Ara

Alevîlik

Yol Erkân Meydan

Etiket

Mezopotamya

Göbeklitepe – Cennetin Keşfi

Alman Arkeoloji Enstitüsü üyesi Arkeolog Klaus Schmidt, 1994 yılından bu yana bölgede yaptığı kapsamlı kazılar sonucunda, Şanlıurfa’ya 20 kilometre uzakta bulunan Göbekli Tepe antik kentinin yaklaşık 12 bin yaşında olduğunu tespit ettiklerini söyledi. (Klaus Schmidt 2014 yılında aramızdan ayrıldı)

gobeklitepe

Mısır’daki Büyük Piramitlerin 4 bin 500 yaşında ve İngiltere’deki Stonehenge’in 6 bin yaşında olduğu düşünülürse, bu kazının dünyanın gelmiş geçmiş en önemli arkeolojik kazısı olduğu düşünülüyor. Yıllardır kazı alanında çalışan Schmidt, sitenin dünyanın ilk tapınağı olduğuna ikna olmuş.

Göbekli Tepe kafa karıştırıcıydı çünkü, her şeyden önce tamı tamına 12.000 yaşındaydı!

Bu, insanlık tarihiyle ilgili bugüne kadar bildiğimiz her şeyi yerle bir ediyordu! Yazılmış on binlerce kitap ve yüz binlerce makaleyi çöpe attıracak bir bilgiydi bu!

Alman Arkeoloji Enstitüsü üyesi Arkeolog Klaus Schmidt göbeklitepe

Çünkü bugüne kadar yaptığımız arkeolojik kazılar ve buna dayalı olarak geliştirdiğimiz tarih bilimi, insanlığın 12.000 yıl önce henüz ‘emekleme’ çağına bile geçmemiş bir bebek olduğunu söylüyordu!

Tarih kitaplarına göre o çağlarda yaşayan insanın, henüz avlanarak ve bitki toplayarak hayatını sürdüren, dili, dini, kültürü, sanatı olmayan, yerleşik yaşama bile geçmemiş bir ‘sürü’ olması gerekiyordu!

Halbuki Göbekli Tepe’de devasa büyüklükte kayaların ayağa dikilmesiyle oluşturulmuş, özenle inşa edilmiş, özenle süslenmiş 8 ila 30 metre çapında 20 adet tapınak bulunmuştu! Tapınakta 3 ila 6 metre büyüklüğünde, 60 ton ağırlığa ulaşabilen T biçiminde dev heykeller yer almaktaydı!

Klaus Schmidt göbeklitepe

Tarih bilimi altüst oluyor!

Klasik tarih biliminde, insanlığın büyük dönüşümünün M.Ö. 10 bininci yıllarda, tarımın bulunuşuyla başladığı varsayılıyordu!

Tarım yerleşik hayatı, yerleşik hayat da “binlerce yıl içinde” kültürü, sanatı ve dini, yani “Uygarlığı” meydana getirmişti.

göbeklitepe
Klasik uygarlıklar sıralaması şöyleydi:

Sümer Uygarlığı (İÖ.4000): Dicle ve Fırat

Mısır Uygarlığı (İÖ.3500 ): Nil Nehri

Maya Uygarlığı (İÖ. 2600): Güney Amerika

Hint Uygarlığı (İÖ.2500): İndüs Irmağı

Çin Uygarlığı (İÖ.1500): Sarı Irmak

Dikkat edilirse, ilk uygarlık olarak bilinen ve taş yapılar yapabilme kapasitesine sahip ilk topluluk olduğu düşünülen Sümer Uygarlığı’nın bile İ.Ö. 4000 yılında ortaya çıktığı görülmektedir!

O halde Sümerler’den 7.000 yıl önce, insanlığın henüz ok ve zıpkınlarının ucuna keskin taşlar bağlamayı bile yeni öğrendiği düşünülen bir çağda, bu büyüklükte yapılar nasıl inşa edilebilmişti?

göbeklitepe

Klaus Schmidt, 11 bin yıl önce, bölgenin adeta cennet gibi bir doğası, ceylan sürüleri, aslanları, lezzetli meyveleri, fındık ağaçları, tarım alanları ve köyleri olduğunu düşünüyor.

Bilim insanları, aynı soruların benzerini daha önce İngiltere’deki “Stonehenge” ve Mısır’daki “Piramitler” için de sormuşlardı! “Teknolojinin bu denli geri olduğu bir çağda, insanlık bu büyüklükteki yapıları nasıl inşa edebilir?” sorusu, başlıca merak konusuydu!

Göbekli Tepe bulguları, bu soruları bile ‘anlamsız’ hale getirdi!

Zira Şanlıurfa’da ortaya çıkarılan tapınaklar, Stonehenge’den 7000, Piramitler’den 7500 yıl eskiydi!

göbeklitepe

Bazı taşlar Stonehenge’dekinden çok daha iriydi ve Stonehenge taşları kabaca oyulmuş, özelliksiz kayalardan oluşurken, Göbekli Tepe’dekiler ince resim ve işlemelerle donatılmıştı!

Göbekli Tepe’deki dev kaya-heykelleri inceleyen National Geographic araştırmacısı, konuyla ilgili belgeselde meseleyi özetleyen şu cümleyi kuruyordu: “Bu dönemde yaşayan insanların bu tapınakları yapabilmesi, üç yaşında bir çocuğun elindeki oyuncak tuğlalarla Empire States’i inşa etmesine benziyor!”

gobeklitepe_2_9

İnsanlığın Sümer ve Mısır yazısını daha yeni çözdüğünü ve bu toplumları anlamak için bu yazılı metinleri kullandığı düşünülürse, Göbekli Tepe’nin daha uzun süre “gizem” olarak kalacağını söyleyebiliriz.

Zira 12 bin yıl önce yaşayan bu insan topluluklarıyla ilgili elimizde “yazılı” hiçbir bulgu yok!

Günümüzden o kadar eskide yaşamışlardı ki, “Kimdiler, neye inanırlardı, nasıl yaşarlardı ve ne düşünürlerdi?” gibi sorulara verebileceğimiz hiçbir yanıt bulunmuyor!

Arkeologların “Bereketli Hilal” olarak adlandırdıkları günümüz Türkiye, Lübnan, İsrail, Ürdün ve Mısır topraklarının Basra Körfezi’ne uzanan ve hilali andıran bir şekilde uzandığını, Göbekli Tepe’nin bu coğrafyanın kuzey ucu olduğu, insanların dini-ilahi amaçlarla bölgeye göç ettiklerini, bölgenin bu hilal seklindeki zirve nokta olarak kabul edildiğini ve Afrika ve Doğu Akdeniz medeniyetlerindeki avcı-toplayıcıları bile bölgeye çektiğini, bölgenin dünyanın ilk katedrali olduğu düşünülüyor.

Kayalar üzerine işlenen motiflerin anlamını çözmek bu yüzden oldukça zor.

göbeklitepe arkeoloji

T şeklindeki sütunların tümü, ‘insan şeklinde’ resmedilmiş. Ellerini kasıklarının üzerinde birleştiren dev insanlar. Yine Göbekli Tepe’de bulunan ve dünyanın en eski heykeli kabul edilen heykel figürü de, yine ellerini kasıklarında birleştirmiş bir insanı betimliyor. Bu ve buna benzer sembolizmlerin ne anlama geldiğini kimse bilmiyor!

göbeklitepe arkeoloji klaus urfa

Üstelik, Göbekli Tepe’deki gizem ve bilinmezlikler bu kadarla da sınırlı değil. 20 tapınak, inşa edilmelerinden tam 1000 yıl sonra tonlarca toprak taşınarak örtülüyor ve üzerleri tamamen kapatılıyor.

Yapımı için büyük çaba harcandığı belli olan bu muhteşem tapınakların neden daha sonra yine muazzam bir emek harcanarak gömüldüğünü anlamak mümkün değil!

Göbekli Tepe’nin gizemi o denli büyük ki, ona gösterilen uluslararası ilgi her geçen gün daha da büyüyor! Geçtiğimiz günlerde Göbekli Tepe’yi manşete taşıyan İngiliz Guardian Gazetesi, bölgenin yakında “Mısır Piramitleri” kadar ünlü olacağını açıkladı!

Belli ki, önümüzdeki yıllarda Göbekli Tepe daha çok konuşulur, daha çok tartışılır olacak. Türkiye’de yaşayan herkes, bunun ülkesi için ne kadar büyük önem taşıdığının bilincinde olmalı!

gobeklitepe_23

göbeklitepe

göbeklitepe urfa müzesi klaus

göbeklitepe

göbeklitepe

göbeklitepe

göbeklitepe

Arkeolog Klaus Schmidt’e bu büyük keşfi gün yüzüne çıkardığı için minnettarız…

 Kaynaklar: Aktüel Arkeoloji Dergisi, National Geographic, Göbeklitepe Belgeseli, Sinem Rastgeldi

Hazırlayan: Deniz Kartal, Ocak 2016

Osmanlı Toplumunda Zındık ve Mülhidlerin Toplumsal Ve İdeolojik Tabanı

Osmanlı Yüksek Sûfi Çevreleri:
Tarihsel Altyapı, Sosyal Taban, Doktrin Ve Merkezi Yönetimle İlişkiler
Açısından Genel Bakış (14.-17. Yüzyıllar)
Ahmet Yaşar Ocak

Osmanlı yüksek sûfı çevrelerindeki zendeka ve ilhad hareketleri, sonuçta ulema kesimi içindeki hareketlere benzemekle beraber, hareket noktaları, ortaya konuş biçimleri ve amaçları itibariyle onlardan ayrılan bazı özellikler de sergilerler. Osmanlı sûfiyyesinin de tıpkı Osmanlı ilmiyesi gibi, kökü İslam dünyasının klasik dönemine kadar inen uzun bir tarihsel geçmişi vardır. Bu geçmiş, Osmanlı sûfiliğini teşkil eden çeşitli tarikat zümrelerinin tarihsel temelini oluşturur.

Bilindiği gibi İslam dünyasında sûfilik, İslam’ın daha ilk yüzyılı içinde belirmeye başlayan siyasi ve sosyal değişimlere pasif bir tepki olarak önce zühdî (asetik) bir hayat tarzı şeklinde kendini gösterdi. Bir bakıma bu kaçınılmaz bir gelişmeydi. Daha Peygamber hayattayken etrafındaki sahabeden bazılarının mistik bir hayat tarzı sürdükleri bir yana, Peygamber’in kendisinin de bazı bakımlardan kuvvetli bir mistik karaktere sahip olduğu söylenebilir. Sûfı geleneğin sonradan kendi kökeninde gördüğü Üveys el-Karenî, Herem b. Hayyân, Hasan el-Basrî benzeri 7. ve 8. yüzyıl ikinci kuşak şahsiyetler, gerçek anlamda sûfiler olmaktan ziyade, İslam toplumunun bozulması olarak değerlendirdikleri siyasi gelişme ve toplumsal değişmeleri kabullenemeyerek bizzat yaşamak suretiyle örneğini verdikleri zühd ve takvâ hayatıyla bunları portesto eden zâhidlerdi (zühhâd). Bu protestolar o devirde tamamiyle ferdi nitelikteydi, mahiyetleri icabı hiçbir zaman toplumsal hareketlere dönüşmedi. Bu hareketlerin, zâhidliğin yine ferdi bir hayat şeklinde sûfıliğe dönüşmesinden çok sonra, ancak teşkilatlı tasavvufun, yani tarikatların 12. yüzyılda ortaya çıkmasıyla gözlenebildiği, sûfilik tarihinin en açık olgularından biridir.

Tamamen İslam’dan kaynaklanan bu zühdi tepki bütün bir Emevi dönemi boyunca sürdü. Daha sonra Abbasi İmparatorluğu’nun alabildiğince geniş toprakları içinde, özellikle Hind-İran Budist, Maniheist, Gnostik mistik kültürlerinin izlerini bütün canlılığıyla saklayan eski Mezopotamya ve köklü bir Yahudi-Hıristiyan mistik geleneğinin kalıntılarını taşıyan Mısır ve Suriye‘de Gnostik ve Neoplatonist etkiler eklendi. Bu ikisinin oluşturduğu sentezle zaman içinde gerçek bir mistik yapının oluşmaya yüz tuttuğunu, 10. yüzyılda da bu mistik hayat tarzının, yavaş yavaş bazı teoriler şekillenerek sûfilik veya tasavvuf denilen olguya dönüştüğünü bugün daha iyi kavrayabiliyoruz.

Tasavvuf, teorik yapısı itibariyle, şeriatın tevhid tâbir edilen “Allah’ın ortak kabul etmez tekliği”ni açıkça vurgulamak suretiyle “Yaratan”ı “yaratılan”dan ayırarak ortaya koyduğu Yaratan-yaratılan ayırımını, “yaratılan”ın “Yaratan”ın tecellisinden ibaret olduğunu görüşüyle izale etmeye (yok etmek, gidermek) çalışan bir mistik felsefeye dayalı derunî bir hayat tarzıdır diye özetlenebilir. Tasavvuf teorilerinin bütün varyantlarının, esas itibariyle, söz konusu bu ikiliğin ortadan kaldırılmasının bir aracı sıfatıyla “insan-ı kâmil” ve -bununla bağlantılı olarak- “velayet” teorisinde odaklaştığı söylenebilir. İnsanın ilahi gerçeğe ulaştığı son noktayı temsil eden “insan-ı kâmil” mertebesine, ancak velayet sistemindeki bütün kademelerin aşılmasıyla ulaşılabilir. Sûfı, ait olduğu ilahî hakikatle tekrar birleşmek üzere bu kademeleri aşmaya çalışan kişidir.

İşte bu çerçevede bazı tasavvuf teorilerine dayalı gerçek anlamda mistik bir hayat tarzı olarak sûfilik, özellikle İslam öncesi eski mistik kültürlerin temsilcisi olan Gayri Arap kökenli Mevâli tabakası arasında, özellikle de eski Mezopotamya topraklarında ilk İslam fetihlerini müteakip kurulmuş bulunan Basra ve Kûfe gibi şehirlere gelip yerleşen Arap kökenli yeni nüfus arasında şekillenmeye başladı. Daha sonra bu şehirlere Bağdat gibi çok önemli bir merkezin de katılmasıyla, temelini bu üç şehrin oluşturduğu bir tasavvuf anlayışı gelişti. Irak mektebi denilen bu mektep, bir yandan Bayezid-i Bistâmî, Hallâc-ı Mansûr benzeri Fars kökenli büyük sûfi teorisyenleri İslam dünyasına kazandırırken, diğer yandan Seyyid Abdülkâdir el-Cîlî (Gîlânî) (ö. 1167) ve Seyyid Ahmed er-Rifâî (ö. 1182) gibi Arap kökenli büyük tarikat kurucularını tarih sahnesine çıkardı. Kitabî İslam’ı temsil eden fukahanın, başka bir deyişle ulemanın buna tepkisi ilk zamanlarda çok şiddetli oldu. Tasavvufu İslam içinde adeta yeni bir “ayrılıkçı din” gibi gören, bu sebeple bir çeşit sapkınlık (herezi) olarak algılayan ulema, sûfıleri de zındık ve mülhid (heretik) olarak mahkûm etti. Tabii bu tavır sonraki yüzyıllarda giderek yumuşadı ve tasavvuf adeta İslam’ın derûni boyutu olarak değerlendirilir hale geldi. Sürecin sonunda ulemadan bazıları çeşitli tasavvuf çevrelerine intisap etmeye başladılar.

