Ara

Alevîlik

Yol Erkân Meydan

Kategori

Anadolu’da bilimin filizleri

Anadolu topraklarındaki bilimin filizleri.

M.Ö. 6. yüzyılda dogmaların karanlığından özgür düşünce ile bilimin aydınlığına ilk kez Batı Anadolu’da geçilmiştir. Doğanın belirli ve değişmez kanunların olduğunu sezen bilimin Miletoslu öncüleri, doğa olaylarının oluşumunu özgür düşünce yöntemi ile ele almışlar ve bir çok bilimin temellerini atmışlardır. Bu bilim adamları ”İonya Doğa Filozofları” veya ”Miletos Okulu” olarak anılmaktadırlar…

Harmonia, Uzlaşmaz Olanların Birliği

Karşıt olan şeyler bir araya gelir ve uzlaşmaz olanlardan en güzel uyum doğar.
[Her şey çatışma sonucunda meydana gelir.]

[Fragman 8, 80]

Burada Herakleitos‘un karşıtlar hakkındaki görüşleri özlü bir biçimde dile gelir. Karşıt olanlar birbirleriyle uzlaşmaz olan ve farklı yönlere giden öğelere kaşılık gelir. Bu uzlaşmaz ve birbirinden ayrı duran öğeler bir araya gelerek bir bağlam veya uyum [harmonia*] oluşturur. Herakleitos‘ta bağlamı ve uyumu oluşturanlar, birbirleriyle uyumlu ve uzlaşan öğeler değil, tersine uyumsuz ve uzlaşmaz olan öğelerdir.

* Harmonia sözcüğü, “birbirleriyle uyumlu parçaları bir araya getşirme ve bağlama” anlamına geldiği kadar, “düşman güçlerin ya da karşıt güçlerin arasındaki uyuşma ve uzlaşma” anlamlarını da vurgular. Özetle Herakleşitos sözcüğü “uzlaşmaz olanların birliği” anlamında kullanır.

Bağlanışlar; bütünler ve bütün olmayanlar, bir arada duran ve ayrı duran,
birlikte söylenen ve ayrı söylenen.
Her şeyden bir, bir’den her şey.
[Fr. 10]

Herakleitos‘un uzunca bir bağlam içinde aktarılan ve karşıtlar öğretisini özlü bir biçimde açıklayan bu fragmanı, fr. 8‘le bir bütünlük oluşturur.

Herakleitos üç ayrı bağlanış veya birlikten söz eder: (1) bütün ve bütün olmayanın birlikteliği; (2) uzlaşan veya bir arada bulunan ile uzlaşmayan, ayrı duran ve (3) ayrı söylenen ile birlikte söylenenin birlikteliği. Anladığımız kadarıyla Herakleitos’ta “uyum” ancak birbirini kaşılıklı olarak çeken ve iten öğeler arasında mümkündür.

Uzlaşmaz şeylerin kendi aralarında nasıl uzlaştığını anlamazlar.
Karşıt dönüşlerin uyumu, yay ve lir’deki gibi.
[Fr. 51]

Uzlaşmaz şeyler, “bir araya gelmeyen, ayrı yönlere giden” şeylerdir. Fr. 8 ve 10‘nun açıklamalarında belirttiğimiz gibi birbirine karşıt olan güçlerin bir araya gelmesi uyumu veya bağlamı oluşturur.

Fragmanın ikinci cümlesinde Herakleitos, uzlaşmaz şeyleri yay ve yine benzer yapıda olan lir üzerinden anlamamızı bekler. Yayın yapısını, doğasını birbirine karşıt iki gücün birlikte çatışması meydana getirir. Bir yanda içeri çeken bir güç, diğer yanda dışarı çeken bir başka güç bulunur. Bu iki gücün birlikte çatışması gerilimi meydana getirir. En güzel uyum, işte bu karşıt güçlerin karşılıklı gerilmelerinden doğar.

Herakleitos, Fragmanlar, Prof. Dr. Cengiz Çakmak, Alfa Yayıncılık

0000000622105-1

Reklamlar

Göbeklitepe – Cennetin Keşfi

Alman Arkeoloji Enstitüsü üyesi Arkeolog Klaus Schmidt, 1994 yılından bu yana bölgede yaptığı kapsamlı kazılar sonucunda, Şanlıurfa’ya 20 kilometre uzakta bulunan Göbekli Tepe antik kentinin yaklaşık 12 bin yaşında olduğunu tespit ettiklerini söyledi. (Klaus Schmidt 2014 yılında aramızdan ayrıldı)

gobeklitepe

Mısır’daki Büyük Piramitlerin 4 bin 500 yaşında ve İngiltere’deki Stonehenge’in 6 bin yaşında olduğu düşünülürse, bu kazının dünyanın gelmiş geçmiş en önemli arkeolojik kazısı olduğu düşünülüyor. Yıllardır kazı alanında çalışan Schmidt, sitenin dünyanın ilk tapınağı olduğuna ikna olmuş.

Göbekli Tepe kafa karıştırıcıydı çünkü, her şeyden önce tamı tamına 12.000 yaşındaydı!

Bu, insanlık tarihiyle ilgili bugüne kadar bildiğimiz her şeyi yerle bir ediyordu! Yazılmış on binlerce kitap ve yüz binlerce makaleyi çöpe attıracak bir bilgiydi bu!

Alman Arkeoloji Enstitüsü üyesi Arkeolog Klaus Schmidt göbeklitepe

Çünkü bugüne kadar yaptığımız arkeolojik kazılar ve buna dayalı olarak geliştirdiğimiz tarih bilimi, insanlığın 12.000 yıl önce henüz ‘emekleme’ çağına bile geçmemiş bir bebek olduğunu söylüyordu!

Tarih kitaplarına göre o çağlarda yaşayan insanın, henüz avlanarak ve bitki toplayarak hayatını sürdüren, dili, dini, kültürü, sanatı olmayan, yerleşik yaşama bile geçmemiş bir ‘sürü’ olması gerekiyordu!

Halbuki Göbekli Tepe’de devasa büyüklükte kayaların ayağa dikilmesiyle oluşturulmuş, özenle inşa edilmiş, özenle süslenmiş 8 ila 30 metre çapında 20 adet tapınak bulunmuştu! Tapınakta 3 ila 6 metre büyüklüğünde, 60 ton ağırlığa ulaşabilen T biçiminde dev heykeller yer almaktaydı!

Klaus Schmidt göbeklitepe

Tarih bilimi altüst oluyor!

Klasik tarih biliminde, insanlığın büyük dönüşümünün M.Ö. 10 bininci yıllarda, tarımın bulunuşuyla başladığı varsayılıyordu!

Tarım yerleşik hayatı, yerleşik hayat da “binlerce yıl içinde” kültürü, sanatı ve dini, yani “Uygarlığı” meydana getirmişti.

göbeklitepe
Klasik uygarlıklar sıralaması şöyleydi:

Sümer Uygarlığı (İÖ.4000): Dicle ve Fırat

Mısır Uygarlığı (İÖ.3500 ): Nil Nehri

Maya Uygarlığı (İÖ. 2600): Güney Amerika

Hint Uygarlığı (İÖ.2500): İndüs Irmağı

Çin Uygarlığı (İÖ.1500): Sarı Irmak

Dikkat edilirse, ilk uygarlık olarak bilinen ve taş yapılar yapabilme kapasitesine sahip ilk topluluk olduğu düşünülen Sümer Uygarlığı’nın bile İ.Ö. 4000 yılında ortaya çıktığı görülmektedir!

O halde Sümerler’den 7.000 yıl önce, insanlığın henüz ok ve zıpkınlarının ucuna keskin taşlar bağlamayı bile yeni öğrendiği düşünülen bir çağda, bu büyüklükte yapılar nasıl inşa edilebilmişti?

göbeklitepe

Klaus Schmidt, 11 bin yıl önce, bölgenin adeta cennet gibi bir doğası, ceylan sürüleri, aslanları, lezzetli meyveleri, fındık ağaçları, tarım alanları ve köyleri olduğunu düşünüyor.

Bilim insanları, aynı soruların benzerini daha önce İngiltere’deki “Stonehenge” ve Mısır’daki “Piramitler” için de sormuşlardı! “Teknolojinin bu denli geri olduğu bir çağda, insanlık bu büyüklükteki yapıları nasıl inşa edebilir?” sorusu, başlıca merak konusuydu!

Göbekli Tepe bulguları, bu soruları bile ‘anlamsız’ hale getirdi!

Zira Şanlıurfa’da ortaya çıkarılan tapınaklar, Stonehenge’den 7000, Piramitler’den 7500 yıl eskiydi!

göbeklitepe

Bazı taşlar Stonehenge’dekinden çok daha iriydi ve Stonehenge taşları kabaca oyulmuş, özelliksiz kayalardan oluşurken, Göbekli Tepe’dekiler ince resim ve işlemelerle donatılmıştı!

Göbekli Tepe’deki dev kaya-heykelleri inceleyen National Geographic araştırmacısı, konuyla ilgili belgeselde meseleyi özetleyen şu cümleyi kuruyordu: “Bu dönemde yaşayan insanların bu tapınakları yapabilmesi, üç yaşında bir çocuğun elindeki oyuncak tuğlalarla Empire States’i inşa etmesine benziyor!”

gobeklitepe_2_9

İnsanlığın Sümer ve Mısır yazısını daha yeni çözdüğünü ve bu toplumları anlamak için bu yazılı metinleri kullandığı düşünülürse, Göbekli Tepe’nin daha uzun süre “gizem” olarak kalacağını söyleyebiliriz.

Zira 12 bin yıl önce yaşayan bu insan topluluklarıyla ilgili elimizde “yazılı” hiçbir bulgu yok!

