Ara

Alevîlik

Yol Erkân Meydan

Etiket

Felsefe

Plotinus, İyilik ve Kötülük Üzerine

Her ne kadar Plotinus, hocası Ammonius’u Enneads [Enneades] adlı eserinde ismen hiç anmamış olsa da, Plotinus‘un söz konusu eserindeki temel felsefî fikirlerin, Ammonius Saka‘nın da fikirleri olduğu kabul edilir. Daha önce de belirtildiği gibi, Plotinus tam onbir yıl Ammonius’un öğrenciliğini yapmıştır.

Ammonius Saka’nın öğrencilerinden birisi olan Cassius Longinus, Plotinus‘un Enneads‘ındaki “sudûr” [emanatio] ve diğer tezlerin Ammonius‘un olduğunu söylemiştir. Şüphesiz bununla birlikte her iki filozofun kendilerine has fikirleri de vardır. [Prof. Dr. Mehmet Bayrakdar (bkz: Ammonius Saka)]


Dokuzuluklar Fragmanlar:

dokuzluklar-1-plotinus20130924225607
İlk İyi Ve Diğer İyilikler Üzerine

«…O mutlak olarak… İYİ‘dir. Varlıkların en iyisi olduğundan, varlıkların ötesinde olduğundan, başka hiçbir şeye yönelmeyen, fakat diğer varlıkların kendisine yöneldikleri bir şey bulunsun; bu kuşkusuz, diğer varlıkların, iyiden pay almalarını sağlayan ‘İYİ‘dir. Ve böylece İYİ’ye katılan bütün varlıklar, bunu iki farklı şekilde gerçekleştirirler: Ya O’na benzeyerek, ya da aktivitelerini ona yönelterek.

Eğer istek ve aktivite Yüce İYİ‘ye doğru yöneltilirse, İyi‘nin kendisi, hiçbir şey amaçlamamalıdır ve hiç bir şey istememelidir. Hareketsiz olduğu için İYİ, tabiata uygun edimlerin ilkesi ve kaynağıdır; O, nesnelere iyinin biçimini verir; fakat bunu yaparken eylemini onlara doğru yöneltmez; O’na doğru dönen nesnelerdir.

İYİ, davrandığı, ya da düşündüğü için değil; fakat olduğu şey olarak kaldığı için olduğu şeydir. İYİ, varlığın ötesinde olduğu için, eylemin de, zekânın da ve düşüncenin de ötesindedir. İYİ, her şeyin kendisine bağlı olduğu; fakat kendisi hiçbir şeye bağlı olmayan şeydir.» [ss.233-234]

Kötülükler Nedir Ve Nereden Gelirler?

«…İYİ‘nin bilgisi, aynı zamanda kötünün de bilgisidir; kötülüğü bilmek isteyenler, iyiliğin doğasının ne olduğunu bilmek zorundadırlar…» [s.243]

«…bu tartışmamız için yararlı olduğu kadarıyla iyiliğin doğasının ne olduğunu söyleyelim. Bu, bütün varlıkların bağlı oldukları, hepsinin arzu ettikleri, onların ilkeleri olan ve hepsinin muhtaç oldukları realitedir; fakat iyilik, hiç bir şeye ihtiyacı olmadığı ve kendi kendine yeterli olduğu için, her şeyin ölçüsü ve sınırıdır; Zekâ ve Varlık, Ruh ve Hayat, neslere verdiği entelektüel etkinlik ondan gelir. Ve onun altındaki herşey güzeldir; çünkü o Güzelliğin üstündedir ve en mükemmel şeylerin ötesindedir; o, düşünürler bölgesinde kraldır.

Zekâ’ya gelince, onu zekâlar adını verdiğimiz şeyin modeline göre düşünmeliyiz; Zekâlar önermeleri sözcelemekle yetinirler; kelimenin anlamını anlayabilirler; akıl yürütürler ve hakikatleri düşüncelerin birbirini izlemesi sayesinde tanımak için, önermelerin birbirine bağlanmaları konusunda düşünürler; Zekâlar bu hakikatlere önceden sahip değildirler; onlar hakikatleri öğrenmeden önce boşturlar ve bunlar yine de zekâlardır.

ZEKÂ böyle değildir; O , herşeye sahiptir; O her şeydir; fakat O, kendinde kalır; O, her şeye sahiptir; fakat bu O’nun, sahip olduğu şeylerden farklı olması anlamına gelmez; O’nda hiçbir şey ayrı değildir; her şey, bütün diğerleridir ve Zekâ tümüyle her yerdedir. Zekâ‘da nesneler karışık değildir; tersine birbirinden ayrıdır; hem zaten Zekâ‘ya katılan nesneler, O’dan her şeyi almazlar; fakat alabileceklerini alırlar. Zekâ İYİ‘nin ilk fiilidir, ilk varlıktır; İYİ kendinde kalır; Zekâ yaşadığı gibi, İYİ‘nin etrafında dolanarak hareket eder.

Zekâ‘nın dışında ve onun etrafında Ruh dolanır; Ruh Zekâ’da bakar ve O’nun derinliğine kadar temaşa ederek O’nun sayesinde Yüce Tanrı‘yı görür.» [ss. 244-245]

«…çirkin davranış, erdemin karşıtıdır; fakat erdem, bizâtihi iyilik değil; bizi maddeye hakim kılan bir iyiliktir.» [s.250]

«İyilik yalnız başına var olmadığı için, ondan çıkan ya da daha doğrusu ondan inen ve ondan uzaklaşan nesnelerin serisinde kendisinden sonra artık hiçbir şeyin türetilemediği bir terim, zorunlu olarak vardır; bu terim, kötülüktür. İlkten sonra herhangi bir şey zorunlu olarak vardır; o halde bir son terim vardır; bu son terim, artık iyiden hiçbir pay almayan maddedir.» [ss. 252-253]

«O halde, ilk kötülük, ölçüsüzlüktür; ikinci kötülük, bu ölçüsüzlüğün, benzemeyle veya katılmayla ve yüklem olarak alınmasıyla kazanılmasıdır. Ya da ilk kötülük, karanlıktır; ikinci kötülük de karanlığı kabul etmektir. O halde ruhta kötülük ve ölçüsüzlük olan bilgisizlik, kendi başına kötülük değil; ikinci kötülüktür. Aynı şekilde ilk iyilik olmayan erdem, sadece İlk İyi‘ye benzemeyle ya da katılmayla bir iyiliktir.» [s. 254]

«Biçimin yokluğunu gören… zekâdır; fakat bu yokluğu kavrayan bu Zekâ, kendine ait olmayan şeyi görmeye katlandığı için, gerçek zekâ olmayan, ondan farklı bir zekâdır. Bu zekâ, karanlığı görmek için ışıktan uzaklaşan göz gibidir; o, artık göremez; çünkü karanlığı görebilmesinde kendisine yardımcı olan ışığı terk etmiştir; sonuçta ışık olmadan zekâ göremez. Aynı şekilde zekâ iç ışığını terk eder, kendinden dışarı çıkar ve artık kendinin olmayan bir alana kadar ilerler; oraya kendi ışığını kendisiyle birlikte getirmez; zekâ, kendi karşıtı olan realiteyi görmek için, varlığının karşıtı bir biçimden etkilenmiştir.» [s. 255]

«İyiliğin gücünden ve doğasından dolayı KÖTÜLÜK, kendi başına var değildir. O, zorunlu olarak, güzellikle ilişkileri olan biri gibi; altın zincirlerle bağlı bir tutsak gibi görünür; realitesinin tanrılara görünmemesi için, kendisinin her zaman insanların gözleri önünde olmaması için ve hatta insanların onu gördükleri zaman bile, imgeler yardımıyla üstünü örtebilmeleri için, güzelliği hatırlayabilmeleri ve onunla birleşebilmeleri için, bu söz konusu bağlar, kötülüğü saklar. [s.261]

Plotinus

[Dokuzuluklar, Çeviren: Zeki Özcan, Alfa Aktüel yayınları]

Harmonia, Uzlaşmaz Olanların Birliği

Karşıt olan şeyler bir araya gelir ve uzlaşmaz olanlardan en güzel uyum doğar.
[Her şey çatışma sonucunda meydana gelir.]

[Fragman 8, 80]

Burada Herakleitos‘un karşıtlar hakkındaki görüşleri özlü bir biçimde dile gelir. Karşıt olanlar birbirleriyle uzlaşmaz olan ve farklı yönlere giden öğelere kaşılık gelir. Bu uzlaşmaz ve birbirinden ayrı duran öğeler bir araya gelerek bir bağlam veya uyum [harmonia*] oluşturur. Herakleitos‘ta bağlamı ve uyumu oluşturanlar, birbirleriyle uyumlu ve uzlaşan öğeler değil, tersine uyumsuz ve uzlaşmaz olan öğelerdir.

* Harmonia sözcüğü, “birbirleriyle uyumlu parçaları bir araya getşirme ve bağlama” anlamına geldiği kadar, “düşman güçlerin ya da karşıt güçlerin arasındaki uyuşma ve uzlaşma” anlamlarını da vurgular. Özetle Herakleşitos sözcüğü “uzlaşmaz olanların birliği” anlamında kullanır.

Bağlanışlar; bütünler ve bütün olmayanlar, bir arada duran ve ayrı duran,
birlikte söylenen ve ayrı söylenen.
Her şeyden bir, bir’den her şey.
[Fr. 10]

Herakleitos‘un uzunca bir bağlam içinde aktarılan ve karşıtlar öğretisini özlü bir biçimde açıklayan bu fragmanı, fr. 8‘le bir bütünlük oluşturur.

Herakleitos üç ayrı bağlanış veya birlikten söz eder: (1) bütün ve bütün olmayanın birlikteliği; (2) uzlaşan veya bir arada bulunan ile uzlaşmayan, ayrı duran ve (3) ayrı söylenen ile birlikte söylenenin birlikteliği. Anladığımız kadarıyla Herakleitos’ta “uyum” ancak birbirini kaşılıklı olarak çeken ve iten öğeler arasında mümkündür.

Uzlaşmaz şeylerin kendi aralarında nasıl uzlaştığını anlamazlar.
Karşıt dönüşlerin uyumu, yay ve lir’deki gibi.
[Fr. 51]

Uzlaşmaz şeyler, “bir araya gelmeyen, ayrı yönlere giden” şeylerdir. Fr. 8 ve 10‘nun açıklamalarında belirttiğimiz gibi birbirine karşıt olan güçlerin bir araya gelmesi uyumu veya bağlamı oluşturur.

Fragmanın ikinci cümlesinde Herakleitos, uzlaşmaz şeyleri yay ve yine benzer yapıda olan lir üzerinden anlamamızı bekler. Yayın yapısını, doğasını birbirine karşıt iki gücün birlikte çatışması meydana getirir. Bir yanda içeri çeken bir güç, diğer yanda dışarı çeken bir başka güç bulunur. Bu iki gücün birlikte çatışması gerilimi meydana getirir. En güzel uyum, işte bu karşıt güçlerin karşılıklı gerilmelerinden doğar.

Herakleitos, Fragmanlar, Prof. Dr. Cengiz Çakmak, Alfa Yayıncılık

0000000622105-1

Anadolu’da bilimin filizleri

Bilimin ilk filizleri bu topraklardan fışkırmış. Bundan önceki bölümlerde de bahsettiğimiz birçok ünlü bilim adamı (kendi deyimleri ile doğa bilimcileri) yaşadığımız, belki de farkına varmadan geçip gittiğimiz yörelerde yaşamıştır.

2000px-Map_of_Lydia_ancient_times-en.svg“Söyle tanrıça, Peleusoğlu Akhilleus’un öfkesini söyle…” diyerek başlayan yaklaşık 30.000 dizelik destanla 10 yıl süren Troya Savaşı‘nın yaklaşık 50 günlük bir bölümünü ölümsüzleştiren Homeros en çok kabul edilen görüşe göre Batı Anadolu’da Smyrna‘da (İzmir) doğmuştu.