İslam dünyasında sûfiliğin ilk belirdiği dönemde (9.yüzyıl), eski İran kültürünün ocağı olan Horasan bölgesinde Irak mektebinin zühde dayalı sûfilik anlayışından tamamen farklı olarak, bütünüyle ilahî aşk ve cezbe motifinin hâkim olduğu, Melâmetiyye denilen yeni bir tasavvuf anlayışı belirdi; Ahmed b. Hadraveyh (ö. 854), Ebû Hafs-i Haddâd (ö. 879), Hamdûn-i Kassâr (ö. 885), Ebû Osman el-Hîrî (ö. 911), es-Sülemî gibi esas itibariyle esnaf tabakasından oluşan orta sınıfa mensup önemli bazı şahsiyetler, fakat özellikle de Hamdûn-i Kassâr, Horasan mektebi denilen bu ikinci sûfilik anlayışının öncüleri oldular.

İşte, 11. yüzyıldan itibaren Ortadoğu İslam dünyasını içine alan geniş topraklarda bu iki sûfilik anlayışı, yavaş yavaş, zamanında önce tâife (çoğulu tavâif) denen mistik birtakım cemaatlere dönüşmeye ve kendi içlerinde de varyasyonlar yaratarak daha sonraları tarikat (çoğulu turuk) adını alan sûfı teşekkülleri ortaya çıkarmaya başladı. Artık Ortadoğu’dan yayılmak suretiyle Kuzey Afrika’dan Endülüs’e, doğuda Mâverâünnehir’e uzanan bütün bir İslam dünyası, ortaçağlar boyunca bu iki ana mektepten ve türevlerinden çıkmış muhtelif tarikatların doğuş ve gelişmelerine sahne oldu. Bunlardan doğuda olanlar, Orta Asya’daki eski Budist ve Maniheist mistik kültürlerle iç içe geçip yeni sentezler oluşturdular. Bu sûfı teşekküller, kısa zamanda zaviye, hanikah vb terimlerle adlandırılan kurumları geliştirip İslam dünyasının her tarafına yayarak, buralarda, İslam’ın zahirî (egzoterik) bilgisini üreten medreselere paralel olarak bâtını (ezoterik) cephesine dair bilgi ve yorumlar üretmeye başladılar. Bu, o zamana kadar oluşan İslam düşüncesinin tarihinde, medresenin doğuşundan sonraki ikinci büyük değişimi teşkil eder.

Zamanla geliştirilen bu muhtelif sûfı yorumların en önemlileri arasında, 12. yüzyılda İranlı büyük mutasavvıf Şihabeddîn-i Sühreverdî-i Maktûl (ö. 1191) tarafından sistemleştirilen ve daha çok entellektüel kesimleri etkileyen İşrâkîlik ile, 13. yüzyılda Endülüslü büyük mutasavvıf Muhyiddîn İbnü’l-Arabî’nin (ö. 1241) geliştirdiği (tasavvuf tarihinin en büyük inkilâbı kabul edilebilecek) Vahdet-i Vücûd mektebinin doğuşu oldu. Bu anlayış hem yüksek tasavvuf çevrelerine kuvvetle nüfuz etti, hem de popüler tasavvuf akımlarını büyük ölçüde etkisi altına aldı. Bazı çevrelerde çok iyi işlenmiş yüksek ve ince bir tasavvuf felsefesi biçiminde ortaya çıktı, bazı çevrelerdeyse kolayca panteist yorumlara dönüşmeye ve İslam’ın tevhid inancının sarsılmasına çok müsait bir konuma geçmeye yüz tuttu. Bu yüzden, ulema çevreleri bu mektebin tasavvuf öğretilerine her tarafta şiddetle karşı çıktılar. Ancak yine de bu mektep tasavvufun gelişim tarihinde yepyeni bir dönemin başlamasına, dolayısıyla yarattığı değişimlerden etkilenen yeni bazı tasavvufi yapılanmalara yol açtı ki, Osmanlı sûfıliği içindeki bir kısım çevrelerde beliren panteist yorumuyla hayli etkili olan, aşağıda ele alacağımız Hurufîlik, bu yapılanmaların en önemlilerinden biridir. Osmanlı yüksek sûfıye geleneği içindeki zendeka ve ilhad hareketleri, münhasıran bu etkilere maruz kalmış Vahdet-i Vücûd’çu, daha doğrusu Vahdet-i Mevcûd‘çu (panteist) mektebe bağlı sûfi çevrelerde oluşan hareketlerdir.

İşte Osmanlı sûfıliği, esas itibariyle, özetlemeye çalıştığımız bu tarihin bir devamı ve parçası olup bu tarihi Anadolu Selçukluları ve Beylikler dönemi sûfîliği aracılığıyla tevarüs etmiştir. Bu itibarla Osmanlı sûfiliğinin tarihi alt yapısını büyük ölçüde Anadolu Selçukluları ve Beylikler dönemindeki sûfi akımlar ve tarikat hareketlerinin oluşturduğunu hatırdan çıkarmamak gerekiyor.

Ayrıntılar bir kenara bırakılacak olursa, 13. yüzyıl Selçuklu Anadolu’sunun, Irak ve Horasan tasavvuf mekteplerinin yüksek ve popüler seviyedeki yorumlarını yansıtan akımların ve tarikatların buluştuğu bir bölge haline geldiğini söyleyebiliriz. Söz konusu sûfı akım ve tarikatlar Anadolu’ya İran ve Arap ülkeleri üzerinden nüfuz ettiler. Horasan Melâmetiyyesi’ni temsil eden Kalenderîyye cereyanı ve buna bağlı Haydarîyye ile, ayrıca Irak kökenli Vefâiyye gibi popüler (heterodoks) tarikatlar, bunlara paralel olarak, yine Horasan kökenine bağlı, Sünni çizgiye olabildiğince sadık kalmaya çalışmakta olup, daha entelektüel çevrelere hitap eden Kübreviyye tarikatları İran kanalıyla; Sühreverdîyye, Rifâiyye ve Kadiriyye gibi yine üç büyük Sünni tarikat ise Irak üzerinden Anadolu topraklarına girerek birçok yandaş buldu ve yerleşti.

Dikkat edilirse, Osmanlı öncesinde Anadolu’da çeşitli çevreler oluşturan sûfilik akımlarının ve zümrelerinin temsilcileri olan şeyh ve dervişlerin hiçbiri yerli değildi; Türk kökenliler dahil, çok değişik etnik ve kültürel çevrelere mensup bu sûfılerin büyük bir çoğunluğu, farklı sebeplerle yurtlarından ayrılarak Anadolu’ya gelip yerleşmiş kimselerdi. Anadolu’daki bu muhtelifü’l-menşe tasavvuf akımlarının önemli bir kısmının İran kaynaklı olduğu, klasik Osmanlı dönemi de dahil olmak üzere sürekli olarak İran’la bağlantılarını sürdürdükleri, Selçuklu ve Osmanlı dönemi sûfilik tarihi konusunda yapılacak analizlerde unutulmaması gereken en mühim noktalardan biridir. Popüler tasavvuf geleneğinde Anadoluda yaşamış her sûfı ve velînin bağlandığı Horasan Erenleri geleneği, bu tarihsel vakıanın ifadesinden başka bir şey değildir.

Osmanlı sûfiliğini oluşturan bu değişik çevrelerin tarihsel köklerini ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki genel durumlarını böylece kısaca özetledikten sonra, doktrin yapılarını ve hâkim tasavvuf mekteplerini gözden geçirmekle, Osmanlı sûfiliğine hâkim eğilimler hakkında da genel bir kanaate ulaşabiliriz. Kısaca belirtmek gerekirse, kısmen Irak zühd mektebinin esasları üzerinde tamamiyle Ehl-i Sünnet çizgisinde gelişen zühdçü mektebi bir kenara bırakacak olursak, esas olarak Osmanlı sufiliğinin Vahdet-i Vücûd’çu bir çizgi takip ettiğini söylemek yanlış değildir. Bu mektep Osmanlı süfliliğinde popüler ve yüksek seviyede olmak üzere iki paralel biçim gösterir.

Bunlardan birincisi, daha 13. yüzyılda Anadolu Selçukluları zamanında, Mâverâünnehir, Hârezm ve Horasan (özellikle bu üçüncü mıntıka) üzerinden Anadolu’ya Türkmen göçleriyle birlikte girdi. Daha önce gerek Kalenderîyye, gerekse Vefâîyye çevrelerinde kuvvetli cezbe yönüyle belirginleşmesine rağmen, henüz Vahdet-i Vücûd anlayışını tanımamış olan bu sûfi düşünce, 13. yüzyılda bu anlayışla tanışti ve kuvvetle kaynaştı. O kadar ki, artık 13. yüzyılın sonlarıyla 14. yüzyıl başlarında Yunus Emre, 14. yüzyılda Abdal Musa, 15. yüzyılın başlarında onun müridi Kaygusuz Abdal bu kuvvetli cezbenin etkisi altında çok güçlü bir Vahdet-i Vücûd düşüncesini şiirlerinde terennüm ediyorlardı. Horasan Melâmetîliği’nin derin etkisini de bu tasavvufi şiirlerde açıkça görmek mümkündür. Zikredilen bütün bu sufiler, melâmet (kendini kınama) kavramını sık sık kullanırlar. Zaman zaman nesir de bu popüler Vahdet-i Vücûd’çu sûfi doktrinin ifade kalıbı olmakla beraber, geleneğin etkisiyle daha çok manzum formun tercih edildiği açıktır. Vahdet-i Vücûd anlayışının aşırı cezbe ile sık sık hulûl (incarnation) inancına kaçan ifadelerle bütünleştiği de görülür. Kaygusuz Abdal‘ın mensur ve Dilgüşâ, Saraynâme, Vücûdnâme gibi manzum eserlerinde her iki tavrı da görebilmek mümkündür. Bu eserler, başlangıçta hemen tamamiyle şifahi (sözlü) olan bu popüler tasavvuf düşüncesi geleneğinin, bir yandan yavaş yavaş yazılı bir geleneğe dönüşmeye başladığının göstergeleridir.

Rum Abdalları (Abdâlân-ı Rum) denilen bu popüler tasavvuf çevrelerinin 16. yüzyılın başında bütün kültür ve düşünce mirasına vâris olan Bektaşîlik, bu coşkucu Vahdet-i Vücûd düşüncesinin de mirasçısı olmuş oluyordu. Bu yüzyıldan itibaren söz konusu gelenek içerisinde eserlerini vermeye başlayan Bektaşî şairleri, Dîvanlarında, diğer manzum parçalarında ve özellikle de nefes denilen ilahilerinde coşkun bir tenâsüh ve hulûl inancı temelinde Vahdet-i Vücûd anlayışını tek hâkim renk olarak Vahdet-i Mevcûd’a dönüştürdüler. Bu dönüşümden büyük ölçüde yine Hurûfiliğin etkisini görmek bizim için hiç de şaşırtıcı değildir. 16. yüzyılda Viranî, Teslim Abdal, Yeminî ve daha birçokları, 17. yüzyılda Muhyiddîn Abdal, bu hâkim rengi kuvvetle temsil ettiler. O kadar ki, hemen hemen daha sonraki bütün Bektaşî şairleri, onların aynen taklit ve takip etmekten öteye pek gidememişlerdir. 16. yüzyılda Pir Sultan Abdal ve diğer bazı Alevi şairleri ile müteakip yüzyıllardakiler de, bütünüyle bu popüler Vahdet-i Vücûd’çu, daha doğrusu Vahdetî Mevcud’çu tasavvuf düşüncesi geleneği içinde değerlendirilmelidirler.

Shiite_Calligraphy_symbolising_Ali_as_Tiger_of_God

Pisagor ve 2570 Yıl öncesinde Batınî Felsefe

Işık Karanlıklar İçinde Saklı

Bugün, adına Alevilik dediğimiz inanç sistemimizin derinlikleri, düne kadar 1400 yıl öncesinin Arap Yarımadasının dışına çıkamazdı. Oysaki bir takım tabuları kırdıktan sonra yanıldığımızı anladık. Aleviliğin sahip olduğu temelleri, ibadet şekilleri ve en önemlisi de felsefî yapısı izlerini arap yarımadasında göremezken tahmin bile edemeyeceğimiz, asla düşünmeyeceğimiz yerlerde, zamanlarda saklı olduğunu farkettik. Işığın, karanlıklar içinde saklı olduğunu anladık. İşte bu karanlık dönemlerde aydınlatılması gerekenlerden biri de Pisagor dönemidir.

Neden Pisagor Dönemi?

Pisagor’un tarihteki, matematikteki rolünü bilenler Alevilik ile arasında ne gibi bir bağ olduğunu sormadan edemeyeceklerdir. Acaba “Pisagor da mı Aleviydi” diye alay edecek olanlar da olacaktır. Oysa ki bizler araştırdıkça oğrendikçe, tarihin karanlık sayfalarını aydınlığa çıkardıkça Pisagor felsefenin Alevilik felsefesi ile çok büyük ortak noktalarda birleştiğini görmekteyiz.

Hâce Bektâş-ı Velî ile Pisagor Arasında 1770 Yıl Var. Peki her ikisi arasında bunca yıl olmasına karşın Pisagor nasıl oluyor da Bektâş-ı Velî’nin düşüncelerini onca yüzyıl önce yayabiliyor. Tanrıyı, ölümü, yeniden doğuşu, ruhu, cennet ve cehennem reddi gibi birçok konuda aynı felsefî bakışa sahip olabiliyor.

420_wAnadolu’ya sadece birkaç kulaç uzaklıkta bulunan Sisam adasında zengin bir yüzük satıcının oğlu olarak mö.570’de yani Hâce Bektâş’ın Anadolu’ya resmi yerleşme tarihi olan ms.12. yy’dan 1770 yıl önce doğmuştur. M.Ö 570’te doğan Pisagor ile Milattan sonra 12. yy’da yaşayan Hâce Bektâş-ı Veli arasında yaklaşık olarak 1770 yıl var. Pisagor Bektâş-ı Velî’den 1770 yil önce Anadolu topraklarında Aleviliğin bugünkü felsefesini yayıyor, öğretiyor, aktarıyordu!

Bugün, Hâce Bektâş-ı Velî ve Alevilik dendiği zaman Anadolu’ya Aleviliği ve Alevilik felsefesini getiren serçesme akla gelir. Oysaki bugünkü edinilen bilgilere göre Hâce Bektâş-ı Velî Anadolu’ya Aleviliği getiren değil, Aleviliği kurumlaştıran, açığa çıkaran, toplayan, örgütleyen, çesitli takiyyelere başvurarak islam ile ilişkilendiren kişi olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü, Hâce Bektâş-ı Velî’den de önce Anadolu’da yaşayan bazı toplulukların içrek bilgilere, kadim inançlara, ezoterik olgulara hiç de yabancı olmadığı gerçeği var.

Bektâş-ı Velî’den 1770 yıl önce yaşayan bu içrek inanç neydi?

Bektâş-ı Velî’den 17 yy önce yaşamış bu inancın savunucusu Pisagor idi. Pisagor ile Bektâş-ı Velî arasında yapılması gereken derin araştırmalar birçok gerçeği de gün yüzüne çıkaracaktır.

Pisagor eğitim hayatına “Tales” ve “Anaksimandres” ile başlar. Yine antik Mısır’dan aldığı bilgilerle “Orfe” tarafından kurulan “Delf Mâbedinde” eğitime başlayarak ezoterik dünyaya açılır. O da tıpkı Antik Yunan Medeniyeti kurucuları olan “Orfe, Euclides, Çiçeron, ve Eflatun” gibi Mısır’ın ünlü “Osiris Mâbedine” giderek “inisiye” edilip “inisiyatör” olacaktır.