Günümüzden o kadar eskide yaşamışlardı ki, “Kimdiler, neye inanırlardı, nasıl yaşarlardı ve ne düşünürlerdi?” gibi sorulara verebileceğimiz hiçbir yanıt bulunmuyor!

Arkeologların “Bereketli Hilal” olarak adlandırdıkları günümüz Türkiye, Lübnan, İsrail, Ürdün ve Mısır topraklarının Basra Körfezi’ne uzanan ve hilali andıran bir şekilde uzandığını, Göbekli Tepe’nin bu coğrafyanın kuzey ucu olduğu, insanların dini-ilahi amaçlarla bölgeye göç ettiklerini, bölgenin bu hilal seklindeki zirve nokta olarak kabul edildiğini ve Afrika ve Doğu Akdeniz medeniyetlerindeki avcı-toplayıcıları bile bölgeye çektiğini, bölgenin dünyanın ilk katedrali olduğu düşünülüyor.

Kayalar üzerine işlenen motiflerin anlamını çözmek bu yüzden oldukça zor.

göbeklitepe arkeoloji

T şeklindeki sütunların tümü, ‘insan şeklinde’ resmedilmiş. Ellerini kasıklarının üzerinde birleştiren dev insanlar. Yine Göbekli Tepe’de bulunan ve dünyanın en eski heykeli kabul edilen heykel figürü de, yine ellerini kasıklarında birleştirmiş bir insanı betimliyor. Bu ve buna benzer sembolizmlerin ne anlama geldiğini kimse bilmiyor!

göbeklitepe arkeoloji klaus urfa

Üstelik, Göbekli Tepe’deki gizem ve bilinmezlikler bu kadarla da sınırlı değil. 20 tapınak, inşa edilmelerinden tam 1000 yıl sonra tonlarca toprak taşınarak örtülüyor ve üzerleri tamamen kapatılıyor.

Yapımı için büyük çaba harcandığı belli olan bu muhteşem tapınakların neden daha sonra yine muazzam bir emek harcanarak gömüldüğünü anlamak mümkün değil!

Göbekli Tepe’nin gizemi o denli büyük ki, ona gösterilen uluslararası ilgi her geçen gün daha da büyüyor! Geçtiğimiz günlerde Göbekli Tepe’yi manşete taşıyan İngiliz Guardian Gazetesi, bölgenin yakında “Mısır Piramitleri” kadar ünlü olacağını açıkladı!

Belli ki, önümüzdeki yıllarda Göbekli Tepe daha çok konuşulur, daha çok tartışılır olacak. Türkiye’de yaşayan herkes, bunun ülkesi için ne kadar büyük önem taşıdığının bilincinde olmalı!

gobeklitepe_23

göbeklitepe

göbeklitepe urfa müzesi klaus

göbeklitepe

göbeklitepe

göbeklitepe

göbeklitepe

Arkeolog Klaus Schmidt’e bu büyük keşfi gün yüzüne çıkardığı için minnettarız…

 Kaynaklar: Aktüel Arkeoloji Dergisi, National Geographic, Göbeklitepe Belgeseli, Sinem Rastgeldi

Hazırlayan: Deniz Kartal, Ocak 2016

Anadolu’da bilimin filizleri

Bilimin ilk filizleri bu topraklardan fışkırmış. Bundan önceki bölümlerde de bahsettiğimiz birçok ünlü bilim adamı (kendi deyimleri ile doğa bilimcileri) yaşadığımız, belki de farkına varmadan geçip gittiğimiz yörelerde yaşamıştır.

2000px-Map_of_Lydia_ancient_times-en.svg“Söyle tanrıça, Peleusoğlu Akhilleus’un öfkesini söyle…” diyerek başlayan yaklaşık 30.000 dizelik destanla 10 yıl süren Troya Savaşı‘nın yaklaşık 50 günlük bir bölümünü ölümsüzleştiren Homeros en çok kabul edilen görüşe göre Batı Anadolu’da Smyrna‘da (İzmir) doğmuştu.

M.Ö. 6. yüzyılda dogmaların karanlığından özgür düşünce ile bilimin aydınlığına ilk kez Batı Anadolu‘da geçilmiştir. Doğanın belirli ve değişmez kanunların olduğunu sezen bilimin Miletoslu öncüleri, doğa olaylarının oluşumunu özgür düşünce yöntemi ile ele almışlar ve birçok bilimin temellerini atmışlardır. Bu bilim adamları “İonya Doğa Filozofları” veya “Miletos Okulu” olarak anılmaktadırlar.

Bu bilim adamlarının en eski ve en ünlüsü Thales de Miletos‘ta doğmuştur. Bu ünlü matematikçi ve filozof, M.Ö. 28 Mayıs 585 tarihinde olagelen güneş tutulmasını (Heredot-174) önceden hesaplayıp haber vermesi ile ün kazanmıştır. Eski Lidya bölgesindeki bazı demir filizlerinin demir üzerindeki çekim etkisini ilk gözlemleyenlerden de birisidir. Geometrinin birçok önemli teoremleri hala onun adını taşımaktadır. Doğu felsefesi üzerine ilk denemeler de ona aittir. Batı uygarlığının temeli sayılan Yunan felsefesinin kökleri Batı Anadolu‘da İonya‘da, özellikle Miletos‘ta atılmıştır.

Bugünkü İzmir ilinin sınırları içinde kalan Aliağa Rafinerisi‘nin yakınlarında kıyıda kurulmuş antik Kyme kentinde M.Ö. 390’da doğan Ephoros ilk dünya tarihinin (Historis) yazarıdır. 30 kitaplık eserinde Herakleides‘lerin dönüşünden Perinthos‘un (Marmara Ereğlisi) kuşatılmasına kadar (M.Ö. 1069-340) bütün tarihi ve coğrafi bilgileri bir araya getirip sonraki çağlar için örnek bir dünya tarihi yazmıştır. Daha sonraki tarihçiler, özellikle Diodorosos bu eserden yararlanmıştır.

_map_nicomediaM.Ö. 335’te Nicomedia bugünkü İzmit‘te doğan Herophilos, antik çağın en önemli anatomi bilginlerinden biridir. Ptolemaios‘un kendisine gönderdiği suçlular üzerinde deneyler yapmış ve anatomi biliminin ilk kavramlarını geliştirmiştir. Anatomi bilimi açısından ilk otopsiyi yapan bilim adamı olarak kabul edilmektedir. Kendi adı ile anılan ve Herophilos cenderesi adı verilen artkafa kemiğinin arka yüzündeki kavşak noktasını bulmuştur. Gözün bölümlerini, karaciğeri, dölyatağı borularını tanımlamıştır. On iki parmak bağırsağına, dil kemiğine ve akciğer toplardamarlarına ilk ad veren odur. Nabzın kalp atışlarıyla eşzamanlı olduğunu da ilk o açıklamıştır. Anadolu‘da yaşamış rakibi Erasistratos ile birlikte anatomi biliminin kurucusu olarak kabul edilir. Erasistratos‘un hocası da Knidoslu bir hekim olan Kyrysippos‘tur. M.Ö. 6. yüzyılda bitkilerin yararları üzerine bir araştırma yapmıştır.

M.Ö. 2. yüzyılda İznik‘te doğan Hipparhos, antik çağın en önemli astronomi bilginlerinden biri idi. Güneşin ve ayın görünür çaplarındaki değişmeleri ölçmek için özel bir alet icat etmişti. 800 kadar yıldızın konumlarını kesin olarak belirlemiş ve aydınlatma güçlerine göre sıralayarak astronomide ilk gerçek ve bilimsel yıldız kataloğunu hazırlamıştır.

3951-4fM.Ö. 5. yüzyılın ikinci yarısında yaşamış Miletoslu HIPPODAMOS şehir planlamacılığının kurucusu sayılır. Aristo, Politika adlı ünlü eserinde: şehirleri semtlere ayırmayı onun bulduğunu, Piriene‘nin sokak planını yaptığını belirtmektedir. On bin nüfuslu bir şehir tasarlamış ve çeşitli açılardan bölümlere ayırmıştır. Bu bölümleme yöntemine şehircilikte hâlâ Hippodamos yöntemi olarak anılmaktadır.

M.Ö. 315’e doğru Mersin yakınlarında Soloi‘de ARATOS “Phainomena” (Gökle ilgili olaylar) adlı eserinde devrindeki astronomi bilgilerini topluca ele almıştır. Ve “Diosemeia” (Gökyüzü olayları) adlı eserinde hava değişikliklerini haber veren belirtilerin dökümünü yapmıştır. Bu eseri meteorolojinin ilk temel kaynaklarından birisi sayılmaktadır.

İzmir ilinin Ahmetbeyi ilçesinde yer alan Apollon tapınağı ve kutsal bilicilik merkezi ile ünlü Klaros‘ta doğan Nikandros M.Ö. 2. yüzyılın en önemli hekim, filolog ve yazarlarındandı. Yılanların ve zehirli böceklerin sokmalarına karşı kullanılacak ilaçları anlatan “Theriake” adlı eseri panzehirleri konu almaktadır. Günümüze bir kaç satırı kalmış olan “Georgika” (Ziraat hakkında), kaybolan “Melissourgika” (Arıcılık Hakkında) ve Ovidius‘un ünlü Metemorphoses‘ine kaynaklık etmiş “Heteroioumena” (Değişmeler) adlı bir eseri vardır.

M.Ö. 4. yüzyılda dünyanın kendi ekseni üzerinde yirmi dört saatte döndüğünü söyleyen ilk düşünürlerden biri olan Herakleides Herakleiada bugünkü Karadeniz Ereğlisi‘nde doğmuştur. Eflatun‘un öğrencilerindendir.