M.Ö. 6. yüzyılda dogmaların karanlığından özgür düşünce ile bilimin aydınlığına ilk kez Batı Anadolu‘da geçilmiştir. Doğanın belirli ve değişmez kanunların olduğunu sezen bilimin Miletoslu öncüleri, doğa olaylarının oluşumunu özgür düşünce yöntemi ile ele almışlar ve birçok bilimin temellerini atmışlardır. Bu bilim adamları “İonya Doğa Filozofları” veya “Miletos Okulu” olarak anılmaktadırlar.

Bu bilim adamlarının en eski ve en ünlüsü Thales de Miletos‘ta doğmuştur. Bu ünlü matematikçi ve filozof, M.Ö. 28 Mayıs 585 tarihinde olagelen güneş tutulmasını (Heredot-174) önceden hesaplayıp haber vermesi ile ün kazanmıştır. Eski Lidya bölgesindeki bazı demir filizlerinin demir üzerindeki çekim etkisini ilk gözlemleyenlerden de birisidir. Geometrinin birçok önemli teoremleri hala onun adını taşımaktadır. Doğu felsefesi üzerine ilk denemeler de ona aittir. Batı uygarlığının temeli sayılan Yunan felsefesinin kökleri Batı Anadolu‘da İonya‘da, özellikle Miletos‘ta atılmıştır.

Bugünkü İzmir ilinin sınırları içinde kalan Aliağa Rafinerisi‘nin yakınlarında kıyıda kurulmuş antik Kyme kentinde M.Ö. 390’da doğan Ephoros ilk dünya tarihinin (Historis) yazarıdır. 30 kitaplık eserinde Herakleides‘lerin dönüşünden Perinthos‘un (Marmara Ereğlisi) kuşatılmasına kadar (M.Ö. 1069-340) bütün tarihi ve coğrafi bilgileri bir araya getirip sonraki çağlar için örnek bir dünya tarihi yazmıştır. Daha sonraki tarihçiler, özellikle Diodorosos bu eserden yararlanmıştır.

_map_nicomediaM.Ö. 335’te Nicomedia bugünkü İzmit‘te doğan Herophilos, antik çağın en önemli anatomi bilginlerinden biridir. Ptolemaios‘un kendisine gönderdiği suçlular üzerinde deneyler yapmış ve anatomi biliminin ilk kavramlarını geliştirmiştir. Anatomi bilimi açısından ilk otopsiyi yapan bilim adamı olarak kabul edilmektedir. Kendi adı ile anılan ve Herophilos cenderesi adı verilen artkafa kemiğinin arka yüzündeki kavşak noktasını bulmuştur. Gözün bölümlerini, karaciğeri, dölyatağı borularını tanımlamıştır. On iki parmak bağırsağına, dil kemiğine ve akciğer toplardamarlarına ilk ad veren odur. Nabzın kalp atışlarıyla eşzamanlı olduğunu da ilk o açıklamıştır. Anadolu‘da yaşamış rakibi Erasistratos ile birlikte anatomi biliminin kurucusu olarak kabul edilir. Erasistratos‘un hocası da Knidoslu bir hekim olan Kyrysippos‘tur. M.Ö. 6. yüzyılda bitkilerin yararları üzerine bir araştırma yapmıştır.

M.Ö. 2. yüzyılda İznik‘te doğan Hipparhos, antik çağın en önemli astronomi bilginlerinden biri idi. Güneşin ve ayın görünür çaplarındaki değişmeleri ölçmek için özel bir alet icat etmişti. 800 kadar yıldızın konumlarını kesin olarak belirlemiş ve aydınlatma güçlerine göre sıralayarak astronomide ilk gerçek ve bilimsel yıldız kataloğunu hazırlamıştır.

3951-4fM.Ö. 5. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış Miletoslu HIPPODAMOS şehir planlamacılığının kurucusu sayılır. Aristo, Politika adlı ünlü eserinde: şehirleri semtlere ayırmayı onun bulduğunu, Piriene‘nin sokak planını yaptığını belirtmektedir. On bin nüfuslu bir şehir tasarlamış ve çeşitli açılardan bölümlere ayırmıştır. Bu bölümleme yöntemine şehircilikte hâlâ Hippodamos yöntemi olarak anılmaktadır.

M.Ö. 315’e doğru Mersin yakınlarında Soloi‘de ARATOS “Phainomena” (Gökle ilgili olaylar) adlı eserinde devrindeki astronomi bilgilerini topluca ele almıştır. Ve “Diosemeia” (Gökyüzü olayları) adlı eserinde hava değişikliklerini haber veren belirtilerin dökümünü yapmıştır. Bu eseri meteorolojinin ilk temel kaynaklarından birisi sayılmaktadır.

İzmir ilinin Ahmetbeyi ilçesinde yer alan Apollon tapınağı ve kutsal bilicilik merkezi ile ünlü Klaros‘ta doğan Nikandros M.Ö. 2. yüzyılın en önemli hekim, filolog ve yazarlarındandı. Yılanların ve zehirli böceklerin sokmalarına karşı kullanılacak ilaçları anlatan “Theriake” adlı eseri panzehirleri konu almaktadır. Günümüze bir kaç satırı kalmış olan “Georgika” (Ziraat hakkında), kaybolan “Melissourgika” (Arıcılık Hakkında) ve Ovidius‘un ünlü Metemorphoses‘ine kaynaklık etmiş “Heteroioumena” (Değişmeler) adlı bir eseri vardır.

M.Ö. 4. yüzyılda dünyanın kendi ekseni üzerinde yirmi dört saatte döndüğünü söyleyen ilk düşünürlerden biri olan Herakleides Herakleiada bugünkü Karadeniz Ereğlisi‘nde doğmuştur. Eflatun‘un öğrencilerindendir.

M.Ö. 4. yüzyılda yaşamış Miletoslu Kadmos‘un Miletos’un kuruluşunu konu alan eseri nesir halindeki en eski tarih eseri sayılmaktadır. Böylece efsaneler ile tarih, bilim olarak sayılmıştır. M.Ö. 4. yüzyılda Milet‘te yaşamış Hekataios, o günkü Doğu ve Batı dünyasının yaşayan halklarının gelenek ve göreneklerini anlatan “Dünya gezisi” ve büyük ailelerin geçmişlerini anlatan “Soyağaçları” adlı iki eser yazmıştır. Burada “tarih” kelimesi ilk kez araştırma anlamı ile kullanılmıştır.

Tarihin babası ise hiç süphesiz Halikarnassos‘lu (Bodrum) Herodotos‘tu. M.Ö. 484 yılında Halikarnassos doğmuştur. Karialı soylu bir aileye mensuptu ve epik şair Panyasis‘in de akrabasıydı. “…İnsanoğlu’nun yaptıkları zamanla unutulmasın diye: Bu Halikarnassoslu Herodotos’un kamuya sunduğu araştırmadır,” diyerek başladığı dokuz kitaplık anıtsal eseri bilimsel tarihçiliğin ilk büyük eseri kabul edilmektedir.

Miletos Okulu‘nun Thales‘ten sonraki yöneticisi M.Ö. 610’a doğru Miletos‘ta doğmuş Anaksimandros, kutup yıldızının göklerdeki yerini ilk önce belirttiği gibi, ilk dünya haritasını yapan ilim adamı olarak bilinir. Güneş ekseninin eğriliği ve güneş saatinin de onun buluşu olduğu kabul edilmektedir. Evrim kuramının da öncülerindendir.

Heraclitus,_Johannes_Moreelseİonyalı Doğa filozoflarının en önemlilerinden biri olan Herakleitos M.Ö. 550’de Efes‘te doğmuş ve burada yaşamıştı. Daha önceki madde teorilerini ele alıp irdelemiş, doğada hiçbir şeyin olduğu gibi kalmayıp sürekli şekil değiştirdiğini ileri sürmüştür. Aynı akarsuda iki defa yıkanılamayacağı deyişi çağlar boyu onu ünlü kıldı. Karşıt elementlerin birbiri ile mücadelesinden gelişim doğduğunu ileri sürmüştür. Ünlü Alman düşünür Nietzsche onun için, “Dünya her zaman gerçeğe muhtaçtır, o halde her zaman Herakleitos’a muhtaçtır,” diyerek onun insanlık tarihi açısından ne denli önemli bir kişi olduğunu ortaya koymuştur.

Muğla ilimizin Datça yarımadasının ucunda kurulu antik Knidos‘ta yaklaşık M.Ö. 406’da doğan Eudoksos Plinius bir yıla 365 gün 6 saat değerini veren ilk astronomdu. Onun bulduğu eşmerkezli küreler varsayımı geleneksel astronominin hareket noktası sayılmaktadır. Arkhimedes Aksiyomu adı verilen aksiyomda kullandığı ilk “Orantılı Doğrular Kuramını” da ona borçluyuz.

Conic_sections_3M.Ö. 262’de Antalya yakınında antik Perge şehrinde doğan Appollonios M.Ö. 3. yüzyılda geometride araştırmalarında en büyük başarıları elde etmiş matematikçi ve astronomlardan birisiydi. Matematiğin bir bilim olarak yaratıcılarından biri olarak kabul edilir. Konikler üzerine büyük bir inceleme kitabı yazdı. Özellikle iki etekli koni, bir düzlem tarafından kesilince yerine göre bir elips, bir parabol veya hiperbol elde edilebileceğini gösterdi. Ayrıca konik kesitlerin odaklarının varlığını ispat etmiştir.

Marmara bölgesinde M.Ö. 2. yüzyılda yaşamış ve Bithynialı olarak anılmış astronomi bilgini ve matematikçi Theodosios bugün de kaynak olarak kullanılan üç önemli eser bırakmıştır. Küre üzerine çizilmiş çeşitli dairelerin en basit özelliklerini anlattığı küre geometrisi ile ilgili “Küreler Üstüne”, “Günler ve Geceler Üstüne” ve yükselti değişikliklerine göre gökyüzünün görüş uzaklığını inceleyen eseri, onun adına bilim tarihinde ayrı bir yer kazandırmıştır.

M.Ö. 5. yüzyılda Bozcaada‘da doğup yaşayan Kleostratos astronomide oktaeteris ya da sekiz yıllık çevrimi bulan kişi olarak kabul edilir. Plinius‘a göre de bugün kullandığımız burç işaretleri sistemini ilk düşünen astronomi bilgini odur.

Ve daha niceleri…

APELLES: Efesli, Antik dönemin en ünlü ressamlarından
DIPHILOS: Sinoplu Tragedya yazarı
HIKESIOS: İzmirli hekim
ZEUKSIS: Pamukkale’de Tıp Okulu kuran
EUNAPIOS: Sardeisli felsefe tarihçisi
KANANITES: Tarsuslu Sezar’ın hocası
PARRHARIOS: Efesli ressam
PHILEMON: Tarsuslu komedi yazarı
SKYLAKS: Karyandalı coğrafyacı
ARISTEAS: Marmara adalı Arismaspias destanının yazarı
DAPHITAS: Bergamalı Gramerci
DEMETRIOS: Scepsisli Gramerci
DEMETRIOS: Samsunlu matematikçi
DIOGENES: Sinoplu ünlü filozof
DIODOROS: İassoslu Mantıkçı
DIOGENES: Tarsuslu gezgin filozof
DIONYSOS: Bodrumlu Roma Tarihçisi
DIONYSODROS: Samsunlu matematikçi
LUKIANOS: Samsatlı ünlü Romalı yazar
EPIKTETOS: Pamukkale’de doğan ünlü filozof
ARIANOS: İzmitli, Büyük İskender’in Anabasisi’nin yazarı
HERMODOROS: Efesli Roma kanunlarının hazırlayıcısı
HERMOTIMOS: Urfa’lı, ruhun her şeyin nedeni olduğunu söyleyen ilk düşünür
APELLIKON: Teoslu (İzmir Soğacık) Bibliofillerin piri, kıta dostu
ZENODOTS: Efesli kütüphaneci
MIMNERMOS: Kolophonlu ünlü şair
GALENOS: Bergamalı, antik çağın en ünlü hekimi
BIAS: Eskiçağın Yedi Bilgesinden Pireneli, hukukçuların piri
DIOTIMOS: Edremitli dilbilimci
ARKESILAOS: Çandarlı filozof
HIPPONAKS: Efesli şair
STRABON: Amasyalı, Roma döneminin en önemli ve ünlü coğrafyacısı
KSENOPHANES: Kolophon’lu Monoteizmin ilk öncüsü

Daha adını bilmediklerimiz veya unuttuklarımız!