İnisiye edilmek gizlenmiş bilgiyi öğrenmek, inisiyatör ise gizlenmis bilgiyi gizliyerek taşıyan, öğreten demektir. Bu olay Alevilikte de vardır. Alevi Piri hayatını bu yola adayıp bilgileri taşıyan ve gizleyen olduğu için bir anlamda “inisiyatör”dür. Delf Mâbedinin en dikkat çekici yönü uzerinde yazan Kendini Bil mesajı ile Dört sütun üzerine üçgen bir çatı ile kurulu olmasıdır. Bu yapı dizaynı bizi kolaylıkla Mısır yapıtlarına götürecektir. Çünkü eski, kadim zamanlarda etkileşim, süreklilik içinde eskiden yeniye doğru yaşanmıştır. Sürekli yeni eskiden almıştır.

4 sütun; 4 elementi, 4 yönu, 4 gücü betimler. 3’gen çatı ise “Tanrı-Evren-İnsan” birliğini (teslis) anlatıyor. Dörtlerin ve üçlerin çarpımı Onikileri verir. İşte Yunan antik döneminin 12 tanrılarının da, bizdeki 12 Imamların da, 12 Meleklerin de, 12 Şovalyelerin de, 12 Havarilerin de sürekli sahip olup tamamlamak zorunda kaldıkları 12 rakamının çözümü budur. Bugün Anadolu Aleviliğinin Şiî ekolundaki imamları kullanarak hâla ayakta tuttuğu “12 rituelinin” (12 imam) hikâyesi de budur. Bugün Alevilikte de var olan “dörtler, üçler, onikiler ve tanrı-evren-insan” tanımları Bektâş-ı Velî’den 17 yy önce bu coğrafyada, bu insanlarca, bu şekilde yaşamaktadır. Bugün görebildiğimiz birçok Alevî dergâhın yapıları ve anıtlarının 4 sütun üzerinde 3’gen çatılı olmaları rastlantı değildir. Ya da birçok örnekleri olduğu gibi 4 sütun üzerinde 3’gen, 4’gen, 5’gen, 7’gen, 8’gen çatılara sahip olmaları da.

Pisagor’dan Hâce Bektaş’a (1770), Hâce Bektâş’tan günümüze geçen (800) zamanın toplamı 2570 yıldır. Günümüzden 2570 yıl önce Aleviliğin bugün sahip olduğu ve halen deyişlerinde aktardığı:

Tanrı-Evren-İnsan teslisini, Üçleri…
Tanrı-Evren-İnsan’a adanan üçgen çatılı yapıtları,
Dört sütun ile betimlenen 4 elementi, Dörtleri…
Dört sütun ile betimlenen 4 element ile Varolusu,
12’leri ve “Kendini bil” oğretisini rahatlıkla görebiliyoruz.

Günümüzden 2570 yıl öncesinde karşilaştığımız bu bilgiler Aleviliğin kökenlerinin nereye kadar uzandığını kolaylıkla sergiliyor. Yalnız bu kadar degil, tarih sandukası garip olaylarla dolu. Eskiden yeniye akan bu bilgi alışverişleri Mısır ile Yunan Medeniyetlerini yakınlaştırırken yapıtlarını da etkiler. Bu iki medeniyetin önemli birkaç yapıtlari ise en önemli mabetleri önünde durur. Ya da daha doğrusu bir zamana kadar durdular.

obelisk
Dikilitaş

Üzerinde “KENDİNİ BİL” yazısı bulunan Sultan Ahmet Meydanı’nı ortasındaki 5000 yıllık dikilitaş, Antik Yunanin Delf Mabedinden…Yine Sultan Ahmet Caminin 6 minaresine bakan dikili taş ise Antik Mısır’dan getirilmiştir… Biz, bugün her iki Antik Taş ile de İstanbul’un Sultan Ahmet’e yapacağımız kısa, güzel, zahmetsiz bir ziyarette karşılaşabilirken;
Pisagor kendi yaşadığı dönemlerde yani günümüzden 2 bucuk bin yıl önce bugun Sultan Ahmet Meydaninda olan dikili taş ile Antik Yunan’ın DELF Mabedinde, yine Sultan Ahmet Camisinin 6 minaresine bakan dikili taş ile ise Antik Mısırın inisiye merkezlerinde karşılaşmıstır.


23 Yıllık İçsel Eğitim

Pisagor Mısırlı keşişlerin eğitimine girmeyi hak kazandıktan sonra hayatının 23 yılını burada geçirir. Bu 23 yil içinde ileride kuracağı Pisagoryen felsefe ve Pisagorik Okullarda vereceği bilgileri Mısırlı keşişlerden alarak kendisini geliştirir. Günümüz Matematik dalında halen Pisagor’un inkâr edilemeyecek etkisi değerini korumaktadır. Pisagor “Sayılar Bilimi” diye daha sonraları kendi okulunda aktaracağı bilgilerin kaynağını 23 yılını geçirdiği bu rahiplerden oğrenmiştir.

23 Yılın ardından yani mö. 547’de Pisagor ülkesine döneceği sırada Mısır’ın işgalı ile karşılaştığı dönemdir. Bu işgal onu ülkesi yerine zorunluluk içinde Babil‘e götürür. Babil’de kendisiyle getirilen diğer mısırlı rahipler ile tam 12 yıl mecburi iskan edilir. Pisagor burada kaldığı 12 sene içinde tıpkı kendisi gibi ezoterik inancın ayrı bir kaynağına sahip olan Zerdüştî’ler ile tanış olur. Zerdüşt rahipler ile buluşması bir anlamda da hem tarihin ne denli şaşırtıcı olduğunu göstermekte hem de Zerdüşt ögretinin içrek öğretilerdeki önemini vurgulamakta.

Magi (maji, büyü) Uygulamarı

MÖ 547 de Babil topraklarında yaygın olan Zerdüştî rahipler Pisagor’u içlerine alarak onunla bilgi alışverişlerinde bulunurlar. Pisagor Zerduştlerin “magi” alanındaki pratiklerini görünce şaşırır. Osiris mabedinde teorilerini gördüğü “maginin” pratikte kullanıcılarını görmek bilgilerini pekiştirir. Buradan çıkan sonuç tam anlamıyla şaşırtıcı. Çünkü Zerduştilerin kullandığı “Magi” pratikleri de Pisagor’un teorilerini ögrendiği Osiris Mabedinden geliyor. Yani ikisinin de çıkış yeri aynı. Ezoterik Bilgiler Anadolu’ya da, Yunana da, Mezepotamya’ya da, Asya’ya da Mısır’dan yayılıyordu. Ana kaynak ve serçesme Mısır’daydi.

Kanımca gelen son 4 semavi dinin Peygamberleri Osiris mabetinden ya da Zerdüştî rahiplerden edinlikleri “magileri” kullandılar. Bundaki amaçları, insanları ayrıcalaklı olduklarına inandırmaktı. Kitaplarda peygamberlerin gösterdikleri mucizeler diye geçen olguların bunlarla alakaları olabilir. Maginin turkçe okunuşu “MAJİ” dir. Anlamı ise BÜYÜ‘dür. Yabancı dillerdeki “Magisien” (majisyen) kelimesinin anlamının bizde “büyücü” olduğu gibi. Eski Zerduştî rahipleri pratikte uyguladıkları bu uygulamalara bugünkü anlamda “büyü” diye yaklaşmamaktaydı. Onlara göre büyü, hayal ürünü ya da imkânsız olayların olması değildir. Büyü bir cadının gücü de değildir. Büyü, bir bilimdir. Halk kesiminin anlayamayacağı sadece görsellikle beyinlerinin alabilecegi uygulamalardı. İnsanlar akıllarının alamadığı olgulara doğa üstü tanımlayarak büyü demiştir. Zerdüştî rahipler Astral enerjileri belirli bir yere yönlendirebiliyor, yerküreye ait manyetik akımlardan da yararlanarak halkın doğa üstü olarak goreceği birçok mucize gerçekleştirebiliyorlardı. Oysaki halk tabanının mucize, doğa üstü ya da büyü diye adlandıracağı tüm bu uygulamaların mutlak değer içinde bilimsel açıklamaları vardı. Örneğin barutun patlaması, kimyevi maddelerin ışık saçması gibi…

İşte tüm bu uygulamaları Osiris Mabetlerinde oğrenen Pisagor ile Zerdüşt rahiplerin aralarındaki ortak bağ yine içrek (batınî) ve ezoterik oğreti idi.

Pisagor’un Babil’den Dönüşü ve Pisagorik Felsefenin Açılımı

Pisagor Babil’de geçirdiği 12 yıldan sonra ülkesine gider. Nitekim Mısırı yerle bir eden güç ülkesinden de geçmiştir. Politik savaşlar sürmektedir. 35 yıllık içsel oğreti eğitiminin ardından tek amacı ülkesinde Orfe oğretisinin yeniden geliştirilmesi için çalısmalar yapmaktır. Delf Mabedini yeniden diriltir ve geçmişinden daha güçlu hale getirir.

clip_image002
Şimdi Pisagor’un okullarında yaymaya çalıştığı felsefese ve düşüncelerinden birkaçını görüp Alevilik ile aralarındaki derin bağları farkedelim;

• Ruh ölümsüzdür •

İslamda da ruh ölumsüzdur diyeceksiniz. Fakat Pisagor’da ruhun ölümsüzlüğü dünyada geçerlidir. Ruh, beden öldukten sonra başka bir bedene girerek “tanrı-insan” olma vasfına ulaşana değin devirlerden geçer. Biz buna Alevilikte Devriye ya da Dolanış diyoruz. Oysa ki İslamda bu yoktur. İslamda Ruh beden öldukten sonra sorgulanmak üzere meleklerce alınır. Bu dunyadaki rolünü bitirir. Cennet ya da cehenneme gider. Pisagor’da ve Alevilikte Cennet/Cehennem yoktur. Ruhun gideceği bir cennet cehennem de yoktur. Ruhun cenneti döngülerini tamamladıktan sonra Tanrısal nura kavuştuğu gündür.

• İnsan ruhu, İlâhi Ruh’un bir cüzü, bir kıvılcımıdır •

Pisagorik düşüncede olsun, Alevilikte olsun bütün içrek oğretilerde İnsanın ruhu Tanrının yeryüzündeki görünüşüdür. Oysaki islamda insanı, insan bedenini ve insan ruhunu tanrı yaratırken, Platonik akımda ve Alevilikte durum böyle değil. Onlara göre Insan Tanrı tarafından yaratılmamışmıdır? İnsan çamurdan ve az bir sudan oluşmamıştır. Kadın erkeğin sol kaburgasından yaratımamıştır. İnsan Tanrıdan FIŞKIRMIŞTIR. İnsan Tanrının yeryüzündeki görüntüsüdür, yaratılmamıştır. O’ndan kopmuştur. Ona dönmek için çabalamaktadır. İslamdaki yaratılış olayıyla Tanrı-Kul, Pisagor’daki Varoluş olayıyla “Tanrı-insan” anlayışı arasındaki fark da budur.

• Ruhlar arasındaki farklılık, yaşamların çoğulluluğuyla açıklanabilir. Tekrar doğuş bu nedenle kaçınılmaz bir kader­dir. İslamda bir insan sadece bir kere doğar, yaşar ve ölur. İkincisi asla olanaklı değildir. İslam anayasası olsun, kitabı olsun, peygamberi olsun bu konu hakkında çok açık cevaplar vermektedir. Oysaki Pisagorik akımda ve Alevilikte insan tanrısal sudura ermek için döngülerini tamamlamak zorundadır. Bu nedenle de devriyeler ve dolanış şarttır. Beden ölse de ruh ölmez. Ruhu bekleyen cennet ya da cehennem yoktur. Alevilikte bu olaya devriye ya da dolanış deniyor.

• Ruh ve madde birbirleriyle etkileşim içinde birlikte tekâmül etmektedir •

• İnsanlık basamağı tekâmülün bir aşamasıdır. Ama so­nu değildir. İnsanlık aşamasından sonra geçilecek olan safha İlâhlık aşamasıdır •

Ve işte son, İslam ile Pisagorik düşünce ve içrek öğretiler arasındaki nokta. İslamda da tıpkı diğer semavi dinler gibi iyi insan öldükten sonra Allaha döner, fakat O olmaz… İyi insan ruhu Allahın ona mükâfat olarak sunduğu cennete girer ve sonsuza değin burada yaşar. Fakat Pisagorik düşüncede ve Alevilikte ise İnsan ruhu, kâmil insan olma aşamasına geldikten sonra artık Tanrısal Nur ile birleşir. Kendisine geri döner. Tanrıya kavuşur. Kendisinden koptuğu parçayla bütünleşir… Kendisinden koptuğu parça Tanrı olduğu için parçasıyla bütünleştikten sonra TANRI OLUR.

Alevilikte durum aynı ise de belirli formüller vardır. Bu formül bize insan ruhunun tanrısal nura kavuşması için 4 kapı 40 makamdan geçmesi şeklinde aktarılmıştır. 4 kapının ardından ulaşılan yer ilahlık makamıdır:

1: Şeriat: Küre-i Hâr (Ateş) Bir anadan doğmak: Arslan

2:Tarikat: Küre-i Hava (Hava) İkrar verip yola girmek: Merdan

3: Marifet: Küre-i Mâ (Su) Hakkı kendi özünde bulmak: Mucize sahibi, Evliya

4: Hakk-i-Kat: Küre-i Hak (Toprak) Tanrısal makama ulaşmak: HAKK

bv
• İlâhlar Alemi’ni anlamanın yolu insanın kendi sırları­na ulaşmasıyla mümkündür •

Bu, Pisagor’un Ogretisi’nde “kendini bilmek” olarak nitelendirilmiştir.
Alevilikte ise; “Okunacak En Buyuk Kitap Insandır”, “Ne ararsan Kendinde Ara” gibi birçok örneği olan açıklamaların benzeridir. Pisagor’un felsefesine göre nasıl ki Tanrısal güce ulaşmanın yolu evvela insanın kendisini tanımasından geçiyorsa, aynı şekilde Alevilikte de insanın Hak’la Hak olabilmesi için evvel kendisini tanıması şarttır.

• İnsanlık aşamasından ilâhilik aşamasına geçişi inisiyasyon sağlar •

Bu aşamada tekrar doğuş zorunluluğu ortadan kalkar. Bu aşamaya ulaşabilenler için artık dünyaya tekrar doğma zorunluluğu ortadan kalkar. Bu tür varlıklar bedenli oldukları halde Tanrısal nuru bün­yelerinde barındırabilirler ve dünyaya bu ışıklarını saçarlar.

Alevilikte de insanın Hakka yürümesi, Hakla Hak olması, Hak olması diye adlandırabileceğimiz durum böyledir. İnsan ruhunun kendisinden koptuğu Tanrıya geri dönmesi için 4 kapı 40 makamı geçmelidir. Bu süreci tamamlayabilmek için de tekrar doğus kaçınılmazdır. Kişi ne zaman ki bu geçisi tamamlarsa işte o zaman tekrar doğuş şartı ortadan kalkar ve ruh kendisinden koptuğu ana parçaya yeniden kavuşur.

• Evren tümüyle canlıdır.

• Tüm evren matematiksel olarak düzenlenmiş bir bü­tündür. Sayılar üzerine kurulu bir düzene sahiptir. Bu sayısal düzenle ilgili bilgiler sayısal sembolizmde gizlenmiştir. Bu sembolizimin şifresi inisiyasyonla çözülebilir.

• Tekâmül hayatın yasasıdır. Sayı evrenin yasasıdır. Bir­lik ve Teklik ise Tanrı’nın yasasıdır.

