyim destur olursa.

Pir Sultan Abdal’ım hey güzel Şah’ım,
Günahlıyım arşa çıkıyor ahım.
Pire kurban olsun bu tatlı canım,
Terceman olayım destur olursa.

Rızalık ile ilgili sözü bağlamadan, müsahiplik ile ilgil bir noktaya değinmek yerinde olur. Müsahiplik mühürlenmeden önce müsahip kardeşlerle aynı meydana iki çift can daha girer. Bunlar, müsahip olmuş ve müsahiplik erkânından geçmiş bacı-kardeşlerin deyim yerindeyse yedekleridir. Müsahiplerden birisinin başına bir hal gelip müsahiplik darından indirilmiş ise yedekler onun yerini alırlar. Merkezi yapısı dağılmış Kızılbaş meydanında, müsahiplik erkânı da dağılmıştır. Her bölgede bulunan ya da o bölgede pirlik eden makam sahibi, bilgisi görgüsü nispetinde uygulama yürütmüş ve erkân zamanla bozulmaya başlamıştır.

Aşina müsahip; müsahip olan kardeşler için belirlenmiş ve meydana önden alınan yedek müsahiplerdir. Görgüye müsahip kardeşlerin önünde yürüyerek girerler. Müsahip kardeşlerin yaptıklarından ve yapamadıklarından sorumludurlar, ancak ikinci dercede sorumludurlar. Ayrıca müsahip kardeşler birbirleri karşısında aşina müsahip-müsahip aşinadırlar. Biri, diğer kardeşine “müsahip” diye hitap ederken beriki ona “aşina” diye hitap eder. Tahtacı Kızılbaşlarda bu çift yapıya bir de “peşine müsahip”lik eklenmiştir.

Mürebbi (öğretmen); müsahiplik meydanı mürebbisiz olmaz. Müsahiplik en temel Kızılbaş şartıdır. Mürebbi ise müsahiplik şartının gereğidir. Mürebbilik makamı aynı zamanda rehberlik makamıdır. Öğretmenlik makamıdır. Yolun felsefesi, dinin erkânı, makamları, sosyal yaşamı, onun hukuku; örf, adet, görenek ve gelenek işleri, kısaca maddi ve manevi dünyanın her türlü gereği, mürebbisiz yani öğretmensiz olmaz.

Bu bakımdan aynı meydanda, müsahip kardeşlere kim mürebbi kılınmış ise o da hazır bulunur. Mürebbi makamı da çift olarak yerini alır. Müsahiplik Dar’ında en büyük pay mürebbinindir. Bu bakımdan müsahip kardeşlerin tam bir rızalık göstermeleri, tıpkı pirlik makamına gösterildiği gibi, tam bir teslim olma hali göstermek durumundadır.

Haşim Kutklu, Kızılbaş Alevilikte YOL ERKÂN MEYDAN (ss.88-97)

ALİ ERKÂNDIR YOL FADİME

YOL CÜMLEDEN ULUDUR


Bülbül-ü şuara hep zârı bizden öğrenir

Dûdû-yu sûr-nâ gûftarı bizden öğrenir
Âşık-ı sâdık olanlar bilir kavl-i kararın975-9025-40-3_tn
Hem ehl-i harabâd etvâr-i bizden öğrenir

Biz hakikat kenzinin bevabın derbanıyız
Hem mûciz marifet ehli’nin hayranıyız
Bizi hor görmeyin kim dil mülkinin sultanıyız
Bunca ârifler gelir esrarı bizden öğrenir

Dilber-i Şirin için âlemde Ferhat olmuşuz
Gerçi Mecnûnuz ama Leylâ’dan azad olmuşuz
Sûrette kemterleriz mânâda üstâz olmuşuz
Cümle aşıklar gelir dildârı bizden öğrenir

Ey Güzide bezm-i gâmda gezme hod serseri
Oluben meydân-ı aşkta merd olan gelsin beri
Bizdedir velhasıl mihr-i muhabbet defteri
Onca şairler gelir eşarı bizden öğrenir
-Güzide Ana-

Latife bismillahımız
Tesbihi zikrullahımız
Mürşit bizim Allahımız
Allah bir iki demeyiz
-Meluli Baba-

Kızılbaş Meydanı

Otantik Aleviliğin kimi temel özelliklerini açığa vuran yaşam belirtileri, en son 1950 yıllarına kadar bir biçimde varlıklarını sürdürdüler. Bu, fizik yapılara olduğu kadar günlük konuşmalara dek yansıyan kimi kavram ve anlatımlara tanık olunabilmekteydi. Alevilerin toplum olarak artık kapitalist toplumun bir bileşeni haline geldiği içinden geçtiğimiz uğrakta ise bu özlliklerin kırıntısından bile sözetmek artık olası değil.

Başlığa aldığım ifade, esas olarak otantik Aleviliğin sosyal-toplumsal yapısına ve cinslerin karşılıklı duruşuna yönelik, dahası da, kadına vurgu yapan bir erkân belirlemesidir. Yol Üyeliği ya da aynı anlamda Yol Vatandaşlığı ya da Yol Evlatlığı bağlamlarında Müsahipliğin konuşulduğu yerde. “Ali Erkân, Fadime Yoldur” belirlemesi, taşıdığı hem zahiri hem de batıni anlam bakımından, başlı başına incelenmesi ve kavranılması gereken bir konudur.

Ne ki, geldiğimiz noktada bir çoğumuzun yakından gördüğü ama bir türlü farkındalık alanına getirmediği bir husu var ki, kendisini en çok bu noktada hissetirir. Özellikle 1510 yılında, bir yanda Osmanlı diğer yanda İran, bir yanda Sultan Yavuz Selim, diğer yanda Şah İsmail’in yeraldığı tarihi duruşma, aslında ve özünde, en Batıdan başlayarak Daylem alanının eşiğine dek, bir tekmil Alevi Ocak ve yerleşim yerlerinin üzerinde yaşayanlar da dahil olmak üzere, bir baştan bir başa elden geçirilmesi; yağma ve talan edilmesi, kılıçtan geçirilmesi, göçertilmesi, geride kalanların ise bir daha asla eskisi gibi olmayacak şekilde biçimlendirilerek baskılanması, hem Alevi Toplumu açısından hem de bir bütün Anadolu ve Yukarı Mezopotamya’nın yapısal dokusu ve kültürel süreği açısından, gördüğü en büyük ikinci kırılmayı ifade eder. Ki, bu günkü tarihsel uğurakta, Alevilerin içinde bulunduğu bitme noktasındaki hâl-i pür melâl’inin, köklerinin filizlendiği tarihi kırılmadır sözünü ettiğim ve yeterince açıktır. O tarihten bu tarafa, Yola ait bütün belirlemeler, öncelikle Ortaklığa dayalı toplumsal yaşam koşulları adım adım tasfiye edildiği gibi, Yol insanınca hiç bir yazılı kayıt da bulundurulmayıp herşey sözlü aktarımlarla sürüdürüldü.

Bu bağlamda da, özellikle konumuza ilişkin belirlemeleri, hem gerçek kimlikleriyle ve özellikleriyle anlatmak, hem de belgelemek, imkansız denecek ölçekte zordur artık. Özellikle de kadına ilişkin konuları ele almak, bu yönlerden elli kere daha zordur. Genelde kadının tarihi yoktur ama Kızılbaş Kadının tarihi, elli kere daha yoktur. Bununla birlikte, orada burada kendisini saklayabilmiş belirtilerden hareket etme ve Aleviliğe ilişkin özellikleri açığa çıkarmayı denemek zorundayız.

Konumuza dönerek devam edelim.

Kadim geçmişten bu yana ister cins ister sınıf olsun, insanal dünyanın ortayerine egemenlik denilen bir ilişki tarzının düştüğü günlere dek gidebilen bir geçmişe dayanan, tekmil egemenlik dışı kalmış ‘Doğal Din Toplulukları’ının, ortak özelliğidir. Kendilerine ilişkin tekmil anlatımları ikili bir karekter gösterir. Buna göre birinci anlatım herkesin bilmesi gerekenler olarak belirtebileceğimiz bir ifade yöntemi ya da bilgi aktarım yöntemidir, buna “zahiri” anlam ya da anlatım diyoruz. Batı literatüründe buna “egzoterik” anlam/anlatım deniyor.
İkincisi; Yola dair hem öz hem de gerçek anlamlarına yer verilen anlam ve anlatıma ise “Batıni” anlam ve anlatım denmektedir. Batılı literatürde batıni kavramının karşılığı ise “Ezoterik” olarak belirtilmektedir. Bu ifade tarzının yaratıcıları, Doğal Din Toplulukları olmakla birlikte, bizim coğrafyamızda dillendirilmiş ve yazılı hale getirilmiş bir tekmil Mitoloji ve Teoljık anlatımlara da yansımış bir yöntemdir bu. Bu realite bilinmeden girişilen bütün yazım ve anlatımların karşılığı yoktur. Kim yaparsa yapsın bu çalışmayı, kişisel yeteneği ve kariyeri ne olursa olsun, karşılığı olmayan bir çalışmadır. Ama ne yazık ki bilgi fukaralığının dizboyu olduğu günümüzde ise bu durum, tam bir açmazdır Yol gerçekliğine ulaşabilmek açısından.

Aleviliğin bütün sürekleri (bölükler) tekmil özgünlüklerine ve bu bağlamda farklılıklarına karşın, kendilerine ilişkin tekmil anlatım ve ifadelerin kaynağını belirttiğim yöntem üzere, Yol’dan, Yol’un dünya görüşünden aldıkları için YOl Birliği içinde kalırlar. Bu bağlamda, gerek toplumsal yapıları, gerek o yapı içinde cinsler arası ilişki ve bu ilişkinin taşıdığı anlamlar değişmez. Hepsinde aynıdır. Dünya görüşündeki farklılaşma ve değişim olduğunda Birlik de bozulmaya yüz tutar.

Buna göre, biz, Alevi Kızılbaş Süreğini özne olarak aldığımız için, burada belirttiğimiz ve belirteceğimiz tekmil anlatımların kaynağı, Kızılbaş Aleviliğin dünya görüşüne dayanır. Peki nasıl bir ifadeye dayanıyor dünya görüşü, konuyu dağıtmamaya özen gösterek ifade edecek olusam, en kestırme olarak;

Varlığın Doğuşuna dayanan bir dünya görüşüdür. Buna göre dünya da dahil evrendeki her şey, doğarak gelir. Bütün doğumlar;

Her şey yaratıldı bir tek noktadan
Noktada gizlidir esrarı yezdan

nefesinde de dillendirildiği gibi, ‘Nokta’nın kendi kendisini doğurmasıyla varlık alanına gelirler. Her şey doğarak gelir, doğumdan gelmeyenler ispatsızdır. Onlar yokturlar.

