Ara

Alevîlik

Yol Erkân Meydan

Etiket

Osmanlı

Ahilik

…Sayısız yanlı yazar-araştırmacı bâtınî bir örgüt olan Ahiliği, Anadolu Aleviliğini yaratan insanlarla aynı kökenden gelenlerin kent koşullarında yarattığı bu örgütü, bu örgütün insanlarını, Sünni anlayışın daracık, karanlık dünyasına çekmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Bu noktada azımsanmayacak bir başarı da sağlamış durumdalar.

Bugün bu anlayışa dur demek zamanı gelmiştir. Anadolu halkının tarihini yeniden yorumlamak; insan üretici gücü bağlamında Aleviliği yaratanlarla Ahiliği yaratanların aynı değerlerle insana, aynı hoşgörüyle beslendiklerini kanıtlamak; Ahiliği ve Ahileri, Sünni kirlenmişlikten kurtarmak, onların sınıfsal kimliklerini, neye karşı kimlerle taraf olduklarını gözler önüne sermek; bu yolla oynanmak istenen oyunu / oyunları bozmak gerekmektedir.

“Alevilik-Bektaşilik mi Ahiliği yaratmıştır; yoksa Ahilik mi Alevilik-Bektaşiliği?” ya da “Alevilik Ahiliktir; Ahilik Aleviliktir”, “Ahilik, Aleviliğin bir türevidir” vb. fazla taraf kokan yüzeysel kestirmelerle tartışmayı üretici kılmak olanaklı değildir.

Doğru olan, anlaşılması / bilinmesi gereken Ahiliğin bir Alevilik yaratısı ya da türevi olarak değil, Aleviliği yaratan insanlarla köken ortaklığı olan, aynı değerler tarafından eğitilen, aynı kolektif bilincin taşıyıcıları durumunda bulunan insanların, hemen hemen aynı zaman aralığında kentlerde yarattıkları bir örgütlenme olduğunun bilince çıkmasıdır.

horasan erenleri

Ahilik Nedir

Ahilik, yalnızca Türkler/Türkmenler arasında varlığını sürdürmüş olan; düşünsel açıdan Ali‘nin adıyla simgelenen toplumsal muhalefete bağlı, bâtınî bir kuruluş olmasıyla belirgin, ancak geçimini sağlayacak bir zanaata sahip olanların girebildiği, alışılagele anlamda bir tarikattan çok, belli kuralları, koşulları ve inanç geleneği bulunan, dine bağlı bir yapılanmadan apayrı özellikler taşıyan bir uğraş örgütüdür, bir iş, emek birliğidir; bu anlamda bir kurumdur.

Araştırmacılar, Ahiliğe temel olan Ahi sözcüğünün, kökeni konusunda tam bir görüş birliği içerisinde değildir. Ancak, genel kabul gören, tarihsel olaylar, olgular tarafından doğrulandığı savlanan anlayış; Türkçe, “yiğit, cömert, eliaçık” anlamlarına gelen “akı” sözcüğünün, zamanla Arapça, “kardeş” anlamına gelen “ahi” biçimine dönüştüğü şeklindedir.

Emevilere karşı Horasan‘da, Abbasi ihtilalinin önderi Ebu Müslim el Horasanî‘yi (…-755) destekleyenler, bir bakıma Ahilerin öncülleriydi. Söylence yüklü de olsa Ebu Müslim sonraları, bir meslek kesimini temsil eder oldu.  Anadolu Rum Abdalları, Hacı Bektaş Veli düşüncesinin yılmaz savaşçıları olduklarının bir simgesi olarak, Demirci Aki Hurdek tarafından Ebu Müslim‘e bir savaş aracı olarak verilen baltayı, sürekli yanlarında taşıdılar. Ebu Müslim el-Horasanî‘nin tarihi kişiliği, efsaneleşmiş yaşamı ve savaşları kapsamında, Ali yandaşlarıyla, Muaviye yandaşları arasındaki mücadeleyi destanlaştırırlar. Horasan’dan/Türkistan’dan Anadolu’ya “Alpler“, “Alp Erenler” oldular.

Ahiliği birinci dereceden etkileyen ve ona önemli katkılar veren Fütüvvetçilik, X.yüzyıldan başlayarak örgütlendi. Fütüvvet, çoğulu “fityan” olan Arapça “delikanlı, yiğit, eliaçık, gözüpek, iyi huylu kişi” anlamlarına gelen “feta” sözcüğünden gelir.

Emeviler yıkılıp, Abbasi soyu başa geçtikten sonra bu kez Horasan / Türkistan kökenli askeri birliklerin güçlü ve imtiyazlı duruma geçmelerine;merkezi otoritenin ekonomik sömürü ve siyasal eşitsizlik dayatmalarına karşı bir tepki olarak, IX. yüzyılından itibaren bâtıni bir şemsiye altında ve Arap halk katında, kimi örgütlenmeler belirmeye başladı. Abbasi yönetimin güçlü olduğu dönemlerde sivil itaatsizlikten öteye geçemeyen bu kıpırdanmalar; devlet otoritesinin zayıflamasıyla tehlikeli boyutlara sıçradı…

Kamu yararına davrandıkları savıyla hareket eden bu fityan ocakları, sonraları; devletin siyasal yapısı içerisine çekilerek etkisiz kılınmaya çalışıldı. Özellikle, asker ve güvenlik güçlerinin yetersiz kaldığı Arap olmayan İslam ülkelerinde seyyar milis gücü olarak kullanılmaya başlanıldı. Fityan ocaklarının, siyasal amaçlarla devreye sokulması onların, standart bir ahlaki disiplin altına girmeleri ya da sokulmaları zorunluluğunu ortaya çıkardı. Bu zorunluluk, fityan ocaklarının öncüleri / önderleri tarafından giderildi ve ilk ikeler şekillenmeye başladı. Başlangıçta fütüvvetçi kuralları olarak bilinen bu ilkeler zamanla, fütüvvetçi, ayyar, şâtır vb. kuruluşların ortak nitelikleri olmaya başladı. Ayrı ayrı adlarla anılan bu tür kuruluşları kendi potasında toplayan fütüvvetçilik, giderek belli amaçlarla belli zamanlarda bir araya gelen ve belirlenen ahlaki / yiğitlik kuralları içinde davranan örgütlerin genel adı oldu.

Abbasi yönetimin iyice zayıflamasıyla fütüvvetçilik, siyasal bir kimlik olarak öne çıktı. Bunun üzerine Fütüvvetçiliği, kendi başkanlığında örgütleyip politik / siyasal amaçları için kullanmayı planlayan Abbasi halifesi Nasır Lidinillah (saltanatı: 1180-1225) çöağının büyük mutasavvıfı, Şahabüddin Ebû Hafs Ömer el-Sühreverdî‘ye (1145-1234), geniş kapsamlı bir fütüvvetnâme yazdırdı. Böylece fütüvvet, belli kurallar çerçevesinde bir öncü örgüt, olağan zamanlarda atıcılık vb. etkinliklerle kendini canlı tutan bir izci örgütü olarak kurumlaştı. Halife Nasır Lidinillah‘ın amacı, bu öncü örgütü, bu izci örgütü kullanarak sarsılmış Abbasi egemliğini yeniden pekiştirmek, güçlüyle güçsüzü birleştiren bir toplumsal kaynaşma sağlamak ve komşu yönetimleri egemenliği altına almaya çalışmaktı.

1183’te örgütün piri ve şeyhi Abdülcebbar‘dan fütüvvet şalvarını giyerek, fütüvvet örgütlerinin şefi oldu. Bu noktadan sonra fityan örgütleri, ilk ortaya çıkış amaçlarına zıt bir kanalda, Abbasi yönetiminin yüksek çıkarlar doğrultusunda davranan aristokrat nitelikli bir saray teşkilatı olarak gelişti.

Fityan örgütleri Nasır‘ın amaçlarını İslam ülkelerine yaydı; bu arada Anadolu Selçuklu Devleti de fütüvvet çağrısına uydu. Önce İzeddin Keykavus (1210-1219), kendi başvurusuyla Halife’den fütüvvet şalvarını aldı; ardından da Alaaddin Keykubat (1219-12377), Halife’nin dinsel danışmanı ve fütüvvetnâme yazarı Süreverdî‘nin elinden Konya’da fütüvvet şalvarını giydi. Böylece, Abbasi saray fütüvvetçiliği, Anadolu’ya taşınmış oldu; Selçuklu sultanlarının korumasında hemen her yana rahatça yayılma olanağı buldu.

***

X.yy’dan başlayarak Batı Türkistan‘da ve İran‘da yoğunlaşan Oğuz kökenli Türkler/Türkmenler, 1040’ta Gazneliler Devletine karşı kazandıkları Dandanakan Savaşı’ndan sonra Rey kentini kendilerine başkent yaparak Büyük Selçuklu Devleti‘ni kurdular.

Anadolu’yu Bizansın elinden almak amacında olan Selçuklular; 1048’de Pasinler‘e, 1054’te Muradiye‘ye, 1059’da Sivas‘a, 1064’te Kars‘a girdiler. 1071 Malazgirt Savaşı‘ndan sonra Anadolu, bütünüyle Selçuklulara açılmış oldu. 1071’i izleyen göçler, XIII.yy’ın sonlarına değin sürdü. XIV.yy’dan başlayarak göç hareketleri ters yönde, yani Anadolu‘dan İran‘a yapılmaya başlandı.

1071’den 1225 yıllarına değin Anadolu‘ya büyük dalgalar halinde giren Türk/Türkmen toplulukları, genelde göçebe idiler.

1220’de Moğolların, Harezmşahlar Türk Devleti‘ni ortadan kaldırmasından sonra, Maveraünnehir ve Türkistan‘daki Türk kentlerinin tüccar ve sanatkâr halkı, dükkânlarını, tezgâhlarını bırakıp Anadolu‘ya yöneldiler. Bu ikinci büyük göç dalgasıyla gelenler, öncekilerinin aksine çoğunlukla kentliydiler…

1240’ta, Baba İshak‘ın önderliğindeki Türkmen ayaklanması, Selçuklu ordusu tarafından acımasızca bastırıldı. Ancak, Baba İshak‘ın müritleri, onun bâtınî inançlarını devam ettirdiler.

***

Hrıstiyan kökenli ticaret erbabının ağırlıkta olduğu kentlerde, esnaf/zanaatkâr zemininde, ikinci büyük göç dalgasıyla gelip buralarda yerleşik yaşama geçen Türkmen kitleler; asıl adı Şeyh Nasreddin Ebu’l Hakayık bin Ahmet el-Hoyî (1169-1261) olan Ahi Evren‘in öncülüğünde/önderliğinde, Arap kanalından gelip daha önce Anadolu’ya giren ve Selçuklu sultanlarının korumasında hemen her tarafa yayılmış bulunan Fütüvvetçiliği, Asya‘da yarattıkları kent değerlerinin belirleyiciliğinde yorumlayarak bir uğraş örgütü, bir iş, emek örgütü olarak Ahiliği kurdu.[68]

Baba İshak Ayaklanması, Selçuklu Devleti‘nin ne denli zayıf olduğunu ortaya koymuştu. Bunu sezinleyen İran‘daki Moğol kuvvetleri kumandanı Baycu, 1243 yılında Selçuklu ülkesine yürüdü: Sivas‘ın 80 km doğusunda bulunan Köse Dağı‘nda yapılan savaşta Selçuklu ordusu, sayıca kendisinden az olan Moğol ordusuna utanç verici bir biçimde yenildi. Bu yenilgi üzerine Selçuklu Devleti, Moğolların yönetimine girdi; Anadolu‘da tam bir düşkünlük ve feryat devri başladı. Anadolu‘da Moğollara karşı mücadele eden biricik unsur, Türkmenler oldu. Selçuklu sultanları ya da onlar adına iktidarı ellerinde tutanlar, göçebe unsuru ile yerleşik unsuru birleştirip Moğollara karşı bir direniş oluşturamadılar. Tam tersine Moğollara dayandılar. Tam bu noktada, önce Selcuklulara, ardından Moğollara yaslanan Mevlevilik devreye girdi; Mevlevilik yoluyla [aracılıyla] Alevilik-Bektaşîlik ve Ahilik baskı altına alınmaya çalışıldı; düşünsel ürünleri yok edildi.

Bütün bunlara karşın, Türkmen direnişi kırılmadı; Alevi-Bektaşiler ve Ahiler Moğollara, bağlısı Selçuklulara, yanlısı Mevlevilere karşı mücadelerini sürdürdüler. Moğol bağlısı IV. Rüknettin Kılıç Arslan‘ın Kırşehir emirliğine atadığı bir Moğol soylusu ve Mevlana müridi olan Nurettin Caca, ayaklanan Ahilerin tümünü kılıçtan geçirdi; Ahi Evran de bu katliamdan kurtulamadı (1261).

ahi-evran
Anadolu‘da ilk feodal devlet olan Selçuklu egemenliğinin geniş karnında ve kentlerde, üretim/bölüşüm temelinde bir meslek örgütlenmesinin insanları olarak öne çıkan Ahiler, başlangıçta merkezi yönetimle bir çelişki içerisinde değillerdi. Ancak giderek, sömürünün ve siyasal eşitsizliğin dayanılmaz boyutlara ulaşması, kırlardan kentleri kuşatması sonucu Ahiler, kendileri dışında kalan Türkmen kitle ile birlikte davranmaya başladı. Moğollar’a karşı Selçuklular’ı içtenlikle destekleyen ve bu yolda önemli direnmeler gösteren Ahiler, Selçuklu yönetiminin Moğollar’a dayanmasıyla onlarla kesin bir kopuşmaya girdi; Bu süreç içerisinde, Selçuklu/Moğol yanlısı bir kanala oturan Mevlevilikten de iyice uzaklaştılar. Kırsal kesimde, köylülük arasında bir anda yaygınlaşan ve daha sınıf yoğun bir mücadelenin öncüleri durumunda bulunan Alevi-Bektaşilerle birleştiler. Böylece Ahilerin devrimci yanı öne çıkmış oldu.

Selçuklu sultanlarının Moğol yönetimine girmesi üzerine Türkmenler devlete karşı tam bir itaatsizlik içine girdiler. Bu aşamada, Selçuklu sultanları Türkmenleri, itaat altına alacak bir güce de sahip değillerdi. Bu nedenle ilk İlhanlı hükümdarı Hülagü (1256-1265) Anadolu‘daki Moğol kumandalarına, Türkmenleri tenkil etmeleri buyruğunu verdi; Sivas ve Kayseri yöresindeki Türkmenlere ağır bir darbe vuruldu; bir kesimi, güneye inerek Memluk topraklarına sığındı.

1277’de Mısır-Suriye Türk Memlukları hükümdarı Baybars, Selçuklu devletinde iktidarı elinde tutan Pervane Muineddin Süleyman’ın daveti üzerine Anadolu’ya yürüdü ve Elbistan ovasında Moğol ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. İzleyen süreçte, Anadolu’da çok sayıda beylikler kuruldu. Ebu Sayid Bahadır Han‘ın ölümü üzerine (1335) Moğollar arasında şiddetli bir mücadele başladı. Bu mücadele sonucu, Anadolu beylikleri tam bir bağımsılığa kavuştu. Siyasal birlikten yoksun bu ortamda, Ahiler öne çıkarak kentleri yönetmeye başladılar. Hemen hemen her kentte, başlarında bir Ahibaba bulunan esnaf ve sanatkâr dernekleri vardı. Bunlar silahlı olup, aynı zamanda siyasal açıdan yerel bir kuvveti temsil ediyordu Bütün gün çalışan yiğitler, geceleri dernek merkezinde toplanarak sohbet ederler, türküler çağırıp, raksederlerdi. Dernek merkezleri aynı zamanda birer misafirhane idi; uzak yakın yerlerden gelen yabancılar, bu Ahi odalarında çok sıcak bir konukseverlik görürlerdi.

Bu yanlarıyla Ahiler, Osmanlı Devleti‘nin kuruluşunda da büyük bir rol oynadı. Osman Gazi‘nin kayınpederi Edebali, bir Ahi şeyhiydi; birçok silah arkadaşı örgüte üyeydi. Ahi örgütü, XVIII. yy’dan sonra loncalara dönüşmeye başladı; iç ve dış ekonomik gelişmelere koşut olarak Meşrutiyet‘le birlikte iyice zayıflayıp ortadan kalktı.

***

Anadolu Selçukluları döneminde ortaya çıkan ve yaygınlaşarak Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna önemli katkılar veren; esnaf, zanaatçı, çiftçi gibi çalışma kollarından insanları kapsayan Ahiliğin, ülke düzeyinde bütünlük gösteren bir iç işleyişi vardı.

Ahi Evren, örgütün sürekliliğini sağlamak için Ahiliği, tekke ve zaviyelere bağlamıştı. Herhangi bir meslekte çalışabilmek için, o mesleğin Ahi zaviyesine bağlanmak zorunluydu. Bir meslekte çalışmak isteyen önce çırak olarak alınır, daha sonra kalfa ve usta olarak zanaatında ilerlerdi.

Yerel Ahibaba‘larının atamaları ve azilleri, Kırşehir‘deki Ahi Evren Tekkesi piri tarafından onaylanırdı. Her Yıl Anadolu‘ya ve Rumeli‘ye Ahi örgütü başkanının görevlendirdiği nakibler ve halifeler giderdi. Yerel örgütlerin durumunu inceler, esnafı toplar yeni taliplere, kalfalara ve ustalara peştemal kuşatırdı; tezgâh açacaklara izin ve ruhsat verirdi.

Ahilik bir örgüt olduğu için ona her isteyen giremezdi. Örgüte, örgütten yetkili birinin aracılığı ve onayıyla girilir; belli kurallara göre uygulanan bir giriş töreni yapılırdı. Yaş ve aşama bakımından küçükten, büyüğe gösterilen sınırsız bir saygı zemininde, herkes birbirinin kardeşi idi. Ahlakî bakımdan küçültücü, yerilmeye, kötülenmeye elverişli kimselerin örgütte yeri yoktu; bilinmeyerek alınmışlarsa bir daha alınmamak üzere kovulurlardı.

Örgüte girmesi uygun görülen kimseye, örgütün bir üyesi olduğunun, kendini örgüte vereceğinin ve örgüt kurallarına uyacağının bir simgesi olarak “Şed” (kuşak) bağlanırdı.

Kuşak bağlamanın 12 koşulu vardı: Bunlar; bilgi / amel / sabır / yol gösterici olma / kötülüklerden uzak kalma; iç arınmışlığı, kurtuluş / Tanr’ya şükretme / tövbe / çaba gösterme / yakın dostluk kurma / sadakat / kendini Tanrı’ya, Tanrı inancına verme / alışkanlığı bırakma.

Örgüte girmek isteyen kişiye, özel törende; nefes vermesi, uğur getirmesi için usta, yol atası, sağ yol yoldaşı ve sol yol kardeşi olmak üzere dört simgesel kişi seçilirdi. Bunlar örgüte girene tinsel bakımdan öncülük eder, yardımına koşar, yol gösterirdi.

Örgüte giren kişi, Ahi olabilmesi için üç dalda eğitilirdi: Şeriat, Tarikat, Marifet bilgisi verilerek gerekli bilgiyle donatılır; bir uğraş alanında yetişmesi sağlanarak meslek sahibi kılınır ve gerekli beceriler kazandırılarak savaşacak duruma getirilirdi.

Ahilikte uğraşın öncüsü bir peygamberdi; bu nedenle peygamberler, bir iş, uğraş sahibi olarak algılanırdı.

Âdem, tarımcı;
Şit, hallaç;
İdris, terzi;
Nuh, marangoz
Hûd, ticaret erbabı
Salih, deveci;
İbrahim, sütçü;
İsmail, avcı;
İshak, çoban;
Yusuf, saatçı;
Musa, çoban
Zülküf, ekmekçi;
Lut, tarihçi;
Üzeyir, bağcı;
İlyas, culhacı;
Davut, zırhçı;
Lokman, hekim;
Yunus, balıkçı;
İsa, gezgin ve
Muhammed, tüccardı.

Ahiliğin genel kural niteliğinde altı ilkesi vardı:

Elini açık tut,
Sofranı açık tut,
Gözünü bağlı tut,
Kapını açık tut,
Dilini bağlı tut ve
Belini bağlı tut.

Bunların ilk ikisi eli  sıkılıktan kaçınmayı, eliaçıklığı, yardımlaşmayı; üçüncüsü, başkalarının işine karışmamayı, her olup biteni görmemeyi; dördüncüsü, konukseverliği ve son ikisi kendine egemen olmayı, duyguların, tutkuların tutsağı olmamayı simgelerdi.

***

Görüldüğü gibi Ahilik, Alevilik-Bektaşiliği yaratan insanlarla aynı kökenden gelenlerin, yine benzer kaynaklardan beslenerek yarattıkları, Anadolu kırını kentte tamamlayan, bütünleyen; bir iş, uğraş örgütüdür. Bugünün yazar-araştırmacılarına düşen görev, Ahiliğin kural, ilke ve inanç öğelerini tarihin gerisine giderek, kaynağına ulaşarak aydınlığa çıkarmak olmalıdır.