M.Ö. 4. yüzyılda yaşamış Miletoslu Kadmos‘un Miletos’un kuruluşunu konu alan eseri nesir halindeki en eski tarih eseri sayılmaktadır. Böylece efsaneler ile tarih, bilim olarak sayılmıştır. M.Ö. 4. yüzyılda Milet‘te yaşamış Hekataios, o günkü Doğu ve Batı dünyasının yaşayan halklarının gelenek ve göreneklerini anlatan “Dünya gezisi” ve büyük ailelerin geçmişlerini anlatan “Soyağaçları” adlı iki eser yazmıştır. Burada “tarih” kelimesi ilk kez araştırma anlamı ile kullanılmıştır.

Tarihin babası ise hiç süphesiz Halikarnassos‘lu (Bodrum) Herodotos‘tu. M.Ö. 484 yılında Halikarnassos doğmuştur. Karialı soylu bir aileye mensuptu ve epik şair Panyasis‘in de akrabasıydı. “…İnsanoğlu’nun yaptıkları zamanla unutulmasın diye: Bu Halikarnassoslu Herodotos’un kamuya sunduğu araştırmadır,” diyerek başladığı dokuz kitaplık anıtsal eseri bilimsel tarihçiliğin ilk büyük eseri kabul edilmektedir.

Miletos Okulu‘nun Thales‘ten sonraki yöneticisi M.Ö. 610’a doğru Miletos‘ta doğmuş Anaksimandros, kutup yıldızının göklerdeki yerini ilk önce belirttiği gibi, ilk dünya haritasını yapan ilim adamı olarak bilinir. Güneş ekseninin eğriliği ve güneş saatinin de onun buluşu olduğu kabul edilmektedir. Evrim kuramının da öncülerindendir.

Heraclitus,_Johannes_Moreelseİonyalı Doğa filozoflarının en önemlilerinden biri olan Herakleitos M.Ö. 550’de Efes‘te doğmuş ve burada yaşamıştı. Daha önceki madde teorilerini ele alıp irdelemiş, doğada hiçbir şeyin olduğu gibi kalmayıp sürekli şekil değiştirdiğini ileri sürmüştür. Aynı akarsuda iki defa yıkanılamayacağı deyişi çağlar boyu onu ünlü kıldı. Karşıt elementlerin birbiri ile mücadelesinden gelişim doğduğunu ileri sürmüştür. Ünlü Alman düşünür Nietzsche onun için, “Dünya her zaman gerçeğe muhtaçtır, o halde her zaman Herakleitos’a muhtaçtır,” diyerek onun insanlık tarihi açısından ne denli önemli bir kişi olduğunu ortaya koymuştur.

Muğla ilimizin Datça yarımadasının ucunda kurulu antik Knidos‘ta yaklaşık M.Ö. 406’da doğan Eudoksos Plinius bir yıla 365 gün 6 saat değerini veren ilk astronomdu. Onun bulduğu eşmerkezli küreler varsayımı geleneksel astronominin hareket noktası sayılmaktadır. Arkhimedes Aksiyomu adı verilen aksiyomda kullandığı ilk “Orantılı Doğrular Kuramını” da ona borçluyuz.

Conic_sections_3M.Ö. 262’de Antalya yakınında antik Perge şehrinde doğan Appollonios M.Ö. 3. yüzyılda geometride araştırmalarında en büyük başarıları elde etmiş matematikçi ve astronomlardan birisiydi. Matematiğin bir bilim olarak yaratıcılarından biri olarak kabul edilir. Konikler üzerine büyük bir inceleme kitabı yazdı. Özellikle iki etekli koni, bir düzlem tarafından kesilince yerine göre bir elips, bir parabol veya hiperbol elde edilebileceğini gösterdi. Ayrıca konik kesitlerin odaklarının varlığını ispat etmiştir.

Marmara bölgesinde M.Ö. 2. yüzyılda yaşamış ve Bithynialı olarak anılmış astronomi bilgini ve matematikçi Theodosios bugün de kaynak olarak kullanılan üç önemli eser bırakmıştır. Küre üzerine çizilmiş çeşitli dairelerin en basit özelliklerini anlattığı küre geometrisi ile ilgili “Küreler Üstüne”, “Günler ve Geceler Üstüne” ve yükselti değişikliklerine göre gökyüzünün görüş uzaklığını inceleyen eseri, onun adına bilim tarihinde ayrı bir yer kazandırmıştır.

M.Ö. 5. yüzyılda Bozcaada‘da doğup yaşayan Kleostratos astronomide oktaeteris ya da sekiz yıllık çevrimi bulan kişi olarak kabul edilir. Plinius‘a göre de bugün kullandığımız burç işaretleri sistemini ilk düşünen astronomi bilgini odur.

Ve daha niceleri…

APELLES: Efesli, Antik dönemin en ünlü ressamlarından
DIPHILOS: Sinoplu Tragedya yazarı
HIKESIOS: İzmirli hekim
ZEUKSIS: Pamukkale’de Tıp Okulu kuran
EUNAPIOS: Sardeisli felsefe tarihçisi
KANANITES: Tarsuslu Sezar’ın hocası
PARRHARIOS: Efesli ressam
PHILEMON: Tarsuslu komedi yazarı
SKYLAKS: Karyandalı coğrafyacı
ARISTEAS: Marmara adalı Arismaspias destanının yazarı
DAPHITAS: Bergamalı Gramerci
DEMETRIOS: Scepsisli Gramerci
DEMETRIOS: Samsunlu matematikçi
DIOGENES: Sinoplu ünlü filozof
DIODOROS: İassoslu Mantıkçı
DIOGENES: Tarsuslu gezgin filozof
DIONYSOS: Bodrumlu Roma Tarihçisi
DIONYSODROS: Samsunlu matematikçi
LUKIANOS: Samsatlı ünlü Romalı yazar
EPIKTETOS: Pamukkale’de doğan ünlü filozof
ARIANOS: İzmitli, Büyük İskender’in Anabasisi’nin yazarı
HERMODOROS: Efesli Roma kanunlarının hazırlayıcısı
HERMOTIMOS: Urfa’lı, ruhun her şeyin nedeni olduğunu söyleyen ilk düşünür
APELLIKON: Teoslu (İzmir Soğacık) Bibliofillerin piri, kıta dostu
ZENODOTS: Efesli kütüphaneci
MIMNERMOS: Kolophonlu ünlü şair
GALENOS: Bergamalı, antik çağın en ünlü hekimi
BIAS: Eskiçağın Yedi Bilgesinden Pireneli, hukukçuların piri
DIOTIMOS: Edremitli dilbilimci
ARKESILAOS: Çandarlı filozof
HIPPONAKS: Efesli şair
STRABON: Amasyalı, Roma döneminin en önemli ve ünlü coğrafyacısı
KSENOPHANES: Kolophon’lu Monoteizmin ilk öncüsü

Daha adını bilmediklerimiz veya unuttuklarımız!

[Ferruh Dinçkal, Anadolu Aydınlanma Vakfı]

Luviler

Luviler kimlerdir?

Luvi kültürü Bronz Çağı’nda Batı Anadolu’da gelişmiş bir uygarlıktır. Özellikle Hititlerin başkenti Hattuşa’da ele geçen çok sayıdaki belge aracılığı ile bilgi sahibi olduğumuz Luviler, öncelikle dilbilimciler tarafından araştırılmıştır. Luvilerin bir zamanlar yaşadığı alanlarda çok az sayıda kazı yürütülmüştür. Bundan dolayı Luviler, arkeologlar tarafından bugüne kadar yapılan dönemlerin rekonstrüksiyonunda dikkate alınmamıştır. Batı Anadolu’nun ve halkının Ege’nin erken dönemindeki yeri ele alınıp değerlendirildiği takdirde, Doğu Akdeniz’deki Bronz Çağı kültürlerinin ortadan kayboluşuna dair mantıklı bir açıklama geliştirmek de mümkün olacaktır.

Elimizdeki Bilgiler

Luvi kültürü filolojik açıdan oldukça iyi araştırılmıştır. Buna göre Luviler Bronz Çağı ve Erken Demir Çağı’nda Anadolu ve Kuzey Suriye’de yaşamış tarihi bir halktır. Hititlerin başkenti Hattuşa’da bulunmuş ve Akatça çivi yazısında yazılmış belgelerde Luvi dilini konuşan halkların yaşadığı bölgeye Luwiya deniyordu. Hitit yasalarında ve diğer belgelerde Luvi diline yapılan tercümelerden söz edilir. Luvi dili Hint-Avrupa dil ailesinin Anadolu dilleri grubuna girer. En azından 900 yıl boyunca kullanımda kaldığı belgelenen Luvice, hiyeroglif işaretleriyle yazılırdı. Luvice farklı diyalektlerle Güney ve Batı Anadolu’nun tamamında konuşulurdu. Takriben MÖ 2000 yılından itibaren Luvice kişi isimleri ya da Luvice kökenli kelimeler eski ticaret şehri Kültepe’de (Kaniş veya Neşa) bulunan Asur tabletlerinde görülmeye başlanır. O dönemde Anadolu’da yaşayan Asurlu tüccarlar yerli halkı, “Luviler”in karşılığı olan nuwaʿum olarak adlandırırlardı. Aşağı yukarı aynı dönemde Eski Hititler biraz daha kuzeyde Kızılırmak civarına yerleştiler. Hititler, bugün Hititçe diye isimlendirdiğimiz dillerini, politik ve ticari merkezleri (Neşa) doğrultusunda başlangıçta neşa ya da neşaca diye adlandırırlardı. Bu dil, sonradan başkent olan Hattuşa’nın çevresinde özellikle üst tabakanın yazı dili şeklinde kullanılırdı.