Belirttiğim gibi Kızılbaş Alevilikte de gerek Yol Kardeşliği ya da Yol evlatlığı, gerekse cinsler arası ilişki, kaynağını işte bu dünya görüşünden alır. Bu bağlamda, kız ya da erkek her Yol adayı bir kez, eril ile dişil olanın yani ana ile babanın birleşimi yoluyla Anasından doğarak gelir bu dünyaya. Bu biyolojik bir doğum olarak Yol dilinde, “Bel Evladı” olarak dillendirilir. Anasından doğmuş olmak, adaylık için yeterlidir ama bu bireyin Alevi olduğunu belirlemez. Bunun için bir de Yoldan Doğması gerekmektedir. Eş ve Eşitlik ikrarından geçtiğinde ve Meydanda hazır bulunan canlardan rızalık alıdığında, “ölmeden ölmüş” ya da bir adım önceki benliğinde ölmüş, yeniden doğmuş olarak kabul görür. Yoldan doğmuş sayılır ve o saatten itibaren YOL Evladıdır.

Sözün burasında bir batın bigisi aktarmak zorunlu görünüyor. O meydan da Bulunmamışlar için şimdi aktaracağım bilgi bir sırdır. Bilenlerin artık kendisinde götürmemesi gereken bir bilgi. Eş ve eşitlik erkânı tamamlanıp erkan Bir’lenip sırlandığında Pir, erkek kardeşlerin her birini ayrı ayrı Ocak başına yani Pir Postunun önüne çağırır. Ancak Onun duyacağı bir şekilde kulağına eğilerek şunları söyler:

“Ey talip şimdi söyleyeceklerimi belki yüzlerce kerre duydun işittin ama ben bir kere daha burada belirteceğim. Senin baban bedende senin babandır ve bu görünür olandır. Senin gerçek baban kimdir, bunu sadece annen bilir ve bu HAK ONUN’dur. Bu nedenle yarın UKBA Gününde (Sorgu Meydanında) sen Ananın adıyla anılacaksın.”

Daha sonra Pir diğer erkek kardeşi çağırır, aynı şeyleri ona da söyler ama kime ne söylemişse, söylenen onda kalır, bir diğerine aktarmaz. Sormaz da.

Kadim Kızılbaş Alevi süreğinde, Çocuk Anasından doğduğunda nasıl kundaklanıp anasının adıyla çağrılıyor ve gülbanklar eşliğinde kulağına fısıldanıyorsa, kişi hakka yürüdüğünde de, yeni bir “doğum” olduğu için yine kundaklanır ve anasının adıyla anılır.

Özgürlüğünü özgürlüğüme kat, özgürlüğümü özgürlüğüne katayım, Özgürlük alanımız daha geniş olsun!…

Bu ifade Alevi Dar Hukukunda kişi hak ve özgürlüklerine ilişkin bir erkân belirlemesidir. İşlediğimiz konuyla da doğrudan bağlantısı var. Şöyle var;

Eş ve Eşitlik erkânından geçerek “dört baş bir beden” ifadesinde anlamını bulan, Yol Evladı olarak Yola dahil olmuş ise eril ve dişil kardeşler; Alevi sosyalitesine göre de yeni bir haneyi/Ocağı da ilave etmiş sayılırlar toplum yapısına. Maddi ve Manevi olarak Yol Meydanına katılarak, o meydana mensup öncekilerle her bakımdan eşitlenerek vatandaş olmuşlardır. O saatten itibaren öncekilerle haklar da görevler de eşittir artık.

Bu Meydanda, Alevi Dar Hukukuna göre; her birey önce kişisel özgürlüklerini birbirine katarak, daha genişlemiş bir özgürlük meydanında, Eş olmuşlardır. Eş ve Eşitlik erkânından da geçmek süretiyle, kendi özgülüklerini Toplum özgürlüğüne katarak daha da geniş bir özgürlük meydanında “Eş ve Eşit” olmuşlardır. Her sözcük ya da kavram maddi olarak hangi türden bir yaşam ortramından kaynak alıyorsa, onun ifade etmek üzere dile gelirler. Her şeyin meta ve değişim değeri üzerinden anlam ve değer kazandığı kapitalist toplum ortamına göre, bu kavramlar ilkel kalabililir. Ama bir de içerdiği toplumsallığa bakınız;
Burjuva Hukuk sisteminde “bir bireyin özgürlüğü, diğerinin başladığı yerde biter”. Toplumla birey arasındaki ilişkide bu sistem, toplumun özgürlüğünün başladığı yerde ise bireyin özgürlüğü biter şeklini alır. Tolum olmanın örgütlü ifadesi olarak devletle toplum arasındaki ilişkinin sözünü ettiğimiz hukuk ilkesine göre belirlenmesi ise şöyle açığa çıkar; “devletin özgürlüğünün başladığı yerde toplumun özgürlüğü biter”. Görülüyor ki, en uygar gibi ele alınan ve yere göğe sığdırılamayan kapitalist hukukun özgürlük için sağladığı olanak, tümüyle devlet içindir. Bireye ininceye kadar özgürlük, ancak, dayatmalarla devlet özgürlüğünün snırlandırılmasıyla elde edilmiş kırıntlardır. Bu nedenle de özgürlük için ayağa kalkacak tekmil toplum kategorileri, devletin özgürlük alanını sınırlamak ve sonuçta da bitirmek üzere yola çıkmalıdırlar.

Tarihsel ve toplumsal olarak Kadim Anadolu ve yukarı Mezoptamya, tarihe Neolitik Devrim olarak kaydını düşürmüş olan ilk Köy devriminin gerçekleştiği yer olması bakımından daha başından itibaren, en azından çok yakın tarihlere kadar ANA’SOYLUDUR.

M.Ö 1200’lü yıllardan başlayarak Ananın önceliği ve önderliği M.S. 200.lü yılara kadar eş ve eşitlik düzeyinde bir denge üzerine yürümüştür. Bütün bir çevre erkek atanın önceliği ve önderliği esasına göre değişmiş dönüşmüş olduğu halde, Yukarı Mezoptamya ve Anadolu, Bereketli Hilal olarak bilinen alan çekirdek olmak üzere eş ve eşitlik zeminindedir. M.s. 200’lü yıllarda -ki Asker kırallıklar döneminin başladığına işarettir- Eş ve Eşitlik ilişkisi giderek aleyhte bozulmaya başlar ve bu düzey geleneksele bağlı kalan Kandaş Ortaklık yapılanmalarında kendi süreğini devam ettirir. 800’lü yıllardan başlayarak 1200’lü yılların ortalarına kadar süren gelişme ve değişimlerde ise Kandaş sürek, Yol kardeşliğine, kandaş Alevilik te YOL BiRLİĞİNE evrilir. Bu sürek içerisinde zahiren Alevi toplumu Baba soyludur ama Batınen Ana’soyludur. Eş ve Eşitlik erkânının bütün boyutları bize bunu kanıtlamaktadır. Başkaca da bir delilimiz bulunmamaktadır.

Konu bittiği için değil ama yer bittiği için, bir Yol sözüyle sözü bağlamak istiyorum;

“Biz Ali’ye Ali dedik Fadime’den Ötürü.
Ali Erkândır, Fadime Yoldur ve Yol cümleden uludur”
söyledi ulumuz.

Bu nedenle erkân; Hak Muhammed Ali” diye bağlandı.

Ama erenler meydan açtığında erkânı yeniden dillendirdi, bu kez batınen:
“HAK NACİ NACİYE”
dedi.

Naciye’den sır doğan Güruhu Naci derler bize.
Cümlemiz Ana Naciye evlatlarıyız”
diyerek bağlayıp sırladı sözü.

Bilmeyen bilmedi, bilen de demedi!..

Haşim Kutlu

Yas-ı Ma’tem (2)

Bu noktada bu küçük parantezi kapatıp daha büyük bir parantez açarak, Ağustos ayının 15’inde Hıristiyanlarca yapılan bir kutlamadan ve bu kutlamanın ‘Yaratıcı Büyük Ana/ Ma’ ile ilişkisinden söz etmek yerinde olacaktır.

MS. 325 yılında Roma İmparatoru I. Kostantin tarafından toplanan İznik Konsili’nde Hıristiyanlığın Roma İmparatorluk sınırları içinde devletin resmi ve zorunlu dini olarak kabul edilmesi Anadolu halkının başına gelen beklenmedik çok büyük bir felaket oldu. İznik Konsili ile başlayan sureçte geleneksel inançlarını yaşamakta olan Anadolu halkı ile, Roma İmparatorluğu’nun askeri gücü ve devlet erki ile bütünleşen, Hıristiyan Kilisesi arasında büyük çatışmalar baş gösterdi.

Anadolu yüzyıllar boyunca Hıristiyan Kilisesinin vahşeti altında kana ve gözyaşına bulandı. Hıristiyan dogması 325 yılında İznik şehrinde biçimlendirilirken, yeni dinin Anadolu halkı tarafından kolayca kabüllenilmeyeceği tahmin ediliyordu. Bu nedenle İznik Konsili’nde yeni dinin dış görünüşü ve ritüelleri yeniden düzenlenirken Ma kültünün baskın formları kullanılarak Hıristiyanlığın Anadolu’da karşılaşabileceği olası direnç olabilecek en alt düzeye indirilmeye çalışıldı. Yeni dine halkın kolaylıkla kabul edebileceği, kendilerine yabancı gelmeyen, eskiyi anımsatan, halka yabancı gelmeyecek bir görünüm verilmeye özellikle dikkat edildi.

Hıristiyanlığın eskiyi anımsatan yeni din tasarımı ile Ma tapınaklarının on iki hizmetlisi, Hıristiyan dogması içinde, İsa’nın on iki havarisine dönüştü. Hemen hemen tüm ezoterik yapılanmalarda var olan, “evren-dünya-insan” birlikteliğinin ifadesi olan üçlü teslis “Kutsal Ruh-Meryem–İsa” adları ile Hıristiyanlaştı. Bugün bile Anadolu’da pek çok Alevi köyünde kutlanan yumurta bayramı, Hıristiyanların Paskalyasına dönüştürüldü. Kardeşlik örgütlenmelerine has bir ihraç kurumu olan ‘düşkünlük’, Hıristiyanlık tarafından ‘Aforoz’ adı altında kopyalandı. Hıristiyanlığın ayrılmaz parçası ve temeli olan Yeni Yıl Kutlamaları, Noel Baba, İsa’nın çarmıhı, İsa’nın yaşamı ve İsa’nın gösterdiği mucizelerin tamamı Ma kültünün kadim mitlerinden kopya edildi.

Bu çabalara rağmen yerli halktan gelen, beklenenin çok üzerindeki direnç üzerine, Hıristiyan kilisesi ‘Ma’ geleneğini içselleştirmek zorunda kaldı. Hıristiyan inancındaki abartılı Kutsal Mary figürü böylece ortaya çıktı. Mary (Meryem Ana) Hıristiyan Kilisesi tarafından Ma’yı ikâme etmek üzere ortaya atıldı ve baskın motif olarak öne çıkarıldı. Eski çağın ‘Ma’ ya adanmış en önemli tapınaklarından biri bugün Tokat il sınırları içinde kalan ve Hitit belgelerinde ‘Kirzuwatna Kummannisi’ olarak anılan tapınak-devletti. ‘Kummanni’ sözcüğü Luvi dilinde ‘saf, temiz ve lekesiz olan Kutsal Ma’nın Ülkesi’ anlamına gelmekteydi ki; bu da ‘Ma’nın eski geçmişte Anadolu’da saf, temiz ve lekesiz nitelemeleri ile birlikte anıldığını göstermektedir.