[Ferruh Dinçkal, Anadolu Aydınlanma Vakfı]

Osmanlı Toplumunda Zındık ve Mülhidlerin Toplumsal Ve İdeolojik Tabanı

Osmanlı Yüksek Sûfi Çevreleri:
Tarihsel Altyapı, Sosyal Taban, Doktrin Ve Merkezi Yönetimle İlişkiler
Açısından Genel Bakış (14.-17. Yüzyıllar)
Ahmet Yaşar Ocak

Osmanlı yüksek sûfı çevrelerindeki zendeka ve ilhad hareketleri, sonuçta ulema kesimi içindeki hareketlere benzemekle beraber, hareket noktaları, ortaya konuş biçimleri ve amaçları itibariyle onlardan ayrılan bazı özellikler de sergilerler. Osmanlı sûfiyyesinin de tıpkı Osmanlı ilmiyesi gibi, kökü İslam dünyasının klasik dönemine kadar inen uzun bir tarihsel geçmişi vardır. Bu geçmiş, Osmanlı sûfiliğini teşkil eden çeşitli tarikat zümrelerinin tarihsel temelini oluşturur.

Bilindiği gibi İslam dünyasında sûfilik, İslam’ın daha ilk yüzyılı içinde belirmeye başlayan siyasi ve sosyal değişimlere pasif bir tepki olarak önce zühdî (asetik) bir hayat tarzı şeklinde kendini gösterdi. Bir bakıma bu kaçınılmaz bir gelişmeydi. Daha Peygamber hayattayken etrafındaki sahabeden bazılarının mistik bir hayat tarzı sürdükleri bir yana, Peygamber’in kendisinin de bazı bakımlardan kuvvetli bir mistik karaktere sahip olduğu söylenebilir. Sûfı geleneğin sonradan kendi kökeninde gördüğü Üveys el-Karenî, Herem b. Hayyân, Hasan el-Basrî benzeri 7. ve 8. yüzyıl ikinci kuşak şahsiyetler, gerçek anlamda sûfiler olmaktan ziyade, İslam toplumunun bozulması olarak değerlendirdikleri siyasi gelişme ve toplumsal değişmeleri kabullenemeyerek bizzat yaşamak suretiyle örneğini verdikleri zühd ve takvâ hayatıyla bunları portesto eden zâhidlerdi (zühhâd). Bu protestolar o devirde tamamiyle ferdi nitelikteydi, mahiyetleri icabı hiçbir zaman toplumsal hareketlere dönüşmedi. Bu hareketlerin, zâhidliğin yine ferdi bir hayat şeklinde sûfıliğe dönüşmesinden çok sonra, ancak teşkilatlı tasavvufun, yani tarikatların 12. yüzyılda ortaya çıkmasıyla gözlenebildiği, sûfilik tarihinin en açık olgularından biridir.

Tamamen İslam’dan kaynaklanan bu zühdi tepki bütün bir Emevi dönemi boyunca sürdü. Daha sonra Abbasi İmparatorluğu’nun alabildiğince geniş toprakları içinde, özellikle Hind-İran Budist, Maniheist, Gnostik mistik kültürlerinin izlerini bütün canlılığıyla saklayan eski Mezopotamya ve köklü bir Yahudi-Hıristiyan mistik geleneğinin kalıntılarını taşıyan Mısır ve Suriye‘de Gnostik ve Neoplatonist etkiler eklendi. Bu ikisinin oluşturduğu sentezle zaman içinde gerçek bir mistik yapının oluşmaya yüz tuttuğunu, 10. yüzyılda da bu mistik hayat tarzının, yavaş yavaş bazı teoriler şekillenerek sûfilik veya tasavvuf denilen olguya dönüştüğünü bugün daha iyi kavrayabiliyoruz.

Tasavvuf, teorik yapısı itibariyle, şeriatın tevhid tâbir edilen “Allah’ın ortak kabul etmez tekliği”ni açıkça vurgulamak suretiyle “Yaratan”ı “yaratılan”dan ayırarak ortaya koyduğu Yaratan-yaratılan ayırımını, “yaratılan”ın “Yaratan”ın tecellisinden ibaret olduğunu görüşüyle izale etmeye (yok etmek, gidermek) çalışan bir mistik felsefeye dayalı derunî bir hayat tarzıdır diye özetlenebilir. Tasavvuf teorilerinin bütün varyantlarının, esas itibariyle, söz konusu bu ikiliğin ortadan kaldırılmasının bir aracı sıfatıyla “insan-ı kâmil” ve -bununla bağlantılı olarak- “velayet” teorisinde odaklaştığı söylenebilir. İnsanın ilahi gerçeğe ulaştığı son noktayı temsil eden “insan-ı kâmil” mertebesine, ancak velayet sistemindeki bütün kademelerin aşılmasıyla ulaşılabilir. Sûfı, ait olduğu ilahî hakikatle tekrar birleşmek üzere bu kademeleri aşmaya çalışan kişidir.

İşte bu çerçevede bazı tasavvuf teorilerine dayalı gerçek anlamda mistik bir hayat tarzı olarak sûfilik, özellikle İslam öncesi eski mistik kültürlerin temsilcisi olan Gayri Arap kökenli Mevâli tabakası arasında, özellikle de eski Mezopotamya topraklarında ilk İslam fetihlerini müteakip kurulmuş bulunan Basra ve Kûfe gibi şehirlere gelip yerleşen Arap kökenli yeni nüfus arasında şekillenmeye başladı. Daha sonra bu şehirlere Bağdat gibi çok önemli bir merkezin de katılmasıyla, temelini bu üç şehrin oluşturduğu bir tasavvuf anlayışı gelişti. Irak mektebi denilen bu mektep, bir yandan Bayezid-i Bistâmî, Hallâc-ı Mansûr benzeri Fars kökenli büyük sûfi teorisyenleri İslam dünyasına kazandırırken, diğer yandan Seyyid Abdülkâdir el-Cîlî (Gîlânî) (ö. 1167) ve Seyyid Ahmed er-Rifâî (ö. 1182) gibi Arap kökenli büyük tarikat kurucularını tarih sahnesine çıkardı. Kitabî İslam’ı temsil eden fukahanın, başka bir deyişle ulemanın buna tepkisi ilk zamanlarda çok şiddetli oldu. Tasavvufu İslam içinde adeta yeni bir “ayrılıkçı din” gibi gören, bu sebeple bir çeşit sapkınlık (herezi) olarak algılayan ulema, sûfıleri de zındık ve mülhid (heretik) olarak mahkûm etti. Tabii bu tavır sonraki yüzyıllarda giderek yumuşadı ve tasavvuf adeta İslam’ın derûni boyutu olarak değerlendirilir hale geldi. Sürecin sonunda ulemadan bazıları çeşitli tasavvuf çevrelerine intisap etmeye başladılar.

İslam dünyasında sûfiliğin ilk belirdiği dönemde (9.yüzyıl), eski İran kültürünün ocağı olan Horasan bölgesinde Irak mektebinin zühde dayalı sûfilik anlayışından tamamen farklı olarak, bütünüyle ilahî aşk ve cezbe motifinin hâkim olduğu, Melâmetiyye denilen yeni bir tasavvuf anlayışı belirdi; Ahmed b. Hadraveyh (ö. 854), Ebû Hafs-i Haddâd (ö. 879), Hamdûn-i Kassâr (ö. 885), Ebû Osman el-Hîrî (ö. 911), es-Sülemî gibi esas itibariyle esnaf tabakasından oluşan orta sınıfa mensup önemli bazı şahsiyetler, fakat özellikle de Hamdûn-i Kassâr, Horasan mektebi denilen bu ikinci sûfilik anlayışının öncüleri oldular.

İşte, 11. yüzyıldan itibaren Ortadoğu İslam dünyasını içine alan geniş topraklarda bu iki sûfilik anlayışı, yavaş yavaş, zamanında önce tâife (çoğulu tavâif) denen mistik birtakım cemaatlere dönüşmeye ve kendi içlerinde de varyasyonlar yaratarak daha sonraları tarikat (çoğulu turuk) adını alan sûfı teşekkülleri ortaya çıkarmaya başladı. Artık Ortadoğu’dan yayılmak suretiyle Kuzey Afrika’dan Endülüs’e, doğuda Mâverâünnehir’e uzanan bütün bir İslam dünyası, ortaçağlar boyunca bu iki ana mektepten ve türevlerinden çıkmış muhtelif tarikatların doğuş ve gelişmelerine sahne oldu. Bunlardan doğuda olanlar, Orta Asya’daki eski Budist ve Maniheist mistik kültürlerle iç içe geçip yeni sentezler oluşturdular. Bu sûfı teşekküller, kısa zamanda zaviye, hanikah vb terimlerle adlandırılan kurumları geliştirip İslam dünyasının her tarafına yayarak, buralarda, İslam’ın zahirî (egzoterik) bilgisini üreten medreselere paralel olarak bâtını (ezoterik) cephesine dair bilgi ve yorumlar üretmeye başladılar. Bu, o zamana kadar oluşan İslam düşüncesinin tarihinde, medresenin doğuşundan sonraki ikinci büyük değişimi teşkil eder.

Zamanla geliştirilen bu muhtelif sûfı yorumların en önemlileri arasında, 12. yüzyılda İranlı büyük mutasavvıf Şihabeddîn-i Sühreverdî-i Maktûl (ö. 1191) tarafından sistemleştirilen ve daha çok entellektüel kesimleri etkileyen İşrâkîlik ile, 13. yüzyılda Endülüslü büyük mutasavvıf Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin (ö. 1241) geliştirdiği (tasavvuf tarihinin en büyük inkilâbı kabul edilebilecek) Vahdet-i Vücûd mektebinin doğuşu oldu. Bu anlayış hem yüksek tasavvuf çevrelerine kuvvetle nüfuz etti, hem de popüler tasavvuf akımlarını büyük ölçüde etkisi altına aldı. Bazı çevrelerde çok iyi işlenmiş yüksek ve ince bir tasavvuf felsefesi biçiminde ortaya çıktı, bazı çevrelerdeyse kolayca panteist yorumlara dönüşmeye ve İslam’ın tevhid inancının sarsılmasına çok müsait bir konuma geçmeye yüz tuttu. Bu yüzden, ulema çevreleri bu mektebin tasavvuf öğretilerine her tarafta şiddetle karşı çıktılar. Ancak yine de bu mektep tasavvufun gelişim tarihinde yepyeni bir dönemin başlamasına, dolayısıyla yarattığı değişimlerden etkilenen yeni bazı tasavvufi yapılanmalara yol açtı ki, Osmanlı sûfıliği içindeki bir kısım çevrelerde beliren panteist yorumuyla hayli etkili olan, aşağıda ele alacağımız Hurufîlik, bu yapılanmaların en önemlilerinden biridir. Osmanlı yüksek sûfıye geleneği içindeki zendeka ve ilhad hareketleri, münhasıran bu etkilere maruz kalmış Vahdet-i Vücûd’çu, daha doğrusu Vahdet-i Mevcûd‘çu (panteist) mektebe bağlı sûfi çevrelerde oluşan hareketlerdir.