Anadolu’nun batısı, muhtemelen engin yüzölçümünden ve karışık topografyasından kaynaklanan sorunlardan dolayı binlerce yıl boyunca küçük krallıklar ve beylikler arasında paylaşılmıştı. Bu durum bölgenin ekonomik ve askeri gücünü zayıflattığı gibi, az veya çok homojen bir Luvi kültürünün kabul edilmesini da geciktirmiştir.

Hitit belgelerindeki Luwiya isminin yerini kısa bir süre sonra, az çok Luvilerle eş anlamda, politik olarak en etkili olan Luvi Krallığı’nın ismi Arzawa alır. Arzawa, ana bileşenleri olan Wiluşa, Şeha, Mira, Hapalla ve daha dar anlamda Arzawa gibi küçük krallıklara ayrışır. Bunun yanında Hitit belgelerinde Batı Anadolu’da, bazen büyük Hitit krallarına bağlanan, bazen de Hititlerin düşmanı olan bir düzine kadar küçük Luvi krallığından söz edilir. Bunlara yukarıda sayılanların yanında Lukka, Karkişa, Pedasa, Tarhuntaşşa, Kizzuwatna, Walma ve Maşa da dâhildir. Günümüz bilim adamlarının çoğu, bu krallıkların bulunduğu bölgeler konusunda az çok hemfikirdir. Batı Anadolu devletlerinden olan ve Hitit yazılı belgelerine göre kısa bir süre için (MÖ 1290-1272) Hitit İmparatorluğu’na bağımlı olan Wiluşa’nın yeri tam olarak açıklığa kavuşmamıştır. Ama günümüzde araştırmacıların çoğu, Wiluşa’nın Troia ile aynı yer olduğu düşüncesindedir.

Mediterranean-Satellite-Image

Batı Anadolu’da yaşam alanları ve doğal kaynaklar


Anadolu, Asya, Avrupa ve Afrika arasındaki elverişli jeostratejik konumunun yanı sıra, uygun iklim koşulları, verimli topraklar ve zengin doğal kaynaklardan da istifade eder. Bu olanakların, Bronz Çağı’nda Anadolu’nun gücüne ve zenginliğine katkıda bulunmuş olması muhtemeldir.

Elimizdeki Bilgiler

Anadolu’nun çoğunlukla Asya ile Avrupa arasında bir köprü oluşturan bir kıta gibi tanımlanmış olmasına rağmen, bu onun eşsizliğini yeterince vurgulamaz. Afrika o kadar yakındır ki, burada üç kıtanın yollarının dört denizin kıyısına – Hazar Denizi, Karadeniz, Ege Denizi ve Doğu Akdeniz – bağlandığını iddia etmek mümkündür. Dünyanın başka hiç bir bölgesinde bu derecede ayrıcalıklı jeostratejik bir durumla, insanların yerleşimi için son derece elverişli iklim koşullarının bir arada bulunduğu bir yer yoktur.

Zengin doğal kaynaklar yerleşik hayatın, tarım ve hayvan yetiştiriciliğinin, metal işlemenin ve sonraki dönemlerde para basımının ilk olarak Anadolu’da başlamış olmasının nedeni olabilir. 20. yüzyılda bilgi çalışma sistemlerinin ortaya çıkmasından önce, bir bölgedeki doğal kaynaklar toplumların başarılarında önemli bir rol oynardı. Doğal kaynaklar, jeopolitik konum, maden yatakları, doğal kayalar, yıllık yağışlar, akarsu akışları, orman kaynakları ve tarımsal kullanım alanlarını içerir. Anadolu, jeolojik geçmişi ve coğrafi konumu sayesinde yukarıdaki kategorilerin hepsi açısından zengindi.

Sea-People-Attacks

Batı Anadolu’daki küçük devletler

Eldeki yazılı belgelerden Geç Bronz Çağı’nda Batı Anadolu’da iki düzine kadar büyük ve küçük krallığın var olduğunu biliyoruz. Bazıları en azından bir süreliğine Hititlerin vasal devletleri oldular. Ancak Anadolu’nun Geç Bronz Çağı’na ait çoğu siyasi haritasında gösterildiği şekliyle Hitit İmparatorluğu’nun en geniş hali sadece kısa bir dönem için söz konusuydu ve istikrarlı değildi. Bu nedenle Hitit İmparatorluğu’nu Anadolu’nun neredeyse tamamına hâkimmiş gibi tasvir etmek yanıltıcı olacaktır.

Elimizdeki Bilgiler

Hattuşa’da arkeologlarca bulunan 33.000’den fazla yazılı belge sayesinde, Hititlerin batı komşuları ismen oldukça iyi bilinir. Bunların arasında Arzawa, Lukka, Hapalla, Maşa, Şeha, Mira ve Wiluşa’nın isimleri geçer. Ancak bu komşuların tam konumları günümüzde bile hâlâ tartışma konusu olmaya devam eder.

Batı Anadolu’daki en büyük ve en güçlü devlet, muhtemelen Mira, Şeha ve Hapalla gibi birçok küçük krallıktan oluşan Arzawa ülkesiydi. Arzawa en yüksek politik gücüne MÖ 15. yüzyılın ortasında ve 14. yüzyılın başında, Hititlerin önemsiz olduğu bir dönemde ulaştı. Arzawa o zaman Anadolu’daki en önemli güçtü ve Amarna arşivlerindeki belgelerde görüldüğü gibi Arzawa kralları Mısır’la temas halindeydiler. Arzawa’nın asıl bölgesi Büyük Menderes (Antik Çağda Maiandros) vadisiydi. Birçok araştırmacıya göre başkent Apaşa, Efes kentinin öncüsüydü. Apaşa şehrinin kalıntıları yıllarca bu bölgede arandı ama bulunamadı. O dönemde kullanılan kişi adlarının da kanıtladığı gibi, Arzawa ülkesinde Luvice konuşulurdu.

http://luwianstudies.org/

luviler-www.musugin.com

 

Anadolu’da Aklın Serüveni, Efes Okulu

ionia-mapEfes, Anadolu’nun batı kıyısında, bugünkü İzmir ilinin Selçuk ilçesi sınırları içerisinde bulunan, daha sonra önemli bir Roma kenti olan antik bir Yunan kentiydi. Klasik Yunan döneminde İyonya’nın on iki şehrinden biriydi. Kuruluşu Cilalı Taş Devri MÖ 6000 yıllarına dayanır.

Efes Okulu, M.Ö. 500 yıllarında zengin bir kıyı kenti olan Efes’te kurulmuş Milet Okulu’ndan sonraki felsefe okuludur. Bu okulun başlıca ismi Heraklit‘dir.

Heraklit de Milet okulu filozofları gibi arkhe sorunuyla ilgilenmiş ve onlar gibi madde temelli açıklamalara yönelmiştir. Maddenin varoluşu ve yokoluşu konularında onlarla paralel düşüncelere sahiptir, ancak Heraklit için arkhe ateş’tir. Evren ateşten meydana gelmiştir ve tekrar ateşe dönüşecektir, ona göre bu varoluş ve yokoluş periyodik bir süreçtir. Herhaklit bir başka konuda ise değişimin ve hareketin sürekli olduğu, hiçbir şeyin sabit kalamayacağı düşüncesidir. Her şey ateş gibi sürekli bir değişim hâlindedir. Değişimi sağlayan ise her şeyin karşıtıyla birlikte vârolmasıdır. Böylece Efes Okulu ile birlikte felsefeye değişim ve çatışma kavramları da girmiş olmaktadır, ki diyalektiği sürekli bir değişim ve çelişki olarak anlayanlar için Heraklit bir anlamda diyalektiğin babası sayılmaktadır.

Diyalektik kavramı, başlangıçta tartışma sanatı ya da çelişkili yollardan muhataplarını ikna etme sanatı anlamına gelmektedir. Karşıtlıkları kullanarak gerçekleştirilen akıl yürütme biçimidir, diyalektik ve Sokratik yöntem, tartışma ve düşünme sanatı olarak diyalektiğin Antik Çağ’daki en yetkin halidir. Değişimin ve hareketin sürekliliği düşüncesi bu aşamada diyalektik olarak ifade edilmiştir. Bir fikirden ya da ilkeden içerdiği olumlu ve olumsuz bütün düşünceleri çıkarma yöntemine diyalektik denilmekteydi.

Arkhe (Yunanca’da “başlangıç,” “ilk”), Batı felsefesinin ve Sokrates öncesi Eski Yunan Felsefesinin en önemli kavramlarından biri. Felsefenin ana disiplini sayılan metafiziğin ve genellikle Bilimin, özellikle de fizik biliminin gelişmesinde önemli rolü olmuştur. Sözcük, felsefe geleneği içinde, “fizikçiler” de denen, Batı Anadolu kıyılarındaki kentlerde yaşamış Sokrates öncesi filozofların kullanımlarıyla, “ilke”, “temel”, “ana madde” anlamlarını kazanmıştır.

Bu düşünceyle bir yandan, bir düzen barındıran evrenin (kosmos) süreçlerden oluştuğu ve bunların düzenli bir biçimde yinelenerek sürüp gittiği gibi bilimsel bakışın temel bir varsayımı ortaya konmakta, bir yandan da düşünce tarihine metafizik düşüncenin temel bir bakış biçimi, olup bitenlerin temelinde hangi olumlu ya da olumsuz niteliklerin bulunduğunu ve dünyanın bir bütün olarak nasıl bir değer taşıdığını görme çabasını içeren bakış biçimi katılmaktadır. Öte yandan arkhe’nin yalnızca bir “ilk” kaynak değil, aynı zamanda değişimlerin temelinde yatan bir “ilke” olduğu düşüncesi de ilk kez belirmektedir.