Hıristiyan Kilisesi ‘Kutsal Mary’ figürünü tasarlarken onu ‘Kutsal Ma’nın nitelikleri ile donattı. Saf, temiz ve lekesiz ‘Ma’, erken Hıristiyanlar elinde saf, temiz, lekesiz Mary’ye dönüştü. Hıristiyanlar ‘Ma’ya has saf, temiz, lekesiz sıfatlarından yola çıkarak ‘Bakire Mary’yi dizayn ettiler. ‘Kutsal Ma’ tanımı, Hıristiyan terminolojisinde ‘Kutsal Mary/Holy Mary’ oldu, İngilizceye Mary olarak uyarlanan ‘Ma’ Latincede Maria, Helen dilinde ‘Mariam’ olarak söylendi.

Hıristiyan Kilisesi Kutsal Ma’nn niteliklerini Kutsal Mary’ye mal etmekle yetinmedi, Eski Çağda Ma’nın göğe çekildiği gün olarak kabul edilen Ağustos’un üçüncü haftasının ilk gününü Kutsal Mary’nin göğe çekildiği gün olarak kutlamaya devam etti…

15 Ağustos günü Hıristiyan Kiliselerinde düzenlenen kökleri Ma kültüne dayanan törenlerin, 16 Ağustosta Hacı Bektaş Veli Dergâhında yapılan kutlamalarla aynı günlerde yapılıyor olması oldukça ilgi çekicidir. Aleviler ve Hıristiyanlar birbirlerinden çok farklı ve birbirlerine çok uzak olan bu inanç gruplarının kutsadıkları bu günlerin aynı tarihlere denk gelmesinin yanı sıra; bu kutlamaların kurban, lokma vb. ritüelleri de birbirine çok benzemektedir.

Hacı Bektaş Veli Dergâhının eski bir Ma tapınağı olduğu ve Kutsal Mary figürünün Kutsal Ma’nın temelleri üzerinde yükseltilmiş fiktif bir figür olduğu birlikte değerlendirildiğinde;

Hacı Bektaş Veli Dergâhında yapılan kutlamalar ile Kutsal Mary’nin göğe çekildiği gün törenleri arasındaki benzerlikleri yorumlamak biraz daha kolaylaşır. Bu noktadan sonra her iki kutlamanın da Ma kültünün günümüzdeki uzantıları olduklarını öne sürmek mümkün hale gelir. Burada köken birliği olmakla birlikte, aynı çizgi üzerinde evrimleşmeden ziyade, aynı kökten uzayan çalı formunda bir çeşitlenme söz konusudur.

Geldiğimiz bu noktada, Ma kültünün köklerinden filizlenen çalı formundaki çeşitlenmeye üçüncü dal olarak ‘Yas-ı Ma’tem’ i de eklemek için fazla sayıda gerekçemiz var.

‘Yas-Matem’ günlerinin en önemli öznesi kuşkusuz 12.İmam Mahdi’dir. Türkçede Mehdi olarak telaffuz edilen 12.İmam Al Mahdi’nin (869 yılında Samara kentinde doğduğu ve 874 yılında dört buçuk yaşındayken ortadan çekildiği rivayet edilir). Alevi erkânında ortadan çekilme hali için ‘sır olma’ tabiri kullanılır. Alevî düşüncesinde sır olmak, ölmek değildir. Alevilikte sır olan herşeyin zamanı geldiğinde varlık dünyasında yeniden baş göstereceğine inanılır. Bu cümleden olarak Aleviler;
‘Mahdi’nin ölmediğine sır olup ortalıktan çekildiğine ve ilâhi hedefi gerçekleştirmek üzere tekrar yeryüzüne geri döneceğine inanırlar.

Mahdi’nin ortadan çekilmesi öyküsü Ma’nın ve Mary’nin ortadan çekilme öykülerine çok benzer. Mahdi ile Ma ve Mary arasında bir benzerlik daha vardır. Mahdi dört buçuk yaşında günahsız bir çocukken ortadan çekildiği kabul edilir, yani o da Ma ve Mary gibi ‘saf, lekesiz ve tertemiz’dir.

Yukarıda da belirtildiği üzere; Alevi erkânı içinde ‘Yas-ı Matem’in başlangıcı olarak Kerbela vakası kabul edilir ve Kerbela’da 680 yılında Emeviler tarafından katledilen Hz. Hüseyin’in vefatı ile birlikte 12 İmamlar için on iki günlük yas tutulmaya başlandığı söylenir. Halbuki, Hz.Hüseyin üçüncü imamdır.

Önceki satırlarda da belirtildiği gibi; onun ölümü ile birlikte ondan sonra gelecek olan dokuz imamın da yasının tutulmaya başlanmış olması aslında mümkün değildir çünkü Kerbela olayı meydana geldiğinde Hz. Hüseyin’den sonra gelen dokuz imamın hiçbiri henüz ölmemişti hatta bu dokuz imamın yedisi henüz doğmamıştı bile.

Bu durumda ‘Yas-ı Ma’tem’in Kerbela olayı ile değil ama 12.İmam Mahdi’nin ortadan çekilmesi ile ilişkilendirilmesi gerekmektedir. Günümüzde ‘Yas-ı Ma’tem’ günleri her ne kadar Kerbela merkezli olarak gündemde tutulsa da; Kerbela vakası ‘Yas-ı Ma’tem’ günlerinin teatral yanını oluşturur.‘Yas- Ma’tem’ günlerinde gerçekte ‘saf, lekesiz ve tertemiz’ Mahdi’nin ortadan çekilmesinin yasının tutulduğu çok açıktır.

Ortadan çekilmesinin ardından her yıl geleneksel olarak yas tutulan Mahdi’nin tartışılmaz derecede kutsal bir manevi varlık olduğu muhakkak olmakla birlikte; o tarihi bir kişilik değildir. Daha açık bir deyişle dokuzuncu yüzyılda Samara şehrinde imamlar soyundan Mahdi adında bir çocuk dünyaya gelmemiştir.

Oniki İmamcılık inanışı içinde Mahdi’nin 11.İmam Ali Askeri’nin oğlu olduğu ve babasının ölümünden birkaç yıl önce Samara kentinde doğduğu öne sürülse de, bu iddianın hiçbir maddi temeli ve delili yoktur.

Öyle ki;
-Babası olduğu öne sürülen 11.İmam Hasan Askeri dahi Mahdi adında bir oğlu olduğundan habersizdi.
-Hasan Askeri’nin ailesinden ve çok geniş akraba topluluğu içinden hiç kimsenin Mahdi’nin doğumu yaşamı ve ortadan çekilmesi hakkında bilgi sahibi olmadı ve onu hiç kimse görmedi.
-Hasan Askeri’nin öz kardeşi Cafer ağabeyinin Mahdi adında bir oğlu olduğu iddialarını şiddetle reddetmişti.

Mahdi inancı hiç var olmamış bir çocuğun dört buçuk yaşında ‘saf, lekesiz ve tertemiz’ bir biçimde ortadan çekildiğini öne sürmekle kalmaz 869 yılında doğduğu öne sürülen bu çocuğun hala yaşadığını ve kıyamete kadar da yaşayacağını kabul eder.

Bu öykü çok eski ve çok tanıdıktır. Bu öykü; zamanın tahribatı ile tanınmayacak hale gelmiş olsa da, yeryüzüne yaydığı ışığın bolluk ve berekete dönüşmesiyle yeniden gelmek üzere ortadan çekilen zamanın başlangıcı ile birlikte var olan ve her zaman var olacak olan ‘saf, lekesiz ve tertemiz Ma’nın öyküsüdür…

Basit dilbilgisi kuralı gereği ‘Yas-ı Ma’tem’ tanımlamasının içindeki ‘Ma’tem’ sözcüğünün üzüntü keder anlamında kullanılmış olamayacağı ve Mahdi hikâyesinin kendi içindeki çelişkileri bu öykünün Ma kültüne uzanan derin ve belirgin izleri bu tespitimizi doğrular niteliktedir.

Yeniden gelmek üzere yeryüzünden çekilme öyküsü Anadolu platosu üzerinde beşeri tarihle birlikte var oldu. Bu coğrafyanın pek çok kez dili değişti, inancı değişti ancak bu öykü, bu coğrafyada konuşulan her dilin ve egemen olan her inancın içinde tuaf bir şekilde kendisine yer bulduğu anlaşılıyor. Burada asıl şaşırtıcı olan değişik dillerde ve değişik inançlarda anlatılan bu öykünün asıl kahramanının adının bir iki harf farklılığı ile neredeyse aynı kalmış olmasıdır.

Ma
Mary
Mahdi

Bu kutsal kimliklerin öyküsü de aynıdır.

– Üçü de ölmemiş, yeniden gelmek üzere ortadan çekilmişlerdir.
– Üçü de saf, lekesiz ve tertemizdir.
– Ma ve Mary Ağustos ayının üçüncü haftasında ortadan çekilmişlerdir. Mahdi’nin ortadan çekildiği gün bilinmemektedir. Kullanılan hicri takvim Mahdi’nin ortadan çekildiği günü belirsiz hale getirmiştir.

Göğe yükselerek veya bir kuyu, bir mağara ya da bir kuyuya girerek ortadan çekilme öyküsü Hacı Bektaiş Veli Dergâhında da karşımıza çıkar. Bir Ma tapınağı olarak inşa edilen bu dergâhta, Ma’yı temsil eden ve Kadıncık Ana adı ile bilinen kadın ruhbanların sonuncusun ölmediği, Ma, Mary ve Mahdi gibi ortadan çekildiği söylenir.

Erdoğan Çınar, DERGAHIN SIRRI

DSCF1429

Yas-ı Ma’tem

MUHARREM ORUCU – YAS-I MA’TEM (1)

4016875 (1)Alevî Erkânında Hicri takvime göre her yıl Muharrem ayında tutulan bir yas vardır. On iki gün süren bu yas günlerine ‘Yas-ı Matem’ adı verilir. ‘Yas-ı Ma’tem’ günleri Hz. Hüseyin’in 680 yılında Kerbela’da katledilmesi ile doğrudan ve birebir ilişkilendirilse de Aleviler tarafından tutku ve ısrarla sahiplenilen bu yas günlerinin aydınlatılmaya muhtaç pek çok karanlık noktası vardır. Üçüncü İslam halifesi Hz. Ömer’in ölümünden sonra Hz.Ali ve Muaviye arasında baş gösteren hilafet kavgası Hz. Ali’nin 661 yılında Irak’ta, Kufe kentinde öldürülmesi ardından Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hasan’ın Kufe halkının önünde Muaviye’ye biat etmesi ile sakin bir döneme girdiyse de on dokuz yıl sonra 6 Mayıs 680 yılında Muaviye’nin ölümü ile İslam Devletinde hilafet kavgası yeniden alevlendi.