• Alemleri şekillendiren ve kozmik cisimleri muazzam kütleler halinde yoğunlaştıranlar ruhlardır.

• Alemler İlâhi Ruhlar tarafından yönetilir, sevk ve ida­re edilir.

• Dünya altı tufan geçirmiştir. Bu tufanların kaotik gi­bi görünen periyodik bir devreselliği vardır. Her bir tufanla bir devre (siklüs) kapanmış ve yeni bir devre açılmıştır.

• Her bir tufanın adem ve havvaları vardır. Bir zaman­lar yeryüzünde de yaşamış olan üstün düzeyli varlıklar, zama­nı geldiğinde evrensel yasalar uyarınca yeni canlı türlerinin ortaya çıkmasnı sağlarlar.

• Uyku, rüya ve vecd Öte Alem’in açık olan üç kapısı­dır, Ruh ilmi ve kêhanet sanatı bu kapılardan gelir.

– Karan Ap, Şahin Kaya –

Zeitgeist

“Anadolu yüzyıllar boyunca Hıristiyan Kilisesinin vahşeti altında kana ve gözyaşına bulandı. Hıristiyan dogması 325 yılında İznik şehrinde biçimlendirilirken, yeni dinin Anadolu halkı tarafından kolayca kabüllenilmeyeceği tahmin ediliyordu. Bu nedenle İznik Konsili’nde yeni dinin dış görünüşü ve ritüelleri yeniden düzenlenirken Ma kültünün baskın formları kullanılarak Hıristiyanlığın Anadolu’da karşılaşabileceği olası direnç olabilecek en alt düzeye indirilmeye çalışıldı. Yeni dine halkın kolaylıkla kabul edebileceği, kendilerine yabancı gelmeyen, eskiyi anımsatan, halka yabancı gelmeyecek bir görünüm verilmeye özellikle dikkat edildi.

Hıristiyanlığın eskiyi anımsatan yeni din tasarımı ile Ma tapınaklarının on iki hizmetlisi, Hıristiyan dogması içinde İsa’nın on iki havarisine dönüştü. Hemen hemen tüm ezoterik yapılanmalarda var olan, “evren-dünya-insan” birlikteliğinin ifadesi olan üçlü teslis “Kutsal Ruh-Meryem-İsa” adları ile Hıristiyanlaştı. Bugün bile Anadolu’da pek çok Alevi köyünde kutlanan yumurta bayramı, Hıristiyanların Paskalyasına dönüştürüldü. Kardeşlik örgütlenmelerine has bir ihraç kurumu olan‘düşkünlük’, Hıristiyanlık tarafından ‘Aforoz’ adı altında kopyalandı. Hıristiyanlığın ayrılmaz parçası ve temeli olan Yeni Yıl Kutlamaları, Noel Baba, İsa’nın çarmıhı, İsa’nın yaşamı ve İsa’nın gösterdiği mucizelerin tamamı Ma kültünün kadim mitlerinden kopya edildi.” Erdoğan Çınar

Güneş Tanrısı’nın Bir Diğer Mitolojik Figürü: İsa

“Bizce Hıristiyanlık, politik olarak empoze edilmiş bir Latin hikâyesinden başka bir şey değildir. Gerçek şu ki İsa, Gnostik Hıristiyan mezhebinin Güneş Tanrı’sıdır ve diğer Pagan tanrıları gibi mitolojik bir figürden ibarettir.

Toplumsal kontrolü sağlamak için İsa’yı tarihi bir karakter haline getirmek, politik bir gereksinimdi.

M.S 325 yılında Roma hükümdarı Constantine, Nicaea Konseyini topladı. Bu görüşmeler sırasında, politik olarak şekillendirilen Hıristiyanlık öğretileri kabul edildi ve bu tarihten itibaren Hıristiyanlık adına kan dökülmeye başlandı. Bunu takip eden 1600 yıl boyunca Vatikan, tüm Avrupa üzerinde etkili politik bir kale haline geldi. “Karanlık Çağlar” olarak anılan zaman dilimlerine liderlik ederek, Engizisyon ve Haçlı Seferleri gibi olaylara neden oldu.

Hıristiyanlık, benzeri bütün ilahi inanç sistemleri gibi döneminin hurafesidir. İnsanları gerçek dünyadan ve dolayısıyla birbirlerinden koparma amacına hizmet eder. İnsanların otoriteye sorgulamadan itaat etmesini sağlar.

Her şeyi kontrol eden bir Tanrı olduğu iddiasıyla insanların sorumluluk duygusunu zayıflatır, ve utanç verici suçları, din uğruna olduğu takdirde haklı kılar.

Ama en önemlisi, gerçeği bildiği halde bu hikâyeleri kullanan insanlara toplumu yönlendirme ve kontrol etme gücü sağlar.”
(Zeitgeist’tan alıntı)

Rızalık – Ortaklık Toplumu, Doğa Dini: Alevî’lik

Rızalık – Ortaklık Toplumu, Doğa Dini: Alevî’lik

Aleviliği tanımlamak yerine anlatmayı esas alan bir yaklaşımı daha doğru buluyorum. Tanımlar hangi kestirimler içinde yapılırsa yapılsın, dar olur, anlaşılması gerekeni tam ve doğru olarak vermez. Her tanım nereden bakarak tanımladığınıza bağlı olarak bir karakter kazanır ve görecel olur.

Bu çerçeveden anlaşılmak üzere Aleviliği en genel olarak bir “Doğa Dini” olarak ele almak doğru olur. Tarihsel ve toplumsal bakımından hangi dönem dini olursa olsun fark etmez, dini bir toplum formatı olarak ele aldığınızda, Aleviliğinde bir doğa dini olarak, Kadim Ortaklık Toplumu’nun bir bütün olarak üst yapısını ifade ettiğini görürsünüz. Tarihsel kökleri de, kadim Ortaklık Toplumu’na dayanır. Tarihsel süreğin evrimine, değişip dönüşmesine bağlı olarak bu kadim köklerden evrilerek, değişip dönüşerek günümüze akıp gelmiştir.

Kadim Ortaklık, üç temel kutsallıkla kendini ifade ederken, sonraki evrelerin ve evrimlerin bir tekmil kutsallıklarının da temelini oluşturur son kutsallıklar. Beslenme, Barınma ve Üreyimdir (doğum). Bu üçlü kutsallığın temelinde ise Ana vardır. İlk kadim ortaklık, doğal olarak Kadın Anaya aittir. Bu bağlamda, kadimliği ölçüsünde Alevilik Kadın Ananın bize bir armağanıdır. Bütün kutsallıklarının temelinde dişil öğe vardır ve “Doğum” kavrayışı esastır.

Alevi literatürü ezici çoğunlukla bu kadim geçmişe aittir ve olabildiği kadarıyla hala varlığını sürdürmektedir. Oldukça ağır bir evrim geçiren kadim doğuş yeri Yukarı Mezopotamya ve Anadolu’dur. Hal böyle olunca da Alevi literatürü bu coğrafya kökenlidir, Örneğin, kadim Aleviliğin köklerine izafeten, toplumsal yapıyı RIZA ŞEHRİ olarak tanımladılar. İkrar verip topluma üye olmayı ise RIZA ŞEHRİ evladı olmak (Yol Evladı) şeklinde tanımladılar. Anadolu’nun batı ve orta Anadolu’sunda hala kullanılan, İmece, dayanışma, paylaşma ya da Ortak gibi, Yukarı Mezopotamya alanına gelindiğinde ise, KOM, Komal, Mir, Miran ve Komana gibi kavramlar, hep bu yapıyı anlatan kavramlardır.

Alevilik kendi başına bir dindir, din ise toplumsal yapılanmada üst yapıyı ifade edendir. Din, üç asırdır klasize edildiği gibi bir iman ve itikat konusu değildir. Her dinin iman etmeyi gerektiren bölümü vardır ama din iman ve itikattan ibaret değildir. Bir bütün olarak, siyasal alanı yani üst yapıyı ifade eder. Örneğin, egemen dinler diye tanımlanan dinler, bir başka deyişle kapitalizm öncesi dinler (bölgemizdeki), şemsiyesinde Allahın olduğu Allah Devletlerinin kendisiydiler. Kapitalizmle birlikte, Allah’ın yerini Kutsal Ulus aldı. Allah Devleti de yerini Ulus Devlete bıraktı. İslamiyet, Tek ve Tekel olan Allah’ın Dini olarak tek tanrılı dinlerin en evrime uğramış olanıdır. Tek ve tekel Allah kutsallığı şahsında oluşturulan ise Tek ve tekel merkeze bağlı kutsal devlettir. Feodal Tekel de diyebiliriz buna ve Allah, zaten bunun metafizik ifadesinden başka bir şey değildir, Mülkün ve Hükümranlığın devleti.

Bu anlayış çerçevesinde Alevilik, mülk ve hükümranlık dünyasının / kutsallığının zıddı olarak Ortaklığın ve Hakkın (Rıza Makamı) Toplumu olarak kendini ifade eder. Bütün kutsallıkları öte dünyalılığı reddedendir. Dünya Ananın, doğurduklarının tümünü, ihtiyaçlarına göre rızıklandırdığını, bu bağlamda da cümlenin bu Yola bağlı olarak, ihtiyacına göre yaşamaları gerektiğini ifade eder. Başına her ne gelmişse, şöyle inandığı buna inanmadığı için değil, tam da böyle yaşadığı için gelmiştir. İslam’ın Allahı, ortak kabul etmez, bu bağlamda onun dünyasal temsilcisi Halife ve devleti de ortak kabul etmez. Mülk onundur, istediğine lütfeder istediğine etmez. Oysa, Alevilik, benim mülküm değil ortaklık diyor, hükümranlık değil rızalık diyor. Hükümranlık anlamında makam ya da kariyer yoktur. Hizmet ve Rızalık vardır. Dolayısıyla Aleviliğin yaşadığı bir yerde, Tek ve tekel olarak hükmetmek mümkün olmaz. Olursa da Aleviliği bastırarak, yok ederek olur. İşte orada, hükmetmek için kan dökmek kaçınılmazdır hükmetmek isteyene.

Anlatmaya çalıştığım özellikler bir kere kavrandı mı, Alevilik İslam’ın içinde mi dışında mı, gibi sorular, anlamını yitirir. Buna karşın şu kadarını belirtmek de yerinde olur. Bizim coğrafyamızda bir tekmil tarihsel devrimlere, Peygamberler öncülük etmiştir. İster Semitik İbrahimi dinler olsun, ister Aryenik Zerdüşti dinler olsun, çıkışları itibariyle tekmil kutsallıklarını Kadim Ortaklık zemininden alırlar ve Ortaklık olarak yola çıkarlar. Ne ki her çıkış kendisini koşullayan egemenlik sistemine kavuştuğu andan itibaren, işin doğası gereği Ortaklık değerlerinden koparlar, O değerlerle zıtlaşırlar.

Alevilik, İslam’ın çıkısına bu bağlamda sahiplenir. O değerleri, kendisinin değerleri olarak görür. Devletleşmiş İslamı ise reddeder. Belki, doğru anlamıyla İslam’ın “özü olma” söylemini bu temelde ifade ederek doğrulayabiliriz. Yolun bilgeleri ne yaptıklarını ve ne söylediklerini bilerek hareket etmişlerdir. Bu gün, bu söylemi dillendirenler, bu bağlamda değil, hem asimilasyon etkisiyle hem korku etkisiyle ve hem de soyu koruma etkisiyle bunu ifade etmektedirler.

Haşim Kutlu

YOL EVLATLIĞI

İsmi müsemma kaydına düşmeyen
Dört kapıdan Kırk makama geçmeyen
İşleğini yetmiş üçe seçmeyen
Güruh-u Naci’yim dese ne fayda
Fedaî

SEYD-İ SAADET EVLAD-I RESULLUĞA DAYALI SEÇKİNLİK Mİ?
YOL EVLATLIĞINA DAYALI YETKİNLİK VE SEÇİLMİŞLİK Mİ?

-I-

Uzunca bir süredir örülen ama bu günlerde, Kızılbaş Aleviliğin bir çok sorunu gibi el altından (!) güncelleştirilen, Yol açısından son derece önemli bir konuyu ele almak istiyorum bu yazıda.

Bu günlerde bir çok biçimlerle güncelleştirilen ve birkaç ayrı kanaldan hareketle sürdürülen bir tartışma ve buna bağlı olarak bir yandan saflaşma bir yandan da taraf belirleme diyebileceğimiz yoğun bir hareketlilik sürdürülmeye çalışılıyor.

İzlenebildiği kadarıyla, saflaşmada tartışmanın ekseni “Seyd-i Saadet Evlad-ı Resul”luk mu, yoksa, bir biçimde ‘Ocak soylu’luğu içerse bile, yetkinlik ve rızalığa dayalı seçilmişlik mi sorunsalı üzerinden yürütülmektedir. İzlenebildiği kadarıyla diyorum, çünkü, taraflar kendilerini ve savundukları düşüncelerini, daha çok kapalı kapılar ardında yürütmekteler. Ne olup bittiğini, ancak, işin başını çekenler bilmekte ve bunu oldukça yukarılardan yürütmekteler. Sürekle ilgisi olmayan bu yöntem aynı zamanda tarafların kendilerine, nasıl bir gelecek düşündüklerini ve yönlerinin neresi olduğunu da tayin ediyor. İşin içinde olan bir çok Pir, Dede veya Baba’nın gelişmenin bu yönünün farkında olduklarını sanmıyorum. Ama nasıl bir yükün altına girdiklerini fark ettiklerinde de korkarım iş işten geçmiş olacak.

Taraflardan birinciler seçkin olmayı, yetkinliği ve “Rızalığı” değil, Soya dayalılığı, yetkinin bir mülkiyet ayidiyeti gibi devam ettirilmesini esas alıyorlar. Bu yönleriyle talibe arkalarını dönüyor ama onun hem önünde hem de üstünde olmayı doğal bir hak olarak görüyorlar. Açıktan dillendirmeseler de, Geleneksel Kadim Ocakları, Seyitlik lehine mülklerine geçirenlerin ve o günden bu yana mülke ve soya dayalı bir mirası, sürekli sonraki kuşaklara devretmeleri, her jenerasyonun içine doğduğu hazır bir yaşam olmakta ve böylece de doğal olarak, bu makam “babadan oğula” devredilen bir “hak” olarak görülmektedir.

İkinciler ise bir başka süreğe, “Yol evlatlığı Süreğine” dayanmayı, özellikle de günün gerçeklikleri dikkate alınarak, daha uygun bulmaktadırlar. Buna göre Pirlik makamı, bir yetkinlik, bir bilgelik makamıdır. Ve Pirlik bu özellikleriyle Talipten Rıza ve Onay alır, onun iradesinin doğal sonucu olarak ona hizmet etmek üzere makama oturur. Açıkça ifade edilmese bile yaklaşımın arka planı böylesi bir gerekçeye dayanıyor ki, Kadim Kızılbaş Süreği, bana göre bu zemindedir. Çünkü, devleti ve devlet olmayı reddeden bir toplumsal oluşum, doğaldır ki her türlü ayrıcalığı, özellikle de çıkara dayalı ayrıcalığı ve hiyerarşiyi ret edecektir. Hele de kutsanmış bir seçkinliği asla kabul etmemiştir, etmeyecektir. Kızılbaş Alevilikte makam, örnek olsun ne İran Şia’sı ile ne de söz gelimi, Hindistan’daki kutsanmış aristokratik kast sistemiyle kıyaslanamaz, kıyası kabul de etmez.