İşte Osmanlı sûfıliği, esas itibariyle, özetlemeye çalıştığımız bu tarihin bir devamı ve parçası olup bu tarihi Anadolu Selçukluları ve Beylikler dönemi sûfîliği aracılığıyla tevarüs etmiştir. Bu itibarla Osmanlı sûfiliğinin tarihi alt yapısını büyük ölçüde Anadolu Selçukluları ve Beylikler dönemindeki sûfi akımlar ve tarikat hareketlerinin oluşturduğunu hatırdan çıkarmamak gerekiyor.

Ayrıntılar bir kenara bırakılacak olursa, 13. yüzyıl Selçuklu Anadolu’sunun, Irak ve Horasan tasavvuf mekteplerinin yüksek ve popüler seviyedeki yorumlarını yansıtan akımların ve tarikatların buluştuğu bir bölge haline geldiğini söyleyebiliriz. Söz konusu sûfı akım ve tarikatlar Anadolu’ya İran ve Arap ülkeleri üzerinden nüfuz ettiler. Horasan Melâmetiyyesi’ni temsil eden Kalenderîyye cereyanı ve buna bağlı Haydarîyye ile, ayrıca Irak kökenli Vefâiyye gibi popüler (heterodoks) tarikatlar, bunlara paralel olarak, yine Horasan kökenine bağlı, Sünni çizgiye olabildiğince sadık kalmaya çalışmakta olup, daha entelektüel çevrelere hitap eden Kübreviyye tarikatları İran kanalıyla; Sühreverdîyye, Rifâiyye ve Kadiriyye gibi yine üç büyük Sünni tarikat ise Irak üzerinden Anadolu topraklarına girerek birçok yandaş buldu ve yerleşti.

Dikkat edilirse, Osmanlı öncesinde Anadolu’da çeşitli çevreler oluşturan sûfilik akımlarının ve zümrelerinin temsilcileri olan şeyh ve dervişlerin hiçbiri yerli değildi; Türk kökenliler dahil, çok değişik etnik ve kültürel çevrelere mensup bu sûfılerin büyük bir çoğunluğu, farklı sebeplerle yurtlarından ayrılarak Anadolu’ya gelip yerleşmiş kimselerdi. Anadolu’daki bu muhtelifü’l-menşe tasavvuf akımlarının önemli bir kısmının İran kaynaklı olduğu, klasik Osmanlı dönemi de dahil olmak üzere sürekli olarak İran’la bağlantılarını sürdürdükleri, Selçuklu ve Osmanlı dönemi sûfilik tarihi konusunda yapılacak analizlerde unutulmaması gereken en mühim noktalardan biridir. Popüler tasavvuf geleneğinde Anadoluda yaşamış her sûfı ve velînin bağlandığı Horasan Erenleri geleneği, bu tarihsel vakıanın ifadesinden başka bir şey değildir.

Osmanlı sûfiliğini oluşturan bu değişik çevrelerin tarihsel köklerini ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki genel durumlarını böylece kısaca özetledikten sonra, doktrin yapılarını ve hâkim tasavvuf mekteplerini gözden geçirmekle, Osmanlı sûfiliğine hâkim eğilimler hakkında da genel bir kanaate ulaşabiliriz. Kısaca belirtmek gerekirse, kısmen Irak zühd mektebinin esasları üzerinde tamamiyle Ehl-i Sünnet çizgisinde gelişen zühdçü mektebi bir kenara bırakacak olursak, esas olarak Osmanlı sufiliğinin Vahdet-i Vücûd’çu bir çizgi takip ettiğini söylemek yanlış değildir. Bu mektep Osmanlı süfliliğinde popüler ve yüksek seviyede olmak üzere iki paralel biçim gösterir.

Bunlardan birincisi, daha 13. yüzyılda Anadolu Selçukluları zamanında, Mâverâünnehir, Hârezm ve Horasan (özellikle bu üçüncü mıntıka) üzerinden Anadolu’ya Türkmen göçleriyle birlikte girdi. Daha önce gerek Kalenderîyye, gerekse Vefâîyye çevrelerinde kuvvetli cezbe yönüyle belirginleşmesine rağmen, henüz Vahdet-i Vücûd anlayışını tanımamış olan bu sûfi düşünce, 13. yüzyılda bu anlayışla tanışti ve kuvvetle kaynaştı. O kadar ki, artık 13. yüzyılın sonlarıyla 14. yüzyıl başlarında Yunus Emre, 14. yüzyılda Abdal Musa, 15. yüzyılın başlarında onun müridi Kaygusuz Abdal bu kuvvetli cezbenin etkisi altında çok güçlü bir Vahdet-i Vücûd düşüncesini şiirlerinde terennüm ediyorlardı. Horasan Melâmetîliği’nin derin etkisini de bu tasavvufi şiirlerde açıkça görmek mümkündür. Zikredilen bütün bu sufiler, melâmet (kendini kınama) kavramını sık sık kullanırlar. Zaman zaman nesir de bu popüler Vahdet-i Vücûd’çu sûfi doktrinin ifade kalıbı olmakla beraber, geleneğin etkisiyle daha çok manzum formun tercih edildiği açıktır. Vahdet-i Vücûd anlayışının aşırı cezbe ile sık sık hulûl (incarnation) inancına kaçan ifadelerle bütünleştiği de görülür. Kaygusuz Abdal‘ın mensur ve Dilgüşâ, Saraynâme, Vücûdnâme gibi manzum eserlerinde her iki tavrı da görebilmek mümkündür. Bu eserler, başlangıçta hemen tamamiyle şifahi (sözlü) olan bu popüler tasavvuf düşüncesi geleneğinin, bir yandan yavaş yavaş yazılı bir geleneğe dönüşmeye başladığının göstergeleridir.

Rum Abdalları (Abdâlân-ı Rum) denilen bu popüler tasavvuf çevrelerinin 16. yüzyılın başında bütün kültür ve düşünce mirasına vâris olan Bektaşîlik, bu coşkucu Vahdet-i Vücûd düşüncesinin de mirasçısı olmuş oluyordu. Bu yüzyıldan itibaren söz konusu gelenek içerisinde eserlerini vermeye başlayan Bektaşî şairleri, Dîvanlarında, diğer manzum parçalarında ve özellikle de nefes denilen ilahilerinde coşkun bir tenâsüh ve hulûl inancı temelinde Vahdet-i Vücûd anlayışını tek hâkim renk olarak Vahdet-i Mevcûd’a dönüştürdüler. Bu dönüşümden büyük ölçüde yine Hurûfiliğin etkisini görmek bizim için hiç de şaşırtıcı değildir. 16. yüzyılda Viranî, Teslim Abdal, Yeminî ve daha birçokları, 17. yüzyılda Muhyiddîn Abdal, bu hâkim rengi kuvvetle temsil ettiler. O kadar ki, hemen hemen daha sonraki bütün Bektaşî şairleri, onların aynen taklit ve takip etmekten öteye pek gidememişlerdir. 16. yüzyılda Pir Sultan Abdal ve diğer bazı Alevi şairleri ile müteakip yüzyıllardakiler de, bütünüyle bu popüler Vahdet-i Vücûd’çu, daha doğrusu Vahdetî Mevcud’çu tasavvuf düşüncesi geleneği içinde değerlendirilmelidirler.

Shiite_Calligraphy_symbolising_Ali_as_Tiger_of_God

Sır Ali – Fer Ali

Sır Ali

Dinler tarihinin bize bildirdiği 6 büyük melek vardır: Cebrail, Mikail, Azrail, Refail, Azazil ve İsrafil. Cebrail, kelime anlamı olarak Tanrı’nın egemenliğini ifade eder. Ancak bu egemenlik hükümranlık şeklinde değil varoluş anlamındadır. Cebrail aynı zamanda, Alevi inancına göre “Sır Ali”nin de kendisidir.

Mikail, melekler taifesinin reisi, baş melektir.
Azrail ölümü haber veren, can almaya gelen melektir.
Refail, Tanrı’nın sağlık işleri ile ilgili görevlendirdiği melekler grubunun başıdır.

Azazil ise toplum tarafından Şeytan olarak bilinen melektir.
Ve İsrafil. İnanılması zor ama İsrafil kıyamda düdük öttürecek (Kur’an’da “Sur’a da üflenmiştir” şeklinde verilen bilgi) olan melektir!!

Peki neden inanılması zordur? Cevap, aslında gören gözler için o kadar aşikârdır ki!! Adı geçen meleklerin isimlerini dikkatlice incelerseniz tümünde var olan ortak bir şifre bulacaksınız;

Cebr-Ail
Mik-Ail
Azr-Ail
Ref-Ail

Bu düzen sadece İsrafil ve Azazil melekler tarafından bozulur.

İsr-A(f)il
Az-A(z)il

Peki, düzeni bozan ve kıyamda üdük öttürecek olan meleği düzene sokarsak, yani düzeni bozan “f” harfini çıkartırsak geride kalan kelime ne olur?! İsrail!!!

İnanılması zor ama gerçek budur. Bu gerçeklik içinde en çok akıl karıştıran ise düzen bozan “f” harfinin gizidir. “F” harfi neyin ifadesi olabilir? Bunu şimdilik cevapsız bırakalım ve biz asıl tüm meleklerde gizlenmiş olan başka bir sırra bakalım.

Adı geçen meleklerin isimlerinin sonunda var olan “Ail” harflerini bir şifre kabul eder ve onun üzerinde biraz değişiklik yaparsak acaba ne elde ederiz?!? Hadi gelin ortadaki “i” harfini sona atalım ve ortaya çıkacak olan kelime nedir beraberce görelim; ALİ! Evet, gerçekten ilginç! Anadolu Alevilerinin gizli inancına göre Tanrı’nın kendisi olan ve aynı zamanda melek Cebrail enerjisi de olan Ali, gerçekte isim almış tüm meleklerdeki ortak şifredir. Ve bunu sadece İsrafi bozmaktadır!! Hani şu kıyamette düdük öttürecek olan melek!! Eh tevekkeli değil böyle bir görev ona verilmiş!!! İlahi düzeni bile bozduğuna göre?!

Bu durumda ortaya şöyle bir gerçeklik çıkmıyor mu peki? Bütün meleklerin içinde aynı şifre gizlendiğine göre, ki bu şifre “Ali“dir, bütün melekler gerçekte Ali enerjisinden yaratılmıştır!!!

Bu mantık Anadolu Alevileri için doğal bir geçerliliğe sahiptir, çünkü onlar için Ali zaten her şeydir.

Alevi Felsefesinde Cebrail’in de kendisi olan Ali bakın Cebrail olarak Alevilikte nasıl anlatılmış!!!

Adem kubbe idi kubbe o idi
Cihan ne deryaydı ne de su idi
Evvel ahir dünya gene bu idi
Ahmak buna özün yorsa ne fayda.

Cebrail kırk bin yıl havada döndü
Çok vakit Allah’ı gaipte bildi
Görünce bir kubbe üstüne kondu
Sen sensin, ben benim derse ne fayda.

Fedaî‘nin uzun şiirinin bu iki dörtlüğü Alevi felsefesinin en büyük sırlarından birini, bizim de biraz önce vurgulamaya çalıştığımız gibi, açıkça ortaya koymaktadır. “Hak Adem’dedir” diyerek, inanılmaz bir sırrı da ortaya koyan bu Kozmik Felsefe Fedaî’nin kelamı ile aslında şunu ifşa etmektedir: Cebrail’in üstüne konduğu “kubbe” Ademden başkası değildi!? Yani Cebrail adı ile anılan melek, aslında Adem bedeni ile vücud bulmuş ve diğer tüm büyük meleklerle beraber Adem denilen bu bedene hayat kazandırmış olan gizemli tanrısal enerjilerden biridir.

Burada ilginç olan, garip bir şekilde, toplum bilincinin dışında kalmış bir ayrıntıdır. Genelde 4 büyük melek olarak bilinen bu yapının içine beşinci melek olan Refail hiç konmaz, hatta varlığı dahil çok ender bilinir.