Muaviye’nin ölümü ile birlikte oğlu I. Yezit halifeliğini ilan etti. Bu gelişme üzerine, Hz.Ali’nin ölümüne ve Hz. Hasan’ın Muaviye’ye biatına şahitlik etmiş olan Kufe’liler Hz. Ali’nin küçük oğlu Hz. Hüseyin’e mektuplar yazarak Halife olduğunu ilan ederse onu destekleyeceklerini söylediler. Hz. Hüseyin yakınlarının da telkinleriyle bu teklifleri ciddiye aldı ve Küfe’deki taraftarlarının gerçekte olduğundan çok daha fazla olduğunu zannederek ailesi ile birlikte Kufe’ye doğru yola çıktı. Amacı asker toplamak ve Emevi saltanatına son vermekti. Hz. Hüseyin’in yolu Kerbela denilen yerde Emevi Halifesi I.Yezit’in askerleri tarafından kesildi. 680 yılının 10 Ekim günü Hz.Hüseyin ve yanındakiler Yezit’in askerleri tarafından burada katledildiler.

Kerbela’da hilafette hak iddia eden Arap ailelerinden biri diğerinini ortadan kaldırdı. Bu trajik bir olay olmasına trajik bir olaydı ancak hilafet çekişmesinin beklenen sonuçlarından biriydi ve her iktidar savaşında olduğu gibi bir kazananı ve bir de kaybedeni oldu. Bu olaydan sonra Yezit’in adı küfre dönüştü, Hz.Hüseyin ise ‘zalime boyun eğmeyen mazlum’ olarak efsaneleşti. Kerbela’da taraflardan biri diğerine karşı aşırı orantısız güç kullanmış olsa da; efsanede anlatıldığı gibi ortada bir zalim- mazlum ilişkisi yoktu. Kerbela vakası nihayetinde bir iktidar savaşıydı. Hz. Hüseyin eğer Kufe’ye ulaşıp yeterli asker toplayabilseydi onun uğradığı sona belki de Yezit uğrayacaktı.

Olayın meydana geldiği 680 yılında Anadolu halkı henüz müslüman olmamıştı Hıristiyan Kilisesi Anadolu’da baskı ve şiddetle Hıristiyanlığı diretiyor, zulmün her türlüsünü sergiliyor ancak istediği sonuçları bir türlü alamıyordu. Anadolu’da kavga vardı, kan gövdeyi götürüyordu, halk varlık-yokluk sınırındaydı, zor günler yaşanıyordu. Anadolu Hıristiyan Kilisesi ile amansız bir savaşın içindeydi ve eski inancında diretiyordu. Hıristiyan mezaliminin pençesinde kıvranan Anadolu halkının Kerbela’da yaşananların ne kadar farkında olduğu ve bu olayı ne kadar önemsediği bilinmiyor. Hiçbir kaynakta bu konuda bir kayıt yok. Tarihçiler yedinci yüzyılın son çeyreğinde Anadolu halkının canının kaygısına düştüğünü ve Hıristiyan vahşeti altında inim inim inlediğini yazıyorlar. İhtimal o ki; Kerbela’nın çığlığı Hıristiyan mezalimi altındaki yüzbinlerce insanın feryatlarının yankılandığı Anadolu platosunda hiç duyulmadı.

Anadolu’nun kadim halkı Alevilerin, Kerbela olayının yaşandığı çağda, kendi acılarını bir yana bırakarak, mensubu olmadıkları bir inancın takipçileri arasında çıkmış bir kavgada birden bire en fanatik taraf haline gelmeleri için makul bir sebep olmadığı gibi bugüne kadar bu yöndeki söylemlere kanıt olabilecek herhangi bir bulgu ve belgeye de rastlanılamadı. Eldeki veriler Kerbela vakasının ve Oniki İmamcılığın Alevi erkânına on altıncı yüzyıldan itibaren girdiğini gösteriyor.

Oniki İmamcılık, on altıncı yüzyılda Osmanlılar ile Safeviler arasında sıkışan ve hayli sıkıntılı günler geçiren Aleviliğin İslamın muhalif kanadı içinde sığındığı son bir limandı. Alevî ruhbanları yeni sığınaklarında Oniki İmamcılığın saygın isimleri yedinci imam Zeynel Abidin ve sekizinci imam Musa-i Kazım ile akraba olduklarını öne sürerek eski itibarlarını muhafaza etme yolunu seçtiler. ‘Saint’ ler seyyit, ‘hagio’lar hacı oldular. On altıncı yüzyıldan başlayarak yüzlerce Alevi ocağı kendisini Arap soylu ilan etti. Anadolu ve Balkanlar birdenbire Oniki İmamların sözde akrabaları ile doldu taştı. Bu temelsiz akrabalık ilişkileri uydurma secereler ile desteklendi. Son yıllarda Anadolu’da yaşayan halkların etnik kökenlerini tespit amaçlı pek çok araştırma yapıldı. Anadolu’nun genetik havuzu içinde hangi etnik kökenin ne kadar pay sahibi olduğu açıklığa kavuştu… Elde edilen bulgular Alevi ruhban sınıfının Arap soylu oldukları yönündeki iddialarını yalanlar nitelikte.

Binlerce yıl boyunca başka inançların hakim olduğu iklimlerde yaşamak zorunda kalan Aleviler hakim inancın, kişilerini, olaylarını ve önemli günlerini kendi geleneklerine uyarlayarak hem serden ve hem de yardan vazgeçmeden varlıklarını sürdürdüler. Bu ‘tarz-ı siyaset’ sayesinde Aleviler tarih boyunca bir yandan geçmişlerine olan bağlılıklarını sürdürdüler öte yandan bulundukları coğrafyanın hakim inancı ile zoraki barışıklık içinde yaşadılar.

Erik Cornell’in isabetle tespit ettiği gibi;

”Sürekli olarak baskı, şiddet ve katliama maruz kalmış olmaları nedeniyle Aleviler kendilerini ve öğretilerini gizlemek zorunda kalmışlardır. Ayrıca bütün bu şiddet ve katliamların yarattığı zor yaşam koşulları onları bulundukları yerlerin hâkim inançlarıyla bir çeşit uzlaşma arayışına sokmuştur.”

Anadolu’da Aleviler arasında yaşatıldığı haliyle ‘Yas-ı Ma’tem’; işte böyle bir uzlaşma arayışı neticesinde eski bir Anadolu geleneği üzerine son derece popüler olan İslami bir senaryonun giydirilmesi ile ortaya çıkmış gibidir.

Herşeyden önce bu yas günlerinin ismi çok tartışmalı ve tartışmalı olduğu kadar her türlü şüpheyi üzerine çekecek kadar da karışıktır ‘Yas-ı Ma’tem’ bir isim tamlaması olarak çok anlamlı değildir… ‘Yas-ı Matem’, matemin yası demektir. Burada yas ve matem sözcüklerinin anlamları aynıdır. Halbuki isim tamlamaları bir ismin aitlik ilgisi bakımından daha belirli hale gelmesi ve/veya yeni bir anlam doğurması için başka bir isim tarafından tamlanmasıyla meydana gelir (evin kapısı, ağacın dalı, çiçeğin rengi). Aynı anlamı taşıyan iki sözcük birbirini tamlamaz, bu durumda ortaya bir anlamsızlık çıkar (evin evi, çiçeğin çiçeği, ağacın ağacı gibi).

Bu basit dilbilgisi kuralından hareketle ‘Yas-ı Ma’tem’ tamlamasının içindeki ‘Ma’tem’ sözcüğünün üzüntü keder anlamında kullanılmadığını kolayca anlayabiliriz. Bu sözcüğün ‘Ma’ ile ilişkili, anlamı unutulmuş eski bir Anadolu sözcüğünün Türkçedeki uzantısı olma olasılığı çok yüksektir.

Bu yanıyla ‘Yas-ı Matem’ adı insana; çok eski ve çok köklü bir başka üzüntünün üzerine yeni bir hikaye yazmışlar da önceki adını değiştirmeyi unutmuşlar hissini vermektedir.

Bir eski hüznün üzerine yazılan İslami motiflerle bezeli yeni hikayenin de kendi içinde de son derece tutarsız olması başlangıçtaki şüpheyi güçlendir niteliktedir. Söyle ki; Alevi erkânı içinde ‘Yas-ı Matem’in başlangıcı olarak Kerbela vakası kabul edilir ve Kerbela’da 680 yılında Emeviler tarafından katledilen Hz. Hüseyin’in vefatı ile birlikte 12 İmamlar için 12 günlük yas tutulmaya başlandığı söylenir. Hikâyenin kendi içindeki çelişkisi de burada başlar, çünkü Hz.Hüseyin üçüncü imamdır ve onun ölümü ile birlikte ondan sonra gelecek olan dokuz imamın da yasının tutulmaya başlanmış olması oldukça tuhaftır. 680 yılında yası tutulmaya başlanan Hz. Hüseyin’den sonra gelen dokuz imamın hiçbiri henüz ölmemişti öyle ki bu dokuz imamın yedisi henüz doğmamıştı bile. Alevilerin Kerbela olayından sonra daha doğmamış insanların ölümü için de yas tutmaya başlamış olmalarının mantık çerçevesi içinde tutarlı izahı yoktur.

‘Yas-ı Ma’tem’ eski bir öyküdür. Bu öykünün üzerine on altıncı yüzyılda aceleyle yeni bir makyaj yapılmış ama makyaj ile kapatılmak istenen eskiye ilşkin izlerin üzeri tam olarak örtülememiştir. ‘Yas-ı Ma’tem’in üzerindeki ağır makyajı kazıdığımızda karşımıza Luvi’ler ve onların Büyük Ana’sı için tutulan yas, bir başka deyişle, ‘Ma’nın Yası’ çıkar.

Resim16
(Şekil 1: Çatalhöyük’te Ana Tanrıça Heykelciği)

Luvî uygarlığının hakim inancı ‘Ma’ kültü içinde izlerini sürebildiğimiz iki yas vardır. Bunlardan ilki önceki bölümde sözü edilen Luviler’in 21-27 Mart tarihleri arasında kutladıkları festivalin dördüncü gününe isabet ediyordu. Büyük festivalin dördüncü gününde Luviler ve daha sonra bu kültü sahiplenen Frig’ler Adra/İdris anısına bir günlük yas tutarlardı. Adra adına tutulan bu matem gününde kendilerini Ma’ya adamış erkek ruhbanlar can hıraş bağırışmalarla kendilerinden geçerler, zincirlerle vucutlarını döver, etlerini keser, kanlarını dökerlerdi. Ertesi gün bu acılı feryatlar yerini sevince ve coşkuya bırakırdı. Bu ritüel Ma kültünün ayrılmaz parçası olarak Romalılar tarafından MÖ. 204 yılında Frigya’dan alınarak Roma’ya taşındı Bu ritüelin yapıldığı 24 Mart gününe Roma’lılar ‘Dies Sanguem-Kan Günü’ adını vermişlerdi.