Şimdi, güncel yaklaşımları itibariyle, tanımlamaya çalıştığım bu iki ayrı ama birbirine oldukça zıt kavrayış tarzlarının, tarafları, aslında ve belki de kendilerine rağmen nerelere kadar götürdüğünü, somut örneklerle ele alıp irdelemeye çalışacağım. Ancak, buna geçmeden Yol’un bu konularda nasıl bir sürek izlediği hakkında, kısaca da olsa, okuyucuyu bilgilendirmek istiyorum.

Kadim geçmişinde Kızılbaşlık Kadın Atanın öndeliğine ve önderliğine dayalı, “aynı özden”, yani “aynı etten ve sütten olma” bağlamında, bir ortaklık toplumu yapılanmasına dayanıyordu ve topluluk üyleri “kandaşlığa/karındaşlığa” dayanıyordu.

Kadim kandaş/karındaş toplum yapılanmasının çekirdeğini Ocak oluşturuyor ve Ocak, toplum yapılanmasının da en küçük birimi olarak süreğe katılıyordu. Kadın Ata’nın önceliği ve önderliğinde tarım toplumunun bütün oluşumları ve organizasyonları gerçekleştirilirken, yapılanma, “herkese ihtiyacına göre ve herkese yeteneğine göre” olan “Ana Yasası”na dayandırılıyor ve organize ediliyordu.

Kandaşlığa dayalı Kadim Ortaklık Toplumu, bir başka nitelemeyle kadim “Rızalık Şehri Toplumu”, ayrıntısına girmeden kabaca ifade edecek olursam, gelişmesinin bir evresinde avcı ortaklık şeflerini de yanına alan Ocak Pirleri tarafından aile mülkiyetine geçirildiler. Tarihsel sapma böylece başladı ve bu sapmanın mucidi, öğrendiği her şeyi Kadın Ata’dan öğrenen babalardı, yani erkeklerdi.

Erkekle, başlayan sınıflaşma ve devletleşme, özel çıkarlara dayalı şiddetle örülmeye başlayan bir dünya gerçeğine doğru evrilirken, ortaklık toplumu Süreği de eski “kandaşlık/karındaşlık” zemininde kalamazdı. Kadın Ata, sürekte uzun ve ince bir zaman dilimi boyunca, erkek egemen sapmaya karşı mücadeleyi sürdüre gelirken ve giderek kendini “sır içinde sır” olarak gizlerken, “Herkese ihtiyacına göre” ilkesinin bir sürek olarak akıp gelmesine gözcülük etti. Ancak, Ocak yapılanması, “Karındaşlık” tan Yol Kardeşliğine evrildi.

Daha genişleyen ve giderek Ocakların kardeşliğine doğru yol alan bir süreğe girdi. Erkek Egemenlikli, sınıflı ve devletli toplum süreğindeki her değişim ve dönüşüm, zıtların karşılıklı duruşu, birbirini etkilemesi, birliği ve mücadelesi bağlamında, Ortaklık toplumu yapılanmasını da hep etkiledi. Bazen olumlu etkilenme bazen da olumsuz etkilenmeler oldu. Erkek egemen kuşatmanın alanı baskın olarak genişledikçe, ortaklık toplumu üzerindeki baskı, şiddet, dağıtma, talana dayalı tahribatta o ölçüde nasibini aldı ama bu yolak bu güne kadar hep sürüp geldi.

Bu kısa ama oldukça kaba aktarmamızdan, konumuz açısından çıkarabileceğimiz son derece önemli iki sonuç var:

Birincisi, kadim Ortaklık toplumu süreğinin en önemli varisleri olarak Kızılbaş Alevilerde, yapılanmaya üyelik, Kandaşlığa/karındaşlığa dayanmaz. Bu belirleme, tarihin oldukça gerisinde kalmış ve ilk olma bağlamındaki bir koşuldur. Bu bağlamda “Alevi olunmaz Alevi doğulur” sözü bir atmasyondur. Tam tersine “Alevi doğulmaz Alevi olunur” şartı, hem Yol’dur hem de Erkân. Bu demektir ki Kızılbaş Alevilikte temel üyelik erkânı ‘Karın Kardeşliği’ne değil “Yol Kardeşliğine” dayanmaktadır ve bu da belli koşullarla/sürelerle yerine getirilmektedir.

Biyolojik evlatlığına değil Yol Evlatlığına bağlı olmak, aynı zamanda Kızılbaş Aleviliğin kadim Kadın Atasının “Ana Yasasına” da uygundur. Eğer, her kese yeteneğine göre toplumsal işbölümü dağılımı olacak ve herkes ihtiyacına göre yaşayacaksa, Yol evlatlığı veya Yol Kardeşliği erkânı da olmak zorundadır. Özgür olmanın, Eşit olmanın ve Kardeş olmanın başka yolu var mıdır?

DSCF1429

-II-

Kızılbaş Alevilikte, evrilerek bugüne geldiği biçimiyle Yol Kardeşliği’nin temel bir erkân olduğunu belirtmiştim. Yine aynı bağlamda Yol Kardeşliği erkânı’nın yürütülüşüne ilişkin bir başka anlayış ise İkrar erkânıdır. Bu, Yol Kardeşliği’ne açılan kapıya işarettir. Bu kapıdan geçilmedikçe kişi, ‘anne-baba evladı’dır ve sadece potansiyel Alevidir. Bir başka deyimle o bir Alevi adayıdır o kadar. Anasından doğmuş olmak, adaylık için yeterli olandır. Çünkü, Kızılbaş Aleviliğin en temel kavrayışlarından birisi de Ananın yol, Babanın ise erkân olmasıdır. Hal böyle iken, Yol-Erkân-Meydan adına son derece kaygı verici gelişmeler yaşanıyor.

Bu günlerde koltuklarına Kur’an iliştirerek, okuma yazma işleminde bile güçlük çeken bir kısım “Seyd-i Saadet Evlad-ı Resul” iddiasında olan kimi Pirler, Kur’an ayetleri ezberlemeğe çalışıyorlar ve duyuyoruz, gittikleri her meydana, bu sözünü ettiğim bilgilerle değil nasıl da Müslüman olduklarının, hatta mülkiyet mirası gereği “öz Müslüman” olduklarının bilgisini taşımaya özen gösteriyorlar. Başka yolları var mı, bir taraftan Peygamber’in torunu olduğunu söyleyeceksin ama diğer taraftan da Kızılbaş Aleviliğin en temel anlayış ve erkânlarından söz edecek, Talibi uyandıracak eğiteceksin !? “Öz Müslümanlık” yarışına girişmenin dışında olacak iş değil!.. Zaten Yol-Erkân-Meydan bağlamında yaşanan cehaletin boşluğuna ne boca edersen o gidiyor ve devlet katlarından el üstünden ve el altından müdahale girişimlerinin tek dayanağı da bu boşluk oluyor ve Seyd-i Saadetlik, her dönem olduğu gibi, bu dönemde iş görebilecek işlevli bir mekanizma olarak ele alınıyor. Yarattıkları mekanizmanın ne işe yaradığını biz onlara öğretecek değiliz ya!..

Köhne-i Nuh gemisine binmeyen
Nar-ı Bad’dan Ab-u Hak’ka ermeyen
Kubbe-i Alem’de yunup kanmayan
İsmine evladım dese ne fayda
FEDAÎ

Anasından doğan aday, vakti zamanı geldiğinde ve bunun için hazır olduğuna inanıldığında, “ölmeden ölecek” ya da manevi bağlamda “ölüp yeniden dirilerek” bu kez de “babasından doğacaktır”. Böylece artık yol evlatlığına girmiş olacaktır. Bu Alevi olmanın ve Alevi “yurttaşı” olmanın en temel koşuludur. Kullandığım bu deyimler, Aleviliğe yabancı olan okurları şaşırtmasın. Bunlar Aleviliğe girişte yerine getirilen kimi temel kuralların, taşıdığı anlamları betimleyen sembolik ifadelerdir. Yol insanı bu deyimlerin taşıdığı anlamı bilir.

Şimdi burada sorulacak çok önemli bir soru bulunmaktadır ki, bu erkânı anlatmamın esas nedeni de bu sorunun gereği içindir; Aleviliğe ya da özgün deyişle Yol’a giriş erkânı bir talip adayı için eğer böyle ise, bu erkâna Pir Soylu’lar da tabi değil midir? Talip için geçerli olan kural Pir için geçerli değil midir?

Rızalık Şehri üyeliğinde, bir başka ifade ile Ortaklık Toplumuna üyelik koşullarında hiçbir istisna yoktur. Soylu- boylu, ayrıcalıklı ise asla mümkün değildir. Aksi durumlarda o meydanda ne Rızalıktan ne de Ortaklıktan söz edilebilir. Bugün bu toplumsal yaşam tarzı yaşanmıyor olsa bile bir biçimde devam eden erkân gerçeği bundan başka bir anlama gelmez, sağa sola çekiştirilme ile de bu gerçeklik değiştirilemez. Bu gün birileri, İslam tabiyetine girmenin gereği olarak, onun giriş şartlarını bir biçimde yaşamaya çalışsa ve o yöne doğru bir meyil içine girse bile, süreği yine böyle takip edenler olacaktır. Tarihin her döneminde bu gibi girişimler hep olmuştur ama yol yolcusuz kalmamıştır.

Yol-Erkân-Meydan süreğinde yaratılan tarihsizlik, tarihsizliğin ortaya çıkardığı hafıza kaybı gibi son derece önemli nedenlere dayalı olarak yaşanmakta olan Yol cahilliğinden yararlanan birileri, bu gün, Pirlik Makamı gibi son derece önemli bir makama, sanki babadan kalmış mülk mirası örneği, soy-boy gibi ayrıcalık arayan, dahası üstünlük ve efendilik arayan kimileri için, hem de soylarını ve boylarını dayandırdıkları Peygambere ilişkin, her Alevinin bildiği bir örnek vereceğim.

Vereceğim örnek her Alevi tarafından bilinir de o örnekten alınması gereken mesaj alınmaz, en önemli dersin üstü örtülür hep. Benim ise Hallac-ı Mansur demişleyin, “Pirim ve Üstadım Azazildir”, yani iblistir!.. Meleklerin gizlediklerini açmak, sırlarını aşikâr etmek, onun en başat işidir. Biraz benim de öyle!. Yüzümün soğuk olmasına sebep en önemli suçum da budur!..

Ben kimi yazılarımda sık sık bir örnekten söz ederim; Kızılbaş Alevilerin, özellikle Şah İsmail-Yavuz Selim arasındaki savaştan ve Şah İsmail’in yenilgisini takip eden süreç içerisinde, başkentin Erdebil’den alınarak Kum kentine taşınması ve ilk kez İran’da iktidar olan Ali Şiası’nın, bölgedeki Kızılbaşlarla siyasal bağlamdaki ittifaklarını bozmalarından sonra, hem İran alanında hem de Anadolu alanlarındaki Kızılbaşlara yönelik Şia propagandasını yoğunlaştırdılar. İşte, bu çalışmalar bağlamında, bugün elimizde, değişik bölgelere ilişkin olarak gönderilmiş, birbirinden, bölgesine göre farklılaşan, on kadar “Buyruk” nüshası bulunmaktadır.

Bu propaganda broşürlerinin (risale) en temel özelliği, gerek İran alanlarındaki gerekse Anadolu alanlarındaki Kızılbaşların, Ali bağlamında Şia kanalıyla İslam içine, bu bağlamda da Müslüman Devlet tabiyetine çekilmesini amaçlamasıydı. Bunun için de, tıpkı Hıristiyan misyonerlerin Afrikalıları Hıristiyanlaştırmaları örneği, “biraz İsa zencileştirilecek, zenciler ise biraz beyazlaştırılacaklardı!..” Öyle de yapıldı.

Bu buyrukların hangisini alsanız gönderildiği bölgeye uygun bir Ali tanımıyla karşılaşırsınız ve bu Ali biraz Kızılbaşlaşır ama Kızılbaşların da biraz şialaşarak Müslümanlığa yöneltilmek istendiğini açık bir şekilde tespit edebilirsiniz. Ortaklık toplumuna ilişkin az çok merkezi yapılar sürdüğünce bu broşürler pek fayda etmez, ama her katliamı takip eden bastırmalar ve dağıtmalar oldukça, giderek bu bilgiler, kendi başına kalmış Pirlerin elinde gerçek bilgiler olmaya başlar. Başlangıçlarda dışlanan ve kabül görmeyen bu broşürler, giderek takiyye konusu olarak işlev görür ve son yüz-yüzelli-ikiyüz yıldan bu tarafa da takiyyeler gerçek bilgi olarak kuşaklara aktarılmaya başlanır. Bu gün ise bu bilgiler, yerini doğrudan devlet bendesi olmak bağlamında İslam gereklerinin öğretilmesine dönüştürülmek istenmektedir.

Biraz Şia kanalıyla Müslümanlık, biraz da bölgesinin algılayış ve yaşayış tarzına uygun Kızılbaşlık olarak belirttiğim “Buyruk” adlı bu broşürlerden sadece İran değil, onunla aynı toplumsal kesim üzerindeki hegemonya rekabetinde olan Osmanlı da yayınlamıştır. Bu broşürler İttihat ve Terakki’nin Teşkilat-ı Mahsusa’sınca yeniden ve yeniden gözden geçirilmiş ve devreye sürülmüştür. Ne ki, bu broşürlerden çoğunluğunun başvurduğu, Aleviliğin nasıl da Muhammed ve Ali’den kaldığını öyküleştiren bir bölümü var ki, konumuz açısından hem Kızılbaşlığa ilişkin, hem de Yol-Erkân-Meydan anlayışına ilişkin kimi bilgileri, bir biçimde göstermesi bakımdan, son derece önemlidir. Bu öyküyü özellikle benim jenerasyonumdan bilmeyen Kızılbaş yoktur. Bu öyküden yukarda da belirttiğim gibi, çıkartılacak önemli iki ders vardır; herkes bu öyküyü bilir de, Pirler de dahil, sıra bu derslere gelince, alayı atlarlar bunun üzerinden.

Derslerden birincisi; Miraç dönüşü Hz.Muhammed’e Cebrail aracılığıyla bildirilen ve mutlaka gitmesi istenen “Kırklar Cemi”, oradaki anlatıldığı biçimiyle de tipik bir “Ortaklık Toplumu” yapılanmasıdır. Orası “Eş ve Eşitler Meydanı” olarak o broşürlerde bile ifade edilmektedir.

İkinci önemli ders ise; Peygamber, hem dünyasal hem de ruhanî sıfatlarıyla mücehhez Peygamber olarak, Kırklar Meydanı’na alınmaz. Ne zaman ki bütün bu yetkilerinden sıyrıldığını ifade eder, dahası, kendisini sıradan bir hizmetli, “Hadim-i Fukara-yoksulların hizmetçisi” olarak tanımlar ve tanıtır, ancak bu koşullarla “Kırklar Meydanı”na alınır. (Bkz. Buyruk. “Miraç” konusu)

Buradan çıkartılacak en önemli sonuç, Kızılbaş Alevilik gerçeğinde Peygamberlik makamının olmadığıdır. Kızılbaşların her süreçte takip ettikleri “Yol Uluları” vardır ama Peygamberleri yoktur. Bu bir korkma ve ürkme meselesi değil, gerçeği olduğu gibi görme ve ifade etme meselesidir. Kimi Alevi kuruluşları bu gibi konuları programlarının sorunu haline getirmekte ve birbirlerini şu veya böyle olmakla suçlamaktadırlar. Bu belirlemeler programın değil, eğitimin konularıdır oysa.