Esat Korkmaz [Anadolu Aleviliği, Berfin Yayınları, 3.baskı, ss.140-148]
0000000264990-1

Reklamlar

1511-1527 Arası Alevi Ayaklanmaları

16. Yüzyılın İlk Yarısında Rum Eyaletindeki Ayaklanmalar

Yavuz Sultan Selim 1512 yılında zor yoluyla iktidarı ele geçirdikten sonra sistemi kurumlaştırma ve güçlendirme amacıyla çeşitli önlemler aldı. Kuşkusuz bu önlemlerin en önemlisi, Etrâk’a (Türkmen’e) hiç de alışık olmadığı ortodoks bir İslamî yaşam biçimini, diğer bir deyişle şeriatın değerler sistemini zorla kabul ettirmeye yönelik olanıdır. Osmanlı sisteminin Ortodoks İslamî düşünce yapısı üzerine oturmasıyla birlikte sistemin başında bulunan yöneticiler, kendileri için engel ya da “potansiyel tehlike” gördükleri toplumsal kesimlere çeşitli şekillerde yoğun bir saldırı ve dayatmaya girişmişlerdir. Bu nedenle Anadolu’ya, ağırlıklı olarak göçebe-yarı göçebe toplum ilişkilerini sürdüren, yerleşikliğe geçmiş olsa bile henüz kendi kültürel değerlerinden kopmamış halkın gelenek ve göreklerine ters düşen, şeriat kurallarını katılıkla uygulayan bey, kadı, din işleri görevlileri ve daha başka çeşitli düzeylerde yöneticiler gönderilmiştir. Bunların, kimi zaman bireysel ekonomik çıkarlar elde etmek, kimi zaman ise merkezî yönetime yaranmak çabasıyla baskı ve kıyımları çok üst düzeylere taşıdıkları görülmektedir.

Bu görevli ve yöneticilerin elinde Kızılbaşların katli için ayrıca, “zikr olınan tâife kâfirler ve mülhidlerdür.” “Bunları kırub cemâatlerin dağıtmak cemi müslümanlara vâcip ve farzdur” biçiminde fetvalar bulunuyordu. Bu fetvalar dönemin en yüksek ülemâsı tarafından verilmişti.

Bir de buna göçebe ve köylülerden alınan vergilerin yükseltilmesi, aşiret reislerinin güç ve hareket alanlarının sınırlandırılması ve kimi aşiret çevrelerinin elerinden timarların geri alınmasını eklersek, olayın boyutları yeterince anlaşılır. Bu durumda o güne dek sürdürdüğü yaşama biçimi, töre ve törenlerini hiçe sayan, ekonomik olarak kendilerini bunaltan bu katı uygulama ve saldırganlıklara karşı Alevî halkın aktif direnişe yönelim dışında fazla bir seçeneği kalmıyordu.

Anadolu Alevîlerinin konumu açısından bir dönüm noktası olan Şah Kalender ayaklanması da bu koşullarla ortaya çıkmıştı. Bu nedenle İkinci Beyazıt’ın son dönemlerinden itibaren Anadolu’da çeşitli türden baskılarla bunaltılan göçebe ve yarı göçebe Türkmen halkın ayaklanmalarında, kısa bir dönem içerisinde büyük bir yoğunluk göze çarpmaktadır. Aşağıda verdiğimiz, Rum (Sivas) eyaletinde yaşanan ve 1511 yılından Kalender Çelebi eylemine -1527 yılına- kadar olan kısa bir dönemi kapsayan ve Osmanlı yönetimini derinden sarstığı anlaşılan isyanların listesi sanırım bu yoğunluğu görmeye yeter.

A. Şah Kulu Baba Ayaklanması – 1511

Bu isyan Teke bölgesinde çıkmasına karşın kısa bir süre sonra Rum eyaletine sıçraması nedeniyle listeye dahil edilmiştir.

Tekeli Hasan Halife adında bir Kızılşbaş-Alevînin oğlu olan Şah Kulu, babasının ölümü üzerine “Alevî töresine göre toplanan” toplumun seçimiyle onun yerine geçmiş ve kısa sürede yöre halkını derinden etkileyerek kendi çevresine geniş bir kitle toplamayı başarmıştır. 1511 yılında sürekli “muhabbet toplantısı” yaptıkları Teke bölgesi Döşeme derbendinde, Osmanlı güçlerinin Antalya subaşısı öncülüğünde kendilerine saldırması üzerine eyleme geçmişler ve hareket, dirlikleri ellerinden alınan sipahilerin de katılımıyla bir anda büyüyarek geniş bir alana yayılmıştır.

Etkili olduğu alan: Teke bölgesi (Antalya, Kızılcakaya, Elmalı, İstanos (Korkuteli), Burdur, Keçiborlu), Batı Anadolu (Hamitili, Kütahya, Manisa, Sandıklı, Keçisiçanlı, Ulusıçanlı, Altuntaş, Alaşehir, Beyşehir), Rum (Sivas) eyaleti.

Katılımcılar: Teke bölgesi ve çevresi Alevî-Kızılbaş toplumu, dirlikleri ellerinden alınan timarlı sipahiler, göçebe-yarı göçebe Türkmen aşiretleri.

Sonuç: Çeşitli yörelerdeki birçok çatışma sonrası, son olarak 1511 yılı 2 Temmuz tarihinde Sivas yöresinde Gedik Hanı denilen yerde Osmanlı güçleriyle büyük bir çatışma ve sadrazam Hadım Ali Paşa’yla birlikte isyancıların önderi Şah Kulu’nun ölümü ve geri kalan isyancıların Safevilere sığınması.

B. Nur Ali Halife Ayaklanması – 1512

Şah İsmail Hatayi‘nin Tokat bölgesinde halifesi olan Nur Ali Halife‘nin başlattığı ayaklanma, bölgede ortaya çıkan ve isyancı güçlerin Tokat’ı ele geçirmesi ve Şah İsmail Hatayi adına hutbe okutmasıyla Osmanlı yönetimine büyük tedirginlik ve sıkıntılar yaşatan kapsamlı bir ayaklanmadır.

Etkili olduğu alan: Amasya, Çorum, Bozok, Tokat yöresi, Koyulhisar, Niksar, Kazova ve Sivas bölgesi.

Katılımcılar: Bölgenin Alevî-Kızılbaş toplumu ve baskı altında tutulan Avşar, Varsak, Bozoklu, Karamanlı, Turgutlu, Hamidelili, Tekeli gibi göçebe-yarı göçebe Türkmen aşiretleri.

Sonuç: Nur Ali Halife güçlerinin 20 Temmuz 1512 yılında Göksu’da Bıyıklı Mehmet Paşa’nın yönettiği Osmanlı güçlerine yenilmesi ve isyancıların Safevi topraklarına geçerek kırımdan kurtuluşu.

C. Bozoklu Şah Celâl Ayaklanması – 1518

Yoksul ve topraksız köylülerin baskı ve ağır vergiler altında ezilmesini önlemek amacıyla eyleme geçen Bozoklu Şah Celâl‘ın eylemi 1517 yılı ortalarında Tokat yöresinde ortaya çıkan kısa sürede önemli ölçüde etkili olan eylemlerden biridir. “Kendüyi mecnunluğa urub ve abdal kisvetine girüb” eyleme geçen Şah Celâl “Mehdi bu gardan âşikâr olsa gerektir ve ben intizarla me’mûrum” diyerek çevresine geniş bir kalabalık toplamış ve daha sonra “Halife-i zaman ve Mehdi-i devrân benim” diyerek bu kalabalığı harakete geçirmişti.

Etkili olduğu alan: Amasya, Tokat, Zile, Artukabâd ve Sivas yöreleri.

Katılımcılar: Vergi yükü altında ezilen topraksız ve yoksul köylüler, yöneticilerin sürekli baskısından bunalan Alevî-Kızılbaş Türkmen aşiretleri.

Sonuç: Kalabalık ve donanımlı Osmanlı güçleri karşısında fazla dayanamayacaklarını anlayınca 1518 yılı bahar ya da yaz ayında Safevi topraklarına geçmek amacıyla Erzincan civarına gelindiğinde, geriden yetişen Dulkadir beyi Şehsuvar Ali Bey güçleriyle çatışma ve yenilgi. Bu çatışmadan sağ kurtulan Şah Celâl daha sonra ele geçirilerek öldürüldü ve başı İstanbul’a padişaha gönderildi. Tutsaklık ve kırımdan kurtulabilen yandaşları ise Safevi topraklarına geçtiler. Bu eylemin Osmanlı toplumunda derin izler bıraktığı görülmektedir. Bu olay sonrası Anadolu’da ortaya çıkan bütün halk haraketleri kim tarafından çıkarılırsa çıkarılsın, niteliği ve boyutu ne olursa olsun Şah Celâl’in adından haraketle “Celâlî” olarak anılmaya başlandı.

D. Şah Veli Ayaklanması – 1519

Şah Veli, Bozoklu Şeyh Celâl’in müridlerinden biridir. Şeyh Celâl olayı sonrası Bozok yöresinde Alevî-Kızılbaş toplumuna uygulanan baskı ve kıyımlar sonucu ortaya çıkmış bir harakettir. Özellikle eyleme Keçeci, Çanağılı, Kara Keçilü, Kırıklu gibi Kızılbaş aşiretleri büyük destek vermişlerdir.

Etkili olduğu alan: Bozok, Tokat, Zile, Turhal, Amasya, Erbaa bölgeleri.

Katılımcılar: Bozok, Tokat ve Amasya yörelerinin Kızılbaş köylüleri ve göçebe Türkmen aşiretleri.

Sonuç: 24. Nisan 1519 yılında Sivas bölgesinde Kızılırmak üzerinde bulunan Şahruh köprüsü dolaylarında Rum (Sivas) Beylerbeyi Şadi Paşa, Karaman Beylerbeyi Hüsrev Paşa ve Dulkadiroğlu Şehsuvar Ali Bey öncülüğünde hareket eden Osmanlı güçleriyle çatışma ve yenilgi. Kıyımdan kurtulan Şah Veli daha sonra Ulu Yörük aşiretine bağlı Cungar oymağı tarafından Şehsuvaroğlu Ali Bey’e teslim edildi ve başı kesilerek ortadan kaldırıldı.

E. Süğlün Koca-Baba Zünnun Ayaklanması – 1526

Süğlün Koca ayaklanması her yönüyle ağır vergiler altında ezilen köylünün direniş hareketidir. 1526 yılında Süğlün Koca‘ya ektiği topraklar için fazladan 200 akçe vergi yazılmıştı. Bu verginin ağır olduğunu belirten Süğlün Koca görevlilere bunun 100 akçeye indirilmesi dileğinde bulundu.

Görevliler Süğlün Koca’nın durumunu dikkate almadığı gibi çevresinde bulunanlara baskı yaptı ve ek olarak aşağılamak amacıyla bu Alevî-Türkmen dedesinin sakalını ve bıyığını kesti. Bu baskı ve saldırgınlıklar üzerine olayalar patlak verdi. Süğlün Koca köylülerden ve aşiretlerden yardım istedi. 20 ağustos 1526’da kısa sürede uygulamalara tepki duyan geniş bir kitle toplanarak eyleme geçti. Eylemcilerin başında Dulkadirli Türkmenlerinden Baba Zünnun bulunuyordu.

Etkili olduğu alan: Bozok Sancağı, Tokat, Amasya, Sivas, Toroslar, Maraş, Çukurova yöreleri.

Katılımcılar: Bozok bölgesinde yaşayan Osmanlı yönetiminden hoşnutsuz Alevî-Kızılbaş köylüler, haksızlık ve adaletsizliklere tepki duyan aşiretler.

Sonuç: Baba Zünnun öncülüğünde haraket eden isyancılar önce Bozok Sancakbeyi Mustafa Bey’in konağını bastılar. Kendisini, İlyazıcısı Kadı Muslihüddin’i ve yazıcı Mehmet’i öldürdüler. Bunun üzerine merkezi yönetim Karaman Beylerbeyi Hürrem Paşa’yı isyancıların üzerine gönderdi. Kaysei yakınlarında bulunan Kurşunbeli’nde çıkan çatışmada Osmanlı güçleri yenilgiye uğradı. Hürrem Paşa, Kayseri sancakbeyi Berham Bey, İçel Sancakbeyi Ali Bey bu çatışmada öldüler. Bu başarıdan sonra güçlenen isyancılar Artukabâd ve Kazova yörelerine doğru yürüyüşünü sürdürdü ve buraları ele geçirdi.

Gelişmelerin boyutu üzerine Osmanlı yöneticileri daha kapsamlı bir hazırlık yaparak Rum (Sivas) Beylerbeyi Hüseyin Paşa ve Maraş Sancakbeyi Mahmut Bey öncülüğünde büyük bir Osmanlı ordusuyla Sivas’ta toplandı. Kazova yöresinde durum belirlemesi yapan Malatya Sancakbeyi Yularkıstıoğlu İskender Bey’in giriştiği ilk öncü çatışmalarda Osmanlı ordusu ciddi kayıplar verdi ve kuşatma içerisine düşen İskender Bey canını güçlükle kurtardı. Durumun ciddiyetini gören Hüseyin Paşa bütün eyalet askeriyle birlikte Baba Zünnun üzerine yürüdü ve Höyüklü (Solakzade’de Hunbeli, Celâlzade’de Muyuklu) denilen yerde 26 Eylül 1526’da büyük çarpışmalar yaşandı.

Çatışmada Baba Zünnun öldü ve önemli kayıplar veren yandaşları dağlara çekildiler. Gece toparlanan Baba Zünnun eylemcileri Osmanlı ordusuna yeniden saldırarak ağır bir yenilgiye uğrattılar. Bu saldırıda ağır yaralanan Hüseyin Paşa çareyi Sivas’a kaçmakta bulduysa da, Sivas’ta bu yaradan kurtulamadı ve yaşamını yitirdi. Fakat üç gün sonra “Kürdistan askeri”yle yetişen Diyarbekir Beylerbeyi Hüsrev Paşa, Düzcuma denilen yerde isyancıları kesin yenilgiye uğratarak eylemi bastırdı ve Osmanlı yönetimini bir ölçüde rahatlattı.

F. Zünnunoğlu Halil Ayaklanması – 1527

1527 yılında Süğlün Koca-Baba Zünnun eyleminin bastırılmasından kısa bir süre sonra ardı arkası kesilmeyen baskı ve kıyımlar nedeniyle Bozok bölgesinde olaylar yeniden patlak verdi. Eylemin öncülüğü Zünnunoğlu diye anılan bir halk önderi tarafından yürütülüyordu. Zünnunoğlu Halil Bey‘in “danışman”larında ve önemli yardımcılarından biri de Tokat yöresinin etkili ocaklarından Hubya tekkesinin piri Hubyar Baba’ydı.

Etkili olduğu alan: Bozok, Tokat ve Sivaz bölgeleri.

Katılımcılar: Hisarbeğli Oymağı, Çiçekli, Ağca Koyunlu, Mesutlu ve bölgede bulunan diğer Alevî-Kızılbaş Türkmen aşiretleri.

Sonuç: Kısa sürede sayısı binlerce kişiye ulaşan eylemciler Unavur denilen yerde Rum (Sivas) Beylerbeyi Yakup Paşa öncülüğünde üstlerine gelen Osmanlı güçlerini yenilgiye uğrattılar. İsyanı bastırma görevi bu nedenle saray tarafından yeniden Diyarbekir Beylerbeyi Hüsrev Paşa’ya verildi. Üstlerine gelen güçlü Osmanlı ordusu karşısında tutunamayacaklarını anlayan ve kıyımdan kurtulabilmek için Safevi topraklarına geçmeye çalışan isyancıların önünü Hüsrev Paşa Erzurum-Pasin ovasında kesmeyi başardı. Çıkan çatışmada güçlü Osmanlı ordusu karşısında isyancılar ağır bir yenilgiye uğradı. Bastırılan bu isyandan eylemin önderi Zünnoğlu’nun kaçarak kurtulmayı başarmasına karşın eylemciler büyük bir kıyıma uğramaktan kurtulamadılar.

G. Kalander Çelebi Ayaklanması – 1527

Önderliği, yayılma alanı ve etkileriyle yukarıda sunduğumuz isyanlara eklenen son önemli halka 1527 yılında ortaya çıkan Hacı Bektaş postnişini Şah Kalender (Çelebî) ayaklanmasıdır.

Eylemin Rum (Sivas) eyaletindeki gelişimi, yayılma alanı ve etkisinden yola çıkarak 1527 Mart ayında başladığını söyleyebiliriz. Yalnız bu tarih, isyancıların somut eyleme geçme tarihidir. Konuyla ilgili verilerden çıkardığımız bilgilere göre bu tarihten önce uzun süre isyana katılan çeşitli kesimlerden topluluklar arasında görüşme, konuşma, anlaşma ve ön hazırlık çalışmaları yapılmış olmalıdır. Aslında çıkabilecek olası çözülmeleri engellemek açısından böyle bir durumun olması doğaldır. Nitekim bütün “ikrar” ve anlaşmalara karşın gelişmeler içerisinde olayının boyutunun böyle bir noktaya varması engellenememiştir.

Genel olarak isyanın çıkış nedenleri:

1. Anadolu’yu kasıp kavuran yokluklar.

2. Toplum üzerindeki kesintisiz süren baskı ve kıyımlar.

3. Halkın üretiminin çeşitli adlar altındaki kaldırılamayacak ölçüde ağır olan vergiler yoluyla yağma ve talan edilmesi ve bunun sonucunda ortaya çıkan aşırı yoksulluk.

4. Sultanın kulları sayılan toplumun sürekli sonu gelmez seferlere götürülmesi ve gidenlerden birçoğunun gelmemesi.

5. Türkmen kökenli timarlı sipahilerin timarlarının ellerinden alınması ve böylelikle geçim kaynaklarının kurutulması.

6. Adalet dağıtmakla yükümlü kadıların adaletsizliği ve başını alıp yürüyen rüşvet ve yolsuzluk.

7. Bitmek bilmeyen sıkıntılardan bunalan toplumun devlet idaresinden hoşnutsuzluğu.

Etkili olduğu alan: Kırşehir, Ankara, Çorum, Amasya, Bozok, Tokat ve Sivas sancaklarının tamamı Maraş, Sarız ve Elbistan yöresi.

Katılımcılar: Rum (Sivas) eyaletinde bulunan bütün Alevî-Bektaşî-Kızılbaş Türkmen aşiretleri, Dulkadirli oymakları, daha önceki kıyımlardan kurtulan isyancılar, timarları ellerinden alınan timarlı sipahiler. Olayın içine timarlı sipahilerin etkin katılımı olayın arka planında önemli ölçüde ekonomik nedenlerin yattığını kanıtlar niteliktedir.

Sonuç: Sivas bölgesinde yaşanan uzun süreli kuşatmadan kurtularak haziran ayı başlarında Maraş-Nurhak Dağları Başsaz yaylasına geçen isyancılar, burada Osmanlı güçlerinin baskını ve isyana katılan kimi aşiret beyleri ve timar sahiplerinin Osmanlı yöneticileriyle işbirliği sonucu 8 ramazan 933’de (22 Haziran 1527 yılı) ağır bir yenilgiye uğramış, Kalender Çelebi ve Şah Kalender’i sonuna dek yalnız bırakmayan Veli Dündar başta olmak üzere isyanın önderleri öldürülmüş ve isyana katılanların büyük çoğunluğu kılıçtan geçirilmiştir.

Görünümü ve önderliğinin toplumsal kökeni ne olursa olsun nesnel bir yaklaşımla incelendiğinde bu olayın, Osmanlı sistemi içerisindeki ezilen toplum kesimlerinin en kapsamlı direniş eyleminden biri olduğu gözden kaçmayacaktır.

[Osmanlı Gizli Tarihinde Pîr Sultan Abdal ve Bütün Deyişleri, Ali Haydar Avcı, Barış Kitap, (ss.30-38)]
aha.jpg

Bozuk Düzende Sağlam Çark Olmaz

BOZUK DÜZENDE DÜZGÜN (SAĞLAM) ÇARK OLMAZ
DİYEN, PİR SULTAN BUNU NİYE DEMİŞ OLABİLİR?

Pir Sultan, “Bozuk düzende düzgün çark olmaz” demiş. Bu konu hakkında bir yazı yazmam istendiğinden beri, düşünüp duruyorum. Eşe, dosta, kendi kendime, soruyorum, Pir Sultan bu sözü söylemiş ama niye söylemiş acaba? Sözden de anlaşıldığı kadarıyla, bu söz bir reddiye. Bu söz, bozuk düzende düzgün çark olduğunu söyleyenlere karşı, bir reddiyeye benziyor. Acaba o günlerde, bunu Pir Sultana söyleten ne olmuş olabilir? Uzun yürüyüşler yaparak dalıp bunu düşünüyorum.