Luvî inancında Büyük Ana Ma’ ya adanmış bir başka hafta daha vardı. O da bolluk ve bereketini yeryüzüne yayan Ma’nın , bolluk ve bereketinin ürüne dönüşmesinin ardından gökyüzüne çekildiği Ağustos ayının üçüncü haftasıydı. Luviler Ma’yı minnetle andıkları Ağustos’un üçüncü haftasında, bir yandan bağlarındaki, bahçelerindeki, tarlalarındaki Ma’nın bahşettiği ürünleri devşirmenin sevincini yaşıyorlar öte yandan ‘Ma’nın ortadan çekilmesinin yasını tutuyorlardı.

790px-Luwian_Language_de.svg
(Şekil 2: Luvilerin Anadolu’daki yerleşim alanları)

‘Yas-ı Matem’ adı verilen yas günlerinin başlangıcı Luvilerden, Friglere geçen onlardan Roma’ya taşınan, 24 Mart ‘Dies Sanguem-Kan Günü’ olabileceği gibi, Ağustos’un üçüncü haftası yani ‘Ma’nın gökyüzüne çekildiği hafta da olabilir… ‘Yas-ı Matem’in köklerinin bu günlerden hangisine uzandığını takvime bakarak tayin etme olanağımız yoktur. ‘Yas-ı Ma’tem’, hicri takvim esas alınarak, her yıl Muharrem ayının başlangıcıyla birlikte tutulmaktadır. Hicri yıl miladi yıldan yaklaşık on gün daha kısadır. Bu ritüelin uygulanmasında hicri takvim esas alınması, ritüelin gerçek zamanında her yıl onar günlük sapmaya yol açmaktadır. Asırlardan bu yana yapılan bu uygulama ile ‘Yas-ı Ma’tem’in miladi takvim içindeki gerçek yeri belirsiz hale gelmiştir.

Elimizde bizi ‘Yas-ı Matem’ günlerinin köklerine götürecek kısıtlı da olsa başka veriler de var. Bu verilerin en önemlisi Hacı Bektaş Veli ile ilişkili olanıdır. Bilindiği gibi Hacı Bektaş Veli Alevî sözlü geleneği içinde ‘mülkü ihya eden kişi’ olarak bilinir.


Hamdülillah gören çeker mi yası

Pirim Bektaş Veli mülkün ihyası
Nur-u Cemalettin hasların hası
Pervane o yarin kulu turnalar
Sıdkı Baba

‘İhya’ sözcüğünün sözlük karşılığı, ‘diriltme’ yada ‘canlandırma’ dır. Hacı Bektaş Veli gerçekten de XIII. yüzyılda dağılıp perişan olmuş Alevi yolunu yeniden diriltip canlandıran ulu bir mürşittir. Onun mülkü ihya ettiğinin kanıtlarından birisi de Hacı Bektâş Veli’nin halifelerinden olan Koluaçık Hacim Sultan’a ait önceki satırlarda sözü edilen menkıbedir. Bu menkıbede Hacı Bektaş Veli’nin Mahya şenlikleri ile ‘Yas-ı Ma’tem’ günlerini, Alevilerin iki büyük dergahı, Hacı Bektaş Veli Dergahı ile Battal Gazi Dergahı arasında paylaştırdığı ifade edilir.

”Hünkâr hacılar bayramında kendi üzerinde olan müheyyayı Seyyid’in üzerine remz eyledi. ‘Aşurede İmam Hazreti Hüseyin’in Veli’nin ma’temi bizim üzerimize ola’ dedi. Hacılar bayramında olan cema’at Seyyid Gazi’nin üzerinde ola diye buyurdu”

Hacı Bektaş Veli’nin Hacılar Bayramı olarak da anılan Mahya şenlikleri için Alevî topluluklarının Battal Gazi Dergâhında toplanmasını ve ‘Yas-ı Matem’in Hacı Bektaş Veli Dergahında tutulmasını buyurmuş olması ‘Mahya’ şenlikleri ile ‘Yas-ı Matem’in ayrı ayrı günler olduğu ve ‘Yas-ı Matem’ günlerinin Mahya festivali kapsamında 24 Mart günü tutulan bir günlük yastan farklı bir ritüel olduğunun işaretidir. Bu da Hacı Bektaş Veli’nin, Hacı Bektaş Dergâhının üzerinde olsun dediği ‘Yas-ı Ma’tem’in miladi takvimdeki yerinin Ağustos’un üçüncü haftası olması olasılığını öne çıkarmaktadır.

Bugün dahi, Hacı Bektaş Veli Dergâhında her yıl 16-17-18 Ağustos günleri onbinlerce kişinin katılımı ile büyük bir Alevi şenliği düzenlenmektedir. Ağustos ayının üçüncü haftasına isabet eden bu şenliklerin Luvilerin Ağustos’un üçünçü haftasında düzenledikleri Ma’nın göğe çekilmesi ile yas tuttukları ve ona verdiği bereket ve bolluk için şükranlarını ilettikleri kutlamalar ile aynı günlere raslaması oldukça ilgi çekicidir.

Burada küçük bir parantez açarak Battal Gazi Dergâhında düzenli olarak kutlanılan Mahya şenliklerinin Hacim Sultan Menkıbesi dahil kimi kaynaklarda ‘Hacılar Bayramı’ olarak adlandırılmasın temelinde Aleviliğin hakim inanç ile görünüşte bir uzlaşı arayışı olduğunu ifade etmek gerekir. Eski Çağdan 1960’lı yıllara kadar Frig Vadisinde kutlanan Mahya şenlikleri ülkenin her yanından gelen ruhbanların azizlerin katılımı ile gerçekleşirdi, bu kutlamaların bir adı da ‘Azizler Bayramı’ idi. ‘Hacılar Bayram’ı tabirinin içindeki ‘Hacı’ sözcüğü, ‘Hagio’ sözcüğünün Türkçe söyleyişe uyarlanmış halidir. Hacılar Bayramı, Azizler Bayramı demektir. ‘Azizler Bayramı’ tanımlaması Osmanlı döneminde ve İslam ikliminde ağızlara alınamayacak kadar sakıncalı iken, ‘Hacılar Bayramı’ tanımlamasının telaffuzunda bir mahsur yoktu…’Hacılar Bayramı’ tabirinin ‘Azizler Bayramı’ nı yerine kullanılmaya başlanması bu sebeptendir.

Erdoğan Çınar

Devam edecek

Bu Yola Kimler Gelmesin

Gerçeğe Hü!..

Sefasına cefasına dayandım
Bu cefaya dayanmayan gelmesin
Rengine hem boyasına boyandım
Bu boyaya boyanmayan gelmesin

Rengine boyandım meyinden içtim
Nice canlar ile didar görüştüm
Muhabbet eyleyip candan seviştim
Muhabbeti küfür sayan gelmesin

Muhabbet eyleyip yokla pirini
Yusun senin namus ile arını
Var bir gerçek ile kıl pazarını
Kıldığın pazardan ziyan gelmesin

Kırklar bu meydanda gezer dediler
Evliyayı yola dizer dediler
Destini destinden sezer dediler
Nefsaniyetine uyan gelmesin

Pir Sultan’ım eydür dünya fanidir
Kırkların sohbeti aşk mekânıdır
Kusura kalmayan kerem kânidir
Gönülde karası olan gelmesin

Doğum Bir Birleşim, Ölüm İse Bir Ayrışmadır.

Kızılbaş Aleviliğin doğuşa ilişkin felsefî anlayışının ortaya konulduğu bir erkânda, aynı bağlamda olması nedeniyle onun doğum ve ölüm olgularına bakışının da değerlendirilmesi kaçınılmaz olmaktadır.

Doğum nedir, ölüm nedir? Ya da sadece insana özgü olmayan doğuştan gelen her şey için geçerli olan bu yasayı Kızılbaş Alevilik nasıl algılıyor, nasıl değerlendiriyor?

Varlık’ın doğuşuna ilişkin yukarıdan beri açıklananlar aslında Kızılbaş Alevilikte doğum olgusuna nasıl bakıldığını da açıkça ortaya koyuyor. Dikkatli bir okur doğum olgusuna yaklaşımın nasıl olması gerektiği fikrine çok kolayca ulaşabilir. Ölüm olgusu ise bu sonsuz devinim âleminde, uğranılması kaçınılmaz olan bir uğrak noktası, bir istasyon olarak çıkar karşımıza. Doğum olgusunu doğru kavrayan bir okuyucu bu bağlamda ölüm olgusunu da kavramakta fazlaca zorlanmaz.

Varlık’ın doğuşuna ilişkin Kızılbaş Alevî anlayışını özetle tekrarlayacak olursak, yukarıda bunun için şöyle denmişti; İnsan da dahil her şey, doğuş başlangıcı olan NOKTA’da, daha önceden mevcuttu. Kendinde varlık’ın var olduğu bütün olan, cümle âlemi doğurdu. Doğum öncelikli olarak “vücut” bulmak durumundaydı ve vücut, doğuş yaptı. Kızılbaş Aleviliğe göre vücut; ateş, hava, su, toprak. Bu dört maddeye yol erkânınca “ÇAR ANASIR” (dört ana madde) denilmektedir. Çar anasır vücuttur ve vücut her şeyde vardır.

Vücut, evrensel doğumu gerçekleştiren önsüz ve sonsuz Varlık’ın ruhuyla buluşacak ve CAN’a gelecektir. Bitki, hayvan ve insan; doğuş sırasına göre cana gelmiş olan vücutlardır ve Hakk’tırlar. Çünkü, Hakk, doğar doğurur, vücut ve sıfat bulur, cana gelir, kendisini böylece kanıtlar.

Bu yasa neyi kanıtlıyor? Açıktır ki bu yasa doğuş gerçekliğini kanıtlıyor. Bu yasaya göre doğum bir birleşimdir. Bu birleşim, bir noktada eril, dişil ve can olmak üzere üçlü kuvvetin buluşması, birleşip vücut olmasıdır. Bunu kısaca şöyle ifade edebiliriz: Vücut ile nur ya da ruhun, birleşerek cana gelmesidir. Dikkat edilirse, burada, üç kuvvet noktada birleşim yapıyor. Bu kuvvetlerden eril olan ile dişil olanın noktadaki birbirlerine göre birleşim oranlarının çokluğu ya da azlığı derecesinde doğuş, eril ya da dişil olarak gerçekleşiyor. Ama her eril olanda dişil öğe, her dişil olanda eril öğe ortadan kalkmış olmuyor. Bu kuvvetler yine de her vücutta varlığını sürdürüyor. İfade edildiği gibi burada dikkat edilmesi gereken husus; her vücutta esas olarak hangi cins öğesinin kişiliği oluşturduğudur. Cins isimlendirmesi buna göre yapılmış oluyor. Eğer eril kuvvet dişil kuvvetten baskın durumdaysa bu erildir deniyor. Yok eğer dişil kuvvet baskın ise bu kez de dişildir deniyor.