Heraclitus,_Johannes_Moreelse

Efesli Heraklitos

Doğumu: MÖ 535, Efes, İyonya
Ölümü: MÖ 475
Çağı: Sokrates öncesi felsefe
Bölgesi: Batı felsefesi
Okulu: Efes Okulu
İlgi alanları: metafizik, epistemoloji, etik, politika
Önemli fikirleri: Logos
Efes’in yerlisi olduğu ve babasının adının Bloson olduğu gibi detaylar dışında hayatı hakkında pek az şey bilinmektedir. Batı felsefe tarihinde dinamik bir felsefî sistem ortaya koyan ilk kişidir


Herakleitos’un Evren ve Ruh Anlayışı

İnsan ruhunun ya da beninin aisthesis ve noesis olmak üzere iki yönü vardır. Bunlardan ilki duyu organları yoluyla evrenle fiziksel temas kurulmasını (aisthesis), öteki ise bu temastan sağlanan duyu verilerinin işlenmesini ve böylece evrendeki logos yasasının bilgisine erişilmesini sağlar (noesis).

Herakleitos’a göre her şey bir logostur. Bu logosun bir kısmı da bendedir. Yani ben, bir küçük logostur. Aynı zamanda bunun tezahür ettiği bir yer de vardır ve bu yer de bir bütün olarak kozmostur. O hâlde her şey bir logosun parçasıdır ve ben bir küçük logos iken evren logosun kendisini, büyük logosu ifade eder. İnsan kozmosu anlayabilecek bir yapıdadır çünkü insan beninin algılama yapıları gerçekliği düzenleyebilecek durumdadır. Evrenle ben arasında bir uyum gerçekleşmiştir. Oysa köpeğin algı formları insan benininkinden farklıdır ve bu yüzden köpeğin gerçekliği de insanınkinden farklı olmaktadır. Herakleitos’un bu konudaki düşünceleri şu formülle ifade edilebilir; “logos= küçük logos+ kozmos”

Herakleitos’a göre insan beninin formları ile yani mantıksal yapı ile dünyanın mantıksal yapısı arasında uyum vardır. Bunlar birbirlerini dengeleyecek şekildedirler. Onun deyimiyle zıtların birliğidirler. (Zıtların Birliği: Uyum, Denge)

Herakleitos’a göre kozmos büyük bir kitaba benzer. Onun felsefesinin temeli budur. Kâinat kitabında yazılan şey kâinatın tezahürüdür. Duyu algıları ise bir anlamda bu kitabın yazılarına denk gelmektedirler. Bu yazılar bir anlamda kâinatın benim aklıma görünen kısımlarıdır. Bunun yanı sıra insanın kendisi de bir kitap gibidir. Her iki kitabın da yazıları aynı olduğu için bunlar birbirlerini anlayabilirler.

Yunan felsefesi en başından itibaren dinsel bir yapı sergilemiştir. Kozmosla ilgili en temel felsefi varsayım kozmosun tanrısal bir yapı olduğu ve onun hem içinde hem dışında yer alan nousun bu yapıyı anlayabileceği yolundadır. Ben ile evren arasında karşılıklı bir bağ bulunmaktadır ve Tanrı bu yapıların ikisini de kuşatmıştır. Fakat bu organik bütünlük esasına dayalı yapı zaman içinde bazı filozofların etkileriyle çözülmüştür.

İşte Herakleitos da bu bütünlük esasına dayalı düşünürlerden biriydi. Ona göre kâinat kitabının dilini bilmek gerekmekteydi. Görünüşler bu kitaptaki yazılardı ve ona göre yazı ile anlam birbirinden koparılamazdı. Anlam sadece o dili bilen için ortaya çıkabilecek bir şeydi. Bunun ortaya çıkarılması için de sadece duyu verisi yeterli olamazdı. Herakleitos’un asıl amacı çok daha derinlerde yatmaktaydı. Onun derdi, son kertede insanın kendisini keşfedeceği bir bilgisel aydınlanma idi. İnsanın kendini keşfetmesi neleri anlamasıdır? Bu uğurda duyular da akıl da sadece birer araçtırlar. Amaç kozmosu anlamaktır.

Herakleitos’tan öncekiler evrene ve doğaya sadece duyuları ile bakıyorlar ve bu yüzden de evrenin sadece görünür kısımlarını görüyorlardı. Oysa Herakleitos’a göre kozmosu anlamak topyekûn varlığı anlamak demektir. Sanatı ve dini ile birlikte kozmosu anlamak gerekir.

Herakleitos’a göre kozmosta bir yasa vardır. Bu yasa logostur. Herakleitos’a kadarki Yunan felsefesinde logos, yasa, akıl, cümle, düşünce, ölçü, anlamak gibi birçok anlamlar yüklenmiş çok boyutlu bir sözcüktür. İnsanın amacı evrendeki her şeyin bir olduğunu anlamaktır ve işte logos bu birliği ifade eder. Bu noktada logos ile Tanrı özdeşleştirilmektedir.

Herakleitos daha öte bir düşünce hamlesiyle evreni bu logos ile özdeşleştirmiş, üstelik kozmosun ateşten (pyr) yapıldığını söyleyerek, son derece kapalı bir üslupla; Logosu ateş ile de özdeş tutmuştur;

“Logos ya da Tanrı = Kozmos = Ateş (Pyr)”

Bu esas üzere düşünüldüğünde sadece duyuları ile evrene yönelenler, evrenin ancak görünüşünü bilirler. Oysa amaç kozmosu ve kozmostaki ilahi yasayı, yani logos veya ateşi anlamaktır. Bu yasa doğa ve akıl yasasıdır. Herakleitos, bu anlamda doğa yasası ile akıl yasasını birbirinden ayırmamıştır. Demek ki logos denen yasa, hem fiziki dünyada hem aklımda hem de ilahi alanda hakimdir.

Herakleitos’a göre bu yasalılığın başlıca tezahürlerinden biri ölçülülüktür. Evrende her şey belli bir ölçüye göre oluşur. Ölçüye uymayan, her ne olursa olsun cezalandırılır. (Bu fikir, nüve biçiminde de olsa Ksenophanes’te de bulunmaktaydı. Ksenophanes’e göre bir varlık var ki düşünmesiyle her şeyi istediği hâle getirir. İstemek, bir planlamayı getirir. Ol deyince oldurur. Bu varlık her şeyi planlamıştır. Hatırlanacağı üzere Ksenophanes ile birlikte kozmos düşüncesine aklı ve iradesi olan bir varlık düşüncesi yerleştirilmişti. Bu varlık kozmosun içinde mi, dışında mı, açık değildir. Hayatta Tanrı’nın gözünde her şey kötüdür.)

Oysa Herakleitos’a göre yasayı anlayanlar kâinatın her yönünü görürler. Bilge bir insan hayatın her yönünü görür. Herakleitos’a göre evrenin belli bir gerçekliği vardır ve insan bu gerçeklikle yaşamayı öğrenmelidir. Çünkü belli gerçekler asla değiştirilemez. Bu değişmez gerçekler evrenin yasası ya da mantığıdırlar. Değiştiremeyeceğiniz gerçekler dünyanın yasası mantığıdır. Yapılması gereken şey bu gerçeklere uygun şekilde uygun yaşamaktır. Böylece insanın yasası adil olmak, zulüm etmemektir.

Herakleitos’a göre evrendeki tüm değişim zıt unsurların yer değiştirmesinden oluşur.

Herakleitos’tan önceki eski Yunan düşünürleri genelde evrimci bir görüşe sahiptiler. Yani evren onlara göre, belirli bir zamanda belirsiz bir maddeden evrilerek kozmos hâline dönüşmüştü. Herakleitos’ta ise böyle bir başlangıç durumu fikrine rastlanmaz.

Evren, onu hiç kimse yaratmadan, hep mevcuttu. Ona göre kozmosun bir bütün olarak kendisi olmasa da içinde bulunan nesneler daimi olarak yer değiştirirler. Fakat bu değişime rağmen kozmosun genel yasası ve çerçevesi asla değişmez. Ancak evren içinde yer alan unsurlar sürekli yer değiştirerek yeni varlıklar ve olaylar meydana getirirler. Yerler ve objelerin kendileri sabit ve değişmezdir. Değişen şey, onların sürekli yer değiştirmesidir.

Herakleitos’un evreni böyle bir evrendir. Bütün bu yapı ateşten meydana gelmiştir ve bu yapının dinamiğinde ise zıt objeler vardır. Bu yapıdaki objeler iki türden yapılmıştır: (+) ve (-) objeler. Evrende her şey zıt unsurların bir araya gelmesiyle oluşmuştur fakat bunlar rastgele değil, belli bir yasaya göre bir araya gelirler. Evrendeki bütün değişim bu zıt unsurların yer değiştirmesinden oluşur. Böyle bir şemada bir planlanmışlık olduğunu söyleyebiliriz. Kozmostaki her şey ateşten yapılmıştır ve bu ana madde hem değişmenin altındaki kalıcı unsurdur hem de değişmenin kendisidir. Herakleitos dendiğinde akla genellikle “her şey akar” görüşü gelir. Oysa o “her şey akar” dememiş, bu kurallar içinde her şey yer değiştirir, demiştir.

O hâlde özetle ifade etmek gerekirse Herakleitos’ta;

► Kozmos, ilahi yasanın hüküm sürdüğü alandır,

► Kozmosun ana maddesi ateştir.

► Bu ateş logosla özdeş görülmüştür. Yani ateş hem ana madde hem de değişmenin kendisidir.