Fuat Köprülü, Yunus Emre’yi anlatırken şöyle der: “… her şahsiyet, hattâ Yunus Emre gibi ibtidâi ve işlenmemiş bir lisâna rûhun his inceliklerini samimiyetle yaşatacak ilâhi bir mâhiyet veren dahîler bile, mutlakâ sosyal çevrelerinin mahsûlüdürler.” Fuat Köprülünün bu izahı, Marx “İnsanların varlıklarını belirleyen şey, bilinçleri değildir; tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklardır” deyişinin farklı bir söylenişidir. Hal böyleyse, bizim de Pir Sultan’ın bu sözünü anlamamız için, Pir Sultan’ın yaşadığı o dönemde, Alevi dünyasında yaşanılanlara bir göz atmamız gerekir.

Pir Sultan’ın asıldığı dönemle ilgili, Abdulbaki Gölpınarlı ile Pertev Naili Baratav’dan, sonra en kapsamlı araştırmaları yapan Ali Haydar Avcı, bunun 1550 yılından sonra ki bir dönemde yaşandığı kanaatindedir. Hal böyleyse, bizimde Pir sultan’ın bu sözünü anlamamız için, öncelikle o tarihsel süreci incelememiz gerekir.

1242 yılında, Babalıların, başlattığı huruç eylemi ile Moğol akınlarının zayıflattığı, Selçuklu devletinin uç beyleri olan Türkmen beyleri, bulundukları bölgelerde kendi devletlerini kurarlar. Kimi tarihçilerin, bu devletleri küçümsemek için, bunlara beylik demelerine siz bakmayın, bunlar birer padişahlıktırlar. Roma İmparatorluğu ile Avrupa’nın birikimine dayanan Osmanlı Hanedanlığı, süreç içinde bu Türkmen devletlerini önce işgal eder, sonrada ilhak edip kendisine katar; işgal edilen her yerde buna tepkilerde olur. Osmanlının en son işgal edip, kendi topraklarına kattığı devlet, Dulkadıroğlu devletidir. Dulkadiroğlu devletinin kuruluşunu, İsmail Hakkın Uzunçarşılı, 1339, Rafet Yinanç ise, 1337 yılı olarak veriyor; ancak devletin oluşum sürecinin daha öncelerden başladığı konusunda bütün tarihçiler hem fikir. Osmanlı devleti, 1517 yılında işgal ettiği Duladiroğulları devletini 1522 yılında ilhak edip kendi topraklarına katar. Yurtları ile törelerine saldırılan Türkmenler, buna bir tepki olarak 1527 yılında huruç ederler, bunun en büyüğü, Şah-ı Kalender diye ünlenen Kalender Çelebinin öncülüğünde huruç edişleridir; Kanuninin Defterdarı Celalzade Mustafa Çelebi, bu başkaldırıları “Türkmenlerin isyanı” diye nitelendirmektedir.

Oluşumundan bu yana, Hacı Bektaş Dergâhı, Dulkadıroğlu devletinin sınırları içinde bulunuyordu. Hacı Bektaş’ın efsaneleşmiş hayatının anlatıldığı Velayet Namede, Hacı Bektaş’ın Dulkadirlilerle olan ilişkisi –kıssadan hisse– şöyle anlatılır:

“Hacı Bektâş-ı Velî, Rum ülkesine, Türkmen içinde, Zülkadirli ilinde Bozok’tan girdi.”

Velayet Namede Hacı Bektaş’a, Dergâhın, buradan başka bir yere götürmesinin teklif edildiği, Hünkâr’ın ise bunu kabul etmediği “Hırkadağı” başlıklı bölümde, –kıssadan hisse– şöyle anlatılmaktadır:

“Hünkâr, Sulucakaraöyük’te, Kadıncık’ın evine yerleşince kerametini işitenler, ziyaretine gelmeye başladılar. Fakat huzurunda toplanan muhipler ve halifeler, köyün havasından incindiler. Hünkâr’a bir yolla anlatalım da deniz kıyılarından bir yere gitsinler, bizde bu sayede sıcak bir yerde karar edelim dediler. Birgün toplanıp Hünkâr’a, burasının yeli pek çok, durmadan esiyor diye söz açtılar. Hünkâr, erenler, bizi ziyarete geliyorlar, onun için çok yel esiyor dedi. Gene bir gün, bu Karaöyük’ün karı fazla, soğuğu şiddetli, erenler bir alçak ve deniz kıyısı yerde karar etselerde gelen abdallar, çıplaklar, garipler de rahata kavuşsa dediler. Hünkâr bu sözlerden incindi. Hakk’a giden hak uğrun hakkıyçin dedi, bu yerden daha soğuk ve daha yüksek bir yer olsa gider oraya yerleşirdim dedi. Halifeler, Hünkâr’ın Sulucakaraöyük’ten gitmeye razı olmadığını anladılar, artık bu işe ait hiçbir sözde bulunmadılar.”

Dulkadiroğlu Devleti, Osmanlılarca önce işgal edilip, sonrada ilhak edilince, Osmanlı devleti buraya da kendi törelerini dayattı. Alevilerin buna tepkileri şiddetli oldu, Kadıncık ana ile Hünkâr’ın sulbünden gelen, Şahı Kalender diye anılan, Kalender Çelebinin öncülüğünde 1527 yılında Huruç ettiler. Alevilerin bu eylemi bastırıldıktan -yaklaşık olarak 25 yıl- sonra, Osmanlı devleti, 1552 yılında Hacı Bektaş Dergâhını yönetmesi için etkili bir adamını buraya gönderdi. Bu kişi, Alevi dünyasında Sersem Ali Baba diye bilinen, Kanuni Sultan Süleyman’ın kaynı, meşhur Server paşadır.

Osmanlı devletinin atadığı Sersem Ali Dedebabanın, 1552 yılında Sulucakara Öyük’e –ikinci kez- gelip, Hacı Bektaş Dergâhı’nı yönetmeye başlamasıyla, Alevi dünyasının merkezi olan Hacı Bektaş Dergâhındaki üç yüz yıllık bir gelenek bozulur. Hacı Bektaş Dergâhı, oluştuğu günden buyana, üç asırdır Dergâhı Çelebiler yönetmekteydiler, Osmanlı’nın Sersem Ali Dedebabayı buraya atamasıyla, üç asırlık bu gelenek bozulup “Çelebiler dönemine” son verilir.

Hacı Bektaş Dergâhını, Çelebilerin yerine, Osmanlı devletinin atadığı, Sersem Ali Dedebaba gibi adamların yönetmeye başlaması, Alevi dünyasında 9 şiddetinde bir depremin etkisi gibi bir etki oluşturur, bu Alevi dünyasında Çelebiler ile Babağan kolu diye bilinen o meşhur ayrılığın doğmasına yol açar. “Babağanlar” denilen Osmanlı yanlıları, şehirlerdeki Alevi Dergâhları ile tekkelerini ele geçirirler, Osmanlının erişemediği ücra köylerdeki Aleviler ise eski geleneklerini sürdürür; işte buradan “Köy Aleviliği”, “Şehir Aleviliği” denilen farklılık doğar. Herkes bu ayrılıkta kendi safını belirler, arada gelgitler olur vs.

Bence, kendini “Ben bir yol oğluyum yol sefiliyim” diye tanıtan Pir Sultan Abdal, “Bozuk düzende düzgün çark olmaz” sözünü, Osmanlı Devleti adına, Kanuni Sultan Süleyman’ın kaynı, Sersem Ali Baba’nın, Hacı Bektaş Dergâhını yönetmeye başlamasıyla, ortaya çıkan, Alevi yolundaki bu ayrılık için söylemiştir. Bu söz, Pir Sultan Abdal’ın, Alevi yolundaki ayrılıkta “Babagan kolu” diye bilinen, Dedebabalığa karşı tutum alışının bir ifadesidir; Pir Sultan’ın idam edilmesi de – bence – bu süreçle ilgili tutumundan dolayıdır.

Bilindiği gibi “Babağan kolu” diye bilinen Dedebabalar, Mücerretlik denilen evlenmemeyi savunurlar, mücerretliği savundukları için onlarda, evli olan dört canın bir olup yola girmesi usulüne dayanan yol kardeşliği yani müsahiplik yoktur; Çelebilerin, Hünkâr ile Kadıncık diye bilinen Fatma ananın sulbünden geldiğine inanmadıkları için, onlara “İdris hoca oğulları” derler. Pir sultan’ın bu konulardaki bazı nefeslerini buraya alarak bu yazımı bitirmek istiyorum.

PİR SULTAN’IN SAFI BURDAN BELLİ

Hacıbektaş tekkesinin dışından
Dediler bir suna esti yalınız
Ayırdılar yareninden eşinden
Dediler bir suna esti yalınız

Eşinden ayrıldı Beştaşa vardı
Kuru göllerde çok savaşlar kıldı
Ayrılık haberin Mucurdan aldı
Dediler bir suna esti yalınız

Aştı m’ola kırlangıcın Belini
Avcı rasgelirse yolar telini
Arzulamış gider dostun ilini
Dediler bir suna esti yalınız

Pir Sultan Abdal’ım gözlerim paslı
Tutu kumru gibi kafeste belsi
Hünkar Hacı Bektaş Veli’dir nesli
Dediler bir suna esti yalınız.

********

MÜCCERREDİM DEYÜ DAVA KILANLAR

[“Bu deyiş 1552’den sonra Hacı Bektaş Dergâhına Sersem Ali Babanın postişin /Dedebaba olarak tanmasından sonra Bektaşiler arasında ortaya çıkan “mücerretlik” tartışması ve bölünmesiyle ilgilidir. Bu bağlamda bu tartışmada duyarsız kalmadığı anlaşılan Pir Sultan’ın yaşadığı dönem açısından da ayrıca tarihsel bir önemi vardır.” (Ali Haydar Avcının Pir Sultan’ın bu deyişine yazdığı dipnot. Ali Haydar Avcı, Pir Sultan Abdal, Nokta kitapları 2008 Ankara, Sayfa576-577)]

Mücerredim deyu dava kılanlar
Murtaza Kırkların başı değil mi?
İmamlar anası Kırklar aynası
Fatıma Ali’nin eşi değil mi?

Bilmem küstah mıdır Âdem’e tapan
Adem’in başında gülleri kokan
Dişi kuş değil mi yuvayı yapan
Erkek aslan ise dişi değil mi?

Anamız Havva’dır atamız Adem
Onlardan ayrılmaz yüzümüz bir dem
Havva anamıza hor bakan adam
Tanrının hışmından şaşı değil mi?

Havaya hor bakıp kendini yakma
Lanet halkasını boynuna takma
Muhammet Ali’nin yediği lokma
Anı sunanların işi değil mi?

Pir Sultan Abdal’ım cümlesi ekber
Murtaz’Ali değil mi onlara rehber
Şah İmam Hüseyin Zülfikar Kanber
Pençe-i Al’aba başı değil mi?

Bence bu nefesler Pir Sultanın 1552 de hangi safta olduğunu gösterir. Başka söze gerek yok ama iki dize daha yazayım. Anlayana saz olsun. Bu deyişlerde, yol kardeşliğini yani müsahipliği anlatıyor.

İptida tâlip olunca
Düşmana galip olunca
Dört can bir kalıp olunca
Menzili bi-nihayettir

***

Dört kardeşiz bir kalıpta yatarız
Gömlek birdirbir vücuda çatarız
Kendimizi ateşlere atarız /
Ateş nedir duman nedir kül nedir

***

Ali Rıza AYDIN- Adana. 14 Şubat 2014
Rıza AYDIN

Alevilikte YOL AYRILIKLARI

Yedi kere ben bu cihana geldim
Arşta duran iki nişan bendedir
Yerde gökte tanrı diye ararlar
Biz Hakk’ı severiz Hak’da bendedir
1

 

Alevilikte YOL AYRILIKLARI

Aleviler inanışlarına bağlı kendi yaşam biçimini adlandırırken yol derler; buna bir din, mezhep ya da tarikat demek yerine bizim yolumuz vardır diye tanımlarlar. Bu bütün alevi ozanlarında vardır örneğin, Pir Sultan “Yolumuzu yol eyledik / Halimizi hal eyledik / Her çiçekten bal eyledik / Arıya saydılar bizi” der. Bu konuda en çok bilinen sözse Nesim’in söylediği sözdür: “Sorma be birader mezhebimizi biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır.”

Anadolu’nun taşından toprağına, havasından suyuna etki etmiş olan bu kadim yolda, yol alınırken zaman içinde bazı ayrılıklar yaşanmıştır. Bugünde izleri görülen bu ayrılıkların zaman içinde çıkış nedenleri kayboldukça anlaşılmaları da zorlaşmıştır. Bazen pat diye sorulur, Alevi, Kızılbaş, Bektaşi ya da Babagan kolu nedir, Çelebi kolu ne demek bu ayrılıklar nerden kaynaklanır, aralarında ne fark vardır diye, sorulura yanlış bir bilgi vermemek için susarım. Çünkü bunlar tarihsel süreçleri bilinmeden anlaşılamazlar…

Tarihsel olguların iyice anlayıp bunların bazı hassasiyetlerini bir birine karıştırmamak için, bunların tarih içindeki oluşum sürecini, bunların hangi tarihsel koşulların zorlaması sonucu oluştuğunu, bu olgunun gün yüzüne çıktıktan sonra toplumu nasıl etkilediğini, en olgun aşamaya nasıl geldiğini ne zaman etkisizleşip kaybolduğuna incelemek gerekir. 2

Bu ayrılıklar incelendiğinde görülecektir ki, tabandaki halk içinde gelişen bu akımlara, devletin müdahale edip bunları denetim altına almaya çalışması sonucu bu ayrılıklar çıkmışlardır. Tabandaki siyasal eğilimler ya da dini akımlar gelişip kitleselleşince, devlet bunları denetimine almaya çalışır, devletin denetimine giren akımların yapısında köklü değişiklikler olur, bu da ayrılıkları doğurur. Bunun bilinen en çarpıcı örneği üç yüz yıl devletin ezdiği Hıristiyanlığın, devletle birleşip onun denetimine girmesiyle geçirdiği değişimdir. Bu Ortaçağ karanlığının çökmesine, engizisyon döneminin başlamasına sebep olmuştur. “Anlatılan seninde hikayendir3 hesabı toplumsal hareketlerin bilinçli – akıllı önderleri bundan gerekli dersleri çıkarmaya çalışmışlardır. Örneğin işçi sınıfını örgütlemeye çalışan önderlikler bu endişelerini açık aleni tartışmışlardır4.

Ülkemizdeki Aleviler içinde bir ayrılığın yaşandığı ayan beyan ortadadır. Peki, bu nedir, nasıl anlaşılmalıdır nerelerden kaynaklanmaktadır diye düşünenler vardır. Bunu anlayıp anlatmaya çalışmalıyız. Anadolu’da, devletten özerk olarak gelişen en kadim halk hareketi olan Aleviliğin, bu yapısının bozulup Diyanet İşleri Başkanlığı benzeri bir kurumla devletinin çatısı altına alınmasını, Alevilerin Dini önderleri – din adamı olan DEDELERE devletin maaş vermesini isteyenlerle buna karşı olanlar arasında bir ayrılık yaşanıyor. Görülen bu. Bu konuda AİHM’e (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne) yapılan bir başvuru ile bunun tarihsel bir benzerini kısaca inceleyip bu gelişmelere dikkat çekmek istiyorum.

DSCF1429

Bilindiği gibi Sayın İzzettin Doğan’ın kurduğu, kısaca Cem Vakfı diye bilinen Cumhuriyetçi Eğitim Vakfı Alevilerin devlet bünyesine alınmasının mücadelesini veriyor. Geçtiğimiz günlerde bu istemle AİHM bir başvuruda bulundular.

Bu haber önce televizyon haberi olarak, sonrada CEM Vakfının yarı resmi yayın organı olan habercem web sitesinde duyuruldu. Haberi orada olduğu gibi buraya aktarıyorum:

Aleviler AİHM’e gidiyor”

“Cem Vakfı Genel Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan, Alevilerin anayasal taleplerinin karşılanması için bugün Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuracaklarını söyledi.

Prf. Dr. İzzettin Doğan, düzenlediği basın toplantısında, hukuk sisteminde din hizmetleri kavramının, kamu hizmeti olarak düşünüldüğünü ve anayasal düzende de bu şekilde yer aldığını belirtti. 

Cem Vakfı Hukuk Komisyonu tarafından Başbakanlık aleyhine 2005 yılında, “Alevi vatandaşlara din hizmetlerinin kamu hizmeti olarak sunulması, cemevlerinin resmi ibadethane statüsünde sayılması, inanç önderlerinin kamu görevlisi olarak istihdamı ve bu hizmetlerin verilebilmesi için genel bütçeden pay ayrılması” taleplerini içeren bir dava açıldığını hatırlatan İzzettin Doğan, önce İdare Mahkemesine giden davanın reddedildiğini, bu ret kararının Danıştay tarafından da onandığını dile getirdi. 

“Türkiye’de iç hukuk yolları tükenmiş olduğu için haklarımızı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde arayacağız. Bugün, Alevilerin anayasal taleplerinin karşılanması için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvuracağız. Biz bu hakkı referandumdan önce, bugün kullanıyoruz. Hükümetin hazırladığı anayasa değişikliği paketinde, Anayasa Mahkemesine kişisel, bireysel başvuru hakkı tanınıyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince, yurttaşların böyle bir hakkı kullanması, iç hukuk yollarına yeni bir hukuk yolunun eklendiği anlamı çıkartabilir. Hukuken mümkündür ve doğrudur. 12 Eylülde referandum sonucunun ‘evet’ çıkması durumunda, biz bu hakkımızı kullanmaktan yoksun kalabilirdik. Yani mahkeme bize, savunma olarak Anayasa Mahkemesini de tüketin ondan sonra başvurunuzu değerlendirmeye alalım diyebilirdi.” 

Cem Vakfının basın bürosunda görevli olan sayın Ayhan Aydın da konu ile ilgili yazdığı bir yazıda haberi şöyle duyuruyor:İzzettin Doğan, Aleviler’in dava konusu olan isteklerini, “Alevi vatandaşlara din hizmetlerinin kamu hizmeti olarak sunulması, Cem evlerinin resmi ibadethane statüsünde sayılması, inanç önderlerinin kamu görevlisi olarak istihdamı ve bu hizmetlerin verilebilmesi için genel bütçeden pay ayrılması” diye sıraladı…

Sayın İzzettin Doğan’ın ülkemiz için böyle bir istekle AİHM başvuruda bulunmaya karar verirken, kimlerle konuştu, kimlere danıştı, kendi kendiyle ne kadar tefekkürde bulundu bilemem, ama bizler, başta Demokratik Alevi Örgütlülüğü olmak üzere yolun diliyle bunu sorup sorgulayıp konuşmalıyız.

Kafamdaki soru şu: AİHM, bu davayı Avrupa hukukuna göre karar verirde reddederse ne olur, yok Avrupa Hukukunu göz önüne  almaz da, Türkiye’nin kendi iç hukukuna göre karar alırsa ne olur. Bizleri, ülkemizi, ülkemizdeki laiklik mücadelemizi bu nasıl etkiler.

Ancak bu bir hukuk davası değildir. Bu insanlığa çok acılar vermiş toplumsal yapısının tümünü ilgilendiren politik bir davadır, Avrupalı bunu hepimizden iyi bilir; bu dinle devletin bir birleriyle birleşip birleşmemesi konusudur. Bu laiklik mücadelesinin özüdür.

Hıristiyanlık; Roma imparatorluğunda kölelerin, en alta kalıp ezilen tabakaların dini olarak doğmuştur; ezilenlerin vicdanını rahatlatan, bu dünyada çektiklerinin hesabının öte dünyada mutlaka sorulacağı inancına dayanır5. Bu anlamda Hıristiyanlık o günün vicdansız toplumunun vicdanıdır, ruhsuz dünyalarının ruhudur; ezilen acı çeken alttaki tabakaların bu çektiklerinin hesabının öte dünyadaki ilahi bir adaletle mutlaka hesabının sorulacağı inancını onlara vererek bu acı çeken insanların gönüllerine su serper. Onları böylece rahatlatır6. Üç yüz yıl devletin (Roma İmparatorluğunun) ezdiği, kovuşturduğu, gizliden gizliye sürdürülen bu din doğuşundan -yaklaşık olarak- üç yüz yıl sonra devletle anlaşır, Roma İmparatorluğunun devlet dini haline gelir. Ezilenlerin örgütü olarak doğmuş olan Hıristiyanlık bundan sonra, ezenlerin hizmetinde devletin bir baskı gücü haline gelir. Orta Çağ karanlığı denilen Engizisyon dönemi bunun ürünüdür, buradan doğup gelişir.

Bundan sonra insanlık din ile devleti birbirinden ayırmak için mücadele vermeye başlar. Bugün aydınlanma dediğimiz dönemin ürünü olan Laiklik denilen sistem işte birleşen bu iki gücün, dinle devletin tekrar birbirlerinden ayrılmasından doğar7. Avrupa bunu başarıp, bu günkü aşamaya gelmek için çok acılar çekip çok mücadeleler vermiştir…

bv
Anadolu toprağında dinle devletin birleşmemesi mücadelesi yeni değildir. Anadolu’da bugün yaşayan Alevilik özünde bu mücadelenin bir ürünüdür. Şimdi kısaca bunun öyküsüne bakalım. Bu mücadeleleri bir de bu gözle gözden geçirelim.