Kızılbaş Alevî yolağınca ulu kabul edilmiş büyük büyüklerden Hallac-ı Mansur elimize ulaşabilmiş dizelerinden birinde bu gerçeği şöyle nefeslendiriyor:

Senin ruhun, benim ruhuma şarabın saf su ile karışması gibi karışmıştır. Sana herhangi bir şey dokunduğunda bana da dokunuyor. Ey Allah’ım her durumda ben senim sen bende varolansın.

Yunus aynı felsefî yaklaşımı bir başka nefeste şöyle dillendiriyor:

Ete kemiğe büründüm
Yunus diğe göründüm

Sefil Selimi bir nefesinde aynı anlayışı şöyle sürdürüyor:

Vardım ileriye döndüm geriğe
İnan şaştım sarıldım deriye
Kendime rastladım varsam nereye
Evvel ahir sonlu sonsuz benimdir

Yaratılış anlayışına karşı doğuş diyen Yeksanî‘den bir dörtlük:

Kırklar arş üstüne kurdular cemi
Muhabbet hakk oldu sürdüler demi
Balçıktan yarattı Mevla Ademi
Ben o zaman atam belinde idim

Kızılbaş Aleviliğin doğuş felsefesine göre, nasıl ki, doğuş bir birleşim ise ölüm de bir ayrışmadır. Ayrışan can ile bedendir. Nur (ya da ruh, ya da can) için o beden artık çark yasasına göre uyum ve ahenk içinde değildir. O beden o cana yanıt verecek durumdan çıkmıştır. Yeni bir filizlenme olayında filizlenecek tohumun eski vücudunu terk etmesi örneği can bedeni terk eder.

Bu ayrışmada, var olan varlığın kendini doğurma yasasına bağlı olarak çark düzeni içerisinde, ayrışan can ve beden, tekrar doğum kapılarına dönerler. Beden ait olduğu doğum kapısına, can da ait olduğu doğum kapısına gider. Buna yol dilinde, “aslına ermek” denilmiştir. Yine aynı erkâna uygun olarak bu anlayış “Hakktan gelen Hakka gider” şeklinde ifadelendirilmiştir.

Bu bağlamda Kızılbaşlıkta doğuş olgusuna yaklaşımda olduğu gibi ölüm olgusuna yaklaşımda da bu dillendirme rol oynar. Ölüm kavramı Kızılbaş Alevî anlayışında hiç kullanılmayan bir sözcüktür. İnsan da dahil olmak üzere doğumla gelen her şey için, canın bedeni terk etmesi haline, “Hakka yürüdü” ya da “don değiştirdi” ifadesi kullanılır.

Çark yasasına tabi olarak Hakk’tan gelip Hakk’a gitmek; sonsuz bir devri daimdir. Doğuşla gelen her zerre bu çark düzeni içindedir ve birbirleriyle bu çark düzeni içinde etkileşim halindedirler. Buna sonsuz yaşam diyor Kızılbaş Alevilik. Doğuşla gelen her can bu sonsuz yaşam yasasına uygun olarak bir bedeni terk ederken, kendi gelişkinlik derecesine uygun olarak her defasında yeni bir vücutta cana gelir. Bu bağlamda ölen beden olmaktadır. Can (ruh, nur) ölmez. O sürekli “don değiştirir”.

Biziz ebedi ölmeyen
Ölüm için gam yemeyiz
Adam mı gidip gelmeyen
Biz ona adam demeyiz

Meclisimiz mahşerimiz
Mürşittir peygamberimiz
Her gün sorar hesabımız
Yarına hesap koymayız

Mürşidimiz hakim bize
Suçlu isek verir ceza
Bağlanmışız biz bir söze
Söz birdir iki demeyiz

Mürşittir azm ü şanımız
Mürşide teslim canımız
Yüz çeviren şeytanımız
Lânet okuruz sevmeyiz

Latife bismillâhımız
Tesbihi zikrullahımız
Mürşit bizim Allah’ımız
Allah bir, iki demeyiz

Sonsuz yaşam yasasını, kendisi Kızılbaş olmamakla birlikte Kızılbaş Aleviliği besleyen temel kaynaklardan beslenen, Baba Tahir Üryan yolağının takipçilerinden Mevlana; bu konuyu mesnevisinde şu dizelerle dillendiriyor:

(..,)
Maden olarak öldüm, bitki oldum
Bitki olarak öldüm, hayvan oldum
Hayvan olarak öldüm, İnsan oldum
Niçin korkayım ölmekten
Ne yitirdim.

Büyük Kızılbaş, “Takdir hükümetinin kulu” Hızır Paşa ile karşılıklı duruşmasında ona şöyle sesleniyordu:


Bu kaçıncı ölümüm hain
Pir Sultan ölür dirilir


Haşim Kutklu, Kızılbaş Alevilikte YOL ERKÂN MEYDAN
(ss.77-81)
Resim: Evrensel ‘DOĞUŞ’u alegorik betimlemelerle anlatan bir kompozisyon. Daylemî Nizar, 1998 Göppingen

Hûda, Hakk, Mevcudat

Kendinden Var Olan Varlık Kendini Bilmek İstedi.

Vücudun seyrinde yoktur lâ mekân
Varlığı mevcuttur cümlesi bir can
Mevcut azada olan bir katre kan
Akıyor rahmeti nur deryasına

Rahmet deryasına verilir müjde
Varlık-ı mevcudat cümlesi izde
Aranan mevcudat şehri de bizde
Akıllar eremez hiç manasına

Gördüğün azayı bir usta yapar
Hak, Hakk’a secde ederek tapar
Rahmet deryasını sütüne katar
Şule verir yüzünün nur cilasına

Mevcut bu azayı yapan bir usta
Yedi ayda tamam olur o hasta
Dokuzda kayıdı verir o dosta
Onuncu ayda ses verir nalasına

Cümle azaları hep olur mevcut
Yapılan vücuda ederler sücûd
Hakkın emri rızası orada mevcut
Onuncu ayda gelir bu dünyasına

İllâ mekânında ezeli varmış
Yapılan vücuda emriyle gelmiş
Hakkın varlığını bir olup görmüş
Gurûh-u Naci’den bak mayasına

Lâ mekân olanın olmaz dünyası
Kim yapıp yoğurmuş, nedir binası
İblisin insanda çoktur hatası
Biliniz batmıştır isyan deryasına

Lâ mekân ilini metheden sahil
Mekân içindeki cana olmuş mu mail
Vücudun şehrine girmiyen cahil
Veremez cevabı vücudun aynasına

Varlık vücudunu tutmuş ‘Noksanî’
Kimdir methettiği dala mekâni
Bul varlığı kendinden kendini tanı
Babasından akmış maya ol anasına

Maya aslı hikmet, ikrarı sırdır
Südün aslı iman kendisi nurdur
Yer, gök yok iken kendisi vardır
Bağlanmış hakkın emri rızasına

Hasani bu varlık Hakk Rızası’dır
Ol maya bil ki anasıyla babasıdır
Gürûh-u Naci’nin hem azasıdır
Nur doğmuş kubbenin bak bacasına

 

Sonsuz evvelde ‘Hiç’lik olduğu belirtilir. Kızılbaş Alevî inancındaki anlayışına göre, ‘hiç’lik ‘yok’luk ile aynı anlama gelmektedir. Bu anlayışın yaptığı açıklamaya göre; eğer sonsuz başlangıçta hiçlik var idiyse, o zaman ‘varlık’tan söz etmek mümkün değildir. Ayrıca, ‘var’lığı açıklamak da mümkün değildir.

Eğer, bugün yedi doğal organımızla kendimiz de dahil olmak üzere bir Varlık‘ı ya da evreni dolduran sonsuz Varlık’ı algılayabiliyor ve ondan söz edebiliyorsak; mutlak bu, sonsuz olarak belirlenmiş de olsa, Varlık’ın bir başlangıcının olduğunu gösterir. İşte o başlangış ise, hiçliğe değil “var” olmaya delâlettir.

Varlık ise kendi kendisini, ‘yok’tan var edemez. Çünkü ‘yok’luk, ‘hiç’lik demektir ki, bunun mümkün olmayacağını zaten belirtmiştik. Başlangıçta varolan “varlık”, yoktan değil, her neyi var edecekse, ancak ‘var’dan var edebilir.

Var’dan var edecek olan varlık, yani Hakk, eğer buna muktedir ise, o mutlak bir mekâna, ya da yere de sahiptir. Bu yer, sabit bir mekân olmasa da, bir mekândır ve olmak durumundadır. Aksi halde Varlık’ın var olduğu kuşkulu hale gelir. Oysa kuşkusuz, Varlık vardır. O halde O’nun bir mekânı da vardır. Bu anlayışa göre “mekândan münezzeh” (mekâna gereksinimi bulunmamak – mekânsızlık) tanımlaması, Kızılbaş Alevî’ye göre yapılmış bir açıklama değildir. Tabii ki bu bağlamda yol değildir, erkân da.

Var’dan Var eden Var’lık, kendi merkezinde bir “çark” düzeni içindedir ve hareketlidir. Bu bağlamda eğer, kendisine ait bir mekâna sahip ise, kuşku yoktur ki bir sıfata da sahiptir. Bir mekâna sahip olmak ve bir sıfat ile tanınır olmak yine kuşkusuzdur ki var olmaya delalettir. Bu bağlamda, her türlü “sıfattan münezzeh” (sıfatsızlık) tanımlaması, ne yoldur ne erkân.

Kızılbaş düşünce tarzı ve mantığı işte bu başlangıça Nokta-i Vahit demiştir. Nokta-i Vahit ile var olan varlık’ın mekânı Nur’dur, sıfatı ise güzelliktir (cemal). Ne bu mekân ne de bu güzellik gözün gördüğü ile görünmez! Bunun için mâna gözünün açılması gerekir. Bu gözü açacak olan anahtar ise tanrısal aşktır. Aşk ise ateştir. Ateş yanmadan Aşk doğmaz! O halde bu ateşin yandırılması gerekir. Bu ise, ‘uyur iken uyandırılmak’la olur. Bakınız Fuzulî bu hali ne kadar güzel dillendiriyor:

Aşiyân-ı mürg-i dil zülf-i perişanındadır
Kande olsan ey peri gönlüm senin yanındadır
Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helâkim zerhr-i dermanındadır

Kızılbaş Aleviliğin yaratılış felsefesi, Varlık’ın Doğuşu esasına dayanır. Buna göre, “yer yok iken gök yok iken, cihan yaratılmadan önce” var olan Varlık, nurun NOKTA‘sı olarak nurdu ve vardı. Sonsuzluk bir zifiri karanlıktı. O, nur içinde nur olan varlık, “kendini bilmek” istedi. Kendisinde saklı (pinhan) bulunan, kendisiyle ilgili olan bilgi, yani kendinin bilinci istenç haline geldi. Uyur halde olan ve kendinde saklı bulunan bir bilinç olmaktan çıkıp, kendisi için bir bilinç olmayı talep etti. Bu istek mereka dönüştü. Merak kendi kendisini ateşledi ve kendinden hamile kaldı! Ateş, aynı zamanda var olan varlığın kendi kendisine aşık olmasını doğurdu. Hakk’ın kendi kendisine aşık olması hali, tıpkı Fuzuli‘nin aslına uçuş, aslını bilme amacıyla uyarılmış bulunan ve kendi özünde gerçekleşen Aşk hali gibidir. Hakk’ın kendisine olan aşkının insanda gerçekleşmiş durumudur. Ve özünde “kendini bilme” gereksinimi vardır.