► Evrendeki her şey zıt unsurların bir araya gelmesiyle oluşur.

► Evrendeki bütün değişme, zıt unsurları yer değiştirmesidir.


Herakleitos’ta iki temel değişme vardır.

1. Ateşin, toprak, hava ve suya dönüşmesidir. Buna büyük değişme denir. Her şey belli ölçülerdeki ateştir. Bu görüşünde bir yenilik yoktur.

2. Bu görüşü ise Antik Yunan felsefesi açısından bir yeniliktir ve tikel nesnedeki değişmeyi açıklar. Buna göre her nesne zıt unsurlardan meydana getirilmiştir ve bu zıt unsurlardan her biri bir diğerine hakim olmak ister. Değişme, bu zıt unsurlardan herhangi birinin nesnede hakim konuma gelmesi, diğerinin ise nesnenin içine itilmesi esasına dayanır. Birisi diğerini yenmiştir. Çünkü zıtların her ikisi birden aynı anda nesnede hakim durumda bulunamazlar.

Örneğin saçın beyazlaşması yeni bir durum değildir. Beyazlık saçta zaten potansiyel durumda bulunmaktadır fakat beyazlama edimiyle aktüel hâle gelmiştir. Aslında bu tespit daha önce Anaksimenes tarafından da yapılmıştı. Fakat Herakleitos’un bu zıtlar öğretisi ile amaçladığı şey aslında ahlaksal bir nitelik arz eder. Onun başlıca derdi ahlaktır. Bir yaşama felsefesi ortaya koymaktır. Herakleitos evren anlayışını aynı zamanda ahlaksal ve estetik bir boyutla da yüklemek istemiştir.

Herakleitos’a göre değişme, nesnede bulunan zıt unsurlardan herhangi birinin hakim duruma gelmesi, ötekininse bastırılması esasına dayanır.

Herakleitos’un Ahlak Anlayışı

Herakleitos’a göre insanın ahlaksal bakımdan durumu iki yönlü bir görünüm sergiler. Bunlardan birincisinde anlayan ruh, ötekinde ise yasaya uygun davranan ruh söz konusudur.

Bunlardan anlayan ruh evrende hüküm süren logos yasasını derinlikli biçimde kavramış, bilge insanın ruhsal durumudur. Fakat bilgelik için bu yeterli değildir. İnsanın aynı zamanda bu derinlikli evren yasasına uygun şekilde eylemesi de gerekir. Ona göre hayvanlar için fiziki doğa yasası geçerliyken insanlar için de belli bir doğa yasası geçerlidir. Nihai planda insan muhakkak anlamayı devreye sokmalıdır. Çünkü anlamayan bir insan için evrendeki her şey çelişkili olacaktır. Bu durumdaki bir insan için evrende iyi ve kötü, güzel ve çirkin vardır. Oysa bunlar evrensel yasayı anlamamış olan insanların değerlendirmeleridir.

Hakikatte ise bunların hepsi birdir. Yani evrene Tanrıca bakabilen bir insan için her şey iyidir, her şey güzeldir. Daha doğrusu iyi ve kötü, güzel ve çirkin birdir. Anlayan insan, bu zıtlıkların üzerine çıkıp her şeyi birlik içinde kavrayabilir. Evrende doğrudan bir zorunluluk hüküm sürmektedir ve insanların da bu zorunluluğa uyması gerekir. Bu zorunlulukta iyinin, kötünün, güzelin, çirkinin bir anlamı yoktur.

İnsanın kişiliği kendi kaderidir.

Herakleitos’a göre doğuştan soyluluk ya da soysuzluk diye bir şey yoktur. Çünkü belirli bir ailede doğmuş olmak insanın kendi elinde değildir. Bu anlamda insanın yapabileceği hiçbir şey yoktur. Fakat insan, bundan sonraki aşamada kendi imkânlarını oluşturabilir. Önce kaderini kabul etmelidir. Sonra bir evrensel esaslı bilgelikle zıtlıkları bütün hâlinde görmelidir.

İnsan akıllı bir varlıktır ve daima akla göre davranmalıdır. İnsanın kaderinde akıllı olmak vardır ve bu kader insan tarafından uygun şekilde taşınmalıdır. İnsan bu yolda daima ölçülü olmalı, kendisine verilen imkânlar üzerinde daima düşünmelidir. Bu imkânları kullanırken elinde adalet, bilgelik, ölçülülük ve yiğitlik gibi erdemler bulunmaktadır. Bunlar söz konusu savaşta insana önemli bir güç ve ölçüt sağlarlar. İnsan ahlaksal ilerleme sürecinde sürekli olarak kendisini aşmaya çalışmalıdır. Zira insanların büyük çoğunluğu tutkularının kölesidir ve en büyük savaş insanın kendi nefsini kırması esasına dayanır. Evrende bir çatışma vardır ama en büyük savaş içimizdeki savaştır.

İnsanın ahlaklılığı adalet, bilgelik, ölçülülük ve yiğitlik gibi erdemlere dayanır. Site ve ahlak düzeni bu erdemler üzerine kurulmalıdır.

Herakleitos’a göre son kertede ahlaklı olmak ödevi, insanın evren yasasını anlamasından ve bu yasaya uygun biçimde eylemesinden geçer. Dolayısıyla burada insanın kendisini bilmesi kozmik yasayı bilmesi şartına dayandırılmıştır. Fakat insan bu yasanın bilgisini biraz da kendi içinde arayacaktır. Böylece insanın akıl ve düşünce dünyasıyla kozmosta hüküm süren yasalar belli anlamda karşılıklı bağımlılık içinde konumlandırılmışlardır. Evrenin yasası bize bilge olmayı buyurmaktadır. Bilgiyi hem toplamak hem eleştirmek hem de bununla yaşamak gerekir.

“İnsanın kendisini bilmesi, kozmosta hüküm süren yasayı bilmesine bağlıdır”

İnsan bu bilgelik erdeminin yanı sıra hem düşünmede hem de davranmada daima adil, ölçülü ve yiğit olmalıdır. Bu dördü; yani bilgelik, adalet, ölçülülük ve yiğitlik dört temel erdem olarak evrende hüküm süren kozmik yasanın bir yansıması, bir gereği olarak her insanda şiar hâline gelmelidir. Site yasaları da yine aynı evrensel yasaya göre yine aynı erdemler üzerine inşa edilmelidir.

Logos’un farklı anlamları

Logos, eski Yunancadaki legein sözcüğünden türetilmiş olup, Herakleitos’tan beri felsefede, gnostisizmde, ezoterizmde ve teozofide farklı anlamlarda kullanılmış bir terimdir. Farklı dönem ve çevrelerde farklı anlamlarda kullanılmış bir sözcüktür. Bu farklı anlamlarından bazıları söz, sözün anlamı, kavram, akıl ile kavrama (duygusal kavrama anlamındaki pathos sözcüğünün karşıtı olarak), akıl, bir şeyi anlaşılır kılan mantıksal temel, mantıksal olanın birliği, bilim ilkesi, insan ruhunun şuuruyla ilgili öz-bilgi ya da cevherî bilgi, düşünce, mânâ, varlık nedeni, ilk neden, gerekçe, kainatın yasaları, doğa yasaları, ilâhî ve evrensel düzen ve yasaları, İlâhî İrade, Tanrısal Fikir (Müteal Fikir), evrensel zorunluluktur.

Sözcüğü Grekçede felsefi bir kavramı belirtmek üzere ilk kez kullanan Efesli filozof Herakleitos, terimi, her şeyi yöneten değişmez yasa (logos) ya da yasalar (logoi), evreni düzenli bir bütün olarak kuran ve hareket ettiren, evrenin düzenini sağlayan evrensel yasalar, evrenin temeli olan evrensel zorunluluk olarak ifade eder.

Anadolu’da Aklın Serüveni, Abdera Okulu

Abdera_locationAbdera, Batı Trakyada İskeçe sınırları içinde kalan deniz kıyısında yer alan Antik Yunan kentidir. Ünlü düşünür Demokritos bu kentte doğmuştur. Kent ilk kez bir koloni olarak Klazomenai tarafından MÖ 654’te kurulmuştur. Perslerden kaçan Teosluların şehre sığınmasıda şehir tarihindeki diğer önemli bir olaydır.

Abdera Düşünürleri
olarak adlandırılan filozoflar, antik çağ atomculuğunun fikir önderleri olan Demokritos ile Leukippos’tur. Bunlara aynı zamanda “Abderalılar” da denilir.

Leukippos, Anaksagoras’ın çağdaşıdır. Abdera’ya gelerek bir okul kurmuş ve kendisi gibi oraya göçen genç Demokritos‘u yetiştirmiştir. Yani Demokritos, Leukippos’un öğrencisi olmuştur. Her iki düşünür de atomculuk düşüncesinin kurucuları sayılır.

Leukippos’un yaşamı ve düşünceleri üstüne pek az şey bilindiğinden felsefe tarihçileri bu iki düşünürün öğretilerini birbirinden ayırmadan incelerler. Kimi felsefe tarihçileri, Leukippos ve Demokritos’la birlikte Anaksagoras ve Empedokles’i de Abdera Okulu’ndan sayarlar. Empedokles Sicilyalı ve Anaksagoras İzmirli oldukları hâlde maddeci ve atomcu düşünceleri onları Leukippos ve Demekritos’la birleştirmektedir. Empedokles, Anaksagoras ve Abdera Düşünürleri, antik çağ Yunan atomculuğunun üç önemli parçasını oluşturur. Ne var ki maddeci atomculuk, sağlam yapısına Leukippos ve Demokritos düşüncelerinde kavuşmuştur.