Bilindiği gibi, Osmanlı imparatorluğunun kurumları, kendine örnek aldığı Bizans’ın kurumlarına benzerdi. Bizans’ta olduğu gibi Osmanlı’da din Padişahın emrindeydi. Zıll-ullah fi-l -âlem (Allahın yeryüzündeki gölgesi) diye anılan Padişah, aynı zamanda Halife sıfatını da taşıdığından, Şeyhülislam’ı atadığı gibi ona emrettiği karaları da aldırıyordu. Zaten Sünnilik dini, bir sistem olarak Emevi devletinin emrinde, onun kuluçkasında doğmuş orada gelişmesini tamamlamış bir dini ekoldü; bu yüzden orda hiçbir sorun olmadı. Osmanlı Devletinde, Allahın arz (yer) üzerindeki gölgesi olan Padişah ne buyursa o hemencecik dininde buyruğu oluveriyordu.

Osmanlı Devleti 1516’dan sonra, bütün Anadolu’yu istila etmeye başladı.8 Suluca Kara Höyük Köyünün (yani bugünkü Hacıbektaş’ın) de içinde olduğu Dulkadiroğluları beyliğini de zorla, kanlı bir şekilde istila edip9 oraya da hükmetmeye başladı. Hacıbektaş Dergâhı Dulkadiroğlu Beyliğinin sınırları içinde üç yüz yıldır gelenekselleşmiş bir yaşam sürdürüyordu. Osmanlı Devleti, Dulkadiroğlu Beyliğini İstila edince, Dulkadiroğlu Beyliğinde faaliyetlerini sürdüren Hace Bektaş Tekkesinde yaşayan Aleviliğin gelenekselleşmiş işleyişini de bozup, kendi sistemini oraya da dayatmak istedi. İşte sorunda tam buradan çıktı.

Osmanlı orayı, yani Hacıbektaş Dergâhını yöneten postnişinliği, tıpkı Sünni dinini yönettiği gibi yönetmek amacıyla, Hacıbektaş Dergâhına postişin olması için, Kanuni Sultan Süleyman’ın kaynı Server Paşa’nın10 adını değiştirip Sersem Ali Baba yaparak oraya gönderdi. Server Paşa, Hacıbektaş’a ilk geldiğinde Şah Kalender Çelebinin gücü karşısında ondan çekinip ilçeyi terk etmek zorunda kaldı; yani Şah11 Kalender Çelebi12 köylerinden onu kovdu13. Sonra Şah Kalender Çelebi huruç eylemi başladı; bu huruç eylemi 1528 de kanla bastırılıp Kızılbaş direnişi susturulunca, bir müddet sonra Sever Paşa yeniden Hacıbektaş köyüne gelip oraları – yani Hacıbektaş Dergâhını, oradaki kurumları vs.- Osmanlı Devleti adına işgal edip ele geçirerek, oradan Kızılbaşları yönetmeye çalıştı.

Kanuni’nin Kaynı, Server Paşanın, Suluca Kara Höyük’e yeniden gelişinin tarihi, bu aynı zamanda Kızılbaşlıktaki iki başlılığın, bölünmenin de başlangıç tarihidir, bunun 1551- 1552 yılları olduğu konusunda fikir birliği vardır14. Konuya vakıf olanların gayet iyi bildiği gibi, Kanuni Sultan Süleyman’ın kayın biraderi olan, zat-ı muhterem Server Paşanın Kızılbaş süreğince bilinen adı Sersem Ali Baba’dır. Sersem Ali Baba, Suluca Kara Höyüğe, Balım Sultan’dan hemen sonra15 gelmiş ama Şah Kalender Çelebi sağ iken, onu gücü karşısında orada tutunamayıp geri gitmiştir.16 Sersem Ali Baba’nın Şah Kalender Çelebi katledildikten sonra, Suluca Kara Höyüğe (Yani Hacıbektaş’a) bu ikinci gelişiyle Kızılbaşlıkta yeni bir dönem yeni bir baş doğmuştur; böylece Suluca Kara Höyükte, Osmanlının atadığı Dede Baba denen Alevilere bağlı olanlarla, eski geleneği sürdüren Çelebilere bağlı olan Kızılbaşlık geleneği dönemi doğup yaşamaya başlamış. Şehirlerdeki tekkeleri devlet denetimine almak daha kolay olduğundan, Sersem Ali Baba’ya bağlı mücerret dervişler daha çok şehirlerde etkin olmuşlar, Osmanlının erişemediği dağ köylerinde ise eskiden olduğu gibi Çelebilere bağlı sürek etkinliğini sürdürmüş. Bu farklılığı iyice anlayamayan, ya da bunu Osmanlının bu tutumuyla izah edemeyen kimi yazarlar –Fuat Köprulüden bu yana- bu ayrılığı “Şehir Aleviliği”, “Köy Aleviliği” gibi adlandırdıkları olmuştur ama konun özü benim dediğim gibidir, bu bilimsel-materyalist tarih anlayışına göre de böyle yapılmalıdır.

Kanuni’nin kaynı Server Paşanın, Sersem Ali Baba lakabıyla tanınan zatın Hacıbektaştaki Pirevine gelip yerleşmesiyle başlayan Alevilikteki bu bölünmeye çoğunlukla Bektaşilik ya da Bektaşiliğin Babağan kolu da denir17; Bektaşi Kızılbaş ayrımı ya da Köy Alevi’si Şehir Alevi’si tabirleri de özünde bu bölünmeyi kasteder.

Bu tarihten sonra bu yolun çilekeşleri olan Çelebiler evlerine çekilerek, kendilerine bağlı olan Alevileri- Kızılbaşları yer altından gizliden gizliye yönetmişlerdir. Bu dönemde yeni kurumlar yeni ilişkiler doğmuştur. Burada yeri gelmişken vurgulayalım ki Çelebililiğin yasaklanması, 192518 yılından çok öncelere dayanır, bu ilk defa bu zamanlarda başlamıştır.

Mücerret dervişler denilen Babağanlarla, Osmanlıdaki devletin emrindeki din, devletin emrindeki din adamı geleneği Kızılbaşlık içinde böylece başlamış oldu. Bu dönem birçok şeyin harcı merç içinde kalıp, birbirine karıştığı ilginç günlerin yaşandı bir dönemdir. Bu dönem iyice bilince çıkarılmadan Kızılbaş tarihi anlaşılamaz. Nefeslerde kim niye, ne demiş o bile anlaşılamaz. Bugüne kadar hem Şah Kalender eylemini, hem de Pir Sultan’ın ipe gidişini yazanlar, bunları anlatanlar, buradaki en önemli olguyu gözden kaçırdılar.

Bu olgu şuydu, Osmanlı istila ettiği kimi Akkoyunlu Devletine bağlı, kimi tamamen özerk bir yapıdaki bu beyliklerde yaşayan halka, kendi sistemini dayattı, bu topraklarda yaşayan halksa buna direndi. Kızılbaşlık işte bu tarihi direnişin adıdır, bu direniş bazen Şah Kalender hurucunda olduğu gibi, suyu yüzüne çıksa da çoğu zaman kendi iç dünyalarında sürüp gitti. Kızılbaşlar Osmanlının gücünü kırıp yok edemeyeceklerini anlayınca, kendi iç dünyalarına, kendi köylerine çekilip kendi kendilerini yönettiler. Her Kızılbaş köyü, Osmanlıyı kendi devleti saymayan, onu dışlayıp kendi kendini bir devlet gibi yöneten, bunun için kurumları olan, kendi hukukunu uygulayan, kendi salmasını salan (yani vergisini toplayan) yapılardı. Kızılbaşların bu köy yaşantısına “devlet olmayan devlet19” dense yeridir.

Kızılbaş geleneğinde bu olgunun gelip düğümlendiği yerse Hacıbektaş Postnişinini kimin olacağıydı. Kızılbaşlar bunu gelenekselleşmiş bir yapı içinde Hünkârın Hakk’a yürüyüşünden (tahminen 1270 yılından) bu yana Kadıncık Ana’nın sulbünden gelen Çelebiler denilen aileden seçiyorlardı, Osmanlı Hanedanları ise bunu kendiler atamak istediler. Osmanlı Hanedanlarının bu amaçla buraya ilk gönderdiği kişi Sersem Ali Baba diye bilinen Kanuni Sultan Süleyman’ın kaynı Server Paşa’dır. Alevi yolundaki ilk yol ayrılığı olan Babagan-Çelebi ayrılığı işte böyle doğar.

İşte Pirim Pir Sultan, Kızılbaşlıktaki bu yeni gelişmeler karşısında, Erdebil’den Rum’a (bugünkü adıyla Sivas ellerine) gelip, bu mücadelede devlet adamına güvenilmemesi gerektiğini, Çelebilerin haklı olduğunu, bu yoldan, bu uğurdan, bu Sürekten ayrılınmaması gerektiğin söyleyip, bunun mücadelesini verip halka bunu anlatırken bir ihbar sonucu yakalanıp asılmıştır20. Bunu anlattığını sandığım bir deyişinde O şöyle der: “Urganım çekildi sığındım dara / Üstüme döküldü ağ ile kara / Muhbirin üstünde çıralar yana / Erler Mürvet edin ben gidiyorum. 21

Pir sultanın nefeslerindeki dram bunu yansıtır, Onun “Bugün üç dostumun ağzın (nabzın) sınadım can feda yoluna der bulamadım” ya da “Yorulan yorulsun ben yorulmazam22 diye yakınması, ta Tuna boylarında, Kızıldeli Dergâhı civarlarında bunun kavgasını vermesi buralardan bize nefesler söylemesi bundan dolayıdır. Bu süreç bilinmeden, Pir Sultan da anlaşılamaz onun nefesleri de iyice anlaşılamaz çünkü o bu dönemin bir mahsulüdür.

Fuad Köprülü “Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar” adlı kitabında, o zamana kadar, Türk dilinde eşi benzeri olmayan bir şiir geleneğinin kurucusu olarak Yunus Emre’yi anlatırken şöyle der: “… her şahsiyet, hattâ Yunus Emre gibi ibtidâi ve işlenmemiş bir lisâna rûhun his inceliklerini samimiyetle yaşatacak ilâhi bir mâhiyet veren dahîler bile, mutlakâ sosyal çevrelerinin mahsûlüdürler.23 Bu yaklaşım Yunus Emre için olduğu kadar Pir Sultan içinde geçeridir. Bu dönem anlaşılamazsa, Pir Sultan’ın yaşadığı sosyal çevre bilinmezse, Pir Sultan’ın siyasi işlevi de, niye ipe çekildiği de, nefesleri de anlaşılamaz.

Pir Sultan bir nefesinde şöyle der:

“Sakın ey sevdiğim naşiden sakın
Erenler şaşırmaz attığı okun
Irak yerler bize hem oldu yakın
İki atlayıp birde düşemem m’ola”
24

Naşi, ileri gelen, yeniden oluşan, gelişmekte olan anlamlarına geliyor. Bu dönemde yeni olan, yeni gelişen, Sersem Ali Baban’ın başlattığı Dede Babalıktır; bunlara mücerret dervişler dönemi de denir. Bu dönemde inkâr edilen şeyse Kadıncık Ananın çocuklarının Hünkârın da çocukları olduğudur. Postişinin buradan seçileceği geleneğidir. Pir Sultan “İnkâr bir gün paralanır”, “Sakının sevdiğim yeni oluşandan sakının” derken Kızılbaş geleneğindeki, üç yüz yıldır inanılan şeyin inkâr edilip Osmanlılarca yeni bir şey dayatılmasını kastetmektedir.

Burada şunu da üzerine basa basa vurgulamalıyız: Kızılbaşların dilinde yani Alevi edebiyatında Çelebi, Çelebizade sözcüğü bir ünvandır; Hünkârla Kadıncık Ananın sulbünden gelen sülaleyi anlatır.25 Pir Sultan çok bilinen başka bir nefesinde şöyle haykırırken bu atmosfer içinde inkâr edilen Çelebilere olan bağlılığını vurgulamaktadır.

“Pir Sultanım Çelebiye
Eyvallahım var Veliye
Yol oğluna yol diliyle
Yolun sırın soran gelsin”

Pirimiz Pir Sultan’ın dilinde inkârcılık bu yüzden suçtur. Yolumdan, ikrarımdan dönmem diye kastettiği serini verip dönmediği yolu işte bu yoldur.

Kızılbaş geleneğinde Hace Bektaş Vilâyet-Namesindeki, Bostancı babanın gammazcıyı (İhbarcıyı) öldürmesiyle kuru ağacın yeşermesi yani günahların bağışlanması söyleminden 26 sonra, devlete, devlet adamına karşı en katı söylem bu dönemde bu yüzden doğmuş, bu yüzden yaratılmıştır.

Ol hikâye öz olarak şunu anlatır: Pir Sultan’ın bir taraftarı, bir seveni, bir müridi olan Hızır devlette görev almak için Pir Sultan’dan himmet ister; “Pirim himmet eyle de devlet hizmetine girip orada yükseliyim” der. Pir Sultan ona derki “Hızır, Hızır, aklını başına al, madem istiyorsun sana himmet eyleyim ama unutma ki bozuk düzende düzgün çark olmaz, sen gider o devlet katında görev alırsın ama günü gelir o devlet için beni bile astırırsın.” Sonunda Pirin dediği gibi olur, bozuk düzenin düzgün çarkı olmak isteyen Hızır gelir devleti için Pirini astırır.

Şimdi burada bu olayın, bu öykünün asıl nedenini, yani hangi tarihi koşulların bir sonucu olarak yaratıldığını iyice anlamaya çalışmak gerekir. Ama bunu yapmayıp Hızır’ın memleketi nereydi vs diye araştırmaya kalkışmak tarihi anlamamak demektir. Bizim her şeyden önce, bu geleneğin bu söylemi yaratmaya neden ihtiyaç duyduğunu, o günün tarihsel koşullarında bunun neyi anlattığını, somut olarak anlamamız gerekir. Burada “kızım sana diyorum gelinim sen anla”27 hesabı Hızır Paşa için söylenen sözlerle aslında, bir devlet adamı olan Sersem Ali Baba’yı yani Kanuni’nin kaynı Server Paşayı kastetmektedir, kıssadan hisse bu hikâyeden alınacak ders budur. Bu böyle biline28.

pir_sultan_by_fengo

Burada yeri gelmişken, Pir Sultanın kişiliğinin daha iyi anlaşılması için onun konumu ile ilgili bir iki şeyi daha söylemek istiyorum. Bu zamana kadar Pir Sultan Banaz’da yaşayan sade bir köylü gibi anlatıldı. Hâlbuki o bir yolun, bir tarikatın yoluna serini koymuş o yolun bir ulusuydu; O bir nefesinde de bunu anlatırken “Ben bir yol oğluyum yol sefiliyim, bende bu yayladan Şaha giderim” diyordu. Şimdiye kadar Pir Sultan’ın Safevî dünyasındaki, Erdebil’deki konumu, yaptıkları görülemedi. Bu taraf yani Urumdaki olaylar anlatıldı ama o taraf görülemedi, gaipte kaldı. Burada bu konuyla ilgili de bilgilerimizi kısaca gözden geçirelim.

Safevi Dergâhının, Pir Sultanı bildiğini onların hazırladığı en önemli eserlerden biri olan, Şeyh Safı Buyruğu diye de bilinen “Menâkıbu’l – Esrâr Behcetü’l – Ahrâr” adlı kitapta Pir Sultan’ın iki nefesi olmasından biliyoruz.29 Ali Haydar Avcı da kitabında “Şah Tahmasp’ın Anadolu’ya yürüyüşü sırasında halifeleri arasında Rumlu (Sivaslı) Pir Sultan Halife adında bir halifenin adı geçmektedir. Adı geçen bu halifenin Banazlı Pir Sultan Abdal olabilir mi?” diye soruyor.30 Ancak Pir Sultan’ın oralarda neler yaptığı ile ilgili bu güne kadar bir bilgimiz yoktu. Erdebil Dergâhı çevresinde (Safevi devleti zamanında) Pir Sultan ne türden görevler alırdı bu konuda bu güne kadar bir bilgimiz yoktu. Bunu Rumlu Hasan’ın “Şah İsmail Tarihi” diye dilimize çevrilen “Ahsenü’t Tevârih” adlı ünlü eserden öğreniyoruz. Rumlu Hasan, kitabın iki yerinde, bizim Pir Sultan’ımız olduğunu sandığım31 bir kişi hakkında şöyle bilgiler veriliyor, oradan okuyalım.

Örneğin: 1513/1514 yıllarında Horasan olayları anlatılırken şöyle deniyor:

“… Çatışma sırasında üstünlük bayrağı taşıyan ordunun öncü güçleri Rumlu Piri Sultân, düşman yakan gazilerin tamamıyla birlikte Serafraz Bağı’nda çatışmaya katıldılar ve o kötü talihlinin adamlarından yaklaşık üç yüz kişiyi öldürdüler. …”32

1521/1522 yılının olayları anlatılırken de şöyle deniyor:

“… Gaziler kaleyi sağlamlaştırmaya uğraştılar. Rûmlu Piri Sultân, Rumlu Halifesi Sûfileriyle Irak kapısın, Emir Yusuf oğlu Emir Muhammed de Melik kapısını korumaya aldılar.”33

Görüldüğü gibi bizim için “Gayip erenlerden” olan Pir Sultan “Gözlüye gizli yok” diyen Erdebil dünyasında gayet iyi biliniyormuş. Böyle görevler üslenip böyle işler yapmış.

Burada bir kuşkuyu dile getiren şu soru sorulabilir: Acaba burada adı geçen “Rûmlu Piri Sultan” bizim Pir Sultan(ımız) mi? Benim bundan kuşkum yok. O zamanın dilinde Rumlu sözü Sivaslı anlamında kullanılıyordu. Gerçi Aksak Timur namıyla bilinen Timur’un, Yıldırım Beyazıt’ı yenince esir aldığı otuz bin kişiyi bağışladığı Edebil şeyhinin, bu esirleri yerleştirdiği yöreye de Rum, burada yaşayanlara da Rumlu ya da “Sufiyani Rumlu” deniyor34 ama burada anılan Rumlu, Sivaslı olsa gerekir. Pir Sultan’ın Safevilerle ilişkisinin olduğunu, oraya gittiğini gösteren birçok nefesi var. Pir sultanın nefeslerinin toplandığı kitaplar okununca bunlar zaten anlaşılıyor.

Pir Sultan bir nefesinde mahlasını bile pirinin verdiğini şöyle söylüyor:

“Pirim bana bağışladı ismimi
Deftere yazıldım bir han içinde
Oniki kapılı şehre uğradım
Yedi derya geçtim bir gün içinde”35

Pirimiz Pir Sultan tam bir yol oğlu. Yola girmiş, yol oğlu kâmile yoldaş olmuş, ikrar verip ikrarında durmuş, nice canlar ile didar görüşmüş, muhabbet eyleyip candan sevişmiş, yoldaşlarına yol diliyle yolun sırrını sormuş bir kâmil kişi. Üstüne yol uğramış, Urum’da yolun bozulmasına karşı mücadele etmesi gerekiyormuş, gelip Urumda bu mücadeleyi verirken bir tuzağa düşürülüp, bir ihbar sonucu yakalanmış yolundan dönmesi karşılığı serini bağışlamayı önermişler buna tenezzül bile etmemiş birisi. Şimdi ihbar edilip tuzağa düşürülmesiyle ilgili iki nefesini anarak bu sözü bağlayalım.

Banaz’dan sürdüler bizi Sivas’a
Erler himmet edin ben gidiyorum
Garipçe canıma kıldılar ceza
Erler himmet edin ben gidiyorum.

Gidi kâfir gelir dedim imana
Kuzular ağlıyor hem yana yana
Getirip de hapsettiler zindana
Erler himmet edin ben gidiyorum.

Baktı didelerim yoldan kalmadı
Güzel Şah’a gelir dedim gelmedi
Pirimizden bize himmet olmadı
Erler himmet edin ben gidiyorum.

Urganım çekildi sığındım dâra
Üstüme döküldü ağ ile kara
Muhbirin üstünde çıralar yana
Erler mürvet edin ben gidiyorum.