Hakk’ın kendinden doğan aşk ise kendinde güzelliği (cemal) doğurdu. Var olan varlık, kendisinde varlık olmaktan çıkıp kendi cemalini görmek istedi. Zifiri sonsuzluğa bakıp, kendi kendisini doğurdu. Doğuş bir fışkırma ve patlamalarla gerçekleşti. Doğumdan gelenler ise kaosa (kargaşa) neden oldu. İlkin Ateş doğuş yaptı. Kaos ayrıştı. Aydınlık ve karanlık belirdi ve formsuz eşya biçim almaya başladı. Ateş’ten hava doğdu. O’ndan Su doğdu, O’ndan Toprak doğdu. Bu dört doğuşla gerçekleşenler birbirinin zıddı olarak doğuş alanına çıktılar.

Ateş Hava ile, Su da Toprak ile zıtlık içinde oluştu. Bu dört doğuş ile formsuz olan eşya, yani doğan herşey form aldı. Her şeyin bir kalıbı (vücudu), bir gövdesi oldu. Bu dört doğuş, bu dört madde bütün bedenlerde (vücud) vardır.

Kızılbaş inanışına göre “yedi gök” bu dört maddede (çar anasır) vücut buldu. Bunlar bütün bedenlerin en temel maddesidir. Bir başka anlatımla, maddeler dünyasının yaptığı bütün diğer doğuşların doğum kapısı hem cismani hem ruhani, bir başka ifadeyle hem madde hem de kuvvet bağlamında bu dört temel maddedir.

Gövde (beden-sin-in: vücud) oluştuğunda, Hakk’ın nuru (tin-can-ruh) da aynı anda doğuş yaparak gövde ile buluştu ve Can‘a geldi. Böylece “yedi gök”, “yedi âlem” doğuş yaptı. Sıralamanın tam da böyle olup olmadığı önemli değildir. Genel kavrayış önemlidir.

Buna göre:
Birinci âlem, Saman Yoludur. İkinci âlem, Güneştir. Üçüncü âlem, Burçlardır. Dördüncü âlem, Dünyadır. Beşinci âlem Bitkiler âlemidir. Altıncı âlem, Hayvanlar âlemidir ve yedinci âlem “İn-San”dır.

Kendi Nokta’sında var olan Varlık’ın kendini doğurması, yine kendinde varolan “üç kuvvetin” hem etkisi ve hareketiyle “birleşim” meydana getirmesi ve “Bir” olmasıyla gerçekleşir. Hakk’ın üç kuvveti, “eril-dişil-ruh” olarak, bu yedi doğuşun tamamında vardır.

Üç kuvvet, yedinci doğuşta, insan olarak gerçeklik kazanır. Çark düzenindeki yedinci doğuşla doğuma gelen insan ile Hakk arasında bu sebeptendir ki, iki kaş arasındaki mesafe kadar mesafe vardır kabul edilir. Kendini bilme ereği ile yola giren insan, yedi aşamadan geçerek bu mesafeyi kat eder ve Hakk ile Hakk olur.

Dünyanın doğuş alanına gelmesi, Güneş ile olmuştur. Güneşin doğum yapmasına Kızılbaş Alevilik “cemre” demiştir. O da “yedi doğuş” ile gerçeklik kazanmıştır. Güneşin doğurması da başlangıç doğumuna benzer. Önce Ateş doğuş yapmıştır. Ondan Hava, ondan Su, ondan Toprak doğuş yapmıştır ve böylece dünya vücuda gelmiştir. Dünya vücut bulunca ondan Bitkiler, ondan Hayvanlar ve ondan İnsan doğuş yapmıştır. Böylece yedi doğuş tamam olmuştur. Kuşkusuz bütün bu doğuşlar ve bu doğuşlarla gerçeklik kazanan vücutlar ve nihayet vücutla can bulup cana gelmiş olanlar, müthiş bir çark düzeni içindedirler. Gerek “kendini bilme”, gerek “aslına erme” ve gerkse bütün bu amaçlar doğrultusundaki güzelleşme ve mükemmelleşme hep bu çark hareketi gereği olarak anlam kazanır.

Âlemde meşhud olan bu devran, tekâmül için kemale doğru
Her nokta cevval, her zerre raksân, uçup giderler visale doğru

Nefesinde dile gelenler, işte bu çark yasasında gerçeklik kazanan anlamdır. İşte bu yasa gereğidir ki, “hayvan-insandan” insan’a, insan’dan İnsan-ı Kâmil‘e ve Hakk ile Hakk olmaya doğru giden bir ince uzun yol güzergâhı daha vardır Kızılbaş Alevilikte. Bu yol ise maddi doğuşlarla değil manevi doğuşlarla kendini devam ettirir. Bu doğuşların kapısı da yedidir.

Sonuç olarak görülüyor ki, “eril-dişil ve ruh” olarak tanımladığımız kuvvetler, “on sekiz bin âlemin” doğumunda vardır. Hakk’ın bu üç kuvvetinin birleşmesi her hamlede yeni doğumlara, ayrışması ise ölümlere meydan açar. Ve yine görülüyor ki, “teklik âleminde” tek olan Hakk, “çokluk âleminde” kendini çokluk olarak var etmiştir. O her şeyde vardır. Hakk, her âlemde o âleme uygun kalıplar içinde her defasında yeniden doğuşlar yaparak, doğuş süreğini insana dek sürdüre gelmiştir. Hakk, kuvvet olarak salt üçtür. İnsan da kuvvet olarak salt üçtür. İşte bu nedenle, ‘İnsan Hakk’ta, Hakk İnsan’dadır.

Diğer yandan, Kızılbaş Aleviliğe göre Hakk böylece, cümle eşyada var olarak varlığını kanıtladı. Kendinde var olan varlık, kendisini doğurarak ve doğumdan gelerek kendini gerçekledi. Vücud, var olmanın ifadesidir, var olmadır. Hiç kuşkusuz var olana da mevcud denir. Varlık ya da var olma; varlığı kendiliğinden olma anlamını ifade eder. Var olan kendinden Varlık; kendini cümle vücutlarda böylece var etti.

Doğarak varlığını gerçeklemeyen hiçbir şey için “vardır” denemez. Cümle eşya doğumla var olur, doğurarak kendini var eder.

Hakk, 18 bin âlemde ve cümle vücutta kendisini var etmiştir. Cümle varlık, kendi varlık derecesinde Hakk’ı temsil eder. Yukarıda da belirtildiği gibi, Hakk’ın kendisini bilme ereğini kendinde taşır. Bu “aslına erme” ereği ile kendisini açığa vurur. Çünkü başlangıçta Hakk (var olan varlık) kendini merak etmiş ve bilmek istemiştir. Kendisini doğurmasının temel amacı budur. O halde 18 bin âlem ve cümle eşya bu yasaya tabidir.

Bir patlama ya da fışkırma ile doğuş yapan cümle eşya merkezden dışarıya doğru atılmış, fırlatılmıştır. Ama doğuş yapan ve aynı şekilde merkezden dışarıya itilen, fırlatılan her eşya birbirleriyle bağımlık ilişkisi içinde doğum kapılarına doğru gitme, bu nedenle de bir çekilme hali yaşarlar.

Çünkü, eşya da kendini bilme yasasına tabidir ve bu bilme, tanıma ereği onları sürekli bir hareket halinde tutar. Cümle eşya hem doğum kapıları çevresinde hem de birbirleri çevresinde, aynı zamanda da kendi eksenleri çevresinde müthiş bir “çark düzeni” içine girerler. Bu çark düzeni, cümle eşyanın ya da Varlık’tan doğarak gelen cümle varlığın özünde; Varlık’ın “kendini bilme” isteği derce derece hep vardır. Aynı özden oldukları için vardır. Bu çark düzeni, bu isteğin sonucunda oluşmuştur. Ve insan, Hakk’ın “kendisi bilme” ereğinin en üst düzeyde gerçekleştiği bir makam olmaktadır. İnsan, bu nedenle cümle varlığın içinde yer aldığı bu çark düzeninde en yüksek, en yüce durağı oluşturur. Eşya, insanda kendi kendisini tanır, bilinir hale getirir. O tanınıp bilindiği oranda, Hakk’ın kendini bilme ereği de gerçeklik kazanmış olur.

Haşim Kutklu, Kızılbaş Alevilikte YOL ERKÂN MEYDAN (ss.11-18)

 

Kızılbaş Alevî Olmanın Koşulları

“Kendini bilmek” öğretisinin şeriat kapısında durulduğunda, kendi gerçeğini yitirmiş ve bulma uğraşısı veren yol insanının en çok sıkıntı çektiği konulardan birisi de, “Nasıl Kızılbaş Olunur?” sorusu karşısında, nasıl bir yanıtın sahibi olması gerektiği konusudur. Tarih boyunca onun önünde sürekli hafıza boşlukları yaratılmış, yaratılan her boşluğa kimileri Müslümanlığı boca ederken kimileri de Hıristiyanlığı boca etmiştir.

Alevî bir anadan ve Alevî bir babadan gelmiş olmayı, Alevî olmak için yeterli sayan bir anlayış var. Bu anlayış, kendisini ister öz Müslüman görsün ister Alevî fark etmiyor, Alevî anne ve babadan gelmeyi her şey için açıklayıcı buluyor ve yeterli sayıyor. Tabii böyle bir anlayış ve yaşayış içinde olanların, ne Alevilik ne de Müslümanlık noktasında yaşadıkları hiçbir şey olmuyor, çocuklarına aktarabildikleri hiçbir şey de bulunmuyor ellerinde.

Bir Alevî anne ve babadan gelmek kuşkusuz anlamsız değildir. Sizin, köken itibariyle aidiyetinizi göstermesi, geçmişinizle sizin aranızda, hem maddi olarak hem de manevi olarak bağlar kurmuş olması bakımından önemlidir. Ancak, sizin ne dininiz, ne milletiniz, ne diliniz ne de kültürünüz genetik ve de biyolojik bir olay değildir. Bu edimler, insanın sonradan, bulunduğu çevreden, ilişkilerden edindikleridir ve tarih içerisinde sürekli değişkenlik arz eder.