Fer Ali

“Cebrail, Mikail, Azrail, İsrafil, Refail ve Azazil: tüm bunlar, Adem denilen bu bedende vücut bulup insanı var eden tanrısal güçlerdir”

Dinler tarihinin (İsa misyonu hariç), Tanrı’ya kul olan Adem’i korkutarak eğittiğini ve hemen bütün yasaların cezalar ve yasaklarla şekillendiğini hepimiz biliriz. Geleneksel dinlerin tümü ölüm ve sonucunda gerçekleşecek olan yargılama ve bedel ödeme üzerine kurulmuştur. Cezalar, yasakla ve yargılama üzerine kurulmuş olan bu inanç sistemleri içinde sağlık ve yaşam anlamına gelen Refail meleğin neden hatırlanmadığını ve bilinmediğini anlamanız çok da zor değildir!!!

Oysa Refail adlı melekte ve onun isminde sırlanmış olan bir başka gizem vardır ki, tüm yaşam anlayışı ölüm ve bunun sonunda hesap verme üzerine kurulu olan Adem’in neden bu meleğin varlığını unuttuğunu çok da güzel açıklar…

“Bir Ali 18000 aleme bir geldi (Ali’nin “Bir” ile ifade edilişine dikkat edin.) 18000 alem mevcudatın kendisidir. Hak-i-Kat maneviyatta ruh, mevcudatta topraktır. Ruh, “Hak”kın kendisidir ve Hak ademdedir.”

(…) Ref-ail, tersten okunduğunda Fer yani IŞIK-ALİ şifresini veren inanılmaz bir yapı ortaya çıkartır. Ali‘nin “IŞIK” hali, Sonsuz Yaradan’ın Varlık Alanına ilk Südur ettiği, O’nun, Hak olarak ifade bulduğu ilk haldir. O, “Hak Boyutu”nun tek patronu, tüm Kâinatın yaratıcısıdır!! Muhammed’in Miraç’ta Allah makamında gördüğü “ALİ” işte bu “Ali”dir.

İsim kazanmış olan yegane melekler olan bu 6 büyük melek Ali şifresi ile ifade bulurken (sıfat ile kimlik kazanan melek Şeytan’da Ali şifresinin olmamasına dikkat), aynı yapıyı diğer bazı inanç sistemleri bakın nasıl vermiş:

«Eski Ahit’te Musa’nın Yaradan’a verdiği isim YHVH sessiz harfleri ile kayda geçmişti. Teologlara göre bu harfler Musa’nın ilk defa karşılaştığı Yaradan’a kim olduğunu sorması üzerine Yaradan’ın verdiği “Ben, ben olanım” karşılığının İbrani dilindeki baş harfleridir. Bu sessiz harflerden meydana gelen bu akrostiş kelime “Yahova” olarak telafuz edilir.

Eski Ahitte her kelimenin mutlaka anlamı olmasına karşılık bu kelimenin İbranice bir anlamı yoktur. Üstelik bu kelime Yaradan’ın adıdır. Bu kelimenin anlamını Eski Ahit’in yazıldığı dil olan Mısır dilinde aradığımızda karşımıza ışık aracılığı ile yeryüzünü yaratan “Işığın Tanrısı” çıkar.

Yahu” Eski Mısır dilinde Işığın Tanrısı‘na verilen ad idi. “Va” sözcüğü ise Mısır dilinde bir ve tek olan anlamında idi. “Yahu-va” bir ve tek olan ışığın Tanrısı anlamına geliyordu.

Mu inanışına göre ışığın Tanrısı bir ve tek idi… Buradaki tanımlama ışığı Tanrı olarak betimlemiyor. Burada tanımlanan “Işığın Yaratıcısı” olan Tanrı’dır (ki bu ifade Alevilikteki “Kandilde olan Ali” tanımlamasıyla kesinlikle aynı değildir- S.D)

Yuhanna İncilini kaleme alan Saint Yuhanna Ön Asya erken Hristiyanları tarafından okunan birinci mektubunda şöyle sesleniyor: “Mesih’den işittiğimiz ve şimdi size ilettiğimiz bildiri şudur: Tanrı Işıktır. Gerek mektuplarında gerek incilinde, Yuhanna; “İsa’nın başlangıçtan beri Tanrı ile birlikte bulunmuş, beden alıp aramızda yaşamış olan ‘Tanrı sözü’ olduğunu” söyler. (Ki bu tanımlama “ışığın Tanrısı” tanımlamasından çok daha uygundur Alevilik Öğretisinde-S.D.)» (Aleviliğin Gizli Tarihi-Erdoğan Çınar)

Bakın sevgili Çınar‘ın kitabında anlatmaya çalıştı bu yapıyı Hataî nasıl ortaya koyuyor:

Bir zaman Hak idim Hak ile kaldım
Gönlüme od düştü yandım da geldim

Aynı İlahi yapıyı Harabî ise dizelerine aşağıdaki gibi taşımış:

Kandil geceleri kandil oluruz
Kandilin içinde fitil oluruz
Hakk’ı göstermeye delil oluruz
Bakar kör olanlar görmez bu hali

Yahuva’nın “Işığın Tanrısı” kavramı, parantez içlerinde belirtmeye çalışıtığımız gibi, Alevi felsefesine kıyasla Hak-i-Kat’in yapısından hala uzaktır. Yuhanna’nın İsa peygambere dayandırdığı “Tanrı Işıktır” sözü ise Alevilikteki “Vahdet-i Vücud” kavramının mutlak karşılığını oluşturur. “Tanrı Işıktır; ve Işık da her şeydir” olarak da ifade edilebilecek olan bu yapı, “Esas Hiçlik Boyutunda” kendisini ifade etmemiş halde bulunan Sonsuz Yaradan’ın, var olma alanına çıkmasıyla ve kendisini ifade etmesiyle oluşan yapıdır.

Bu yapının tüm sırları Alevilik tarafından Ref-Ail (Fer-Ali) yani “Işık Ali” ifadesinde gizlenmiş, Tanrı-İnsan kavramı ile de ifşa edilmiştir.

Ve işte tüm bu makamlar, Tanrısına kul olma rahatlığını yaşayıp, ilahi sorumluluktan kaçmak isteyen ve kendini Adem bilincine mahkum etmiş olan varlıklar için taşınılması imkânsız olan yüklerdir. Ve bunun için de, taşıyamayacakları yükleri almamak ve bu yüklerden uzak durmak için Adem bilinci, Ref-ail yani Fer-Ali yani IŞIK-ALİ bilgisini adeta tamamen hafızasından silmiştir!!! Silmiştir çünkü, cevabını veremeyeceği, açıklamasını yapamayacağı ve onun bilinç dengesini bozacak böylesine yüce bir sır ile yüzleşmeye hazır değildir henüz…

(…) Adem denilen bu aracı kullanan (ki Adem’in Alevilik felsefesinde sıradan bir kalıp veya beşerden başka bir şey olmadığını unutmayın lütfen) ve 6 büyük melek isminde gizlenmiş tanrısal ve gizemli ALİ şifresi ile donanıp insan vasfını kazanan varlık, bu Dünya’da, evrende ve tüm Kâinatta meydana gelecek bütün olayların tek ve yegane sorumlusudur. Çünkü “Işık Ali” Sonsuz Yaradan’ın ışık ile ifade bulduğu ilk yapının zaten kendisidir ve bunun içindir ki Hak Adem’dedir ve “Sırr-ı Hak-i-Kat’te Ali’den başka Allah yoktur“!!!

Eğer başlayacak bir kıyamet varsa onu başlatacak olan melek İsrafil de ondadır; Tanrı adına “varlık anlamında” hükümranlık yapacak Cebrail de ondadır; yani Ali denilen ve Tanrı’nın en yüce şifresi olan Kâmil İnsan’da.

Hak Adem’dedir ve Ali’den başka da Allah yoktur!!!

(Süleyman Diyaroğlu, Alevilik Batınilik Ezoterizm, Tanrının Gizli Dili, His yayınlar, 3. Baskı, ss.82-89)

Anadolu’da Aklın Serüveni, Efes Okulu

ionia-mapEfes, Anadolu’nun batı kıyısında, bugünkü İzmir ilinin Selçuk ilçesi sınırları içerisinde bulunan, daha sonra önemli bir Roma kenti olan antik bir Yunan kentiydi. Klasik Yunan döneminde İyonya’nın on iki şehrinden biriydi. Kuruluşu Cilalı Taş Devri MÖ 6000 yıllarına dayanır.

Efes Okulu, M.Ö. 500 yıllarında zengin bir kıyı kenti olan Efes’te kurulmuş Milet Okulu’ndan sonraki felsefe okuludur. Bu okulun başlıca ismi Heraklit‘dir.

Heraklit de Milet okulu filozofları gibi arkhe sorunuyla ilgilenmiş ve onlar gibi madde temelli açıklamalara yönelmiştir. Maddenin varoluşu ve yokoluşu konularında onlarla paralel düşüncelere sahiptir, ancak Heraklit için arkhe ateş’tir. Evren ateşten meydana gelmiştir ve tekrar ateşe dönüşecektir, ona göre bu varoluş ve yokoluş periyodik bir süreçtir. Herhaklit bir başka konuda ise değişimin ve hareketin sürekli olduğu, hiçbir şeyin sabit kalamayacağı düşüncesidir. Her şey ateş gibi sürekli bir değişim hâlindedir. Değişimi sağlayan ise her şeyin karşıtıyla birlikte vârolmasıdır. Böylece Efes Okulu ile birlikte felsefeye değişim ve çatışma kavramları da girmiş olmaktadır, ki diyalektiği sürekli bir değişim ve çelişki olarak anlayanlar için Heraklit bir anlamda diyalektiğin babası sayılmaktadır.

Diyalektik kavramı, başlangıçta tartışma sanatı ya da çelişkili yollardan muhataplarını ikna etme sanatı anlamına gelmektedir. Karşıtlıkları kullanarak gerçekleştirilen akıl yürütme biçimidir, diyalektik ve Sokratik yöntem, tartışma ve düşünme sanatı olarak diyalektiğin Antik Çağ’daki en yetkin halidir. Değişimin ve hareketin sürekliliği düşüncesi bu aşamada diyalektik olarak ifade edilmiştir. Bir fikirden ya da ilkeden içerdiği olumlu ve olumsuz bütün düşünceleri çıkarma yöntemine diyalektik denilmekteydi.

Arkhe (Yunanca’da “başlangıç,” “ilk”), Batı felsefesinin ve Sokrates öncesi Eski Yunan Felsefesinin en önemli kavramlarından biri. Felsefenin ana disiplini sayılan metafiziğin ve genellikle Bilimin, özellikle de fizik biliminin gelişmesinde önemli rolü olmuştur. Sözcük, felsefe geleneği içinde, “fizikçiler” de denen, Batı Anadolu kıyılarındaki kentlerde yaşamış Sokrates öncesi filozofların kullanımlarıyla, “ilke”, “temel”, “ana madde” anlamlarını kazanmıştır.

Bu düşünceyle bir yandan, bir düzen barındıran evrenin (kosmos) süreçlerden oluştuğu ve bunların düzenli bir biçimde yinelenerek sürüp gittiği gibi bilimsel bakışın temel bir varsayımı ortaya konmakta, bir yandan da düşünce tarihine metafizik düşüncenin temel bir bakış biçimi, olup bitenlerin temelinde hangi olumlu ya da olumsuz niteliklerin bulunduğunu ve dünyanın bir bütün olarak nasıl bir değer taşıdığını görme çabasını içeren bakış biçimi katılmaktadır. Öte yandan arkhe’nin yalnızca bir “ilk” kaynak değil, aynı zamanda değişimlerin temelinde yatan bir “ilke” olduğu düşüncesi de ilk kez belirmektedir.