Pir Sultan Abdal’ım belim büküldü
Aktı gözüm yaşı yere döküldü
Âhir urgan boğazıma takıldı
Erler mürvet edin ben gidiyorum36

Burada açıkça görüldüğü gibi bir muhbirden yakınıp ona beddua ediyor. Şu nefesinde de tuzağa düşürüldüğünü söylüyor:

Aşığın başına gelmez hal olmaz
Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin
Sende bende deyu sual olunmaz
Ulaş yetiş pirim İman Üseyin

Erenler basmamış yerlere yüzü
İletüp çamura çiğnetme bizi
Yarın bun deminde isteriz sizi
Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin

Aşık olan aşık dardan ayrılmaz
Taki Naki seven aşık yorulmaz
Talip bunalmazsa piri çağırmaz
Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin

Bir hal ile biz onlara katıldık
Kemlik ile dışarıya atıldık
Bir münkirin tuzağına tutulduk
Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin

Pir Sultanım daim düşmektir işi
Yol yol oldu akar çeşmimin yaşı
Oniki imamın serçeşme başı
37
Ulaş yetiş pirim İmam Üseyin38

Uzun lafın kısası, demem şu ki Kızılbaşlığın devletin emrine verilmesi yâda devletin emrine alınması çabası yeni değildir. Bunu tarihi Osmanlının Anadolu coğrafyasını 1516 -1517 den sonra tamamen ilhak edip istila etmesiyle, buralara kendi sistemini dayatmasıyla beraber başlamıştır. Bu dönemde yoldan sapıp, Hünkârın zaten evladı yoktu, biz Osmanlının atadığı kişinin de (yani Sersem Ali Babanın’da) peşinden gideriz diyenlere mükâfatlar verilmesi, 1550 den sonra Osmanlının “Nakibu’l Eşreflik” kurumunca yapılmıştır39. Osmanlı Devletinin Nakibu’l- Eşraflık makamının Dede ocaklarına verdiği Şecerelerine bakınız hep bu tarihten sonradır. Bunlar hiç tesadüf değildir40. O zamanlar Alevilerin dinini, Alevi din adamlarını devletin tebaası yapmayı Osmanlı başaramadı, o zamanlar dedeleri Osmanlının dedesi Osmanlının kapıkulu41 yapamadılar şimdide yapamazlar. AİHM buna olur verse de bu olmaz bu böyle biline. Olmayacak dualara âmin demek bizlerin işi olmadı, olamaz da.

Aslında şöyle dense yanlış olmaz, Çelebilerin Babaganlık diye bilinen eğilime karşı yürüttüğü mücadele, bu uğurda yürürken Pir Sultan’ın ipi göğüslemesi bir anlamda bu çağın çağdaş laiklik mücadelesidir. Eğer Kızılbaşların bu direnci olmasaydı şimdi Alevilik de Osmanlının sistemi içinde kirlenip tanınmaz bir hale gelmiş olacaktı. Bu yüzden, Anadolu’nun bu kadim yolundaki ayrılığı bunun için verilen mücadeleleri bugünün laiklik mücadelesiyle birlikte anmak gerekir. Bu mücadeleler verilip bu bedeller ödenmeseydi eğer şimdi uğruna mücadele edilecek bir şey elde kalmamış olacaktı; unutmayın ki ülkemizde az buçukta olsa bir laiklik varsa bu aksak topal da olsa biraz yürüyorsa eğer bu bu topraklardaki Kızılbaşlar sayesindedir. Bu gün ülkemizdeki az da olsa var olan laiklik bu kazanımlar üzerinde durmaktadır. Geçmişin mücadelesi böyle okunmalıdır. Bugün Alevileri devlet bünyesine alıp Sünnileştirin bu ülkedeki laikliğin dayanakları çöker. Bu yüzden Cem Vakfının Aleviliği devlet bünyesine alma isteği onların niyetlerinden bağımsız olarak hayinane bir istektir. Bu iyi okunmalıdır. “Şeytan ayrıntıda gizlidir” sözü belki bunun için söylenmiş harika bir sözdür…

Biz şimdi baştaki güncel konumuza gelip şunu tartışmalıyız.

Aleviler adına bir gurup insanın AİHM başvurup Alevi din adamları konumundaki Dedelere genel bütçeden maaş verilsin talebiyle başlayan mücadele yeni değildir. Yukarda anlatıldığı gibi tarihsel bir geçmişi vardır. Bu Avrupa’da büyük mücadeleler verilerek birbirinden ayrılan dinle devletin yeniden birleştirilmesi çabasıdır. Avrupa’nın yaptığı bu hatayı önlemek için Kızılbaşlar 1550 yılından buyana mücadele etmektedirler, bundan sonrada edeceklerdir. Bundan kimsenin şüphesi olmamalıdır.

Bence referandum dolayısıyla tartışılmayan bu konu enine boyuna konuşulmalıdır. Bu çaba hem Türkiye’yi, hem de Türkiye’deki Aleviliği nereye götürür bu iyice konuşulmalıdır. Bence Türkiye’nin en kitlesel Alevi örgütlülüğü olan ABF bu mahkemeye müdahil olmak için AİHM başvurmalıdır.

Saygılarımla.

tfkAli Rıza Aydın, 19 Eylül 2010. Londra

 

1 Derviş Mehemmet Divanı, Merdiven Köy Şah Kulu külliyesi yayını 2.baskı 1993 sayfa 34

2 Tarihsel olgulara böyle yaklaşılmasını, Lenin’in 19 Temmuz 1919 da Svertlov Üniversitesinde verdiği Devlet Üzerine adıyla yayınlanan konuşmasına borçluyum. O kısaca şöyle diyordu: “ Bir sosyal bilim meselesinde, çatışan fikirlerin çeşitliliği ve detaylarının çoklu arasında kaybolmamak ve probleme en doğru şekilde yanaşıp çözebilmek için en güvenli metot, yani bilimsel incelemenin en önemli şartı, söz konusu meselenin tarih içindeki temel gelişimini göz önüne almaktır.” V. İ. Lenin, Semce yazılar. MAY yayınları üçüncü baskı 1976 sayfa 47. Lenin burada verdiği iki konferansı da önemserim; diğeri eğitim konusunun incelendiği “Gençlik Birliklerinin Görevleri” adını taşır.

3 Marx Kapitalde o dönemin en gelişkin kapitalist ekonomisi olan İngiltere’yi inceler, sonra dönüp kendi ülkesi Almanya’ya “Anlatılan seninde hikâyendir” der; çünkü gelişince bir gün oda öyle olacaktır.

4 Stalin, Enver Hoca, Polpot dönemlerin sergilediklerine bakınca bu kaygılarının yersiz olmadığı görülür.

5 Arabistan’da daha çok köle sahiplerinin dini olarak doğup Hudeybiye anlaşmasından sonra hızla köle sahiplerinin denetimine giren dini anlayış için bunu ne kadar söyleye biliriz bilmiyorum.

6 Konu için bakınız Karl Marks’ın: “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi”nin “Giriş” bölümü “Din Üzerine” adlı derleme kitabı sol yayınları sayfa: 38

7 Bu tamı tamına yadsımasının yadsımasıdır, diyalektiğin bir bileşeni olarak okutulabilir.

8 O zamana kadar buralar Şah İsmail’in babasının dayısı, kendinin de dedesi olan Uzun Hasanın Akkoyunlu devletine bağlıydı. Uzun Hasan Şah İsmail’in dedesi Şey Cüneyt’e bacısını vermiş bu evlilikten doğan Şah İsmail’in bası Şeyh Haydar’a da kızını vermiş. Konu için Walther HINZ’ın “Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyt” adıyla dilimize çevrilip Türk Tarih Kurumunca yayınlanan kitabın mutlaka okunmasını öneriyorum. Ayrıca bu toprakların Osmanlılarca istilası sırasındaki durumu için Halil İnalcık’ın “Devlet-i’Âliyye” adlı eserinin Kızılbaş Ayaklanmaları ile Şah İsmail ve çaldıran savaşı bölümlerine bakınız, sayfa 134-135, 138-139-140

9 Bakınız: Rumlu Hasan, Şah İsmail Tarihi, Ardıç yayınları 2004 sayfa 191. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, ANADOLU BEYLİKLERİ, TTK yayınları 5. baskı sayfa 173, Halil İnalcık Devlet-i Âliyye, İş Bankası yayınları 1. cilt sayfa138–139-140, 134-135

10 Şevki Koca, Cem Vakfı Yayınlarından çıkan “BEKTÂŞİLİK VE BEKTÂŞİ DERGÂHLARI” adlı kitabında şöyle diyor: “Sersem Ali Baba Kanuni Sultân Süleyman Han’ın zevcelerinden Mâh-ı Devran Sultanın ağabeyidir. Asıl ismi Server Ali Paşa olup Kanuni’nin vezir-i azamlarındandır. Enderun’da yetişmiş bir devşirmedir. Acemi oğlanlığı esnasında Bektaşiliğe intisab etmiştir. Mürşidi Balım Sultandır. Muhtemel Kalenden Çelebi İsyanı’nda tarafsız kalabilmek amacıyla veziriazamlık görevinden sarfınazar ederek Pîrevi’ne yerleşmiştir. … Hicri 927 (M. 1520) Hacıbektaş İlçesi Pir Evi Postnişinliği’ne atanır. Bektâşi kültürü boyunca dedebaba mahlâs-ı şerifini ilk kullanan tarikat şeyhi Sersem Ali Dedebaba’dır. … Kalender Çelebi’nin Huruc-u Alel Sultân etmesinden ürken patişâh, dedebaba ile organik bağı olan Yeniçeri ordusu üzerinde mutlak etkisini sürdürebilmek amacıyla, ikinci eşi Hürrem Sultân’ın önerisi ile Kanuni üzerinde etkinlik sağlayıp Mâh-ı Devran Sultân’ı gözden düşürmüştür. Pîrevini kapatır ve Sersem Ali Dedebaba’yı dönemin Yunanistan sırırları içinde bulunan Vardan Yenicesi’ne zorunlu ikamete içbar eder” Sayfa. 290. Sersem Ali Dedebaba ile ilgili Badri Noyansa şu bilgiyi verir: “Dergâh-ı Pîr’de 958-977H (1551-1969M) yılları arasında 19 yıl Dedebaba’lık yapmıştır. Mîr-i Mîrâ (Beylerbeyi- Paşa) rütbesinde bir kişi imiş. Onun “Sadr-ı a’zam olduğunu” yazan kaynaklar var ise de, bu yanlıştır. … Kanûnî Sultan Süleyman’ın nikâhlı ilk karısı M’ah-ı Devrân Sultan’ın ağabeyidir. Mâh-ı Devrân, Şehzâde Musta’nın da anasıdır.” Bektaşilik ve Alevilik 1. Cilit sayfa 325

11 Şah sözcüğü, Farsçada En, en büyük demektir; örneğin “yiğit” :Merdan, en yiğit yada yiğitlerin en yiğidi Şahımerdan der gibi “EN” anlamına gelen bir sıfattır.

12 Aslında doğru söylem şöyle olmalıdır Çelebilerden ya da Çelebi zadelerden Kalender Şah, Çelebi zadelerden Şah-ı Kalender. Hacı bektaş sülalesinden Kalender Şah vb

13 Bektaşiliğin Babagan kolunun ileri gelenlerinden bir Baba olan Şevki Koca’nın “Bektaşilik ve Bektaşi dergâhları” kitabından yukarda yaptığımız alıntıyı hatırlatmak isterim, o şöyle diyor: Sersem Ali Baba, Hicri 927 (M. 1520) Hacıbektaş İlçesi Pir Evi Postnişinliği’ne atanır. Bektâşi kültürü boyunca dedebaba mahlâs-ı şerifini ilk kullanan tarikat şeyhi Sersem Ali Dedebaba’dır. … Kalender Çelebi’nin Huruc-u Alel Sultân etmesinden ürken padişah, dedebaba ile organik bağı olan Yeniçeri ordusu üzerinde mutlak etkisini sürdürebilmek amacıyla, ikinci eşi Hürrem Sultân’ın önerisi ile Kanuni üzerinde etkinlik sağlayıp Mâh-ı Devran Sultân’ı gözden düşürmüştür. Pîrevini kapatır ve Sersem Ali Dedebaba’yı dönemin Yunanistan sırırları içinde bulunan Vardan Yenicesi’ne zorunlu ikamete içbar eder” Sayfa. 290.

14 A. Celalettin Ulusoy, Alevi Bektaşi yolu, 1986, kendi yayını sayfa 83. Şevki Koca yukarda 10. dipnotta andığımız “Bektâşilik ve Bektâşi Dergâhları” adlı kitabında konuyla ilgili şöyle diyor: “Bu arada 1527 yılında Kalender Çelebi İsyanı oldukça kanlı olarak bastırılır. … Bu tarihten sonra İstanbul’da veba (taun) salgınının baş göstermesi üzerine bir şefaât arzusu duyan Kanuni, bu defa Sersem Ali Babayı yeniden Pirevi’nin başına getirir. Hicri 957 (M. 1550).” Adı geçen eser. Sayfa. 291. Konu Bedri Noyan Dedebabanın Bektaşilik ve Alevilik Ansiklopedisinin birinci cildinde de böyle anlatılmaktadır.

15 Balım Sultan’ın bu dünyadan ne zaman göçtüğü (öldüğü) de tartışma konusudur. Cemalettin Celebi Müdefa adlı kitabında Balım Sultanın ölüm tarihi olarak1520 yılını verir, bakınız sayfa 52-53 Yayınlayan N. Birdoğan berfin yayınları, Şevki Koca “Balım Sultân 1520 yılında Hakk’a yürümüş olup, 1516 yılında daha sağlığında ve kendisinin gözetiminde Şâhsuvaroğlu Ali Bey’e bir türbe inşa ettirmiştir. 1520 yılında bu türbeye defnedilmiştir” diyor. Bakınız Bektaşilik ve Bektaşi Dergâhları, sayfa, 289. Yar. Doç. Dr. Belkıs Temren ise şöyle diyor: “Balım Sultan 927 (1520M) yılında Pir evinde vefat etmiştir. Ölümünden iki yıl önce bitirilmiş olan ve Şahsuvaroğlu Ali Bey tarafından Hacı Bektaş Veli Tekkesinde yapılan özel türbesine gömülmüştür.“Bektaşiliğin Eğitsel ve Kültürel Boyutu, sayfa 86-87, Kültür Bakanlığı Yayınları”. Bedri Noyan’da Bektaşilik Alevilik adlı kitabının 1. Cildi sayfa 321de “1520 M. (927 H.)’de Balım Sulta’nın Hakka yürümesinden sonra” diye başlar bir cümlesine; aynı Kitabın 306. Sayfasında ise Balım Sultan’ın 1516 öldüğü tezine karşı şöyle mantıklı bir ihtiraz ileri sürer : “Ne var ki, Kanuni’nin padişahlığı 1520-1566 yıllarındadır. Balım Sultan 922H. (1516M.) de vefat ettiyse Kanuni ile Padişah olduğu zaman görüşmesi olamaz.” Söylemeliyim ki 1520 de Balım Sultan öldüğü için onun yerine Osmanlı Sersem Ali Babayı görevlendirmiş. Konu karmaşık sadece bunun için bir yazı yazacağım.

16 Yukarda 13. Dipnotta Şevki Koca Babanın kitabından aktardıklarıma bakınız.

17 Türkiye Cumhuriyetinin kurucu iradesinin kurduğu ilk parti 18 Ekim 1920’de kurulan Resmi “Komünist Fıkrasıdır”, Cumhuriyet Halk Fıkrası bundan tam üç yıl sonra, 9 Eylül 1923’te kurulur. Devletin emrinde komünist yaratma düşüncesinin Devletin emrinde Kızılbaş yaratma düşüncesinin tarihi birikiminden doğduğunu iddia ediyorum. Unutmayınız ki Devlet yönetmek bir sanattır. N.Machıavelli bile derslerinde Osmanlıdan örnekler verir.

18 Bakınız 1925 tarihli, Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlar İle Bir Takım Ünvanların Men ve İlgasına Dair Yasa.

19 Bu kavram Marksist literatürde vardır o bununla Proletarya demokrasi sinin sönümlenme sürecindeki devlet için anlatır. Konuyla ilgili ilerde başka bir yazı yazacağım.

20 Belki de Pir Sultan bunun için davet edildi, bazı şiirlerinde sözünü ettiği davetle bunu kastediyor olabilir mi: Pir Sultan’ım aşkı elde aramam / Pirden haber geldi geri duramam / Menzilim uzaktır belki varamam / Önümden uzayıp giden yol nedir.” “Varır mıydım gel olmasa / Yapışacak dal olmasa / Pir Sultan Abdal olmasa / Şalin kadrini ne bilir”. A. H. Avcı Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler” sayfa 279 -282

21 Pir Sultan bir nefesinde şöyle diyor: “Urganım çekildi sığındım dara / Üstüme döküldü ağ ile kara / Muhbirin üstünde çıralar yana / Erler himmet edin ben gidiyorum” Ali Haydar Avcı, Bize de Banaz’da Pir Sultan derler sayfa. 121. Cumhuriyet yayınları 2004

22 Bunlar türkü olarak söylenen Pir Sultanın nefesleri, birini Musa Eroğlu diğerini de Ruhi Su söyler.

23 Fuad Köprülü. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. Diyanet İşleri Yayın evi S.217

24 Ali Haydar Avcı, “Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler” 1. Baskı Cumhuriyet yayınları Sayfa90-91

25 Bakınız Nejat Birdoğan Çelebi Cemaletin Efendi’nin Savunması na yazdığı önsöz. Berfin Yayınları birinci baskı 1994 sayfa 9. Bektaşiliğin Babagan kolundan olan yazarların yazdıklarına bakın Çelebi sözünü ağızlarına almazlar Bedri Noyan Çelebi sözünün geçtiği her yere parentez içinde ünlem (!) işareti koyar. Mahir Çayan teoride sınıflar mücadelesi kelimeler üzerinden yürür derken işte bunu kast eder.

26 Vilâyet – Nâme, Menâkıb-ı Hünkâr Hace Bektâş-ı Veli, “Hacı Bektaş –Bostancı Baba. Hazırlayan Abdülbâki Gölpınarlı, İnklilap yayınları 2 baskı sayfa 54–55

27 Bu söz şöyle de söylenir: “Kızımı sana söylüyorum gelimin sen duy”.

28 Bu yorumu ilk defa ben söylüyorum, istiyorum ki bu tartışılsın konuşulsun.

29 Şeyh Safi Buyruğu, Yayına hazırlayan Dr. Ahmet Taşkın, Rheda-Wiedenbrüç Çevresi Alevi Kültür Derneği yayınları 2003, sayfa 84–85, Bu konu Ali Haydar Avcı kitabında işlenmiştir bakınız, Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler sayfa 163-164

30 Ali Haydar Avcı Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler sayfa 108-109 132 nolu dipnot.

31 Değerli okur burada sandığım diyor kesin bir yargıda bulunmuyorum, buna dikkat etmenizi isterim

32 Rumlu Hasan, Şah İsmail Tarihi, sayfa, 170

33 Rumlu Hasan, Şah İsmail Tarihi, sayfa, 213

34 Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız Valther Hınz, “UZUN HASAN ve ŞEYH CÜNEYT” sayfa 8–9. Türk Tarih Kurumu yayınları. 2.baskı

35 Nefesi tümü için bakınız Ali Haydar Avcı Bizede Banazda Pir Sultan derler birinci baskı sayfa 171-172

36 Bu nefesi de Ali Haydar Avcının kitabından yazdım. Sayfa 120–121. buna benzer başka bir nefesindeki dizesi de şöyle: “Bir hal ile biz onlara katıldık / Kemlik ile dışarıya atıldık / Bir münkirin tuzağına tutulduk/ ulaş yetiş Pirim İmam Hüseyin. Ade sayfa 117

37Oniki İmamın Serçeşme başı”, Pir Sultanın bu deyimin Latınlerin Nota Bene dedikleri, bu notu al anlamına gelen üzerine önemle durulmaı gereken bir deyimdir, Alevi edebiyatında bu deyim tektir, Pir Sultan’dan sonrada kimse böyle bir sözü kullanmamıştır, bu “Üseyni direniş” dediğimiz bireysel yaşamın, bireysel direnişin özünü oluşturur. Çünkü bunun öncüsü bayraktarı Üseyindir.

38 Ali Haydar Avcı “Bizede Banazda Pir Sultan Derlere” sayfa 117. Kitapta Hüşeyin diye geçen ismi Üseyin diye yazdım, aslında halk arasında üseyin denir.

39 Pir Sultanın şiirlerinde adı gecen hatta Pir Sultan’ın musahip kardeşi olduğu söylenen Ali Baba tekkesinin Osmanlıdan nasıl yardımlar aldığını anlatan bir kitap yayınlandı konuyu merak edenlere önerilir: Saim Savaş, Bir Tekkenin Dini ve Sosyal Tarihi. Ayrıca Banaz köyünün internet sitesinde Gazi Aslan’ın konuyu anlatan güzel bir makalesi var,

40 Ebussuud Efendi 1545 de Şeyhülislamlığa getiriliyor dikkat edilirse bazı ocak zade dedelere Ehlibeyt sülalesi oldukları yönünde şecereler dağıtıldığı dönem de bu dönemdir. Bu dönemde Osmanlı devleti Alevi’yi yolundan şaşırmak için her türlü yola başvurmuştur.

41 Kapıkulu Osmanlıcada bürokrat – memur anlamında, bürokrat yerine kullanılan harika bir tabirdir.

42 Ali Haydar Avcı Bize de Banaz’da Pir Sultan Derler, Cumhuriyet yay, birinci baskı S 131. Pir Sultan’ın bu nefesi onun bu ayrılıkta Çelebiler kolunu tutuğunu gösteren şiirlerinden de biridir.