ATOM
Atomculuk Okulu, maddeci filozoflar Empedokles ve Anaxagoras’ın ardından Leukippos ve onun öğrencisi Demokritos tarafından benzer bir materyalizm doğrultusunda oluşturdukları ve geliştirdikleri atom düşüncesiyle anılan felsefe okulu.

Atomcu okul bir yandan Parmanides’ın monist yaklaşımına öte yandan Anaxagoras’ın çoğulcu yaklaşımına bir tür tepki olarak gelişmiştir; özellikle de birincisine karşı.Demokritos yalnızca varolanları değil ruhu da atomlardan oluşan bir şey olarak düşünerek materyalizmi ileri noktalara taşımış, felsefe tarihinde materyalizm eğilimi için en güçlü başlangıç noktalarından birini meydana getirmiştir.

Atomcu okula göre evren bileşik cisimlerden oluşur, bunlarsa maddenin en küçük ve bölünemez parçası olarak kabul edilen atomlardan meydana gelir. Başka bir açıdan bu okul, evrendeki her şeyin boşluk içindeki hareketleri sonucu meydana geldiğini, dolayısıyla evrende mutlak anlamda bir nedenselliğin varolduğunu, insan ruhunun da daha incelmiş atomların hareketinden oluştuğunu, hatta bir yerde tanrıların bile maddesel olduklarını öne sürer. Atomculuk, materyalizmin bir bicimi olarak daha sonra Epiküros ve Lukre­tius tarafından savunulacak ve uzun bir dönem sonra etkisini kaybedecektir. Onun 17. yüzyılda bilimsel çalışmalar ve teoriler içinde yeniden canlandığını görüyoruz.


Demokritos

Democritus2Doğumu: MÖ 460 (yaklaşık) Abdera, Trakya
Ölümü: MÖ 370 (yaklaşık)
Çağı: Sokrates öncesi felsefe
Bölgesi: Batı felsefesi
Okulu: Sokrates öncesi felsefe
İlgi alanları: Metafizik, matematik, astronomi
Önemli fikirleri Atomizm, uzak yıldız teorisi
Etkilendikleri: Leukippos, Samoslu Melissus
Etkiledikleri: Epikür, Phyrrhon, Lukretius, George Santayana, Aristoteles

Abdera Okulu’nun düşünce yapısı İonia Okulu temeline dayanır ve tümüyle Elea Okulu’na karşıttır.


Leukippos

Leucippe_(portrait)

Doğumu: MÖ 5. yüzyılın başı, Abdera veya Milet
Ölümü: MÖ 5. yüzyıl
Çağı: Sokrates öncesi felsefe
Bölgesi: Batı felsefesi
Okulu: Atomculuk, materyalcilik
İlgi alanları: Metafizik
Önemli fikirleri: Atomculuk
Etkilendikleri: Elealı Zenon
Etkiledikleri: Demokritos


Maddecilik, özdekçilik veya materyalizm, her şeyin maddeden oluştuğunu ve bilinç de dahil olmak üzere bütün görüngülerin maddi etkileşimler sonucu oluştuğunu öne süren, a priori olan hiçbir metafiziksel kavram kabul etmeyen felsefi kuramıdır. Bir diğer deyişle madde, varolan tek tözdür. Maddecilik “fiziksel maddenin tek veya esas gerçeklik olduğu” yönündeki kuramdır.

Metafizik, felsefenin bir dalıdır. İlk felsefeciler tarafından, “fizik bilimlerinin ötesinde kalan” anlamına gelen “metafizik” sözcüğü ile felsefeye kazandırılmıştır.

İncelemeleri varlık, varoluş, evrensel, özellik, ilişki, sebep, uzay, zaman, tanrı, olay gibi kavramlar üzerinedir.

 

Anadolu’da Aklın Serüveni, Milet Okulu

1024px-Pergamon_Museum_Berlin_2007077Milet Anadolu’nun batısında, Ege bölgesinde (klasik adı Meander olan) Büyük Menderes Nehrinin hemen ağzına yakın deniz kıyısında bir antik liman şehridir.

İyon Uygarlığı tarafından milattan önce 1200’de Batı Anadolu’da oluşturulan bir medeniyettir. Batı Anadolu’da kabaca Gediz Nehrinden, Küçük Menderes Nehirlerine kadarki kıyı bölgesine İyonya adını vermiştir.

Şehir devletleri halinde yaşamışlardır. 12 şehir devletinden oluşan bir birlik oluşturmuşlardır. Bu şehirler sırasıyla Miletos, Myos, Priene, Efes, Kolophon, Lebedos, Teos, Erythria, Klazomenia, Phokia Samos ve Khios’dur. Smyra aslında Aiol birliğinde iken daha sonradan iyonlaşmıştır. Halikarnos ise Dor birliğinden atılınca, İyon birliğine girmiştir.

Ticaret yollarının bitiş noktasında bulunmaları, tarım ve deniz ticareti sayesinde zenginleş­meleri sonucunda kültürel ve bilim yönüyle Anadolu medeniyetlerinin en gelişmişini oluştur­muşlardır. Yerleşme amacıyla özellikle Marmara ve Karadeniz kıyılarından pek çok koloni kurmuşlardır. Şehir devletleri halinde yaşamaları, bilim insanlarının yetişmesine uygun özgür düşünce or­tamına zemin hazırlamıştır. Bazı ünlü İyonyalılar; tıpta Hipokrat, tarihte Herodot, felsefe’de Diyojen, matematikte Pisagor, Thales gibi bilim insanları yetişmiştir.

İnsan şeklinde düşündükleri çok tanrılı din anlayışı vardır. Özellikle Efes kentinde bir ana tanrıça figürü olan Artemis önemli tanrıçalardadır.

Persler tarafından İyonyalılar’a son verilmiştir. Perslere teslim olan Miletos hariç diğer birçok İyon kenti yağmalanmıştır. Atinanın desteklediği bazı isyan girişimleri olduysa da bu girişimler sonuçsuz kalmıştır.

Mimaride İyon nizamını geliştirmişlerdir. (Örnek, Efes harabeleri, Artemis Tapınağı)

Turkey_ancient_region_map_cariaMilet Okulu, felsefe tarihinde hem felsefenin başlangıç evresini oluşturur, hem de doğa felsefesi olarak adlandırılan felsefi eğilimin öncüsüdür.

MÖ 600’lerde ortaya çıkmış ilk sistemli düşünme ve varoluşu temellendirme çabalarını ortaya koymuştur. Daha sonra Sokrates, Platon, Aristoteles gibi sistematik felsefenin kurucuları olan filozoflar bu okulun açtığı düşünce gelişimini değerlendirecektir.

Bu okulun ilk ve felsefenin öncü ismi Thales’tir. Bir anlamda Aristotales’ten itibaren felsefe tarihi Thales’ten itibaren başlatılarak yazılır -özellikle Batı felsefesi tarihi. Thales mitolojiyle karışık bir şekilde her şeyin temelinde bulunan ilk nedeni, başı ve kaynağı (arkhe) olan şeyi bulmaya yönelir ve buna karşılık ilk neden olarak suyu gösterir. Bir doğa filozofu olarak maddesel bir açıklama getirir. Thales’in önemi asıl olarak cevabı değil sorduğu sorulardır ve bunlarla birlikte görüşlerini deneylere ve düşünsel işlemlere dayandırma çabasıdır.

Onun ardından Anaksimandros gelir. Thales’in öğrencisi olmuş ve felsefi bir yönde doğa felsefesini gelişimini etkilemiştir. Arkhe sorunu onun için de belirleyici olmuştur. Onun bu konuda bulduğu cevap, ana ve ilk maddenin sonsuz olması gerektiği yönündedir, ki kavramın felsefeye girişi önemlidir, üstelik Anaximandros sonsuzu ilk olarak maddesel bir temelde açıklamaya yönelir.

İlk doğa felsefesinin ve dahası felsefenin bu ilk oluşum halinin güçlü okulu olarak kabul edilen Milet Okulu’nun sonuncu ismi Anaximenes’tir. Anaximandros’un öğrencisi olarak yetişmiş ilkçağ felsefesinin son dönemlerine kadar bilinen bir felsefeci olarak yer almıştır. O da diğerleri gibi arkhe sorunu üzerinde durur ve doğa ve maddi temelde açıklar. Anaksimenes diğer iki filozofta beliren düşünceleri birleştiri gibi görünür; anamaddenin hem birlikli bir şey hem de sonsuz bir şey olması gerektiğini belirtir, arkhenin hava olduğunu belirtir.

Milet okulu, temsilcileri doğa filozofları olduğu ve sorularına madde temelli yanıtlar aradıklarından dolayı, başka bir açıdan da materyalist felsefenin ilk öncüsü sayılır.


Miletli Thales

Thales
Doğumu: MÖ 624–MÖ 625 Milet, İyonya
Ölümü: MÖ 546–MÖ 547
Çağı: Sokrates öncesi felsefe
Bölgesi: Batı felsefesi
Okulu: İon felsefesi, Milet Okulu, doğalcılık
İlgi alanları: etik, metafizik, matematik, astronomi
Önemli fikirleri: Su maddenin ilk öğesi, Thales kuramı
Etkiledikleri: Anaksimandros

Anaksimandros veya Anaksimander
Anaximander
Doğumu: MÖ 610 Milet, Karya
Ölümü: MÖ 546
Çağı: Sokrates öncesi felsefe
Bölgesi: Batı felsefesi
Okulu: İon felsefesi, Milet Okulu, doğalcılık
İlgi alanları: metafizik, astronomi, geometri, coğrafya
Önemli fikirleri: Apeiron

Miletli Anaksimenes
Anaximenes
Doğumu: MÖ 585, Milet, Karya
Ölümü: MÖ 525
Çağı: Sokrates öncesi felsefe
Bölgesi: Batı felsefesi
Okulu: İon felsefesi, Milet Okulu, doğalcılık
İlgi alanları: metafizik, fizik
Önemli fikirleri: Hava maddenin ilk öğesi

Anaksagoras
Anaxagoras

Doğumu: MÖ 500, Klazomenai (Urla)

Ölümü: MÖ 428, İyonya’da bulunan Lampsakos’a (şimdiki Çanakkale-Lampsakos)

Çağı: Sokrates öncesi felsefe

Önemli fikirleri: Ana madde ve ilk hareket ettirici neden öğretisi vardır

Anaksagoras Atina’ya yerleşmek için gelen ilk düşünürdür. Böylece Atina felsefe dünyasına girmiştir.