Bu bağlamda, bir yere ait olma ya da onun bireyi veya üyesi olma isteği karşısında bir kısım koşullarla karşılaşmak nasıl ki kaçınılmaz ise din konusunda da durum farksızdır. Doğal olarak doğuş yaptığınız din ortamında o dine mensup oluşunuzun koşulları henüz küçük yaşta iken anne-baba terbiyesi olarak karşınıza çıkar ve oradan siz öğrenirsiniz. Sonrasını, onun kurumlarından, okullarından ve tümüyle o doğal çevre ilişkilerinden öğrenirsiniz.

Böylesi durumda, öğrenilen, bir doğal süreç gibi ortaya çıktığı için sanki doğuştan gelen bir durummuş yanılsamasını yaratır. Kuşkusuz bu bir yanılsamadır. Hepsi o doğal çevreden edinmiş özelliklerdir. Giderek tercihler değişebilir ve bu doğal ortamdan edinenleri terk etme ve başka bir şey olmak da mümkündür. Bunun sayısız örnekleri vardır.

Bu genel durumu da göz önüne alarak ifade edecek olursak, kuşkusuz Kızılbaş Aleviliğin de inanırlarına dayattığı olmaz ise olmaz bildiği kuralları ve koşulları vardır. Bu koşullar yerine getirildiğinde, Alevilik, yerine getiren üye tarafından, hayata geçirilmiş ve yaşam bulmuş olur. Pratik bir gerçeklik kazanır. Koşullar yerine getirilmeden ifade edilen Alevilik aidiyetinde ise ortaya çıkan sadece boş bir pratiktir. Öylesi bir yaşam tarzında ise üretilen ve yaşama duran Alevilik dışında her şeydir ama asla Alevilik değildir. Güncel Alevî yaşamında sergilenen gerçeklik tam tamına bu değilse de buna yakındır.

Ezici çoğunluk, üyelik koşullarını yerine getirmekten uzaktır. Getirir görünenlerin çoğu ise Kızılbaş Alevilik koşullarını değil, şu veya bu çıkarın öngördüğü koşulları “Aleviliktir” diye yerine getirmektedir. Ne bu, ne de ötekisi Kızılbaş Aleviliği yaşama durdurmamaktadır. Önemli olan da budur.

Şartsız Kızılbaş, erkânsız Kızılbaş’tır. Ölçüsü olmayan ve yaşamayan Kızılbaş’tır. Yaşama durmanın en önemli koşuludur bu. Kızılbaş Alevilikte “şeriat-tarikat-marifet-hakikat” olarak belirlenen öğreti kademesinde, Şeriat kapısına denk gelen konu, işte söz konusu koşulların kabulü ve tasdik edilmesiyle ilgilidir. “Şeriat” sözcüğünü duyan, “duymayan sağır yakıştırmış” örneği, Müslümanlığın şeriatından söz ediliyor sanıyor. Kimisi dışlıyor kimisi de İslam şeriatına yöneliyor. “Madem ki birinci ait olma kapısı şeriat kapısıdır, o halde öğrenilmelidir” deyip yolu yolağı terk ediyor ama yine de kendisini Kızılbaş sanıyor!


Peki, nedir Kızılbaş Alevî yoluna girmenimn ve ona üye olmanın şartları?

Kızılbaş Alevilik, şeriat kapısında yedi kalem şart koymuştur. Bu şartları aynı zamanda Kızılbaş’a farz koymuştur. Bu şartların biri eksik ise yol olmaz. O yolda yolcu da olunmaz.

Birinci şart, Hakkı tek görmek. Bütün görmektir. Hakkı “teklik içinde çokluk” olarak bilmek. Bilmenin şartı; “kendini bilmek”, onun şartı da, Hakkı on sekiz bin âlemde görmektir.

İkinci şart, kemerbest olmaktır. Onun da şartı; “masumu pak olmaktır”. (7 ile 16 yaş arası böyle kabul edilir)

Üçüncü şart, İkrardan geçmektir. Bunun şartı, birbiriyle dar olmuş aynı zamanda yar olmuş dört bedenin “tek can tek nefes” olmasıdır. Müsahipli olmaktır. Yol içinde yola giriş kapısıdır bu. Bunsuz dört kapının hiçbirisine varılmaz.

Dördüncü şart, bir pirin eteğini tutup bir mürşide bağlanmaktır.

Beşinci şart, yılda bir kez görgüden geçmektir. Bunun şartı; eşinle, musahibinle, çocuklarınla yar olmaktır. 12 komşu kapısını hak bilip onlarla yar olmaktır. Bütün yol hanelerini kendi hanenden saymak ve kendi haneni de bütün yol evlatlarına açık tutmaktır.

Altıncı şart, Dört Kapı Kırk Makam öğretisine teslimi rıza etmek ve iyi bir öğrenci olmaktır. Bunun şartı; “kendini bilmektir”. Onun da şartı, bilimle ve irfanla yürümektir.

Yedinci şart, yedi meydan, on iki aşura, üç hızır ve 48 perşembe orucunu hak bilmektir. Onun şartı; hak bildiğini teklifsiz gerçekleştirmektir.

Kim demiş ki, Kızılbaş Alevilik bir yol geçen hanıdır. Kim demiş ki Kızılbaş Alevî’deki engin insan sevgisi ve hoşgörüsü “gelene ağam gidene paşam” cinsindendir. Eğer öyle olsaydı büyükler:

“Gelme gelme, dönme dönme!
Bu yol kıldan ince, kılıçtan keskindir.
Bu yol demirden leblebi, ateşten gömlektir.
Ancak teslimi rızalık ile bunlar yerine gelir,
Yerine getirebileceksen gel.”

diye hiç çağrıda bulunurlar mıydı! İster “Müslüman’ım” densin isterse “Hıristiyan”, Kızılbaş Alevinin yol şartları bunlardır. Birinin “ben Kızılbaş Alevî’yim” diyebilmesi için bu şartları bilmesi, kabul etmesi ve yaşama durdurması şarttır.


İmanın Şartları

Bu şartlar Kızılbaş Alevilikte dinin şartlarıdır. Dinin şartları tabii ki iman etmeye bağlıdır. O halde Kızılbaş Alevilkte bir de iman etmenin şartı vardır.

Kızılbaş Alevilikte imanın şartı tektir. Verilen İKRAR’a bağlılıktır. Ona teslimi rıza etmektir. Eğer verilen söze bağlılık ve sadakat yoksa iman da yoktur. İmanı olmayan ise şartı yerine getirse bile bu usulen yerine getirmektir ve hak değildir. Bu münafıklıktır. Bu nedenle Kızılbaşlıkta “dua” yoktur. Tabi olmayan duaya “amin” de yoktur. Gülbank vardır. Hakk bildiğine tertemiz nefesle çağırmak anlamındadır bu. Tertemiz nefes ise özü doğrulukla mümkündür, münafıklıkla değil. Özü doğru olmanın şartı Hakk meydanında halk huzurunda özüne ayna tutmaktan geçer. Gül nefes (gülbank) ya da Gülçağrı’nın “gül” olmasına sebep ya da aynı bağlamda “Arınmış Söz” olmasına sebep, ağzın yıkanması değildir, özün yıkanmasıdır. Bu nedenle Gülbanka başlayan her Yol evladı özüne dönük “Gerçeğe Hü” diye söze başlar. Bu “sadece gerçeğe inanırım ve ona bağlı kalacağım” demektir. Bu bağlamda da “Halla Halla! Yuh Münkire yuh münafıka” diye bitirir sözünü. Bu da “gerçekler karşısında, bilinsin ve onaylansın ki, her kimde var ise inkârcılık ve iki yüzlülük, kahrolsun!” demektir. İşte kızılbaşlıkta iman budur.

Bu noktada Kızılbaş yol evladının uymak zorunda olduğu ahlaki öğretinin özünü; on iki yol erkânı oluşturur:

1) Nefsine (egona) göre değil, ihtiyacına göre davranmak. Kanaat ehli olmak.

2) Kendi yol ve erkân ölçülerine göre davranışta bulunmak. Bu noktada sabır ehli olmak. Şer minderinde olmamak. Hak ve adalet sahibi olmak. Hak ve adalete kararlı olmak ama kendi ölçülerinle olmak, şerrin diliyle, yoluyla olmamak.

3) Yumuşak huylu olmak. Hal dilini elden ve dilden bırakmamak. Didişmeye meyil etmemek.

4) Cömert olmak. Yol kardeşine, nefis ölçülerine göre değil, yol ölçülerine göre davranmak. Ondan malını esirgememek. Paylaşıcı olmak. İhtiyacı olana sende olanı saklamamak, muhanet olup başa kakıcı olmamak.

5) Gözünün gördüğüne görmedim dememek. Kulağın duymadığını duydum dememek. Kimsenin hakkına, canına, malına; dil ile, kulak ile, göz ile, el ile, ten ile, ruh ile tecavüzde bulunmamak.

6) İkrar verdiğn meydandan, pirden, rehberden, musahipten rızasız ve habersiz iş yapmamak.

7) Dövene ve sövene kul olmamak. Haksız kapısına varmamak. Zalim kapısından adalet dilenmemek.

8) Yol sırrını yol düşmanıyla konuşmamak, onunla dil sahibi ve yol sahibi olmamak.

9) Ne yalan söylemek ne de yemin etmek.

10) Mutlaka bir işin ve bir mesleğin sahibi olmak, çalışmayı ibadet saymak. Hünerle üretmek, hürmetle tüketmek.

11) Bildiğine bilmiyorum dememek. Bildiğini, öğrendiğini bildirmeyi, öğretmeyi zahmet saymamak. Bildiğinin Piri, bilmediğinin Talibi olmak.

12) Yol dışından yola karşı yönelme olursa canı başı hak yoluna koymakta tereddüt etmemek. Zalime dahi onun araçlarıyla cevap vermemek. En zor şartlarda dahi hak ve adalet yolundan ayrılmamak. Kendi dilince ve kendi yolunca bir cevabın sahibi olmak.

Gerçeğe Hü!..

Gelin özümüze sitem edelim
Hile ile hud’a ile hal olmaz
Hakkın divanına biz de gidelim
Hak katında yalan söze yer olmaz

Yine gerçeklerden açtık kapıyı
Bir pirin önünde kıldık tapıyı
Arı birlik ile yapar yapıyı
Birlik ile bitmeyende bal olmaz

Erenler gafletten kalktı uyandı
Gerçeklerin hünerine boyandı
Bu yolun içine girdi de kandı
Gaziler bu yolda hiç vebal olmaz

Ali kulu olan Hak’tan utana
Var pazarlık eyle cevher satana
Bu yolun içinde riya tutana
Sürün gitsin dört kapıda yer olmaz

Pir Sultan’ım eydür; Kalbimiz nurdur
Müminler gözlüdür münafık kördür
Erenlerin yolu kadimdir, özdür
Her tepenin başında bir yol olmaz

Haşim Kutklu, Kızılbaş Alevilikte YOL ERKÂN MEYDAN (ss.82-87)

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