Bu gün Yol erkânlarında, gülbanklarında sıklıkla dillendirilen “Hak-Muhammed-Ali” şeklindeki üçlü ifade biçimi, Şia’nın “tekbir” getirmesi örneğindeki gibi “Allah’ın bir, Muhammed’in onun kulu ve resulü, Ali’nin ise onun Velisi” olduğuna ilişkin bir anlatıma denk gelmez, onu da karşılamaz. Kızılbaş Aleviliğin felsefî kavrayışına ilişkin simgesel bir betimlemedir ve batın dilinde ise bu “Hak-Ali-Fadime” olarak ifade edilir. Daha da “içeri” olan belirlemede ise bu üçlü (teslis) dizge “Hak-Naci-Naciye” olarak ifade edilir ki, tamamiyle evrensel doğuşun kuvvetleriyle ilgili bir betimlemedir ve en doğrusu da budur. (bkz. “Varlığın Doğuşu” )

Hal böyle olunca, Yol süreğinde bizzat Peygamberlik kurumunun kendisi kabul görmediği ve yukarda değindiğimiz Miraç olayında olduğu gibi, bizzat Muhammed’in kendisi dahi peygamberlik yetkeleriyle onun meydanında yer alamadığına göre, Onun çocukları, soyu ya da sülalesi olduğunu iddia edenler, bir hak edilşmiş gibi, hem de bu günkü tarihsel-toplumsal gerçeklikte, hangi Yol gereğine dayanarak Pirlik makamında, vaz geçilemez, vazgeçilmesi dahi teklif edilemez bir ayrıcalık ve asilzade seçkinliği isterler?

Eğer isteniyorsa, anlatmaya çalıştığımız bütün bu Yol-Erkân-Meydan gerçekliğine karşın, “Biz Pir soyluyuz, böyle bir hakkımız var” deniliyorsa, birileri de bunu sürekli kaşıyor ve canlı tutmaya çalışıyorsa, bu işte bir bit yeniği olduğu açık değil mi?

Bir tarihlerde, Ağuçan ocağı’ndan olduğu belirtilen Prf. İzzettin Doğan, özellikle de Erzincan, Malatya ve kimi Dersimli Pirlere çağrıda bulunmuş, her Pirin ya da Dede’nin soy-şecerelerini alarak kendisine başvurmalarını söylemişti. Diyanete ortak olmak ve ondan pay almak hesaplarının dillendirildiği günlere paralel olarak bunlar gündeme getirilmişti.

İster bu zeminde olsunlar isterse bu zeminden bağımsız gibi hareket etsinler, bu günkü, yukardan beri üzerinde durmaya çalıştığım faaliyetler de, bana göre aynı güzergâh üzerindedir. Bir zamanlar, İzzettin Doğan faaliyetlerini deşifre ettiğimde de bana karşı çıkanlar, hatta saldıranlar, kitaplarımın mahkemeye verilmesi, toplatılmasına vesile olanlar vardı. Gerçekler inatçıdır, keşke haklı çıkmasaydım ama çıktım!..Şimdi de aynı şeylerle karşılaşacağımdan kuşkum yok ama “acaba bana ne olur” diye bir endişem de yok. Mansur’un durduğu kapıda olduğumu hep söyleye geldim!..

Tam yerine geldi, şimdi burada çok önemli bir soruyu daha sorma gereği ortaya çıkmaktadır: Bölgede yönetenler ve yönetilenler, devletler ve devlet dışında kalanlar, ya da bir başka kategori olarak fethedenler ve fethedilenlerden ne zaman söz etsek, karşımıza tarih, adeta kan ve irin olarak çıkar. Yaşadığımız coğrafyanın adeta kaderidir ve tarih, katledenler ve katle uğrayanlar tarihi olarak gerçekleşmiş gibidir!

Kızılbaşlar ise bu süreğin en lanetlileridirler!..Kan ve zulüm onların payına herkesten daha çok düşmüştür. Sözünü ettiğim soru bu noktaya ilişkindir. Özellikle Pir soyluluk açısından asla atlanılmaması gereken bir sorudur bu.

Asırlardır Kızılbaşlar bunca katliam görürler, bunca sürgün, yazılı ve görsel olarak bunca eserleriyle birlik tasfiye yaşarlar da, nasıl oluyor ki onların en akıllıları olan, en önde yer almaları gereken Pirlerine hiçbir şey olmuyor?!. Özellikle de geleneksel “Ocak Soyluluk” bağlamındaki pirler değil de, “seyd-i Saadet evlad-ı Resul” olduğunu söyleyen pirlere!?.. Böyle bir uygulama ile karşılaşmadıkları gibi zamanın devletleri onlara, soyluluklarını, soy içinde kimlerin el alıp makamlarda oturduklarını resmen onaylıyor, onlara soy-şecere diziyor, güncel deyişle onlara “yeşil pasaport” veriyor?!…

Yol-Erkân-Meydan süreğinin bütün işleviyle yürürlükte olduğu süreçlerden söz ediyoruz. Bu gün bile bir Pire bağlanmış talip, Pirden habersiz asla bir işe kalkışmaz iken, kadim sürekte bu asla mümkün olmaz, olamazdı. Hal böyle iken, nasıl oluyor da talip katlediliyor, sürgün ediliyor, bastırılıyor, dağıtılıyor ama İmam soylu Pirine “soy-şecere” veriliyor?.. Bu günkü torunlar da bu şecerelere dayanarak kazanılmış hak iddia ediyorlar?

Ne bilgisi, ne görgüsü o makama hiçbir şekilde uygun olmadığı halde, söz konusu şecerelere dayanarak, el-etek öptürüyor!.. Talip meydanında ve hem de üstünde makam olmayı dayatıyor?

Dahası, Soy ve boy bağlantısını, Otantik Kızılbaş yapılanmasının bir temel özelliği olarak Ocak’a ve bu bağlamda Ocak Soyluluğa değil de, Kızılbaş yapılanmasıyla hem Ortaklık toplumu olma bağlamında hem de onun temel çekirdek kurumu olan Ocak yapılanması bağlamında işlevsel olarak hiçbir ilgisi olmayan İslam yapılanmasında hem dünyasal hem de öte dünyasal işlerle görevli İmamet kurumuyla bağlantılı bir iddiayla kendilerini dayatıyorlarsa, bu işte bir çaprazlık yok mu?

Bütün bu sorular, ne soruluyor ne de cevaplanıyor. Sorulduğu ve cevaplandığı yerlerde de hep satır aralarında kalıyor. Oysa, Yol insanı kendi gerçeğiyle çırılçıplak yüzleşmedikçe kendisini bulamaz, kendisi de olamaz. Kendisi olamayan açıktır ki başka bir şey olacaktır. Güncelin en yakıcı problemi budur. Bütün sancılanmalar, duraksamalar, Türkiye sathında olan bitenlere karşı tutuk davranmalar hep kendi gerçeklerinden kaçışları yüzündendir. Oysa kimse kendi gerçeğinden kaçamaz. Kaçmamalıdırlar da !…

 

Haşim Kutlu

ALİ ERKÂNDIR YOL FADİME

YOL CÜMLEDEN ULUDUR


Bülbül-ü şuara hep zârı bizden öğrenir

Dûdû-yu sûr-nâ gûftarı bizden öğrenir
Âşık-ı sâdık olanlar bilir kavl-i kararın975-9025-40-3_tn
Hem ehl-i harabâd etvâr-i bizden öğrenir

Biz hakikat kenzinin bevabın derbanıyız
Hem mûciz marifet ehli’nin hayranıyız
Bizi hor görmeyin kim dil mülkinin sultanıyız
Bunca ârifler gelir esrarı bizden öğrenir

Dilber-i Şirin için âlemde Ferhat olmuşuz
Gerçi Mecnûnuz ama Leylâ’dan azad olmuşuz
Sûrette kemterleriz mânâda üstâz olmuşuz
Cümle aşıklar gelir dildârı bizden öğrenir

Ey Güzide bezm-i gâmda gezme hod serseri
Oluben meydân-ı aşkta merd olan gelsin beri
Bizdedir velhasıl mihr-i muhabbet defteri
Onca şairler gelir eşarı bizden öğrenir
-Güzide Ana-

Latife bismillahımız
Tesbihi zikrullahımız
Mürşit bizim Allahımız
Allah bir iki demeyiz
-Meluli Baba-

Kızılbaş Meydanı

Otantik Aleviliğin kimi temel özelliklerini açığa vuran yaşam belirtileri, en son 1950 yıllarına kadar bir biçimde varlıklarını sürdürdüler. Bu, fizik yapılara olduğu kadar günlük konuşmalara dek yansıyan kimi kavram ve anlatımlara tanık olunabilmekteydi. Alevilerin toplum olarak artık kapitalist toplumun bir bileşeni haline geldiği içinden geçtiğimiz uğrakta ise bu özlliklerin kırıntısından bile sözetmek artık olası değil.

Başlığa aldığım ifade, esas olarak otantik Aleviliğin sosyal-toplumsal yapısına ve cinslerin karşılıklı duruşuna yönelik, dahası da, kadına vurgu yapan bir erkân belirlemesidir. Yol Üyeliği ya da aynı anlamda Yol Vatandaşlığı ya da Yol Evlatlığı bağlamlarında Müsahipliğin konuşulduğu yerde. “Ali Erkân, Fadime Yoldur” belirlemesi, taşıdığı hem zahiri hem de batıni anlam bakımından, başlı başına incelenmesi ve kavranılması gereken bir konudur.

Ne ki, geldiğimiz noktada bir çoğumuzun yakından gördüğü ama bir türlü farkındalık alanına getirmediği bir husu var ki, kendisini en çok bu noktada hissetirir. Özellikle 1510 yılında, bir yanda Osmanlı diğer yanda İran, bir yanda Sultan Yavuz Selim, diğer yanda Şah İsmail’in yeraldığı tarihi duruşma, aslında ve özünde, en Batıdan başlayarak Daylem alanının eşiğine dek, bir tekmil Alevi Ocak ve yerleşim yerlerinin üzerinde yaşayanlar da dahil olmak üzere, bir baştan bir başa elden geçirilmesi; yağma ve talan edilmesi, kılıçtan geçirilmesi, göçertilmesi, geride kalanların ise bir daha asla eskisi gibi olmayacak şekilde biçimlendirilerek baskılanması, hem Alevi Toplumu açısından hem de bir bütün Anadolu ve Yukarı Mezopotamya’nın yapısal dokusu ve kültürel süreği açısından, gördüğü en büyük ikinci kırılmayı ifade eder. Ki, bu günkü tarihsel uğurakta, Alevilerin içinde bulunduğu bitme noktasındaki hâl-i pür melâl’inin, köklerinin filizlendiği tarihi kırılmadır sözünü ettiğim ve yeterince açıktır. O tarihten bu tarafa, Yola ait bütün belirlemeler, öncelikle Ortaklığa dayalı toplumsal yaşam koşulları adım adım tasfiye edildiği gibi, Yol insanınca hiç bir yazılı kayıt da bulundurulmayıp herşey sözlü aktarımlarla sürüdürüldü.

Bu bağlamda da, özellikle konumuza ilişkin belirlemeleri, hem gerçek kimlikleriyle ve özellikleriyle anlatmak, hem de belgelemek, imkansız denecek ölçekte zordur artık. Özellikle de kadına ilişkin konuları ele almak, bu yönlerden elli kere daha zordur. Genelde kadının tarihi yoktur ama Kızılbaş Kadının tarihi, elli kere daha yoktur. Bununla birlikte, orada burada kendisini saklayabilmiş belirtilerden hareket etme ve Aleviliğe ilişkin özellikleri açığa çıkarmayı denemek zorundayız.

Konumuza dönerek devam edelim.

Kadim geçmişten bu yana ister cins ister sınıf olsun, insanal dünyanın ortayerine egemenlik denilen bir ilişki tarzının düştüğü günlere dek gidebilen bir geçmişe dayanan, tekmil egemenlik dışı kalmış ‘Doğal Din Toplulukları’ının, ortak özelliğidir. Kendilerine ilişkin tekmil anlatımları ikili bir karekter gösterir. Buna göre birinci anlatım herkesin bilmesi gerekenler olarak belirtebileceğimiz bir ifade yöntemi ya da bilgi aktarım yöntemidir, buna “zahiri” anlam ya da anlatım diyoruz. Batı literatüründe buna “egzoterik” anlam/anlatım deniyor.
İkincisi; Yola dair hem öz hem de gerçek anlamlarına yer verilen anlam ve anlatıma ise “Batıni” anlam ve anlatım denmektedir. Batılı literatürde batıni kavramının karşılığı ise “Ezoterik” olarak belirtilmektedir. Bu ifade tarzının yaratıcıları, Doğal Din Toplulukları olmakla birlikte, bizim coğrafyamızda dillendirilmiş ve yazılı hale getirilmiş bir tekmil Mitoloji ve Teoljık anlatımlara da yansımış bir yöntemdir bu. Bu realite bilinmeden girişilen bütün yazım ve anlatımların karşılığı yoktur. Kim yaparsa yapsın bu çalışmayı, kişisel yeteneği ve kariyeri ne olursa olsun, karşılığı olmayan bir çalışmadır. Ama ne yazık ki bilgi fukaralığının dizboyu olduğu günümüzde ise bu durum, tam bir açmazdır Yol gerçekliğine ulaşabilmek açısından.

Aleviliğin bütün sürekleri (bölükler) tekmil özgünlüklerine ve bu bağlamda farklılıklarına karşın, kendilerine ilişkin tekmil anlatım ve ifadelerin kaynağını belirttiğim yöntem üzere, Yol’dan, Yol’un dünya görüşünden aldıkları için YOl Birliği içinde kalırlar. Bu bağlamda, gerek toplumsal yapıları, gerek o yapı içinde cinsler arası ilişki ve bu ilişkinin taşıdığı anlamlar değişmez. Hepsinde aynıdır. Dünya görüşündeki farklılaşma ve değişim olduğunda Birlik de bozulmaya yüz tutar.

Buna göre, biz, Alevi Kızılbaş Süreğini özne olarak aldığımız için, burada belirttiğimiz ve belirteceğimiz tekmil anlatımların kaynağı, Kızılbaş Aleviliğin dünya görüşüne dayanır. Peki nasıl bir ifadeye dayanıyor dünya görüşü, konuyu dağıtmamaya özen gösterek ifade edecek olusam, en kestırme olarak;

Varlığın Doğuşuna dayanan bir dünya görüşüdür. Buna göre dünya da dahil evrendeki her şey, doğarak gelir. Bütün doğumlar;

Her şey yaratıldı bir tek noktadan
Noktada gizlidir esrarı yezdan

nefesinde de dillendirildiği gibi, ‘Nokta’nın kendi kendisini doğurmasıyla varlık alanına gelirler. Her şey doğarak gelir, doğumdan gelmeyenler ispatsızdır. Onlar yokturlar.

Belirttiğim gibi Kızılbaş Alevilikte de gerek Yol Kardeşliği ya da Yol evlatlığı, gerekse cinsler arası ilişki, kaynağını işte bu dünya görüşünden alır. Bu bağlamda, kız ya da erkek her Yol adayı bir kez, eril ile dişil olanın yani ana ile babanın birleşimi yoluyla Anasından doğarak gelir bu dünyaya. Bu biyolojik bir doğum olarak Yol dilinde, “Bel Evladı” olarak dillendirilir. Anasından doğmuş olmak, adaylık için yeterlidir ama bu bireyin Alevi olduğunu belirlemez. Bunun için bir de Yoldan Doğması gerekmektedir. Eş ve Eşitlik ikrarından geçtiğinde ve Meydanda hazır bulunan canlardan rızalık alıdığında, “ölmeden ölmüş” ya da bir adım önceki benliğinde ölmüş, yeniden doğmuş olarak kabul görür. Yoldan doğmuş sayılır ve o saatten itibaren YOL Evladıdır.