Sarı Saltık (XIII. Yüzyıl)

Sarı Saltık‘ın içinde bulunduğu, Dobruca‘ya göç eden aşiretin, Babaîler isyanı‘na katıldığını bildiğimiz Çepni boyu olduğu, Fuat Köprülü, Z. Velidi Togan ve Faruk Sümer gibi bazı tarihçilerce çok muhtemel görülmektedir. Bu mümkündür; çünkü isyanda çok faal bir rol oynayan bu boyun, isyanın bastırılması ve Selçuklu kuvvetlerinin takibatı sebebiyle merkezden uzak mıntakalara çekilmesi çok normaldir. Nitekim Çepniler‘in bir kısmının Sinop taraflarına yerleştiğini çok iyi biliyoruz. (s.66)

Şimdi sorulacak soru şudur:

Sarı Saltık 1263-64 tarihinde Dobruca’ya göçen -Çepniler olması çok muhtemel- bu Türkmen aşiretinin içinde ne sıfatla bulunuyordu?

«Bizim kanaatimizce o tıpkı, Selçuklu ve Osmanlı döneminde yaşamış diğer Türkmen baba’ları gibi aynı zamanda bir aşiret reisi olmalıdır ki, böyle bir göç hareketini yönetebilsin. Türkmen babalarının hem aşiret reisliği, hem de şeyhlik statüsünü bir arada taşıdıkları bu durum, bilinmedik bir konu değildir.» (s.67)

«Ancak böyle bir sosyal-dinî statü ve otorite sahibi olarak Sarı Saltık, II. İzzeddin Keykâvus‘un yolladığı haber üzerine, Karesi (Balıkesir) yöresindeki on-oniki bin kişilik kendi aşiretini almış ve Konstantinopolis boğazından geçirerek Bizans imparatoru VIII. Mihail‘in kendilerine tahsis ettiği Dobruca steplerine götürmüş ve yerleştirmiş olabilir.» (s.68)

Bir Kalenderî Şeyhi Sarı Saltık

Barak Baba‘nın müridi Kutbu’l-Alevî‘nin, şeyhinin şathiyelerini bir araya toplayan Kelimât-ı Barak Baba isimli risâlesinde şu kısa ifade yer almaktadır: “Heyhâte heyhût Saltık Ata miskin Barak”.

Yunus Emre‘nin beyti ise şöyledir:

“Yunus’a Tapduk u Saltık u Barak’dandır nasip
Çün gönülden cûş kıldı men nice pinhan olam”

Tarihsel kıymeti yüksek olan bu kayıtlar, Sarı Saltık‘tan Yunus Emre‘ye kadar olan tasavvufî bir intisap silsilesini çok açık bir biçimde gözler önüne serer. Görüldüğü gibi Barak Baba, Tapduk Baba ve Yunus Emre, kendi intisap silsilelerini Sarı Saltık‘a bağlıyorlar. Böylece Yunus Emre’nin Tapduk Baba’nın, onun Barak Baba’nın, onun da Sarı Saltık’ın halifesi olduğu görülüyor. (s. 78)

Barak Baba‘nın Sarı Saltık‘ın müridi ve halifesi olduğu vâkıası, yalnızca Yunus Emre‘nin bu beytiyle değil, değişik tarihsel kaynaklarla, özellikle de Arap İslâm kaynaklarıyla belirleniyor. (s.79)

«Sarı Saltık ve aşiretinin Dobruca‘ya yerleşmesinden çok daha eski tarihlerde, Dobruca ve havalisinde Hıristiyanlığın, ortodoksluğa mensup yönetici ve yüksek tabaka hariç olmak üzere, büyük çoğunluğuyla Bogomiller‘den oluşan heterodoks bir toplumsal ve dinî taban teşkil ettiğini; Sarı Saltık zamanında artık mevcut olmasalar da, müslüman kolonilerinin muhtemelen İsmailîler‘den meydana gelen bir İslâm heterodoksisi oluşturduğunu, İsmailî tesirler ağırlıklı bu heterodoksiyi Sarı Saltık‘la gelen Türkmenler‘in pekiştirdiğini tahmin edebiliriz.» (s. 98)

Sarı Saltık ve kolonisi, bu heterodoks zemine Anadolu Türkmenleri‘nin Babaî isyanından çıkmış yeni heterodoks (islâm?) anlayışını taşıdı. Bugün onun kısmen Bulgaristan, kısmen de Romanya topraklarında kalmış eski faaliyet alanlarında Bektaşîlik ve Alevîlik gibi, artık biribiri içine geçmiş iki heterodoks toplumun mevcudiyeti bir tesadüfün değil, böyle bir tarihsel arkaplanın Osmanlı fetihleri ile devamından başka bir şey değildir. Bu iki zümrede bugün de canlılığını koruyan hulûl ve tenâsüh merkezli heterodoks inançlarının temeli, Bogomilizm‘den müslümanlığa geçen hıristiyanlarca, İsmailî bakiyyeleriyle, Sarı Saltık ve aşiretiyle 1263-64’lerde buralarda atıldı ve XVI. yüzyılda da Safevî propagandasıyla gelişti. Günümüzde Romanya Bektaşîleri ile Deliorman Alevîleri‘nin kökeni büyük bir ihtimalle işte bu şekilde oluşmuş olmalıdır. (s. 98)

Sarı Saltık ve Babaî Hareketi

1263-64’te Dobruca‘ya geçtiğini çok iyi bildiğimize göre, Sarı Saltık‘ın Anadolu’da bulunduğu dönem, Babaî isyanının vukû bulduğu tarihe rastlamaktadır. Yani Sarı Saltık bu büyük Türkmen isyanı olurken Anadolu‘dadır ve muhtemelen yirmi beş otuz yaşlarında olması gerekir. Unutmayalım ki, Çepni aşireti de bu isyanın başını çeken Türkmen aşiretlerindendir. Bu durumda, Baba İlyas ve Baba İshak‘ın yakınında olmasa bile, çoğu Türkmen babası gibi bu isyana katılmış veya en azından fikren desteklemiş olabilir, ki bizce bu çok muhtemeldir.(s. 99-100)

Sarı Saltık ve Şeyh Bedreddin Hareketi

Şeyh Bedreddin‘in, kendine o kadar yakınlık gösteren ve rahat imkânlar sağlayan Eflak‘ı bırakıp Dobruca‘ya geçişi, kanaatimizce rastgele bir tercihin sonucu değildi. O hiç şüphe yok ki Sarı Saltık‘ın kim olduğunu çok iyi biliyor ve bu bölgelerde onun manevî nüfuzunun ne kadar güçlü ve yaygın olduğunu görüyordu. Fakat asıl mühimmi, buralarda hâlâ Sarı Saltık‘ın yoluna bağlı Kalenderî dervişlerinin ve zâviyelerinin bulunuyor olmasıydı. Sarı Saltık‘ın Dobruca‘da Babadağı‘ndaki büyük zâviyesi ise elan açıktı ve orada dervişleri yaşıyordu. İşte Şeyh Bedreddin bu sebeple, planladığı isyan için muhtemelen kendisine en uygun üs olarak burasını görmüş ve gelip yerleşmişti. (s. 98)

O, XIII. yüzyılda Sarı Saltık tarafından kurulan ve o tarihlerden beri, Babaî hareketinin yarattığı geleneği sürdüren Kalenderî dervişlerinin elinde bulunan bu tekkeyi, ideolojik olarak kendine çok yakın bulduğu için seçmiş olmalıdır. Bir de herhalde, bu sebeple kendine kolayca bağlayabileceğini düşündüğü bu zümrenin desteğini sağlamayı hedefliyordu. Nitekim bunda muvaffak olmuş ve artık harekâtı buradan hazırlamaya başlamıştır. Şeyh Bedreddin, Sarı Saltık‘ın Babadağı‘ndaki bu zâviyesinden, Çelebi I. Mehmed‘in yönetimine güven beslemeyen Hıristiyan ve Müslüman kesimlere yönelik geniş bir propaganda faaliyetine girişmişti.

Sonunda Şeyh Bedreddin Sarı Saltık zâviyesinden idare ettiği yoğun bir propaganda ve hazırlık faaliyetinden sonra, başta Kalenderîler‘den oluşan asıl yandaşları olduğu halde, çeşitli kesimlerden kendine katılanlarla birlikte harekete geçmiş ve 1416 yılında, Ağaçdenizi de denilmekte olup bugün Bulgaristan‘da Deliorman adıyla bilinen bölgede fiilen Osmanlı devletine isyan etmiştir. Osmanlı kuvvetleri Şeyh Bedreddin‘in taraftarlarına toprak ve dirlik vâdedince önemli bir kısmı Osmanlı tarafına geçerek liderlerini yalnız bıraktılar; sadece Kalenderî dervişleri sonuna kadar sebat ettiler. Neticede Osmanlı kuvvetleri galip geldi ve bilindiği gibi Şeyh Bedreddin yakalanarak Serez‘de isyan suçundan yargılanıp 1416’da idam edildi. Sarı Saltık zâviyesindeki bu Kalenderî dervişlerinin (Sarı Saltık zâviyesi Işıkları) Osmanlı yönetimi karşıtı tutumları ise hep sürüp gitmiştir. (ss. 101-102)

SARI SALTIK’IN AÇTIĞI TEKKELER

Saltıknâme , Tarîh-i Âl-i Selçuk ve Evliyâ Çelebi Seyâhatnâmesi’nden, Sarı Saltık‘ın Dobruca‘ya yerleştiği tarihten vefatına kadar geçen süre içinde başta Dobruca‘daki Baba Saltık tekkesi , yahut zâviyesi olmak üzere, faaliyet sahasının başlıca şu aşağıdadaki tekkelerde yoğunlaştığını, dolayısıyla buralarda yaşadığnı tespit edebiliyoruz. Bunlar onun hayattayken bizzat kendisinin açtığı tekkeler olup, kendisi sağken ve ölümünden sonra etrafında teşekkül eden kültün yaratıcısı olan ana merkezlerdir.

A) Baba Saltık (Babadağı) Tekkesi (Sarı Saltık Baba Zâviyesi)

Sarı Saltık‘ın açtığı tekkelerin ilki, onun ilk yerleştiği ve kendi adını taşıyan, Tuna kenarındaki Baba Saltık , Osmanlı dönemindeki adıyla Babadağı, yahut Saltuknâme‘deki ismiyle Tuna Baba denilen kasabadaki tekkesidir. Burası Sarı Saltık‘ın en mâruf ikametgâhı idi. (s. 103)

Evliyâ Çelebi Sarı Saltık tekkesini ziyaret ettiğinde burada yüz elli kadar genç ve yaşlı derviş bulunuyordu. Evliyâ Çelebi‘ye göre, ziyaret ettiği bütün Bektaşî tekkelerindeki dervişler için kullanageldiği ifadesiyle, “cümlesi eshab-ı pâk, musallî, sâhib-i vera’, ârif billâh canlardır”. Bu ifadelerden anlaşıldığı üzere, Evliyâ Çelebi zamanında Babadağı‘ndaki Sarı Saltık tekkesi ve türbesi, artık Bektaşî dervişlerinin elindedir. Oysa Sarı Saltık‘ın zamanında ve müteakiben XV. ve XVI. yüzyıllarda bu tekke hiç şüphe yok ki, Sarı Saltık kültüne bağlı Kalenderî devişlerinin bir barınağı idi. Şeyh Bedreddin‘in, buraya geldiğinde, oradaki Kalenderîler‘le beraber olduğundan daha önce bahsedilmişti. Tekkenin vakıfları da onların kontrolünde idi. (s. 105)

B) Kaligra Sultan veya Yılan Tekkesi

st-georgesSarı Saltık‘ın bir ejderhayı öldürerek kaçırdığı kral kızlarını kurtardığnı anlatan meşhur menkabeye atıfla Saltıknâme‘de Yılan Tekkesi adıyla zikredilen Kaligra (veya Kalliakra) tekkesi, Varna (Bulgaristan)’nın kuzeyinde bulunmaktaydı… Evliyâ Çelebi burasını Tekiyye-i Kaligra Sultan adıyla zikreder ki, Kaligra Sultan‘ın Sarı Saltık olduğunu biliyoruz. Tekke Karadeniz kenarında denize doğru uzanan Kaligra burnunun aynı adı taşıyan sarp kayalıkları üzerindeki kalede bulunmakta olup Sarı Saltık’ın türbesi de, menkabede ejderin yaşadığı mağara olarak bilinen mağaranın içindedir.

Burada XVI. yüzyıl ortalarında hâlâ Kalenderîler (Işıklar) bulunuyordu. Bunların “Şer’-i şerîfe ve din-i islâm’a muhalif ba’zı kelimat itdükleri”, diğer tekkelerdeki “ehl-i bid’at” Işıklarla bir olarak aykırı hareket ve fiillerde bulundukları, kısaca “Ehl-i Sünnet ve Cemâat” mezhebine uymayıp “hilâf-ı şer’ i şerîf” davranışlar sergiledikleri görüldüğünden, takibat ve tahkikata tabi tutuldukları anlaşılıyor. Bu konuda Osmanlı merkezî iktidarı en ufak bir taviz vermemiş, Ehl-i Sünnet‘e uyanlar yerlerinde bırakılmış, uymayanlar ise tardedilmişlerdir.

Bu tekke de tıpkı Babadağı‘ndaki tekke gibi, XVII. yüzyılda artık Bektaşîler‘in mekânıdır.(ss. 105-106)

C) Kırım’da Baba Saltık kasabasındaki Tekke

Bu tekke, II. İzzeddin Keykâvus‘un Berke Han tarafından Bizans esaretinden kurtarılıp Türkmen aşiretiyle Dobruca‘dan Kırım‘a göçürüldüğü zaman, Kefe yakınlarında, Soğdak civarında kurulan ikinci Baba Saltık kasabasında, veya şehrinde bulunuyordu. Saltıknâme , Sarı Saltık’ın Moskov diyarına yaptığı gazâlarda, bu kasabadaki zâviyesini üs olarak kullandığını yazar. Ebu’l-Hayr-ı Rûmî‘nin, bu Baba kasabasının kâfirlerin hücumuna uğrayarak yakılıp yıkıldığından, bu arada Sarı Saltık zâviyesinin de Ezantamariye (Sainte Marie ?) adıyla Hızır-İlyas‘a (Saint Georges) adanan bir kilise haline getirildiğinden ve kendi zamanında burada bir mescid olduğunu kaydettiğinden daha önce bahsedilmişti. Buradaki tekke hakkında ne yazık ki daha fazla bilgimiz yoktur.(s. 107)

ADINA SONRADAN AÇILAN TEKKELER

A) Eski Baba Tekkesi

Bugünkü adıyla Babaeski‘deki bu Sarı Saltık tekkesi (ve türbesi) her ne kadar Saltıknâme‘de onun belli başlı dört ana mekânından ve faaliyet üssünden gösteriliyorsa da, diğerlerinin, yani Babadağı, Kaligra ve Kırım‘daki üç tekkenin aksine, tarihen Sarı Saltık‘la bir bağlantısı olmamıştır ve bu hikâye tarihsel olarak doğru değildir. Zira Edirne‘nin fethi ve buraya müslüman nüfusun yerleşmesi ancak 1361 veya 1363’ten sonradır. Bu itibarla Babaeski‘deki tekkenin, ancak Edirne‘nin ve yöresinin fethinden sonra buralara yerleşen, muhtemelen vaktiyle Sarı Saltık’ın göç ettiği Karesi havalisi kökenli Kalenderî dervişleri arasında yaşayan Sarı Saltık kültü sebebiyle, onunla irtibatlandırılmış olabileceği düşünülebilir.

Bununla beraber, buradaki eski Saint Nicolas (Aya Nikola) manastırından çevrilme Sarı Saltık tekkesinin mevcudiyeti tamamiyle gerçektir. (107)

Saltıknâme‘ye göre , Sarı Saltık burada bir kiliseyi zâviye haline getirmişti ve devamlı buraya gelip konaklardı. Tekkenin bulunduğu kasaba, bölge ile ilgili Osmanlı resmî kayıtlarında, meselâ tahrir ve evkaf defterlerinde Baba-yı Atîk adıyla anılmakta, Saltıknâme‘de Eski Baba diye geçmektedir. (s.108)

XVII. yüzyılda Evliyâ Çelebi ile iki ingiliz gözlemcinin bu Eski Baba tekkesinden bahsettiğini görüyoruz. Evliyâ Çelebi buraya geldiğinde burası bir Bektaşî tekkesidir. (s.109)

1877-1878 Osmanlı-Rus harbinde Ruslar Babaeski‘yi işgal ettiklerinde, tekkeyi Saint Nicolas adına yeniden kiliseye çevirmişlerse de, onların gidişini müteakip tekrar Bektaşî tekkesi haline getirilmiştir. (s.110)

B) Kütahya-Şeyhlü’ deki Sarı Selcük Tekkesi

Bugün ayakta olmayan bu tekkeden yalnızca Vilâyetnâme-i Hacım Sultan‘daki kısa bir kayıt aracılığıyla haberdarız. Buna göre, Bektaşî geleneğinde Hacı Bektaş-ı Velî‘nin halifesi olarak bilinen Hacım Sultan Menteşe ilinden dönerken Şeyhlü‘ye uğrar. Orada Beğce (veya Pakca) Sultan ve Habib Hacı isimli iki müridini yanına alarak Kurban Bayramı‘nda Seyitgazi‘de yapılacak olan büyük âyine katılmak üzere yola çıkar. Fakat fırtına, yağmur yolculuğu imkânsız hale getirir. Sığınacak bir yer ararlarken yakınlardaki Sarı Selcük âsitânesi’ne sığınmayı düşünürler. Bu Sarı Selcük herhalde Sarı Saltık olmalıdır. Hacım Sultan‘ın menâkıbı tahminen XV. yüzyıl sonlarında kaleme alındığına göre, demek ki bu tekke en azından bu tarihlerde mevcut bulunuyordu. Sarı Saltık‘ın adını taşıması ise, sanıyoruz, onun vaktiyle Dobruca‘ya göçmeden önce buraya yakın bir yerde yaşadığı zamanki şöhreti ve yine bu yüzyılda bu havalide de sık rastladığımız Kalenderî dervişleriyle ilgili bulunsa gerektir. (s.110)

(Devam edecek)

  • Sarı Saltık : Popüler İslam’ın Balkanlar’daki Destanî Öncüsü
    Ahmet Yaşar Ocak

Kızılbaş İsyanları

Osmanlı İmparatorluğu’nda
Çevrenin Merkeze Başkaldırısı

Türkiye’de Alevîliğin tarihinin iyi anlaşılması bu tarihin bir parçası olan 16. yüzyıldaki isyanların, belki daha doğru bir deyimle ayaklanmaların (kıyam) tarihiyle de sıkı sıkıya bağlantılıdır. Ne var ki Alevîliğin tarihiyle ilgili çoğu meselede olduğu gibi, bu isyanlar veya kıyamlar konusunda da birtakım yanlış kanaatler ve yersiz spekülasyonlar söz konusudur.

Bunları şöyle sıralamak mümkündür:

Bir defa, 16. yüzyılda meydana gelen ayaklanmaların tamamını Kızılbaş (Alevî) isyanı olarak nitelemek doğru değildir. Nitekim bunlarla ilgili Osmanlı kaynakları yakından incelendiğinde rahatlıkla anlaşılacağı üzere, bu isyanlar sadece ve sadece 16. yüzyıldaki Kızılbaş zümrelerin çıkardığı veya katıldığı hareketler olmayıp, Kızılbaş çevreleri kadar olmasa bile, Sünni kırsal kesimden de birtakım insanların bulunduğu görülmektedir. Ama şüphe yok ki ağırlıklı kesim Kızılbaş kesimi olduğu gibi, ayaklanma liderleri de bu kesimdendir.

İkinci olarak, bu isyanların Kızılbaşlığın Sünniliğe karşı koyuşu anlamında dinî veya ideolojik çatışmalar olmadığı, dolayısıyla Kızılbaş halk ile Sünni halkın mücadelesi mahiyetini taşımadığı, aksine, Osmanlı merkezî yönetimine karşı başkaldırı hareketleri olduğu açıkça görülmektedir. Kaynaklar ne Sünni köylerinin Kızılbaş köylerine, ne de Kızılbaş köylerinin Sünni köylerine saldırdıklarına dair hiçbir kayıt ihtiva etmezler.

Üçüncü bir husus, bu isyanlar, bazılarının Safevî tahriki ile çıkmasına karşılık, genelde böyle bir bağlantısı olmayan, doğrudan vuku bulan hareketlerdir. Nitekim Alevî isyanlarının tamamında Safevî parmağını aramanın yanlış olduğunu son on on beş yıldan beri yayımlanan araştırmalar göstermiştir. Nur Ali Halife ve Şah Veli isyanlarının doğrudan Safevî tahrikiyle çıkartıldığı açık olmakla beraber, bizzat Şah İsmail adına çıkartılan Şahkulu isyanının dahi böyle bir bağlantı içinde olmadığı görülmüştür. Ancak isyanlar doğrudan Safeviler tarafından tahrik ve organize edilmese bile, katılanların kendilerini Osmanlı baskısından kurtarmaya namzet gördükleri Safevilere büyük sempati duydukları da bir gerçektir. Çünkü içinde yaşadıkları devlete karşı ayaklananların o devletin rakibi başka bir devleti -hele aralarında inanç birliği de varsa- yanlarına almak istemeleri kadar tabii bir şey olmamalıdır.