Heraclitus,_Johannes_Moreelse

Efesli Heraklitos

Doğumu: MÖ 535, Efes, İyonya
Ölümü: MÖ 475
Çağı: Sokrates öncesi felsefe
Bölgesi: Batı felsefesi
Okulu: Efes Okulu
İlgi alanları: metafizik, epistemoloji, etik, politika
Önemli fikirleri: Logos
Efes’in yerlisi olduğu ve babasının adının Bloson olduğu gibi detaylar dışında hayatı hakkında pek az şey bilinmektedir. Batı felsefe tarihinde dinamik bir felsefî sistem ortaya koyan ilk kişidir


Herakleitos’un Evren ve Ruh Anlayışı

İnsan ruhunun ya da beninin aisthesis ve noesis olmak üzere iki yönü vardır. Bunlardan ilki duyu organları yoluyla evrenle fiziksel temas kurulmasını (aisthesis), öteki ise bu temastan sağlanan duyu verilerinin işlenmesini ve böylece evrendeki logos yasasının bilgisine erişilmesini sağlar (noesis).

Herakleitos’a göre her şey bir logostur. Bu logosun bir kısmı da bendedir. Yani ben, bir küçük logostur. Aynı zamanda bunun tezahür ettiği bir yer de vardır ve bu yer de bir bütün olarak kozmostur. O hâlde her şey bir logosun parçasıdır ve ben bir küçük logos iken evren logosun kendisini, büyük logosu ifade eder. İnsan kozmosu anlayabilecek bir yapıdadır çünkü insan beninin algılama yapıları gerçekliği düzenleyebilecek durumdadır. Evrenle ben arasında bir uyum gerçekleşmiştir. Oysa köpeğin algı formları insan benininkinden farklıdır ve bu yüzden köpeğin gerçekliği de insanınkinden farklı olmaktadır. Herakleitos’un bu konudaki düşünceleri şu formülle ifade edilebilir; “logos= küçük logos+ kozmos”

Herakleitos’a göre insan beninin formları ile yani mantıksal yapı ile dünyanın mantıksal yapısı arasında uyum vardır. Bunlar birbirlerini dengeleyecek şekildedirler. Onun deyimiyle zıtların birliğidirler. (Zıtların Birliği: Uyum, Denge)

Herakleitos’a göre kozmos büyük bir kitaba benzer. Onun felsefesinin temeli budur. Kâinat kitabında yazılan şey kâinatın tezahürüdür. Duyu algıları ise bir anlamda bu kitabın yazılarına denk gelmektedirler. Bu yazılar bir anlamda kâinatın benim aklıma görünen kısımlarıdır. Bunun yanı sıra insanın kendisi de bir kitap gibidir. Her iki kitabın da yazıları aynı olduğu için bunlar birbirlerini anlayabilirler.

Yunan felsefesi en başından itibaren dinsel bir yapı sergilemiştir. Kozmosla ilgili en temel felsefi varsayım kozmosun tanrısal bir yapı olduğu ve onun hem içinde hem dışında yer alan nousun bu yapıyı anlayabileceği yolundadır. Ben ile evren arasında karşılıklı bir bağ bulunmaktadır ve Tanrı bu yapıların ikisini de kuşatmıştır. Fakat bu organik bütünlük esasına dayalı yapı zaman içinde bazı filozofların etkileriyle çözülmüştür.

İşte Herakleitos da bu bütünlük esasına dayalı düşünürlerden biriydi. Ona göre kâinat kitabının dilini bilmek gerekmekteydi. Görünüşler bu kitaptaki yazılardı ve ona göre yazı ile anlam birbirinden koparılamazdı. Anlam sadece o dili bilen için ortaya çıkabilecek bir şeydi. Bunun ortaya çıkarılması için de sadece duyu verisi yeterli olamazdı. Herakleitos’un asıl amacı çok daha derinlerde yatmaktaydı. Onun derdi, son kertede insanın kendisini keşfedeceği bir bilgisel aydınlanma idi. İnsanın kendini keşfetmesi neleri anlamasıdır? Bu uğurda duyular da akıl da sadece birer araçtırlar. Amaç kozmosu anlamaktır.

Herakleitos’tan öncekiler evrene ve doğaya sadece duyuları ile bakıyorlar ve bu yüzden de evrenin sadece görünür kısımlarını görüyorlardı. Oysa Herakleitos’a göre kozmosu anlamak topyekûn varlığı anlamak demektir. Sanatı ve dini ile birlikte kozmosu anlamak gerekir.

Herakleitos’a göre kozmosta bir yasa vardır. Bu yasa logostur. Herakleitos’a kadarki Yunan felsefesinde logos, yasa, akıl, cümle, düşünce, ölçü, anlamak gibi birçok anlamlar yüklenmiş çok boyutlu bir sözcüktür. İnsanın amacı evrendeki her şeyin bir olduğunu anlamaktır ve işte logos bu birliği ifade eder. Bu noktada logos ile Tanrı özdeşleştirilmektedir.

Herakleitos daha öte bir düşünce hamlesiyle evreni bu logos ile özdeşleştirmiş, üstelik kozmosun ateşten (pyr) yapıldığını söyleyerek, son derece kapalı bir üslupla; Logosu ateş ile de özdeş tutmuştur;

“Logos ya da Tanrı = Kozmos = Ateş (Pyr)”

Bu esas üzere düşünüldüğünde sadece duyuları ile evrene yönelenler, evrenin ancak görünüşünü bilirler. Oysa amaç kozmosu ve kozmostaki ilahi yasayı, yani logos veya ateşi anlamaktır. Bu yasa doğa ve akıl yasasıdır. Herakleitos, bu anlamda doğa yasası ile akıl yasasını birbirinden ayırmamıştır. Demek ki logos denen yasa, hem fiziki dünyada hem aklımda hem de ilahi alanda hakimdir.

Herakleitos’a göre bu yasalılığın başlıca tezahürlerinden biri ölçülülüktür. Evrende her şey belli bir ölçüye göre oluşur. Ölçüye uymayan, her ne olursa olsun cezalandırılır. (Bu fikir, nüve biçiminde de olsa Ksenophanes’te de bulunmaktaydı. Ksenophanes’e göre bir varlık var ki düşünmesiyle her şeyi istediği hâle getirir. İstemek, bir planlamayı getirir. Ol deyince oldurur. Bu varlık her şeyi planlamıştır. Hatırlanacağı üzere Ksenophanes ile birlikte kozmos düşüncesine aklı ve iradesi olan bir varlık düşüncesi yerleştirilmişti. Bu varlık kozmosun içinde mi, dışında mı, açık değildir. Hayatta Tanrı’nın gözünde her şey kötüdür.)

Oysa Herakleitos’a göre yasayı anlayanlar kâinatın her yönünü görürler. Bilge bir insan hayatın her yönünü görür. Herakleitos’a göre evrenin belli bir gerçekliği vardır ve insan bu gerçeklikle yaşamayı öğrenmelidir. Çünkü belli gerçekler asla değiştirilemez. Bu değişmez gerçekler evrenin yasası ya da mantığıdırlar. Değiştiremeyeceğiniz gerçekler dünyanın yasası mantığıdır. Yapılması gereken şey bu gerçeklere uygun şekilde uygun yaşamaktır. Böylece insanın yasası adil olmak, zulüm etmemektir.

Herakleitos’a göre evrendeki tüm değişim zıt unsurların yer değiştirmesinden oluşur.

Herakleitos’tan önceki eski Yunan düşünürleri genelde evrimci bir görüşe sahiptiler. Yani evren onlara göre, belirli bir zamanda belirsiz bir maddeden evrilerek kozmos hâline dönüşmüştü. Herakleitos’ta ise böyle bir başlangıç durumu fikrine rastlanmaz.

Evren, onu hiç kimse yaratmadan, hep mevcuttu. Ona göre kozmosun bir bütün olarak kendisi olmasa da içinde bulunan nesneler daimi olarak yer değiştirirler. Fakat bu değişime rağmen kozmosun genel yasası ve çerçevesi asla değişmez. Ancak evren içinde yer alan unsurlar sürekli yer değiştirerek yeni varlıklar ve olaylar meydana getirirler. Yerler ve objelerin kendileri sabit ve değişmezdir. Değişen şey, onların sürekli yer değiştirmesidir.

Herakleitos’un evreni böyle bir evrendir. Bütün bu yapı ateşten meydana gelmiştir ve bu yapının dinamiğinde ise zıt objeler vardır. Bu yapıdaki objeler iki türden yapılmıştır: (+) ve (-) objeler. Evrende her şey zıt unsurların bir araya gelmesiyle oluşmuştur fakat bunlar rastgele değil, belli bir yasaya göre bir araya gelirler. Evrendeki bütün değişim bu zıt unsurların yer değiştirmesinden oluşur. Böyle bir şemada bir planlanmışlık olduğunu söyleyebiliriz. Kozmostaki her şey ateşten yapılmıştır ve bu ana madde hem değişmenin altındaki kalıcı unsurdur hem de değişmenin kendisidir. Herakleitos dendiğinde akla genellikle “her şey akar” görüşü gelir. Oysa o “her şey akar” dememiş, bu kurallar içinde her şey yer değiştirir, demiştir.

O hâlde özetle ifade etmek gerekirse Herakleitos’ta;

► Kozmos, ilahi yasanın hüküm sürdüğü alandır,

► Kozmosun ana maddesi ateştir.

► Bu ateş logosla özdeş görülmüştür. Yani ateş hem ana madde hem de değişmenin kendisidir.

► Evrendeki her şey zıt unsurların bir araya gelmesiyle oluşur.

► Evrendeki bütün değişme, zıt unsurları yer değiştirmesidir.


Herakleitos’ta iki temel değişme vardır.

1. Ateşin, toprak, hava ve suya dönüşmesidir. Buna büyük değişme denir. Her şey belli ölçülerdeki ateştir. Bu görüşünde bir yenilik yoktur.

2. Bu görüşü ise Antik Yunan felsefesi açısından bir yeniliktir ve tikel nesnedeki değişmeyi açıklar. Buna göre her nesne zıt unsurlardan meydana getirilmiştir ve bu zıt unsurlardan her biri bir diğerine hakim olmak ister. Değişme, bu zıt unsurlardan herhangi birinin nesnede hakim konuma gelmesi, diğerinin ise nesnenin içine itilmesi esasına dayanır. Birisi diğerini yenmiştir. Çünkü zıtların her ikisi birden aynı anda nesnede hakim durumda bulunamazlar.

Örneğin saçın beyazlaşması yeni bir durum değildir. Beyazlık saçta zaten potansiyel durumda bulunmaktadır fakat beyazlama edimiyle aktüel hâle gelmiştir. Aslında bu tespit daha önce Anaksimenes tarafından da yapılmıştı. Fakat Herakleitos’un bu zıtlar öğretisi ile amaçladığı şey aslında ahlaksal bir nitelik arz eder. Onun başlıca derdi ahlaktır. Bir yaşama felsefesi ortaya koymaktır. Herakleitos evren anlayışını aynı zamanda ahlaksal ve estetik bir boyutla da yüklemek istemiştir.

Herakleitos’a göre değişme, nesnede bulunan zıt unsurlardan herhangi birinin hakim duruma gelmesi, ötekininse bastırılması esasına dayanır.

Herakleitos’un Ahlak Anlayışı

Herakleitos’a göre insanın ahlaksal bakımdan durumu iki yönlü bir görünüm sergiler. Bunlardan birincisinde anlayan ruh, ötekinde ise yasaya uygun davranan ruh söz konusudur.

Bunlardan anlayan ruh evrende hüküm süren logos yasasını derinlikli biçimde kavramış, bilge insanın ruhsal durumudur. Fakat bilgelik için bu yeterli değildir. İnsanın aynı zamanda bu derinlikli evren yasasına uygun şekilde eylemesi de gerekir. Ona göre hayvanlar için fiziki doğa yasası geçerliyken insanlar için de belli bir doğa yasası geçerlidir. Nihai planda insan muhakkak anlamayı devreye sokmalıdır. Çünkü anlamayan bir insan için evrendeki her şey çelişkili olacaktır. Bu durumdaki bir insan için evrende iyi ve kötü, güzel ve çirkin vardır. Oysa bunlar evrensel yasayı anlamamış olan insanların değerlendirmeleridir.