Sözün burasında bir batın bigisi aktarmak zorunlu görünüyor. O meydan da Bulunmamışlar için şimdi aktaracağım bilgi bir sırdır. Bilenlerin artık kendisinde götürmemesi gereken bir bilgi. Eş ve eşitlik erkânı tamamlanıp erkan Bir’lenip sırlandığında Pir, erkek kardeşlerin her birini ayrı ayrı Ocak başına yani Pir Postunun önüne çağırır. Ancak Onun duyacağı bir şekilde kulağına eğilerek şunları söyler:

“Ey talip şimdi söyleyeceklerimi belki yüzlerce kerre duydun işittin ama ben bir kere daha burada belirteceğim. Senin baban bedende senin babandır ve bu görünür olandır. Senin gerçek baban kimdir, bunu sadece annen bilir ve bu HAK ONUN’dur. Bu nedenle yarın UKBA Gününde (Sorgu Meydanında) sen Ananın adıyla anılacaksın.”

Daha sonra Pir diğer erkek kardeşi çağırır, aynı şeyleri ona da söyler ama kime ne söylemişse, söylenen onda kalır, bir diğerine aktarmaz. Sormaz da.

Kadim Kızılbaş Alevi süreğinde, Çocuk Anasından doğduğunda nasıl kundaklanıp anasının adıyla çağrılıyor ve gülbanklar eşliğinde kulağına fısıldanıyorsa, kişi hakka yürüdüğünde de, yeni bir “doğum” olduğu için yine kundaklanır ve anasının adıyla anılır.

Özgürlüğünü özgürlüğüme kat, özgürlüğümü özgürlüğüne katayım, Özgürlük alanımız daha geniş olsun!…

Bu ifade Alevi Dar Hukukunda kişi hak ve özgürlüklerine ilişkin bir erkân belirlemesidir. İşlediğimiz konuyla da doğrudan bağlantısı var. Şöyle var;

Eş ve Eşitlik erkânından geçerek “dört baş bir beden” ifadesinde anlamını bulan, Yol Evladı olarak Yola dahil olmuş ise eril ve dişil kardeşler; Alevi sosyalitesine göre de yeni bir haneyi/Ocağı da ilave etmiş sayılırlar toplum yapısına. Maddi ve Manevi olarak Yol Meydanına katılarak, o meydana mensup öncekilerle her bakımdan eşitlenerek vatandaş olmuşlardır. O saatten itibaren öncekilerle haklar da görevler de eşittir artık.

Bu Meydanda, Alevi Dar Hukukuna göre; her birey önce kişisel özgürlüklerini birbirine katarak, daha genişlemiş bir özgürlük meydanında, Eş olmuşlardır. Eş ve Eşitlik erkânından da geçmek süretiyle, kendi özgülüklerini Toplum özgürlüğüne katarak daha da geniş bir özgürlük meydanında “Eş ve Eşit” olmuşlardır. Her sözcük ya da kavram maddi olarak hangi türden bir yaşam ortramından kaynak alıyorsa, onun ifade etmek üzere dile gelirler. Her şeyin meta ve değişim değeri üzerinden anlam ve değer kazandığı kapitalist toplum ortamına göre, bu kavramlar ilkel kalabililir. Ama bir de içerdiği toplumsallığa bakınız;
Burjuva Hukuk sisteminde “bir bireyin özgürlüğü, diğerinin başladığı yerde biter”. Toplumla birey arasındaki ilişkide bu sistem, toplumun özgürlüğünün başladığı yerde ise bireyin özgürlüğü biter şeklini alır. Tolum olmanın örgütlü ifadesi olarak devletle toplum arasındaki ilişkinin sözünü ettiğimiz hukuk ilkesine göre belirlenmesi ise şöyle açığa çıkar; “devletin özgürlüğünün başladığı yerde toplumun özgürlüğü biter”. Görülüyor ki, en uygar gibi ele alınan ve yere göğe sığdırılamayan kapitalist hukukun özgürlük için sağladığı olanak, tümüyle devlet içindir. Bireye ininceye kadar özgürlük, ancak, dayatmalarla devlet özgürlüğünün snırlandırılmasıyla elde edilmiş kırıntlardır. Bu nedenle de özgürlük için ayağa kalkacak tekmil toplum kategorileri, devletin özgürlük alanını sınırlamak ve sonuçta da bitirmek üzere yola çıkmalıdırlar.

Tarihsel ve toplumsal olarak Kadim Anadolu ve yukarı Mezoptamya, tarihe Neolitik Devrim olarak kaydını düşürmüş olan ilk Köy devriminin gerçekleştiği yer olması bakımından daha başından itibaren, en azından çok yakın tarihlere kadar ANA’SOYLUDUR.

M.Ö 1200’lü yıllardan başlayarak Ananın önceliği ve önderliği M.S. 200.lü yılara kadar eş ve eşitlik düzeyinde bir denge üzerine yürümüştür. Bütün bir çevre erkek atanın önceliği ve önderliği esasına göre değişmiş dönüşmüş olduğu halde, Yukarı Mezoptamya ve Anadolu, Bereketli Hilal olarak bilinen alan çekirdek olmak üzere eş ve eşitlik zeminindedir. M.s. 200’lü yıllarda -ki Asker kırallıklar döneminin başladığına işarettir- Eş ve Eşitlik ilişkisi giderek aleyhte bozulmaya başlar ve bu düzey geleneksele bağlı kalan Kandaş Ortaklık yapılanmalarında kendi süreğini devam ettirir. 800’lü yıllardan başlayarak 1200’lü yılların ortalarına kadar süren gelişme ve değişimlerde ise Kandaş sürek, Yol kardeşliğine, kandaş Alevilik te YOL BiRLİĞİNE evrilir. Bu sürek içerisinde zahiren Alevi toplumu Baba soyludur ama Batınen Ana’soyludur. Eş ve Eşitlik erkânının bütün boyutları bize bunu kanıtlamaktadır. Başkaca da bir delilimiz bulunmamaktadır.

Konu bittiği için değil ama yer bittiği için, bir Yol sözüyle sözü bağlamak istiyorum;

“Biz Ali’ye Ali dedik Fadime’den Ötürü.
Ali Erkândır, Fadime Yoldur ve Yol cümleden uludur”
söyledi ulumuz.

Bu nedenle erkân; Hak Muhammed Ali” diye bağlandı.

Ama erenler meydan açtığında erkânı yeniden dillendirdi, bu kez batınen:
“HAK NACİ NACİYE”
dedi.

Naciye’den sır doğan Güruhu Naci derler bize.
Cümlemiz Ana Naciye evlatlarıyız”
diyerek bağlayıp sırladı sözü.

Bilmeyen bilmedi, bilen de demedi!..

Haşim Kutlu

Yas-ı Ma’tem (2)

Bu noktada bu küçük parantezi kapatıp daha büyük bir parantez açarak, Ağustos ayının 15’inde Hıristiyanlarca yapılan bir kutlamadan ve bu kutlamanın ‘Yaratıcı Büyük Ana/ Ma’ ile ilişkisinden söz etmek yerinde olacaktır.

MS. 325 yılında Roma İmparatoru I. Kostantin tarafından toplanan İznik Konsili’nde Hıristiyanlığın Roma İmparatorluk sınırları içinde devletin resmi ve zorunlu dini olarak kabul edilmesi Anadolu halkının başına gelen beklenmedik çok büyük bir felaket oldu. İznik Konsili ile başlayan sureçte geleneksel inançlarını yaşamakta olan Anadolu halkı ile, Roma İmparatorluğu’nun askeri gücü ve devlet erki ile bütünleşen, Hıristiyan Kilisesi arasında büyük çatışmalar baş gösterdi.

Anadolu yüzyıllar boyunca Hıristiyan Kilisesinin vahşeti altında kana ve gözyaşına bulandı. Hıristiyan dogması 325 yılında İznik şehrinde biçimlendirilirken, yeni dinin Anadolu halkı tarafından kolayca kabüllenilmeyeceği tahmin ediliyordu. Bu nedenle İznik Konsili’nde yeni dinin dış görünüşü ve ritüelleri yeniden düzenlenirken Ma kültünün baskın formları kullanılarak Hıristiyanlığın Anadolu’da karşılaşabileceği olası direnç olabilecek en alt düzeye indirilmeye çalışıldı. Yeni dine halkın kolaylıkla kabul edebileceği, kendilerine yabancı gelmeyen, eskiyi anımsatan, halka yabancı gelmeyecek bir görünüm verilmeye özellikle dikkat edildi.

Hıristiyanlığın eskiyi anımsatan yeni din tasarımı ile Ma tapınaklarının on iki hizmetlisi, Hıristiyan dogması içinde, İsa’nın on iki havarisine dönüştü. Hemen hemen tüm ezoterik yapılanmalarda var olan, “evren-dünya-insan” birlikteliğinin ifadesi olan üçlü teslis “Kutsal Ruh-Meryem–İsa” adları ile Hıristiyanlaştı. Bugün bile Anadolu’da pek çok Alevi köyünde kutlanan yumurta bayramı, Hıristiyanların Paskalyasına dönüştürüldü. Kardeşlik örgütlenmelerine has bir ihraç kurumu olan ‘düşkünlük’, Hıristiyanlık tarafından ‘Aforoz’ adı altında kopyalandı. Hıristiyanlığın ayrılmaz parçası ve temeli olan Yeni Yıl Kutlamaları, Noel Baba, İsa’nın çarmıhı, İsa’nın yaşamı ve İsa’nın gösterdiği mucizelerin tamamı Ma kültünün kadim mitlerinden kopya edildi.

Bu çabalara rağmen yerli halktan gelen, beklenenin çok üzerindeki direnç üzerine, Hıristiyan kilisesi ‘Ma’ geleneğini içselleştirmek zorunda kaldı. Hıristiyan inancındaki abartılı Kutsal Mary figürü böylece ortaya çıktı. Mary (Meryem Ana) Hıristiyan Kilisesi tarafından Ma’yı ikâme etmek üzere ortaya atıldı ve baskın motif olarak öne çıkarıldı. Eski çağın ‘Ma’ ya adanmış en önemli tapınaklarından biri bugün Tokat il sınırları içinde kalan ve Hitit belgelerinde ‘Kirzuwatna Kummannisi’ olarak anılan tapınak-devletti. ‘Kummanni’ sözcüğü Luvi dilinde ‘saf, temiz ve lekesiz olan Kutsal Ma’nın Ülkesi’ anlamına gelmekteydi ki; bu da ‘Ma’nın eski geçmişte Anadolu’da saf, temiz ve lekesiz nitelemeleri ile birlikte anıldığını göstermektedir.

Hıristiyan Kilisesi ‘Kutsal Mary’ figürünü tasarlarken onu ‘Kutsal Ma’nın nitelikleri ile donattı. Saf, temiz ve lekesiz ‘Ma’, erken Hıristiyanlar elinde saf, temiz, lekesiz Mary’ye dönüştü. Hıristiyanlar ‘Ma’ya has saf, temiz, lekesiz sıfatlarından yola çıkarak ‘Bakire Mary’yi dizayn ettiler. ‘Kutsal Ma’ tanımı, Hıristiyan terminolojisinde ‘Kutsal Mary/Holy Mary’ oldu, İngilizceye Mary olarak uyarlanan ‘Ma’ Latincede Maria, Helen dilinde ‘Mariam’ olarak söylendi.

Hıristiyan Kilisesi Kutsal Ma’nn niteliklerini Kutsal Mary’ye mal etmekle yetinmedi, Eski Çağda Ma’nın göğe çekildiği gün olarak kabul edilen Ağustos’un üçüncü haftasının ilk gününü Kutsal Mary’nin göğe çekildiği gün olarak kutlamaya devam etti…

15 Ağustos günü Hıristiyan Kiliselerinde düzenlenen kökleri Ma kültüne dayanan törenlerin, 16 Ağustosta Hacı Bektaş Veli Dergâhında yapılan kutlamalarla aynı günlerde yapılıyor olması oldukça ilgi çekicidir. Aleviler ve Hıristiyanlar birbirlerinden çok farklı ve birbirlerine çok uzak olan bu inanç gruplarının kutsadıkları bu günlerin aynı tarihlere denk gelmesinin yanı sıra; bu kutlamaların kurban, lokma vb. ritüelleri de birbirine çok benzemektedir.

Hacı Bektaş Veli Dergâhının eski bir Ma tapınağı olduğu ve Kutsal Mary figürünün Kutsal Ma’nın temelleri üzerinde yükseltilmiş fiktif bir figür olduğu birlikte değerlendirildiğinde;

Hacı Bektaş Veli Dergâhında yapılan kutlamalar ile Kutsal Mary’nin göğe çekildiği gün törenleri arasındaki benzerlikleri yorumlamak biraz daha kolaylaşır. Bu noktadan sonra her iki kutlamanın da Ma kültünün günümüzdeki uzantıları olduklarını öne sürmek mümkün hale gelir. Burada köken birliği olmakla birlikte, aynı çizgi üzerinde evrimleşmeden ziyade, aynı kökten uzayan çalı formunda bir çeşitlenme söz konusudur.

Geldiğimiz bu noktada, Ma kültünün köklerinden filizlenen çalı formundaki çeşitlenmeye üçüncü dal olarak ‘Yas-ı Ma’tem’ i de eklemek için fazla sayıda gerekçemiz var.

‘Yas-Matem’ günlerinin en önemli öznesi kuşkusuz 12.İmam Mahdi’dir. Türkçede Mehdi olarak telaffuz edilen 12.İmam Al Mahdi’nin (869 yılında Samara kentinde doğduğu ve 874 yılında dört buçuk yaşındayken ortadan çekildiği rivayet edilir). Alevi erkânında ortadan çekilme hali için ‘sır olma’ tabiri kullanılır. Alevî düşüncesinde sır olmak, ölmek değildir. Alevilikte sır olan herşeyin zamanı geldiğinde varlık dünyasında yeniden baş göstereceğine inanılır. Bu cümleden olarak Aleviler;
‘Mahdi’nin ölmediğine sır olup ortalıktan çekildiğine ve ilâhi hedefi gerçekleştirmek üzere tekrar yeryüzüne geri döneceğine inanırlar.

Mahdi’nin ortadan çekilmesi öyküsü Ma’nın ve Mary’nin ortadan çekilme öykülerine çok benzer. Mahdi ile Ma ve Mary arasında bir benzerlik daha vardır. Mahdi dört buçuk yaşında günahsız bir çocukken ortadan çekildiği kabul edilir, yani o da Ma ve Mary gibi ‘saf, lekesiz ve tertemiz’dir.

Yukarıda da belirtildiği üzere; Alevi erkânı içinde ‘Yas-ı Matem’in başlangıcı olarak Kerbela vakası kabul edilir ve Kerbela’da 680 yılında Emeviler tarafından katledilen Hz. Hüseyin’in vefatı ile birlikte 12 İmamlar için on iki günlük yas tutulmaya başlandığı söylenir. Halbuki, Hz.Hüseyin üçüncü imamdır.

Önceki satırlarda da belirtildiği gibi; onun ölümü ile birlikte ondan sonra gelecek olan dokuz imamın da yasının tutulmaya başlanmış olması aslında mümkün değildir çünkü Kerbela olayı meydana geldiğinde Hz. Hüseyin’den sonra gelen dokuz imamın hiçbiri henüz ölmemişti hatta bu dokuz imamın yedisi henüz doğmamıştı bile.