Çoğunluğunu konar göçer Kızılbaş Türklerin oluşturduğu zümrelerin katıldığı bu isyanların en önemli karakteristik vasıfları, mehdici, başka bir deyişle ihtilalci mesiyanik hareketler oluşudur. Kızılbaşlığın ana inançlarından biri olan mehdi kavramı bu isyanlarda itici güç olarak büyük rol oynamıştır. Bu itibarla bunları, yine 16. yüzyılda vuku bulmakla beraber, mehdici olmayan öteki isyanlardan ayırmak gerekir.

1511’de Teke yöresindeki Şahkulu (veya Karabıyıkoğlu) isyanı, 1512’de Orta Anadolu’daki Nur Ali Halife, 1520’de yine bu yöredeki Bozoklu Celal (diğer adıyla Şah Veli) isyanı, 1526’da Bozok’taki Baba Zünnun ve nihayet 1526-27’de yine Orta Anadolu’daki Şah Kalender isyanı gibi Kızılbaş isyanlarının 16. yüzyılın yaklaşık ilk çeyreği civarında meydana gelmiş olmaları bir tesadüf değildir. Çünkü bu yıllar Osmanlı-Safevî mücadelesinin ilk yıllarını teşkil etmeleri hasebiyle Kızılbaşlık ideolojisinin en hararetli ve en hareketli olduğu bir dönemi oluşturur.

Bu isyanlar Safevî propagandasının eski zemin üzerine aşıladığı mehdici inanışı Osmanlı yönetimine karşı ideolojik bir araç olarak kullanmakla beraber, esas itibariyle dönemin sosyo-ekonomik rahatsızlıklarından kaynaklanan hareketlerdi. Büyük çoğunlukla vekayinâmeler ve kısmen arşiv belgelerinden oluşan resmî Osmanlı kaynaklarının sadece yüzeysel bir taraması bile bu hareketlerin özellikle 16. yüzyılın ilk yarısında, bir kısım köylü ve konar göçer çevrelerden oluşan kırsal kesim ile bir ölçüde de bazı timarlı sipahi gruplarının maruz kaldıkları toplumsal ve ekonomik sıkıntılarla, mahalli yöneticilerin baskı ve idaresizlikleriyle ilişkili bulunduğunu göstermeye yeterlidir.

Zaman zaman merkezden uygulanan yanlış tımar tevzii politikası, Orta Anadolu gibi zaten kısıtlı bir gelire sahip topraklardaki sipahileri mağdur ediyordu. Kaynakların bizzat Şah İsmail adına hareket ettiklerini yazdıkları Şahkulu ve Nur Ali isyanlarının, Bozoklu Celal (Şah Veli) kıyamının ve bunlardan daha geniş çaplı Şah Kalender hadisesinin temelinde bu çarpıklıkların yattığını görebiliyoruz.

Özellikle 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Fatih Sultan Mehmed’le başlayan Osmanlı yönetimindeki hızlı merkezîleşme politikası, o zamana kadar, yaşadıkları ser-azad hayata alışmış, bir yerde devamlı oturmayan, yani toprağa bağlı bulunmayan ve vergi kavramını, disiplinli bir yerleşik hayat tarzını tanımayan konar göçer kesimleri çok rahatsız etmişti. Osmanlı merkezî yönetiminin bu kesimleri yerleşikliğe zorlayarak vergi tahsili yoluna gitmesi, bu iş için görevlendirilen kısmen devşirme kökenli bürokratların tavizsiz ve müsamahasız tutumları onları Osmanlı iktidarına karşı kışkırtmağa kâfi geliyordu. Devletten çok kendi çıkarlarını garanti altına almayı amaç edinen bu yöneticilerin çoğunun bu zümrelerin hayat tarzlarını, âdet ve geleneklerini, özellikle de inançlarını aşağıladıklarını ayrıca biliyoruz.

Alevîliğin tarihi açısından bu isyanların önemi, katılanların çok kuvvetle bağlandıkları ihtilalci mehdici ideolojiden kaynaklanmaktadır. Yöneticiler kendilerini sâhib-i zaman ve mehdî-i devran olarak nitelemekte ve amaçlarının “Yezid’in mülkü”nü ele geçirmek, yani Osmanlı saltanatını ortadan kaldırmak olduğunu propaganda etmekteydiler. Bunlar sıradan kimseler olmayıp Şah Veli, Şah Kalender gibi hem aşiret reisi, hem de dinî önder idiler. Zaten bu kalabalık kitleleri peşlerine takabilmeleri başka türlü zordur.

Sünni İslam’dan çok Şiî İslam anlayışına uyan bu inancın, buna bakarak, yalnızca Safevî propagandasıyla Kızılbaş zümrelerine aşılandığını söylemek yanlış olur. Bu inanç her ne kadar sıkı bir şekilde Safevî Şiîliği’yle bağlantılı ise de, bu tür ihtilalci hareketlerin Türk zümrelerine yabancı olmadığını, daha 8. ve 9. yüzyıllarda Abbasiler zamanında Horasan ve Mâverâünnehir bölgelerinde çıkan mehdici isyanları tanıdıklarını biliyoruz. Dolayısıyla Şah İsmail’in yaptığı, Kızılbaş zümrelere yabancı olmayan bu ideolojiyi mâhirane bir propaganda ve yepyeni bir muhteva ile canlandırmak olmuştur. Nitekim Divan’ında son derece etkili lirik bir üslupla kendini mehdi olarak takdim eder.

Yaradan be-kudret gök ilen yeri
Melâyik hem Âdem deyu ilen peri
Erenler güzini cihan serveri
Nebîler içinde O’dur meh-teri
Ali’dür Ali’dür Ali’dür Ali

***
Allah Allah deyin gaziler din-i Şah menem
Karşu gelün secde kılın gaziler din-i Şah menem

Hatâyî’em al atluyam sözü şekerden datluyam
Murtazâ Ali zatluyam gaziler din-i Şah menem

***
Yakın bil kim Hudâyî’dür Hâtâyî
Muhammed Mustafâyî’dür Hatâyı
Safî nesli Cüneyd-i Haydar oğlu
Ali Murtazâyî’dür Hatâyî

 Türk Sufiliğine Bakışlar, Ahmet Yaşar Ocak, İLETİŞİM YAYINLARI
(ss. 283-287)

Mitolojik Hacı Bektaş-ı Velî

Menkabevî yahut mitolojik
Hacı Bektaş-ı Velî ve Abdal Musa

Şurasını unutmamalıdır ki, Bektaşîlik‘ten başka hiçbir tarikatın pîri bu derece muazzam bir kültün, güçlü bir imanın ve kutsallığın konusu olmamıştır. Mevlânâ Celâleddin‘in Mevlevîlik‘teki yeri bile, Hacı Bektaş-ı Velî‘nin Bektaşîlik‘teki yeriyle karşılaştırılamaz.

O halde tarihsel Hacı Bektaş-ı Velî‘nin mitolojik Hacı Bektaş-ı Velî‘ye dönüşerek kutsallık kazanması ve bir imanın konusu olması hadisesi nasıl meydana gelmiştir? Bu çok mühim olay nasıl bir sürecin ürünüdür? Bu süreç nasıl gerçekleşmiştir?

Abdal Musa Türbesi (Elmalı)
Abdal Musa Türbesi (Elmalı)

Bu önemli soruların cevabı, bugün Antalya-Elmalı yakınındaki Tekkeköy‘de bulunan türbesinde yatan Abdal Musa‘da düğümlenmektedir. Vaktiyle Fuat Köprülü, Abdal Musa‘ya tahsis ettiği bir monografide, 14. yüzyılda Hacı Bektaş-ı Velî‘nin Sulucakaraöyük‘teki tekkesinden yetişen bu mühim şahsiyetin, Hacı Bektaş-ı Velî kültünün yayılmasında nasıl büyük bir rol oynadığını mükemmel bir şekilde ortaya koymuştur.

Hacibektas Dergah
Hacı Bektaş Dergâhı

Köprülü‘nün araştırmalarından ve günümüz bilim adamlarının yeni çalışmalarından çıkan sonuca göre, kendi yaşadığı dönemde pek tanınmayan bu mütevazı Türkmen şeyhini, gerek hayattayken, gerekse ölümünden kendi zamanına kadar geçen süre içinde üretilen yeni menkabeler aracılığıyla, başta yeni kurulmakta olan Osmanlı Beyliği olmak üzere, bütün Orta ve Batı Anadolu‘da tanıtarak adeta tekrar hayata kavuşturan, Abdal Musa olmuştur. Bu itibarta kelimenin tam anlamıyla, “Abdal Musa Alevî-Bektaşî kesiminin inançlarında yaşayan mitolojik Hacı Bektaş-ı Velî’nin yaratıcısıdır” demek hiçbir zaman mübalağa sayılmamalıdır.

İşte bugün elimizde bulunan ve Alevi-Bektaşî toplulukları nezdinde kutsal bir kitap muamelesi gören Vilayetnâme, 15. yüzyılın son yıllarında bu menkabderin toplanıp yazıya geçirilmiş şeklinden ibaret olup, çoğunluğu itibariyle bu mitolojik Hacı Bektaş-ı Velî‘yi yansıtır.

Ancak bu, Vilayetnâme’de hiçbir tarihsel temel yoktur anlamına gelmez. Aksine, Vilayetnâme’de Hacı Bektaş-ı Velî‘nin tarihi şahsiyetini aydıntatmaya yarayacak oldukça ilginç ipuçları vardır.

Alevî-Bektaşî toplulukları bugün Hacı Bektaş-ı Velî‘yi Vilayetnâme’nin takdim ettiği mitolojik çerçevede tanır ve takdis ederler; bu çerçeveye aykırı bir şey söylendiği zaman şiddetle tepki gösterirler.

Vilayetnâme nasıl bir Hacı Bektaş-ı Velî portresi çiziyor?

Vilayetnâme’deki Hacı Bektaş-ı Velî‘nin en belirgin niteliği, Oniki İmam soyuna nisbet edilmesi, yani Peygamber sülalesine mensup bir seyyid olmasıdır. Babası İbrahim-i Sânî İmam Musa Kazım neslindendir ve Horasan hükümdarıdır. Yani Hacı Bektaş-ı Velî bir şehzadedir. Küçükken önce ünlü sûfi Lokman-ı Perrende’nin, sonra onun tavsiyesiyle Ahmed-i Yesevî’nin yanında eğitilir. Daha o zamanlar birçok kerametler göstererek herkesi hayretler içinde bırakır. Ahmed-i Yesevî’nin nefes evladı olan Kutbeddin Haydar’ı, esir düştüğü Bedahşan ilindeki kâfirlerin elinden kurtarır. Sonra onun artık olgunlaştığını gören Ahmed-i Yesevî, kendisine halifelik (yetkili temsilcilik) sembolleri olan cihâz-ı fakr’i (tâc, şamdan, seccade, sofra ve alem) teslim etmek suretiyle beline tahta kılıcını kuşatır ve Rum (Anadolu) diyarını irşad etmekle görevlendirir.

Anadolu’ya gelmeden önce Mekke’ye giderek hac görevini de ifa eden Bektaş, Hacı unvanını böyle alır. Dönüşte Necef’i ve Kerbela’yı ziyaret ettikten sonra Anadolu’ya gelir. Buradaki Rum Erenleri onun gelişinden haberdar olurlarsa da buna pek sevinmezler. Hacı Bektaş-ı Velî, Çepni oymağına mensup konar-göçer birkaç evin kışlağı durumundaki Sulucakaraöyük’e (bugünkü Hacıbektaş kasabası) gelir. Kadıncık Ana‘nın evine misafir olur. Bu arada kerametleriyle dikkat çeker. Geçimini sağlamak için köyün sığırlarını güder.

Bir müddet sonra bugünkü dergâhın yerinde ilk inziva yeri olan Kızılca Halvet’i yapar. Bugünkü tekke bu arazide yer almaktadır. Böylece Hacı Bektaş-ı Velî artık kendini kabul ettirmiş ve mürid edinmeye başlamıştır. Ünü çabuk yayılır. Çevredeki veliler (evliya) onu kıskanırlar ve çeşitli sınavlardan geçirirlerse de o hepsini utandırır. Avucundaki Yeşil Ben’i göstererek Hz. Ali’nin mazhar’ı olduğunu, yani onun kendi bedeninde zuhur ettiğini ispat eder. Böylece Rum’un en büyük evliyası olduğu anlaşılır.

Hacı Bektaş-ı Velî buradaki ikâmeti esnasında Seyyid Mahmud-ı Hayrânî, Ahi Evran vb. büyük Rum evliyasıyla yakınlık kurar. Çevredeki gayri müslimlerle yakın ilişkiler içine girer. Moğol otoriteleriyle tanışır. Onlardan bir kısmını Müslüman eder. Bu arada birçok da halife yetiştirir. Sonunda ölümünden az evvel onların her birine halifelik icâzetnamesi vererek Anadolu’nun bir yanına yollar ve kendisi de kerametine yakışır bir ölümle vefat eder.

Sonuç:

Buraya kadar hiç şüphesiz ki çok kısa olarak anlatılanlardan ortaya çıkan sonuca bakılırsa, Hacı Bektaş-ı Velî‘nin asıl şöhretinin ve etrafında teşekkül eden muazzam kültün, vefatından sonra teşekkül ettiğini söylemeliyiz. Bu kültün esas kaynağı onun Sulucakaraöyük‘teki dergâhı olup burası bir Haydarî zaviyesidir.

14. yüzyılın ilk çeyreğinden sonra buranın şeyhi olan Abdal Musa, bir Haydarî şeyhi olarak kendine mensup olan bir kısım dervişleriyle buradan kalkıp yeni kurulmakta olan Osmanlı Beyliği arazisine gitmiş, orada Orhan Gazi‘nin hizmetinde fetihlere katılmış ve başarılı olmuştur. Fakat onun yaptığı asıl büyük iş bu fetihlerdeki başarısı değil, bu arada birlikte savaştığı Osmanlı gazilerine Hacı Bektaş-ı Velî’nin menkabelerini anlatarak onu tanıtması olmuştur. O bunu önce Bursa havalisinde yapmış, sonra buradan Bergama ve yakınlarına geçmiş, oradan da Antalya‘ya giderek bugünkü Tekkeköy‘de zaviyesini açıp yerleşmiştir.

Bu tarihî hadise şunu gösterir: Hacı Bektaş-ı Velî kültü önce, hayattayken bizzat Hacı Bektaş‘ın da mensubu bulunduğu Haydarî dervişleri arasında ortaya çıkmış, gelişmiş ve onlar vasıtasıyla her tarafa yayılmıştır. Osmanlı gazileri aracılığıyla Hacı Bektaş-ı Veli‘yi tanıyan Osmanlı sultanları, Yeniçeriliği kurarken, onun Osmanlı gazileri arasında yaygın olan güçlü Hacı Bektaş kültü sebebiyle ocağı ona bağlamışlar, böylece Hacı Bektaş-ı Velî‘nin hatırası Osmanlı topraklarında giderek gelişmek suretiyle büyüyüp ünlenmiştir.

16. yüzyılın başlarına gelindiğinde ise, Balım Sultan, Haydarîlik‘ten ayrılıp, Osmanlı hükümet merkezinin desteğini de alarak Bektaşîlik tarikatıHacı Bektaş-ı Velî‘nin adına bugün bildiğimiz şekliyle fiilen kurmuştur.

İşte Hacı Bektaş-ı Velî ölümünden sonra böylece Anadolu Türk heterodoksisinin teşekkül sürecini fiilen tamamlamış ve kendisini de onun merkezine yerleştirmiştir. Bugün ister Sünni ister Alevî ve Bektaşî olsun, kendini sevenlerin ve takdis edenlerin gönlünde ve kafasında tarihsel şahsiyetinden çok mitolojik kimliğiyle yaşamaktadır.

tsb
Türk Sufiliğine Bakışlar, Ahmet Yaşar Ocak, İLETİŞİM YAYINLARI (ss.176-180)

Kalenderîler

Sonuç

Kalenderîlik, İslam dünyası genelinde tasavvuf tarihinin farklı bir cephesi olarak, aşırı zühd ve takva temeline dayalı klasik tasavvuf telakkilerine bir tepki niteliğinde İran ve Orta Asya‘da ortaya çıkmıştır. Bu niteliğiyle o, organize bir tarikat değil, aksine, pek çok popüler tarikatıın tasavvuf anlayışını etkileyen büyük bir tasavvuf mektebi veya meşrebidir. Bu meşrep yalnız başka tarikatları etkilemekle kalmamış, zamanla kendi içinde de organize tarikatlar ortaya çıkarmıştır.

Kalenderîliği, hangi tarikat şeklinde veya adıyla olursa olsun, mensuplarının yaşadıkları düzene aykırı konumları sebebiyle, tasavvuf tarihinde sûfi çevrelerin marjinal bir kesimi olarak değerlendirmek doğru olacaktır. Bu marjinal kesim, kendisine temel görüş olarak başlangıçta, her türlü dünyevi muhabbet ve ilgi odaklarını reddetmekle birlikte, cezbeden yoksun, yalnızca zühde dayalı sufiyane bir hayat tarzını da dışlayan mistik bir yol seçmiştir. Bu seçimde, ortaya çıktığı mıntakaların İslam öncesi mistik kültürlerinden ve yine bu kültürlerden yola çıkan Melametî tasavvuf mektebinden aldığı etkilerin payının büyüklüğü, reddi mümkün olmayan bir kesinlik kazanmaktadır. Bunun en bâriz delili ise, Kalenderîliğin İslam dünyasının başka her hangi bir yerinde değil de, eski Budist, Zerdüştî ve Maniheist mistik kültürlerin ve geleneklerin hakim olduğu Orta Asya ve özellikle İran‘da tarih sahnesine çıkmış bulunmasıdır.

Baba Tahir-i Uryân, Ebû Saîd-i Ebu’l-Hayr vb. Kalenderî sûfiliğin ilk malum simalarının, X.-XI. yüzyıllarda Melametiyye mektebinin yaygın bulunduğu bölgelerde yaşamış olmaları, Kalenderîliğin bu eski mistik mirasa bir yandan da bu mektep aracılığıyla varis olduğunun bir göstergesidir. İlk Kalenderler’in herhangi bir tarikata mensup bulunmayan münzevi sufiler olması, Kalenderî tasavvufun, yalnız mistik açıdan değil, sosyal açıdan da topluma ve siyasal otoriteye bir tepki niteliği kazanmasına yol açmış ve böylece zamanla muhalif bir sûfi felsefe hüviyetine bürünmüştür.

PDFtoJPG.me-285Bununla beraber bu marjinal sûfi akım, şeriat kuralları karşısındaki serbest tavrının doğurduğu cazibe sayesinde, ulaştığı her bölgede çoğunlukla marjinal toplum kesimlerini kazanarak yayılmış ve bu yüzden de yer yer, zaman zaman yozlaşmış biçimler almıştır. XII. yüzyılın sonlarıyla XIII. yüzyılın başlarında tarikat şeklindeki ilk teşkilatlarını ortaya koyan Kalenderîlik, İran ve Suriye‘de Cavlakîlik ve Haydarîlik adıyla belirli teşekküllere dönüşmüştür. Orta Doğu‘da Şeyh Cemalü’d-Din-i Sâvi önderliğinde tarih sahnesine çıkan teşkilatlı Kalenderîliğin ilk örneği olan Cavlakîliği, İran‘da Şeyh Kutbu’d-Dîn Haydar tarafından kurulan Haydarîlik takip etmiştir. Cavlakîlik Orta Doğu‘da ve bu arada Anadolu‘da yayılırken, Haydarîlik de bir yandan Anadolu, bir yandan da Orta Asya ve Hindistan istikametinde ilerlemiştir. Böylece Kalenderîlik, merkezi olan İran‘dan hareketle doğu ve batı kolu olmak üzere iki ana yönde gelişmiş olmaktadır.
PDFtoJPG.me-286Kalenderîliğin Suriye ve özellikle İran üzerinden Anadolu‘ya giren batı kolları, burada yeni yapılanmalar kazanmıştır. Gerek o devirlerdeki kamu oyu, gerekse yönetim çevrelerinin nazarında, tuhaf kılık kıyafetleri, değişik inanç ve hayat tarzları yüzünden Kalenderîler hep marjinal bir zümre olarak mahkum edilmişlerdir. Bu yüzdendir ki, yukarıda da işaret olunduğu üzere, Türkiye topraklarında tarih boyunca merkezi yönetime karşı girişilen çoğu hareketlerde Kalenderî zümreleri görülebilmektedir. Nitekim XIII. yüzyıldan itibaren bir takım dini-sosyal hareketlerin meydana gelmesinde önemli katkılar yapmışlardır. Bunlara iki tipik örnek olarak biri XIII. yüzyılda Babaî Hareketini, diğeri de XV. yüzyılda Rumeli‘de ve Anadolu‘da Şeyh Bedru’d-Dîn isyanını gösterilebiliriz. Babaî Hareketinin dayandığı ana zümre olan Kalenderîlik, XIV. yüzyıl başlarından itibaren Rûm Abdalları (Abdalân-ı Rûm) adıyla Osmanlı Beyliği‘nin teşekkülünde diğer tasavvufî teşekküller içinde birinci derecede yer almak suretiyle cidden önemli ve kendi tarihi gelişimi içinde de başka örneği bulunmayan bir rol oynamıştır. Özellikle XIV. ve XV. yüzyıllardaki Anadolu ve Rumeli fetihlerinde Kalenderîler’in Rûm Abdalı, Torlak, Işık vb.- yeni isimler altında hatırı sayılır katkıları bulunduğu da görülmektedir.