Hakikatte ise bunların hepsi birdir. Yani evrene Tanrıca bakabilen bir insan için her şey iyidir, her şey güzeldir. Daha doğrusu iyi ve kötü, güzel ve çirkin birdir. Anlayan insan, bu zıtlıkların üzerine çıkıp her şeyi birlik içinde kavrayabilir. Evrende doğrudan bir zorunluluk hüküm sürmektedir ve insanların da bu zorunluluğa uyması gerekir. Bu zorunlulukta iyinin, kötünün, güzelin, çirkinin bir anlamı yoktur.

İnsanın kişiliği kendi kaderidir.

Herakleitos’a göre doğuştan soyluluk ya da soysuzluk diye bir şey yoktur. Çünkü belirli bir ailede doğmuş olmak insanın kendi elinde değildir. Bu anlamda insanın yapabileceği hiçbir şey yoktur. Fakat insan, bundan sonraki aşamada kendi imkânlarını oluşturabilir. Önce kaderini kabul etmelidir. Sonra bir evrensel esaslı bilgelikle zıtlıkları bütün hâlinde görmelidir.

İnsan akıllı bir varlıktır ve daima akla göre davranmalıdır. İnsanın kaderinde akıllı olmak vardır ve bu kader insan tarafından uygun şekilde taşınmalıdır. İnsan bu yolda daima ölçülü olmalı, kendisine verilen imkânlar üzerinde daima düşünmelidir. Bu imkânları kullanırken elinde adalet, bilgelik, ölçülülük ve yiğitlik gibi erdemler bulunmaktadır. Bunlar söz konusu savaşta insana önemli bir güç ve ölçüt sağlarlar. İnsan ahlaksal ilerleme sürecinde sürekli olarak kendisini aşmaya çalışmalıdır. Zira insanların büyük çoğunluğu tutkularının kölesidir ve en büyük savaş insanın kendi nefsini kırması esasına dayanır. Evrende bir çatışma vardır ama en büyük savaş içimizdeki savaştır.

İnsanın ahlaklılığı adalet, bilgelik, ölçülülük ve yiğitlik gibi erdemlere dayanır. Site ve ahlak düzeni bu erdemler üzerine kurulmalıdır.

Herakleitos’a göre son kertede ahlaklı olmak ödevi, insanın evren yasasını anlamasından ve bu yasaya uygun biçimde eylemesinden geçer. Dolayısıyla burada insanın kendisini bilmesi kozmik yasayı bilmesi şartına dayandırılmıştır. Fakat insan bu yasanın bilgisini biraz da kendi içinde arayacaktır. Böylece insanın akıl ve düşünce dünyasıyla kozmosta hüküm süren yasalar belli anlamda karşılıklı bağımlılık içinde konumlandırılmışlardır. Evrenin yasası bize bilge olmayı buyurmaktadır. Bilgiyi hem toplamak hem eleştirmek hem de bununla yaşamak gerekir.

“İnsanın kendisini bilmesi, kozmosta hüküm süren yasayı bilmesine bağlıdır”

İnsan bu bilgelik erdeminin yanı sıra hem düşünmede hem de davranmada daima adil, ölçülü ve yiğit olmalıdır. Bu dördü; yani bilgelik, adalet, ölçülülük ve yiğitlik dört temel erdem olarak evrende hüküm süren kozmik yasanın bir yansıması, bir gereği olarak her insanda şiar hâline gelmelidir. Site yasaları da yine aynı evrensel yasaya göre yine aynı erdemler üzerine inşa edilmelidir.

Logos’un farklı anlamları

Logos, eski Yunancadaki legein sözcüğünden türetilmiş olup, Herakleitos’tan beri felsefede, gnostisizmde, ezoterizmde ve teozofide farklı anlamlarda kullanılmış bir terimdir. Farklı dönem ve çevrelerde farklı anlamlarda kullanılmış bir sözcüktür. Bu farklı anlamlarından bazıları söz, sözün anlamı, kavram, akıl ile kavrama (duygusal kavrama anlamındaki pathos sözcüğünün karşıtı olarak), akıl, bir şeyi anlaşılır kılan mantıksal temel, mantıksal olanın birliği, bilim ilkesi, insan ruhunun şuuruyla ilgili öz-bilgi ya da cevherî bilgi, düşünce, mânâ, varlık nedeni, ilk neden, gerekçe, kainatın yasaları, doğa yasaları, ilâhî ve evrensel düzen ve yasaları, İlâhî İrade, Tanrısal Fikir (Müteal Fikir), evrensel zorunluluktur.

Sözcüğü Grekçede felsefi bir kavramı belirtmek üzere ilk kez kullanan Efesli filozof Herakleitos, terimi, her şeyi yöneten değişmez yasa (logos) ya da yasalar (logoi), evreni düzenli bir bütün olarak kuran ve hareket ettiren, evrenin düzenini sağlayan evrensel yasalar, evrenin temeli olan evrensel zorunluluk olarak ifade eder.

Anadolu’da Aklın Serüveni, Abdera Okulu

Abdera_locationAbdera, Batı Trakyada İskeçe sınırları içinde kalan deniz kıyısında yer alan Antik Yunan kentidir. Ünlü düşünür Demokritos bu kentte doğmuştur. Kent ilk kez bir koloni olarak Klazomenai tarafından MÖ 654’te kurulmuştur. Perslerden kaçan Teosluların şehre sığınmasıda şehir tarihindeki diğer önemli bir olaydır.

Abdera Düşünürleri
olarak adlandırılan filozoflar, antik çağ atomculuğunun fikir önderleri olan Demokritos ile Leukippos’tur. Bunlara aynı zamanda “Abderalılar” da denilir.

Leukippos, Anaksagoras’ın çağdaşıdır. Abdera’ya gelerek bir okul kurmuş ve kendisi gibi oraya göçen genç Demokritos‘u yetiştirmiştir. Yani Demokritos, Leukippos’un öğrencisi olmuştur. Her iki düşünür de atomculuk düşüncesinin kurucuları sayılır.

Leukippos’un yaşamı ve düşünceleri üstüne pek az şey bilindiğinden felsefe tarihçileri bu iki düşünürün öğretilerini birbirinden ayırmadan incelerler. Kimi felsefe tarihçileri, Leukippos ve Demokritos’la birlikte Anaksagoras ve Empedokles’i de Abdera Okulu’ndan sayarlar. Empedokles Sicilyalı ve Anaksagoras İzmirli oldukları hâlde maddeci ve atomcu düşünceleri onları Leukippos ve Demekritos’la birleştirmektedir. Empedokles, Anaksagoras ve Abdera Düşünürleri, antik çağ Yunan atomculuğunun üç önemli parçasını oluşturur. Ne var ki maddeci atomculuk, sağlam yapısına Leukippos ve Demokritos düşüncelerinde kavuşmuştur.

ATOM
Atomculuk Okulu, maddeci filozoflar Empedokles ve Anaxagoras’ın ardından Leukippos ve onun öğrencisi Demokritos tarafından benzer bir materyalizm doğrultusunda oluşturdukları ve geliştirdikleri atom düşüncesiyle anılan felsefe okulu.

Atomcu okul bir yandan Parmanides’ın monist yaklaşımına öte yandan Anaxagoras’ın çoğulcu yaklaşımına bir tür tepki olarak gelişmiştir; özellikle de birincisine karşı.Demokritos yalnızca varolanları değil ruhu da atomlardan oluşan bir şey olarak düşünerek materyalizmi ileri noktalara taşımış, felsefe tarihinde materyalizm eğilimi için en güçlü başlangıç noktalarından birini meydana getirmiştir.

Atomcu okula göre evren bileşik cisimlerden oluşur, bunlarsa maddenin en küçük ve bölünemez parçası olarak kabul edilen atomlardan meydana gelir. Başka bir açıdan bu okul, evrendeki her şeyin boşluk içindeki hareketleri sonucu meydana geldiğini, dolayısıyla evrende mutlak anlamda bir nedenselliğin varolduğunu, insan ruhunun da daha incelmiş atomların hareketinden oluştuğunu, hatta bir yerde tanrıların bile maddesel olduklarını öne sürer. Atomculuk, materyalizmin bir bicimi olarak daha sonra Epiküros ve Lukre­tius tarafından savunulacak ve uzun bir dönem sonra etkisini kaybedecektir. Onun 17. yüzyılda bilimsel çalışmalar ve teoriler içinde yeniden canlandığını görüyoruz.


Demokritos

Democritus2Doğumu: MÖ 460 (yaklaşık) Abdera, Trakya
Ölümü: MÖ 370 (yaklaşık)
Çağı: Sokrates öncesi felsefe
Bölgesi: Batı felsefesi
Okulu: Sokrates öncesi felsefe
İlgi alanları: Metafizik, matematik, astronomi
Önemli fikirleri Atomizm, uzak yıldız teorisi
Etkilendikleri: Leukippos, Samoslu Melissus
Etkiledikleri: Epikür, Phyrrhon, Lukretius, George Santayana, Aristoteles

Abdera Okulu’nun düşünce yapısı İonia Okulu temeline dayanır ve tümüyle Elea Okulu’na karşıttır.


Leukippos

Leucippe_(portrait)

Doğumu: MÖ 5. yüzyılın başı, Abdera veya Milet
Ölümü: MÖ 5. yüzyıl
Çağı: Sokrates öncesi felsefe
Bölgesi: Batı felsefesi
Okulu: Atomculuk, materyalcilik
İlgi alanları: Metafizik
Önemli fikirleri: Atomculuk
Etkilendikleri: Elealı Zenon
Etkiledikleri: Demokritos


Maddecilik, özdekçilik veya materyalizm, her şeyin maddeden oluştuğunu ve bilinç de dahil olmak üzere bütün görüngülerin maddi etkileşimler sonucu oluştuğunu öne süren, a priori olan hiçbir metafiziksel kavram kabul etmeyen felsefi kuramıdır. Bir diğer deyişle madde, varolan tek tözdür. Maddecilik “fiziksel maddenin tek veya esas gerçeklik olduğu” yönündeki kuramdır.

Metafizik, felsefenin bir dalıdır. İlk felsefeciler tarafından, “fizik bilimlerinin ötesinde kalan” anlamına gelen “metafizik” sözcüğü ile felsefeye kazandırılmıştır.

İncelemeleri varlık, varoluş, evrensel, özellik, ilişki, sebep, uzay, zaman, tanrı, olay gibi kavramlar üzerinedir.

 

Anadolu’da Aklın Serüveni, Milet Okulu

1024px-Pergamon_Museum_Berlin_2007077Milet Anadolu’nun batısında, Ege bölgesinde (klasik adı Meander olan) Büyük Menderes Nehrinin hemen ağzına yakın deniz kıyısında bir antik liman şehridir.

İyon Uygarlığı tarafından milattan önce 1200’de Batı Anadolu’da oluşturulan bir medeniyettir. Batı Anadolu’da kabaca Gediz Nehrinden, Küçük Menderes Nehirlerine kadarki kıyı bölgesine İyonya adını vermiştir.

Şehir devletleri halinde yaşamışlardır. 12 şehir devletinden oluşan bir birlik oluşturmuşlardır. Bu şehirler sırasıyla Miletos, Myos, Priene, Efes, Kolophon, Lebedos, Teos, Erythria, Klazomenia, Phokia Samos ve Khios’dur. Smyra aslında Aiol birliğinde iken daha sonradan iyonlaşmıştır. Halikarnos ise Dor birliğinden atılınca, İyon birliğine girmiştir.