Bu durumda ‘Yas-ı Ma’tem’in Kerbela olayı ile değil ama 12.İmam Mahdi’nin ortadan çekilmesi ile ilişkilendirilmesi gerekmektedir. Günümüzde ‘Yas-ı Ma’tem’ günleri her ne kadar Kerbela merkezli olarak gündemde tutulsa da; Kerbela vakası ‘Yas-ı Ma’tem’ günlerinin teatral yanını oluşturur.‘Yas- Ma’tem’ günlerinde gerçekte ‘saf, lekesiz ve tertemiz’ Mahdi’nin ortadan çekilmesinin yasının tutulduğu çok açıktır.

Ortadan çekilmesinin ardından her yıl geleneksel olarak yas tutulan Mahdi’nin tartışılmaz derecede kutsal bir manevi varlık olduğu muhakkak olmakla birlikte; o tarihi bir kişilik değildir. Daha açık bir deyişle dokuzuncu yüzyılda Samara şehrinde imamlar soyundan Mahdi adında bir çocuk dünyaya gelmemiştir.

Oniki İmamcılık inanışı içinde Mahdi’nin 11.İmam Ali Askeri’nin oğlu olduğu ve babasının ölümünden birkaç yıl önce Samara kentinde doğduğu öne sürülse de, bu iddianın hiçbir maddi temeli ve delili yoktur.

Öyle ki;
-Babası olduğu öne sürülen 11.İmam Hasan Askeri dahi Mahdi adında bir oğlu olduğundan habersizdi.
-Hasan Askeri’nin ailesinden ve çok geniş akraba topluluğu içinden hiç kimsenin Mahdi’nin doğumu yaşamı ve ortadan çekilmesi hakkında bilgi sahibi olmadı ve onu hiç kimse görmedi.
-Hasan Askeri’nin öz kardeşi Cafer ağabeyinin Mahdi adında bir oğlu olduğu iddialarını şiddetle reddetmişti.

Mahdi inancı hiç var olmamış bir çocuğun dört buçuk yaşında ‘saf, lekesiz ve tertemiz’ bir biçimde ortadan çekildiğini öne sürmekle kalmaz 869 yılında doğduğu öne sürülen bu çocuğun hala yaşadığını ve kıyamete kadar da yaşayacağını kabul eder.

Bu öykü çok eski ve çok tanıdıktır. Bu öykü; zamanın tahribatı ile tanınmayacak hale gelmiş olsa da, yeryüzüne yaydığı ışığın bolluk ve berekete dönüşmesiyle yeniden gelmek üzere ortadan çekilen zamanın başlangıcı ile birlikte var olan ve her zaman var olacak olan ‘saf, lekesiz ve tertemiz Ma’nın öyküsüdür…

Basit dilbilgisi kuralı gereği ‘Yas-ı Ma’tem’ tanımlamasının içindeki ‘Ma’tem’ sözcüğünün üzüntü keder anlamında kullanılmış olamayacağı ve Mahdi hikâyesinin kendi içindeki çelişkileri bu öykünün Ma kültüne uzanan derin ve belirgin izleri bu tespitimizi doğrular niteliktedir.

Yeniden gelmek üzere yeryüzünden çekilme öyküsü Anadolu platosu üzerinde beşeri tarihle birlikte var oldu. Bu coğrafyanın pek çok kez dili değişti, inancı değişti ancak bu öykü, bu coğrafyada konuşulan her dilin ve egemen olan her inancın içinde tuaf bir şekilde kendisine yer bulduğu anlaşılıyor. Burada asıl şaşırtıcı olan değişik dillerde ve değişik inançlarda anlatılan bu öykünün asıl kahramanının adının bir iki harf farklılığı ile neredeyse aynı kalmış olmasıdır.

Ma
Mary
Mahdi

Bu kutsal kimliklerin öyküsü de aynıdır.

– Üçü de ölmemiş, yeniden gelmek üzere ortadan çekilmişlerdir.
– Üçü de saf, lekesiz ve tertemizdir.
– Ma ve Mary Ağustos ayının üçüncü haftasında ortadan çekilmişlerdir. Mahdi’nin ortadan çekildiği gün bilinmemektedir. Kullanılan hicri takvim Mahdi’nin ortadan çekildiği günü belirsiz hale getirmiştir.

Göğe yükselerek veya bir kuyu, bir mağara ya da bir kuyuya girerek ortadan çekilme öyküsü Hacı Bektaiş Veli Dergâhında da karşımıza çıkar. Bir Ma tapınağı olarak inşa edilen bu dergâhta, Ma’yı temsil eden ve Kadıncık Ana adı ile bilinen kadın ruhbanların sonuncusun ölmediği, Ma, Mary ve Mahdi gibi ortadan çekildiği söylenir.

Erdoğan Çınar, DERGAHIN SIRRI

DSCF1429

Aleviliğin Mitolojik Temeli ve İslam (1)

Kuşkusuz soruna sosyolojik açıdan yaklaştığımızda, günümüzde Alevilik İslam kültür dünyasının dışında değildir. Ancak başta Kur’an ve Hadis külliyatı olmak üzere, onun kayıt altında olan kural ve teolojisinin dışında bir anlayışın ifadesidir. Üstelik, ondan farklı bir gelenek ve tarihten gelmiş olup esas olarak da Mekke-Şam-Bağdat üçgeninde değil Horasan-Mezopotamya-Anadolu hattı üzerinde biçimlenmiştir. İslamcı otoritelerin baskıları karşısında zaman içinde İslam dairesine girmek zorunda bırakılmış ve zamanla bu durum içselleştirilmiştir. Ancak Sünnileşerek veya Şiîleşerek, yani teolojik yapısı itibariyle değişime uğrayıp tümüyle asimle olan kökü Alevi olanlar hariç, Aleviliğin içselleştirdiği şey, İslamın özü ve kuralları değil, sadece yüzeysel (zahiri) ifadeleri olmuştur. Nitekim Allah, Muhammed, Ali, 12 İmam, Ehl-i Beyt, Kur’an hep bu içerik farklılaştırılmasıyla, yani kabuk kavramlar olarak Aleviliğin içine alınmış ve kullanılmıştır.

Yani M.S. 700 yılından itibaren süregelen baskı ve asimilasyon sonucunda giderek geleneksel inançlarını yaşayamaz hale gelen halklar “elhamdülillah Müslüman olduk” demek durumunda kalmışlardır. Ancak onların, İslam’ın tüm bu temel kavramlarına yükledikleri anlamlar, gerek Sünni gerekse de Alici-12 İmamcı Şiîlikten hep özsel farklılığa sahip olmuştur. Yani Aleviliğin İslam’ın bu ortodoks kollarından farkı, sadece İslamın farzlarını ve şeriatını reddetmekle sınırlı olmayıp, aynı zamanda onun Allah, öbür dünya, kıyamet, insan, vb. temel kavramlarının ayrı, neredeyse zıt bir muhtevada tanımlanmasını içermektedir.

Unutulmamalıdır ki laikliği benimsemiş bir Sünni yurttaş da şeriatı reddetmekte, dahası Sünni yurttaşların çoğunluğu da genellikle namaz kılmamakta, hacca gitmemekte, Ramazan orucunda fireler vermektedir. Yani sorun inanç gerklerinin yerine getirilmesiyle ilgili böylesi bir sorun olsaydı, Alevi’nin Sünni’den veya laikleşmiş bir Şiî’den farkı kalmazdı. Nitekim dünyevileşmiş bir Şiî ile dünyevileşmiş bir Sünni arasındaki fark, Ali’nin hakkına ve sevgisine ilişkin önemsiz bir ayrıntılardan ibarettir.

Oysa dünyevileşmiş 12 İmamcı bir Şiî’den bile yapısal bir farklılığı sahip olan Alevinin, dine, Allah’a, ‘öbür dünya’ya, bu dünyanın düzenine, kadına, vb. bakışında temelli farklar vardır. Yani aradaki fark basit bir kurallar farkı olmayıp, onun bizzat dinsel felsefesi, yani teolojisine ilişkin temelli bir fark söz konusudur. İktidarların onu sevmemesi, iktidar olan Alevilerin bile zamanla Alevilikten vazgeçmesi, Safeviler gibi Şiîleşmesi veya Osmanlı’lar gibi Sünnileşmesi de onun bu temelli farkından kaynaklanıyor. Ve tabii Aleviliğin temel kavramı olan Ali de, önceden gösterdiğim gibi Sünni ve Şiî bakıştakinden farklı olup, nasıl yaşadığı ve neler yaptığı tarihsel kayıtlarla bilinen Muhammed’in damadı, amcası Ebu Talip oğlu ve sözcüğün gerçek anlamında bir imam olan Ali’den de farklılaştırılmıştır.

Öyle ki bu Ali, hümanist ve adaletçi yanları belirginleştirilip cihatçı ve şeriatçı yanları törpülenerek eline, beline, diline hâkim hale getirilmiştir. O artık 72 millete kılıç çalan, öldüren değil, sadece savunma pozisyonlarında iyi bir savaşçı olan, onun dışında çelik kılıcı alınıp eline tahta kılıç verilmiş bir Ali’dir. Bu da yetmemiş tabii, çünkü Anadolu Aleviliğinin elinde Ali, Muhammed’in tilmizi (öğrencisi) Ali olmaktan çıkarılmış, Kırkların başı ve tanrısal, tanrı’nın sureti, görünümü kılınmıştır. Özetle Ali, Alevi teolojisine göre bütünüyle yeniden yaratılmış bir Ali olup, esasen geleneksel inançlarındaki tanrısallığın yeni bir adı olmuştur.

Özetle İslam görüntüsü ve İslamla paylaştığı kimi kavramsal öğeler altında özgün bir inanç ile karşı karşıyayız. Durum buyken Aleviliğin İslam içinde heteredoks anlamı da tarihsel toplumsal koşulların gereği sonradan gerçekleşen bir farklılaşma değil, ayrı bir inanç olarak kendini yaşama olanağı elinden alınan bir inancın, mecburen İslamiyet’in içine girip, onun heteredoks bir kolu haline gelmesidir.

Ol hikaye bundan ibarettir ve ötesi eskilerin deyimiyle laf-ü güzaftır!

İşin bu gerçeği, dünden çok daha ince yöntemlerle ve esas olarak da (şeriat korkusu ve devletin yasak ve asimilasyonu eşliğinde) Hızır Paşalar kullanılarak tasfiye edilmeye çalışılmaktadır. Dolayısıyla üzerine gelen bu çok ince gericiliği, örneğin bir Yunus Emre’nin felsefî derinliği ve bir Hüseyin’in kararlılığı ile göğüsleyemezse, önümüzdeki süreçte bin yıldır tutunduğu mevzilerden hızla geriletilecektir.

Dolayısıyla Aleviliğin “İslamın özü” olduğunu söyleyenler, bırakalım bilimsel namusu, asgarî bir dürüstlüğe sahip iseler, Hallac-ı Mansur, Bektâş-ı Velî, Yunus Emre, Abdal Musa, Kaygusuz, Nesimi, Pir Sultan, Edip Harabî, Viranî, Kul Himmet, ve daha nice benzeri Alevîğin gerçek inanç önderleriyle hesaplaşmak zorundadırlar.

Bu ozanları kendi önderleri olarak kabullenen bir inancın temsilcilerinin, “en hakiki Müslümanlık” yarışına girmeyeceği açıktır. Giriyorlarsa, bunun bir açıklaması olmalı. Bu açıklama günümüzde artık onları kuşatan çıplak zorun korkusu ve asimilasyon değil, siyasal ve ekonomik dünyalık elde etme olanaklarını kısıtlayan dışlamadan kurtulma gayretidir. Aleviliği, bu gerçek inanç önderlerinin felsefesinden soyundurarak, gerçek gıdasını başta İmam Cafer olmak üzere Şia kaynaklarından almaya çalışanların misyonu, tarih boyunca Aleviliği ortodoksluk içine çekmeye çalışan egemenlerin misyonu olacaktır. Ancak bugün dünyada esen karşı devrimci, muhafazakâr rüzgarların onlardan yana esiyor olmasına fazla güvenmesinler; çünkü hiçbir gericilik dünyada kadim değildir.

Bu noktada özellikle anımsanmalıdır ki kuzen-damat ve ilk Müslümanlardan olan insan Ali, Muhammed’in şeriat anlayışının yardımcısı durumundadır. Dolayısıyla Anadolu Aleviliğinin yüklemlerinden soyundurulmuş bir şekilde bu Ali’yi tüm gerçekliği ile kendine temel önder yapanların varacağı yer Alevilik değil, Şiîlik olacaktır. Esasen Anadolu Aleviliğinin onunla tanışması da 15. yy.’dan sonra gerçekleşmiş ve bu önemli tarihsel şahsiyeti kendi kalıbına dökmüştür. Bundandır ki Anadolu Aleviliği ile İslami ortodoksi arasındaki fark ibadet, tanrı, insan, adalet, şeriat, kadın, vb. hemen hemen her alanda oldukça belirgindir. Nitekim Şia ile Sünnilik arasındaki ayrım biçimsel ve iktidar kavgasına dair olmasına karşın, Alevilik ile Şia ve Sünnilik arasındaki ayrım özsel, felsefi bir ayrımdır.

Sünni ve Şiîler, aynı felsefî evreni paylaşırken, Şiî mezhebiyle Ali ve 12 İmamı paylaşan Alevilik ayrı bir felsefî evreni ifade eder. Bu nedenledir ki Şia ile Sünnilik, Ali’ye biçilen önemde ve Ali’ye yapılmış haksızlık üzerinden ayrışırken, Ali’nin ortodoks, cihatçı, şeriatçı, çok karılı, ibadetini aksatmayan kimliği üzerinde anlaşırken, Alevilerin Ali’si Kırklar Cemi’nin başı, ortaklaşacı, barışçı, tanrısal bir kimliktir. Oysa Şia’da (yanı sıra Sünnilikte) Ali, Tanrıyla kıyaslanamaz bir insan, Muhammed ile kıyaslanamaz bir izleyici ve onun ideolojisinin önemli savaşçılarından biri olmaktan ibarettir. Sünni ile Şiî açısından ayrışma Muhammed’in ölümünden sonra bir iktidar hakkı yarışı olarak başlarken, Aleviliğin Ali’si, daha Miraç’tan başlayarak tanrısal, Muhammed karşısında üstün ve karar vericidir. Dolayısıyla Ali algılanışı arasındaki niteliksel farkı ortadan kaldırarak, onu tarihsel Ali’ye indirgemek, gerçekte Aleviliğin içini boşaltmak, niteliğini değiştirmektir.

Sorunu bu boyutuyla aydınlatmak açısından Aleviliğin olmazsa olmazı, temel mitolojisi, alâmet-i farikası olan Kırklar Meclisi’ni tekrar tekrar anımsatmak gerekiyor. Öykü Alevi kültürüyle tanışmış herkes tarafından çok iyi bilindiği halde içeriği boşaltılmaya, tıpkı Aleviliğin folklora indirgenmesi gibi, Aleviliğin Müslümanlık ile özdeşleştirilmesi için de kapı arkası edilmeye çalışılıyor. Oysa Aleviliğin, Aleviliğin Ali’sinin, Alevilikle Müslümanlığın, Ali’yle Muhammed ilişkisinin niteliğini göstermek anlamında gerçekten de tayin edici önem taşıyor. Öykünün kritik öğelerini en devletçi, en tarihsel Alici ve en Kur’an’cı Rıza Zelyut’tan aktarıyorum ki, farklılığın uzlaşmazlığı daha da net görülsün.

Devamı: Kırklar Meclisi

Erdoğan Aydın, Kimlik Mücadelesinde Alevilik, Kırmızı Yayınları.(ss.91-95)

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