PDFtoJPG.me-287

Kalenderîliğin tasavvuf tarihi açısından da Anadolu‘da önemli sonuçlar doğurduğu gözlenmektedir. Şems-i Tebrizî vasıtasıyla Mevlana‘nın tasavvuf sistemini estetik ve cezbe yönünden zenginleştiren Kalenderî felsefe, Mevlevîliğin teşekkülünden sonra da bu etkisini derinleştirmiştir. Fakat Kalenderîliğin Anadolu‘da doğurduğu en büyük ve en önemli sonuç bizce, Bektaşîlik gibi, heterodoks halk tasavvufunun en renkli ve en popüler tarikatının doğuşunu hazırlamasıdır. Bugüne kadar müstakil bir tarikat olarak XV. yüzyılda teşekkül ettiğini kabullendiğimiz bu tarikatın, aslında Kalenderîliğin içinden geliştiği artık açık bir şekilde görülebilmektedir.

Ayrıca, gerek edebiyat ve musikî alanında, gerekse halk kesimleriyle yoğun temasları sonucu popüler kültür üzerindeki etkileri itibariyle, Türkiye’nin kültür tarihinde hiç te küçümsenmeyecek bir paya sahip olabilmiştir.

Kısaca, yukarıdan beri sayılan şu sonuçlar itibariyle bir genel değerlendirme yapılacak olursa, Kalenderîliğin Türkiye tarihinde hem dinî-tasavvufî açıdan, hem de sosyal ve kültürel, hatta folklorik açılardan derin izler bırakan bir tasavvuf akımı ve mektebi olduğunu söylemek icap eder. Ahmed Yesevi‘den başlıyarak, Türk halk sûfiliğinin Bektaşîlik‘le son bulan bütün bir tarihini Kalenderîliği anlamadan açıklamak, anlamak ve anlatmak mümkün değildir.

(Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sûfîlik: Kalenderîler, Ahmet Yaşar OCAK, 2. Baskı, Türk Tarih Kurumu, ss. 225-227)

PDFtoJPG.me-343

PDFtoJPG.me-344

KALENDERÎLİĞİN TASAVVUFÎ DOKTRİNİNİN OLUŞUM SÜRECİNDEKİ TESİRLER

Kalenderîlik tasavvufî doktrin‘ini tarihî akış içinde İslam dünyasının muhtelif yerlerinde ve değişik zamanlarda bir takım mistik unsurlada zenginleştirerek geliştirmiş ve hep muhalif bir çevre olarak süregelmiştir. Onun bu muhalif yapısına katkıda bulunan unsurlar arasında İslam öncesi belli bazı mistik kültürlerin doğrudan etkisi olduğu kadar, islamî dönemdeki muhtelif yeni oluşumların da büyük payı olmuştur. İşte Kalenderîliğin doktrin yapısını incelerken bütün bu aşamaları birer birer dikkate almak gerekecektir.

A) Orta ve Uzak Doğu mistik tesirleri

Kalenderîliğin, esas olarak tepki ve muhalefet ruhuna dayalı bir mistik yapılanma geliştirdiği, bu yapılanmanın, eski Hind-İran mistisizmi ile, bunun islamî dönemde tasavvufla sentezinden doğan Melametîyye akımına dayandığı gerçeğini burada bir kere daha hatırlamak yerinde olacaktır. Esasında tarih boyunca da birbiriyle etkileşim içinde olan bu iki büyük mistik kültür dairesinin içinde yer alan Budik (hint), Zerdüştî ve Maniheist etkilerin, Melametiyye akımının İslam öncesi temel mistik tabanını oluşturduğunu hiç bir zaman gözden uzak tutmamak gerekir. Kalenderî tasavvuf akımı İran ve Orta Asya sahalarında teşekkül ederken gerek doğrudan doğruya, gerekse Melametiyye aracılığıyla bu mistik taban üzerine oturmuştur. Dolayısıyla Kalenderiliğin doktrin yapısının anlaşılması, bu mistik tabanın iyi anlaşılmasıyla çok sıkı bağlantılıdır. Giriş kısmında genişçe söz edildiği için burada sadece işaretle yetindiğimiz bu Orta ve Uzak Doğu mistik kültürlerinin üstüne, islami dönemde iki büyük tesir daha eklendi ki, bunlar sırasıyla şunlardır:

995840_1426588840913260_1466447999_n

B) Hurûfî tesirler

XIV. yüzyılın ikinci yarısında muhtelif dini kaynaşmalar sonucu Azerbaycan‘da doğup yayılmaya başlayan Hurufilik, kurucusu Fazlullah-ı Esterabadî‘nin idamından sonra Timur Devleti tarafından takibata uğrayınca, Hurufiler‘in önemli bir kısmı Anadolu‘ya sığındı. Bunlardan bazılarının da muhtemelen doğuya, Asya içlerine yönelmiş olabilecekleri çok muhtemel olmalıdır.

Hurufilik XV. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu üzerinden Rumeli’ye de geçti. Hatta Fatih Sultan Mehmed zamanında saraya bile sızdığı söylenen Hurufiliği, Veziriazam Mahmud Paşa ve Molla Fenârî, birlikte ortadan kaldırmağa çalıştılar. Başlatılan takibatın neticesinde pekçok Hurufi’nin Kalenderiler arasına sızdığı çok iyi bilinmektedir.

Biz Osmanlı sahasında Kalenderilik’teki Hurufi tesirlere muhtemelen ilk olarak Kaygusuz Abdal‘da rastlıyoruz. O Vücudname‘sinde bunun bir işaretini sunmaktadır. Ona göre mesela:

“Âdem’ün başı arşdur ve nokta-i bâ’dur ve iki kaşı biri fâ’dur ve biri kaf’dur
ve iki gözleri biri ayn’dur ve biri ğayn’dur ve iki kulağı biri dâl ve biri zâl’dür…”

Kaygusuz Abdal bu suretle baştan başlayıp ayaklara varıncaya kadar vücudun bütün azalarını birer harfle ifade etmek suretiyle hurûfi telakkilerin ileride Bektaşilik‘te de yoğun bir biçimde görülecek olan bir örneğini verir.

Hele XVI. Yüzyılda Hurufilik Kalenderilik’le o kadar içiçe girmişti ki, mesela Virânî gibi bu devirde yaşamış pek çok Kalenderî şairinde Hurufi tesirler çok kuvvetle belirir. Virânî’nin,

Biz Urum Abdalları’yız sultanımızdır Murtaza
Terk ü tecrid’iz bugün Sübhan’ımızdır Mutaza

Fazl-ı Hakk’ın sırrını Yezdan’ımızda fehmedüb
Fâ vü Dâd’a Fazl-ı Hakk Yezdan’ımızdır Murtaza

mısrılarında bunu görmemek mümkün değildir. Son beyitteki Fazl-ı Hakk’ın Fazlullah-ı Esteribadî olduğu, fa ve dad harflerinin ise onun adına delalet ettiği, her türlü açıklamayı gereksiz bırakacak kadar açıktır. Aynı sembolik ifadeyi Hayretî‘nin

İçdiler Fazl-ı İlahi çeşmesinden Ab-ı Hızr
İtdiler kesb-i hayat-ı Cavidan Abdallar

beytinde de görmekteyiz. Burada da Fazl-ı İlahi yine Fazlullah-ı Esteribadî‘ye Cavidan ise onun ünlü kitabı Cavidanname‘ye telmihte bulunmaktadır. Zaten Hayretî‘nin, divanında, meşhur Hurûfi şairi Nesimî‘nin bir gazelini tahmis ettiğini de biliyoruz.

Hayretîyem kim boyun virdüm bela şemşirine
Canumı itdüm hedef cana melamet tirine
Aşıkun ölmekden artuk pes dahi tedbiri ne
Canın virdi Nesimi çün saçun zencirine
Niçün anın meskenin zencir ü zindan eyledi

Bir ara Anadolu’ya da gelmiş olup uluhiyet iddia ettiği gerekçesiyle 1418 yılında Halep‘te diri diri derisi yüzülerek öldürülen, Fazlullah-ı Hurûfî‘nin en tanınmış ve en ileri gelen halifesi Nesimi‘nin, hemen hemen bütün Kalenderî zümrelerinde takdis edildiğini, divanının el kitabı niteliğini taşıdığını ve hatta içindeki bazı parçaların ilahi tarzında Kalenderî âyinlerinde okunduğunu, XVI. ve XVII. yüzyıllardaki Avrupalı seyyah ve gözlemcilerin eserlerinden anlıyoruz.

Shiite_Calligraphy_symbolising_Ali_as_Tiger_of_God

C) Şiî tesirler

XV. yüzyılın son yıllarıyla XVI. yüzyılın başlarında Safevî propagandası kanalıyla yeni bir unsur daha Kalenderî zümrelerini derinden etkileyerek Kalenderiliğin doktrin yapısındaki çok mühim bir gelişmeyi daha gerçekleştirdi ki bu Oniki İmam Şiîliği‘nden başkası değildir.

Anadolu’da ve Rumeli’de Kalenderî zümreler arasında Hurufilik’ten aşağı yukarı yirmibeş otuz yıl sonra kendini göstermeye başlayan Şiî tesirlerin, İran ve Hindistan Kalenderileri arasında çok daha önceden mevcut olduğu bilinmektedir. Bununla beraber, Şii çevrelerin onları gerçek Şii saymadıkları müşahede edilmektedir. İranlı Şiî müellifler, Kalenderiler’in Şiî geçinmelerine, Oniki İmam’ı takdis etmelerine, hatta şeyhlerini Müştak-ı Ali, Maksud Ali ve Masum Ali gibi isimlerle çağırmalarına rağmen, onların aslında Şiîlik’le ilgilerinin bulunmadığını yazarlar. Zira onlara göre, Kalenderî zümrelerde tenasüh, hulûl ve ulûhiyet iddiası gibi Şiiliğe aykırı inançlar bulunmaktadır. Dolayısıyla, kimi uluhiyet, kimi nübüvvet iddia eden bu kimseleri gerçek Şiî saymak mümkün değildir.

XV. yüzyılda Osmanlı topraklarında Kalenderî zümreler arasında belirgin Şiî tesirler olarak nitelendirebileceğimiz yaygın bir (Hz.) Ali kültüne, (Hz.) Hüseyin ve Kerbela ile ilgili matem geleneklerine ve buna bağlı olarak (Hz.) Hüseyin kültüne rastlanabilmektedir. Ancak burada gözden kaçınlmaması gereken, lakin çoğu zaman dikkate alınmayan önemli bir noktaya işaret etmek lazımdır: Kalenderiliğin doktrinine eklenen bu Şiî tesirler Şiîlik’teki mahiyetleriyle değil, Kalenderiliğin mistik yapısına uyarlanmış şekliyle ortaya çıkmaktadır. Bu itibarla tıpkı İran ve Hindistan’daki Kalenderî zümreleri gibi, Osmanlı sahasındaki Kalenderîleri de gerçek anlamda Şiî saymak yanlış olur.

Şimdilik bilebildiğimiz kadarıyla XV. yüzyılın ilk yarısı içinde Kaygusuz Abdal‘ın bazı eserlerinde oldukça hakim bir (Hz.) Ali kültü ile karşılaşıyoruz. Bilhassa Kitab-ı Miğlâta ve Risale-i Kaygusuz Abdal‘da bu kült belirgin olarak görülüyor. İlkinde belirtildiğine göre, bu cihan mevcut değilken Allah önce (Hz.) Muhammed’in nurunu yaratmış, ondan da (Hz.) Ali’nin nurunu ve ruhunu halketmiştir. Sonra bu iki nuru bir kandile koymuş, bunlar Arş-ı A’la’da bir zaman asılı durmuşlardır. Daha sonra bu nurların yanmasıyla bütün alemler vücuda gelmiştir. Aynı inanç ikinci eserde de benzer bir şekilde ifadelendirilmiştir. Mesela burada yazıldığına göre, (Hz.) Muhammed ile (Hz.) Ali, Adem’den on dört bin yıl önce yaratılmışlardır:

“Zira ki Hazret-i Ali radıyallahü anh Hazret-i Resul’ün sahib-i sırrı idi ve sırr-ı ilahiye mahrem idi”

denilerek bu nurun iki parçaya bölündüğü, birinden (Hz.) Muhammed’in, diğerinden (Hz.) Ali’nin yaratıldığı dile getirilmektedir. Kaygusuz Abdal’a göre (Hz.) Muhammed “akıl bazarının sultanı”, (Hz.) Ali ise “ışk bazarının sultanı”dır. O, Şah-ı Evliya‘dır; bütün peygamberlerin suretlerinde bu dünyaya gelen odur. Yüz yirmi dörtbin peygamber, cemîi enbiya ve evliya (Hz.) Ali’ye tahsîn ederler.

Görüldüğü gibi, eserlerinde (Hz.) Ali’ye çok özel ve üstün bir mevki tanıyan Kaygusuz Abdal’da mehdi inancı da dile getiriliyor. Sünni İslam’dan çok Şiîliğe mahsus olan bu inanç, Risale-i Kaygusuz Abdal‘da (Hz.) Muhammed’in ağzından kuvvetli bir tarzda ifade ediliyor. Buna göre Mehdi, ahir zamanda “Horasan cânibinden” zuhur edecek ve İsa sıfatlı olacaktır. Ona tabi olanlar kurtuluşa ereceklerdir.

Kaygusuz Abdal’da nisbeten mutedile yakın bir şekilde kendini gösteren Şiî tesirler, Otman Baba‘da hulûl ve tenasüh inançlarıyla birleşmiş olarak açığa çıkmaktadır. Velayetnâme-i Otman Baba‘dan, Otman Baba’nın zaman zaman kendisinin Muhammed-Ali olduğunu söyleyerek dolaştığını okuyoruz. O bir gün de Tırnova şehrinde abdallarıyla dolaşırken, oradaki halka,

“Tiz bu şehrin harabına evler yapun ve hisarın berkidin kim bu şehr Hasan
ve Hüseyin şehridir ve ol Hüseyin didikleri benem ki kanum da’va itmeğe geldüm”

der. O bu suretle tenasüh inancının Şiî motifle birleşmiş bir örneğini de sergilemiş olmaktadır.

XVI. yüzyıl ise, Safeviler’in sistemli ve yoğun propagandaları sayesinde, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Kızılbaşlar ve Bektaşîler gibi bütün heterodoks çevrelerde Şiî propagandanın en faal olduğu bir dönemi temsil eder. Kalenderî zümrelerinin Osmanlı merkezi yönetimi ile ilişkilerinden bahsederken de görüldüğü üzere, Kalenderîler bu propagandanın en iyi müşterilerinden olmuşlardı. Şah İsmail-i Hatâyi‘nin divanında yer almış bulunan

İki âlemde sultandır Kalender
Kadimî küfr ü imandır Kalender

Kalender Mustafa vü Murtaza’dır
Zihi cism ile cândır Kalender
Cihan içinde ser tâ pâ bürehne
Şeh’in aşkına kurbandır Kalender

Velayet ka’besin açdı Hatâyî
Gulâm-ı Şah-ı Merdan’dır Kalender

beyitleri, bu propagandanın ana hedeflerinden birinin de Kalenderî zümreleri olduğunu göstermesi itibariyle iyi bir belge niteliğini arzederler. Bu beyitlerde Kalenderin hem bu dünyada, hem öbür dünyada yüce bir mertebesi olduğu, ancak (Hz.) Muhammed ve (Hz.) Ali ile kıyaslanabileceği anlatılmak isteniyor.

XVI. yüzyılın ilk üç çeyreği boyunca Safevi propagandası daha da yaygın ve belirgin bir şekilde (Hz.) Ali ve Oniki İmam kütünü, Muharrem matemini, tevella ve teberra prensibini ve bilhassa Hak-Muhammed-Ali şeklinde, zahirde üçlü bir görünüm arzeden, ama gerçekte yalnız (Hz.) Ali‘yi kasteden ulûhiyet telakkisini eski hulûl inançları içine çok rahat bir biçimde yerleştirmek suretiyle Kalenderilerin doktrinine ekledi. Artık Kalenderi zümreleri, “Erenler serveri Ali namını başlarına taç eylemişlerdi”. Avrupalı seyyahlar ve gözlemciler, Kalenderiler’in gezip dolaştıkları her yerde “Şah-ı Merdan aşkına!” diyerek yiyecek dilendiklerini yazarlar.

XVI. yüzyılda yaşamış şâir Kalenderiler’in şiirlerine bakıldığında, yukarıda sayılan bütün Şiî unsurların, kuvvetli bir tenasüh ve hulûl zeminine oturtularak terennüm edildiklerini görmemek kabil değildir. Bunların en başında, ulûhiyet telakkisi ile içiçe kuvvetli bir (Hz.) Ali kültü gelir. Kalender Abdal‘ın,

Bir kimesnede olmasa ol aşk-ı Ali’den
Pes nice ana kâfır-i Haydar dimesinler
Her can ki Şeh’i bilmese bu kişver içinde
Şah kulı değil, çâker-i Kanber demesinler

tarzında sürüp giden şiiri, bunun iyi bir örneğidir. Bu aşırı telakkiye karşılık,

Ey Hayalî çün geda oldum Ali’nin aşkına
Gafil olma, gördüğün merdaneler meydanıdır

Tarîkından ererse menzil-i maksûde her aşık
Hakikat râhını gözler bizüm bir Şâh’ımız vardır

diyen Hayalî, daha mütedil bir üslupla (Hz.) Ali muhabbetini terennüm ediyor. Ayın ılımlı üslûp içinde Hayretî de şunları söyler:

Ey vakıf-ı hakikat-i Esrir-ı kâyinat
Vey arif-i meâni-i Kur’an ya Ali

Hiç alem-i velayet içinde nazirüni
Görmedi dahi dide-i devran ya Ali

Hallal-i müşkilat-ı cihansın aceb midür
Olsa yanında müşkilim asan ya Ali

Her geda bir padişaha bende olmuşdur veli
Biz de Rum Abdalıyuz bizim Ali’dür Şah’ımız

Oniki İmam kültü de, (Hz.) Ali’ninki kadar olmasa bile, yine de önemli bir yer tutar. Mesela Hayretî divanında “Der beyan-ı seyr ü sülûk-i Abdal-ı Huda” başlığı altında Rum Abdalları‘nı tasvir ederken, birer birer imamları da anar. Ayrıca divanın bir bölümünüde, “Der beyan-ı ahval-i hod ve menakıb-ı Eimme-i İsnâ Aşer” başlığıyla Oniki İmam’ın medhine ayırmıştır.

Ey padişah-ı zümre-i merdan ya Hüseyin
Vey server-i gürûh-i şehidan ya Hüseyin
Hak’dan sana vü ceddine çok selam
Olsun Yezid’e la’net-i Yezdan ya Hüseyin

şeklinde devam eden bir manzumesinde (Hz.) Hüseyin’i medheder. Muharrem matemi de ayrı bir ayinle Kalenderi zâviyelerinde icrâ olunduğu gibi, Kalenderî şairleri de bunu sık sık terennüm etmişlerdir. Muharrem matemi hakkında Hayali Beğ hislerini:

Gam-ı dünya bizi bilmez, veli Muharrem’de
Şehid-i Kerbelâ içün bir âh u vahımız vardır

beytiyle dile getirir. Hayretî ise,

Mâhı-ı Muharrem irdi yakub dağ-ı ğam gönül
Kan akıdur bu dide-i giryan ya Hüseyin

Kerbela’dan can revan idenler içün teşne-leb
İtdiler göz yaşların ab-ı revan Abdallar

Hem tutub her dem Hüseyn ibni Ali’nün matemin
Ağlaşub gözden dökerler bunda kan Abdallar

beyitleriyle, Kalenderiler’in her yıl muntazaman Kerbela matemini yad ettiklerini belgelemektedir.

Burada Şiî tesirierin tezahürlerinden olan tevalla ve teberra prensibinin terennümüne örnek olarak Hayalî Beğ‘in,

Atlas-ı gerdûni etmez rahşına şal
Ta ki olmuşdur Hayali bende-i Âl-i Aba

beyti ile, Hayretî‘nin

Mustafa’nun ümmetiyiz Murtaza’nın bendesi
Çaker-i Al-i Aba’yuz Hayreti zindeyüz

Düşmanlarından Ehl-i Beyt-i Ahmedün olub beri
Oldılar candan muhibb-i Hanedan Abdallar

mısralarını zikredebiliriz.

marjib(Osmanlı İmparatorluğu’nda Marjinal Sûfîlik: Kalenderîler (XIV-XVII Yüzyıllar), Ahmet Yaşar OCAK, ss.135-143)

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