Ticaret yollarının bitiş noktasında bulunmaları, tarım ve deniz ticareti sayesinde zenginleş­meleri sonucunda kültürel ve bilim yönüyle Anadolu medeniyetlerinin en gelişmişini oluştur­muşlardır. Yerleşme amacıyla özellikle Marmara ve Karadeniz kıyılarından pek çok koloni kurmuşlardır. Şehir devletleri halinde yaşamaları, bilim insanlarının yetişmesine uygun özgür düşünce or­tamına zemin hazırlamıştır. Bazı ünlü İyonyalılar; tıpta Hipokrat, tarihte Herodot, felsefe’de Diyojen, matematikte Pisagor, Thales gibi bilim insanları yetişmiştir.

İnsan şeklinde düşündükleri çok tanrılı din anlayışı vardır. Özellikle Efes kentinde bir ana tanrıça figürü olan Artemis önemli tanrıçalardadır.

Persler tarafından İyonyalılar’a son verilmiştir. Perslere teslim olan Miletos hariç diğer birçok İyon kenti yağmalanmıştır. Atinanın desteklediği bazı isyan girişimleri olduysa da bu girişimler sonuçsuz kalmıştır.

Mimaride İyon nizamını geliştirmişlerdir. (Örnek, Efes harabeleri, Artemis Tapınağı)

Turkey_ancient_region_map_cariaMilet Okulu, felsefe tarihinde hem felsefenin başlangıç evresini oluşturur, hem de doğa felsefesi olarak adlandırılan felsefi eğilimin öncüsüdür.

MÖ 600’lerde ortaya çıkmış ilk sistemli düşünme ve varoluşu temellendirme çabalarını ortaya koymuştur. Daha sonra Sokrates, Platon, Aristoteles gibi sistematik felsefenin kurucuları olan filozoflar bu okulun açtığı düşünce gelişimini değerlendirecektir.

Bu okulun ilk ve felsefenin öncü ismi Thales’tir. Bir anlamda Aristotales’ten itibaren felsefe tarihi Thales’ten itibaren başlatılarak yazılır -özellikle Batı felsefesi tarihi. Thales mitolojiyle karışık bir şekilde her şeyin temelinde bulunan ilk nedeni, başı ve kaynağı (arkhe) olan şeyi bulmaya yönelir ve buna karşılık ilk neden olarak suyu gösterir. Bir doğa filozofu olarak maddesel bir açıklama getirir. Thales’in önemi asıl olarak cevabı değil sorduğu sorulardır ve bunlarla birlikte görüşlerini deneylere ve düşünsel işlemlere dayandırma çabasıdır.

Onun ardından Anaksimandros gelir. Thales’in öğrencisi olmuş ve felsefi bir yönde doğa felsefesini gelişimini etkilemiştir. Arkhe sorunu onun için de belirleyici olmuştur. Onun bu konuda bulduğu cevap, ana ve ilk maddenin sonsuz olması gerektiği yönündedir, ki kavramın felsefeye girişi önemlidir, üstelik Anaximandros sonsuzu ilk olarak maddesel bir temelde açıklamaya yönelir.

İlk doğa felsefesinin ve dahası felsefenin bu ilk oluşum halinin güçlü okulu olarak kabul edilen Milet Okulu’nun sonuncu ismi Anaximenes’tir. Anaximandros’un öğrencisi olarak yetişmiş ilkçağ felsefesinin son dönemlerine kadar bilinen bir felsefeci olarak yer almıştır. O da diğerleri gibi arkhe sorunu üzerinde durur ve doğa ve maddi temelde açıklar. Anaksimenes diğer iki filozofta beliren düşünceleri birleştiri gibi görünür; anamaddenin hem birlikli bir şey hem de sonsuz bir şey olması gerektiğini belirtir, arkhenin hava olduğunu belirtir.

Milet okulu, temsilcileri doğa filozofları olduğu ve sorularına madde temelli yanıtlar aradıklarından dolayı, başka bir açıdan da materyalist felsefenin ilk öncüsü sayılır.


Miletli Thales

Thales
Doğumu: MÖ 624–MÖ 625 Milet, İyonya
Ölümü: MÖ 546–MÖ 547
Çağı: Sokrates öncesi felsefe
Bölgesi: Batı felsefesi
Okulu: İon felsefesi, Milet Okulu, doğalcılık
İlgi alanları: etik, metafizik, matematik, astronomi
Önemli fikirleri: Su maddenin ilk öğesi, Thales kuramı
Etkiledikleri: Anaksimandros

Anaksimandros veya Anaksimander
Anaximander
Doğumu: MÖ 610 Milet, Karya
Ölümü: MÖ 546
Çağı: Sokrates öncesi felsefe
Bölgesi: Batı felsefesi
Okulu: İon felsefesi, Milet Okulu, doğalcılık
İlgi alanları: metafizik, astronomi, geometri, coğrafya
Önemli fikirleri: Apeiron

Miletli Anaksimenes
Anaximenes
Doğumu: MÖ 585, Milet, Karya
Ölümü: MÖ 525
Çağı: Sokrates öncesi felsefe
Bölgesi: Batı felsefesi
Okulu: İon felsefesi, Milet Okulu, doğalcılık
İlgi alanları: metafizik, fizik
Önemli fikirleri: Hava maddenin ilk öğesi

Anaksagoras
Anaxagoras

Doğumu: MÖ 500, Klazomenai (Urla)

Ölümü: MÖ 428, İyonya’da bulunan Lampsakos’a (şimdiki Çanakkale-Lampsakos)

Çağı: Sokrates öncesi felsefe

Önemli fikirleri: Ana madde ve ilk hareket ettirici neden öğretisi vardır

Anaksagoras Atina’ya yerleşmek için gelen ilk düşünürdür. Böylece Atina felsefe dünyasına girmiştir.

Natüralizm ya da doğalcılık; Felsefede natüralizm, her şeyin doğal varlıklardan, doğal nedenlerle oluştuğunu, doğaüstü varlıklara ve açıklamalara itibar edilmemesi gerektiğini savunan düşüncedir.

Maddecilik, özdekçilik veya materyalizm, her şeyin maddeden oluştuğunu ve bilinç de dahil olmak üzere bütün görüngülerin maddi etkileşimler sonucu oluştuğunu öne süren, a priori olan hiçbir metafiziksel kavram kabul etmeyen felsefi kuramıdır. Bir diğer deyişle madde, varolan tek tözdür. Maddecilik “fiziksel maddenin tek veya esas gerçeklik olduğu” yönündeki kuramdır.

Metafizik, felsefenin bir dalıdır. İlk felsefeciler tarafından, “fizik bilimlerinin ötesinde kalan” anlamına gelen “metafizik” sözcüğü ile felsefeye kazandırılmıştır.

İncelemeleri varlık, varoluş, evrensel, özellik, ilişki, sebep, uzay, zaman, tanrı, olay gibi kavramlar üzerinedir.

Tez Antitez Sentez

Zıtların Bir’liği

Genel kabul görmekte olan fikre TEZ denilir. ANTİ-TEZ genel kabul gören fikre karşı çıkan, onu olumsuzlayan (negation) fikirdir. Hem tez, hem de anti-tez bu noktada bilindiği ve çarpıştırıldığı için ortaya çıkan yeni fikir bunları bağdaştıran daha sağlıklı, daha bilinçli bir fikirdir: bu üst yeni fikire SENTEZ denilir. Böylece sürekli gelişme sağlanır ve bilinç giderek daha üst düzeylerde oluşur. Dialektik, işte bu şekilde giderek daha üst düzeyde oluşan tezler, anti-tez ve sentezlerin oluşturduğu karşıtları mücadelesi ve birlikteliğini inceleyen ve oluşan bu gelişmenin yasalarını ortaya çıkaran bir düşünce bilimidir.

Diyalektiği tez, antitez ve sentez üçlüsüne dayandırarak açıklayan Hegel’e göre, gerçekleri oluşturan kavramların her biri karşıtını kendi içinde taşır.

Düşünce, bir kavramdan (tez) onun içindeki karşıtına (antitez) bundan da yeniden karşıtına (yani ilk kavrama) dönmekle, diyalektik hareket içinde, iki kavramın birliğini oluşturan üçüncü kavrama (sentez) ulaşır.

Bu süreç, düşüncenin kendisini kavramasını sağlayan bilinç içeriğini artırır. Hegel’e göre diyalektik, varlığı belirleyen düşüncenin kendi süreci olduğu gibi dünya tarihinin de oluşum ilkesidir.

Karşıtların birliği 

MÖ. 535-475 yılları arasında yaşayan Efesli Herakleitos diyalektiğin babası sayılır. Ona göre; Karşıtların savaşı, varoluşun zorunlu ve tek şartıdır. Eğer karşıtlıklar arasındaki savaş olmasaydı hiçbir şey olmazdı. Kozmos karşıtlıkların savaşının meydana getirdiği bir uyum ‘harmonia’dır:

“Karşıt olan şeyler bir araya gelir ve uzlaşmaz olanlardan en güzel uyum doğar. Her şey çatışma sonucunda meydana gelir.”

Varlıkların meydana gelişi ancak birbirlerine zıt olan ve bundan ötürü birbirlerini devam ettiren zıtların çatışmasına bağlıdır. Herakleitos savaşın her şeyin babası ve kralı olduğunu; kimini tanrı, kimini insan olarak ortaya çıkardığını; kimini köle, kimini özgür kıldığını söyler.

Herakleitos, tanrılarda, insanlarda yok olsun o kavga diyen ozanı kınıyor. Çünkü pes ve tiz sesler olmazsa uyum olmaz, birbirine karşıt erkek ve dişi olmazsa canlı varlıklar olmaz.

Evren zıt unsurlardan meydana gelmiştir. Bu zıtlıklar arkasında ise ‘bir olan‘ hep durmakta olup tanrı adıyla anılır. Bu ayrılıklı birliği filozof çeşitli simgelerde ve şekillerde görüyor. İnen ve çıkan yolun aynı olduğunu, iyi ile kötünün aynı olduğunu, çemberin çevresinde başlangıç ve sonun ortak olduğunu, yazının yolunun düz ve eğri olduğunu, soğuğun ısınıp, sıcağın soğuduğunu; nemlinin kuruyup kurunun nemlendiğini söylüyor. Bütün bu zıtlıklar, ikililiklerine rağmen aynı şey olup BİR‘in ayrı ayrı yanlarıdır.

Logos

b6791245dc2771f8e20c1b98d0db0188_large3 (1)Logos eski Yunanca’daki legein sözcüğünden türetilmiş olup, Herakleitos‘tan (Heraklit, İ.Ö. 550-480) beri felsefede, gnostisizmde, ezoterizmde ve teozofide farklı anlamlarda kullanılmış bir terimdir. Farklı dönem ve çevrelerde farklı anlamlarda kullanılmış bir sözcüktür. Bu farklı anlamlarından bazıları söz, sözün anlamı, kavram, akıl ile kavrama (duygusal kavrama anlamındaki pathos sözcüğünün karşıtı olarak), akıl, bir şeyi anlaşılır kılan mantıksal temel, mantıksal olanın birliği, bilim ilkesi, insan ruhunun şuuruyla ilgili öz-bilgi ya da cevherî bilgi, düşünce, mânâ, varlık nedeni, ilk neden, gerekçe, kainatın yasaları, doğa yasaları, ilâhî ve evrensel düzen ve yasaları, İlâhî İrade, Tanrısal Fikir (Müteal Fikir), evrensel zorunluluktur.

Sözcüğü Grekçe’de felsefi bir kavramı belirtmek üzere ilk kez kullanan Efes’li filozof Herakleitos, terimi, her şeyi yöneten değişmez yasa (logos) ya da yasalar (logoi), evreni düzenli bir bütün olarak kuran ve hareket ettiren, evrenin düzenini sağlayan evrensel yasalar, evrenin temeli olan evrensel zorunluluk olarak ifade eder.

Herakleitos’un verdiği anlam Anaksagoras’ın baş kavramı olan “nous” dan farklıdır. Nous bir düzenleyici olarak evrenden önce de vardır ve evrene dışardan gelir, logos ise evrenle birliktedir ve evrensel oluşun içindedir.

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