Natüralizm ya da doğalcılık; Felsefede natüralizm, her şeyin doğal varlıklardan, doğal nedenlerle oluştuğunu, doğaüstü varlıklara ve açıklamalara itibar edilmemesi gerektiğini savunan düşüncedir.

Maddecilik, özdekçilik veya materyalizm, her şeyin maddeden oluştuğunu ve bilinç de dahil olmak üzere bütün görüngülerin maddi etkileşimler sonucu oluştuğunu öne süren, a priori olan hiçbir metafiziksel kavram kabul etmeyen felsefi kuramıdır. Bir diğer deyişle madde, varolan tek tözdür. Maddecilik “fiziksel maddenin tek veya esas gerçeklik olduğu” yönündeki kuramdır.

Metafizik, felsefenin bir dalıdır. İlk felsefeciler tarafından, “fizik bilimlerinin ötesinde kalan” anlamına gelen “metafizik” sözcüğü ile felsefeye kazandırılmıştır.

İncelemeleri varlık, varoluş, evrensel, özellik, ilişki, sebep, uzay, zaman, tanrı, olay gibi kavramlar üzerinedir.

Pisagor ve 2570 Yıl öncesinde Batınî Felsefe

Işık Karanlıklar İçinde Saklı

Bugün, adına Alevilik dediğimiz inanç sistemimizin derinlikleri, düne kadar 1400 yıl öncesinin Arap Yarımadasının dışına çıkamazdı. Oysaki bir takım tabuları kırdıktan sonra yanıldığımızı anladık. Aleviliğin sahip olduğu temelleri, ibadet şekilleri ve en önemlisi de felsefî yapısı izlerini arap yarımadasında göremezken tahmin bile edemeyeceğimiz, asla düşünmeyeceğimiz yerlerde, zamanlarda saklı olduğunu farkettik. Işığın, karanlıklar içinde saklı olduğunu anladık. İşte bu karanlık dönemlerde aydınlatılması gerekenlerden biri de Pisagor dönemidir.

Neden Pisagor Dönemi?

Pisagor’un tarihteki, matematikteki rolünü bilenler Alevilik ile arasında ne gibi bir bağ olduğunu sormadan edemeyeceklerdir. Acaba “Pisagor da mı Aleviydi” diye alay edecek olanlar da olacaktır. Oysa ki bizler araştırdıkça oğrendikçe, tarihin karanlık sayfalarını aydınlığa çıkardıkça Pisagor felsefenin Alevilik felsefesi ile çok büyük ortak noktalarda birleştiğini görmekteyiz.

Hâce Bektâş-ı Velî ile Pisagor Arasında 1770 Yıl Var. Peki her ikisi arasında bunca yıl olmasına karşın Pisagor nasıl oluyor da Bektâş-ı Velî’nin düşüncelerini onca yüzyıl önce yayabiliyor. Tanrıyı, ölümü, yeniden doğuşu, ruhu, cennet ve cehennem reddi gibi birçok konuda aynı felsefî bakışa sahip olabiliyor.

420_wAnadolu’ya sadece birkaç kulaç uzaklıkta bulunan Sisam adasında zengin bir yüzük satıcının oğlu olarak mö.570’de yani Hâce Bektâş’ın Anadolu’ya resmi yerleşme tarihi olan ms.12. yy’dan 1770 yıl önce doğmuştur. M.Ö 570’te doğan Pisagor ile Milattan sonra 12. yy’da yaşayan Hâce Bektâş-ı Veli arasında yaklaşık olarak 1770 yıl var. Pisagor Bektâş-ı Velî’den 1770 yil önce Anadolu topraklarında Aleviliğin bugünkü felsefesini yayıyor, öğretiyor, aktarıyordu!

Bugün, Hâce Bektâş-ı Velî ve Alevilik dendiği zaman Anadolu’ya Aleviliği ve Alevilik felsefesini getiren serçesme akla gelir. Oysaki bugünkü edinilen bilgilere göre Hâce Bektâş-ı Velî Anadolu’ya Aleviliği getiren değil, Aleviliği kurumlaştıran, açığa çıkaran, toplayan, örgütleyen, çesitli takiyyelere başvurarak islam ile ilişkilendiren kişi olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü, Hâce Bektâş-ı Velî’den de önce Anadolu’da yaşayan bazı toplulukların içrek bilgilere, kadim inançlara, ezoterik olgulara hiç de yabancı olmadığı gerçeği var.

Bektâş-ı Velî’den 1770 yıl önce yaşayan bu içrek inanç neydi?

Bektâş-ı Velî’den 17 yy önce yaşamış bu inancın savunucusu Pisagor idi. Pisagor ile Bektâş-ı Velî arasında yapılması gereken derin araştırmalar birçok gerçeği de gün yüzüne çıkaracaktır.

Pisagor eğitim hayatına “Tales” ve “Anaksimandres” ile başlar. Yine antik Mısır’dan aldığı bilgilerle “Orfe” tarafından kurulan “Delf Mâbedinde” eğitime başlayarak ezoterik dünyaya açılır. O da tıpkı Antik Yunan Medeniyeti kurucuları olan “Orfe, Euclides, Çiçeron, ve Eflatun” gibi Mısır’ın ünlü “Osiris Mâbedine” giderek “inisiye” edilip “inisiyatör” olacaktır.

İnisiye edilmek gizlenmiş bilgiyi öğrenmek, inisiyatör ise gizlenmis bilgiyi gizliyerek taşıyan, öğreten demektir. Bu olay Alevilikte de vardır. Alevi Piri hayatını bu yola adayıp bilgileri taşıyan ve gizleyen olduğu için bir anlamda “inisiyatör”dür. Delf Mâbedinin en dikkat çekici yönü uzerinde yazan Kendini Bil mesajı ile Dört sütun üzerine üçgen bir çatı ile kurulu olmasıdır. Bu yapı dizaynı bizi kolaylıkla Mısır yapıtlarına götürecektir. Çünkü eski, kadim zamanlarda etkileşim, süreklilik içinde eskiden yeniye doğru yaşanmıştır. Sürekli yeni eskiden almıştır.

4 sütun; 4 elementi, 4 yönu, 4 gücü betimler. 3’gen çatı ise “Tanrı-Evren-İnsan” birliğini (teslis) anlatıyor. Dörtlerin ve üçlerin çarpımı Onikileri verir. İşte Yunan antik döneminin 12 tanrılarının da, bizdeki 12 Imamların da, 12 Meleklerin de, 12 Şovalyelerin de, 12 Havarilerin de sürekli sahip olup tamamlamak zorunda kaldıkları 12 rakamının çözümü budur. Bugün Anadolu Aleviliğinin Şiî ekolundaki imamları kullanarak hâla ayakta tuttuğu “12 rituelinin” (12 imam) hikâyesi de budur. Bugün Alevilikte de var olan “dörtler, üçler, onikiler ve tanrı-evren-insan” tanımları Bektâş-ı Velî’den 17 yy önce bu coğrafyada, bu insanlarca, bu şekilde yaşamaktadır. Bugün görebildiğimiz birçok Alevî dergâhın yapıları ve anıtlarının 4 sütun üzerinde 3’gen çatılı olmaları rastlantı değildir. Ya da birçok örnekleri olduğu gibi 4 sütun üzerinde 3’gen, 4’gen, 5’gen, 7’gen, 8’gen çatılara sahip olmaları da.

Pisagor’dan Hâce Bektaş’a (1770), Hâce Bektâş’tan günümüze geçen (800) zamanın toplamı 2570 yıldır. Günümüzden 2570 yıl önce Aleviliğin bugün sahip olduğu ve halen deyişlerinde aktardığı:

Tanrı-Evren-İnsan teslisini, Üçleri…
Tanrı-Evren-İnsan’a adanan üçgen çatılı yapıtları,
Dört sütun ile betimlenen 4 elementi, Dörtleri…
Dört sütun ile betimlenen 4 element ile Varolusu,
12’leri ve “Kendini bil” oğretisini rahatlıkla görebiliyoruz.

Günümüzden 2570 yıl öncesinde karşilaştığımız bu bilgiler Aleviliğin kökenlerinin nereye kadar uzandığını kolaylıkla sergiliyor. Yalnız bu kadar degil, tarih sandukası garip olaylarla dolu. Eskiden yeniye akan bu bilgi alışverişleri Mısır ile Yunan Medeniyetlerini yakınlaştırırken yapıtlarını da etkiler. Bu iki medeniyetin önemli birkaç yapıtlari ise en önemli mabetleri önünde durur. Ya da daha doğrusu bir zamana kadar durdular.

obelisk
Dikilitaş

Üzerinde “KENDİNİ BİL” yazısı bulunan Sultan Ahmet Meydanı’nı ortasındaki 5000 yıllık dikilitaş, Antik Yunanin Delf Mabedinden…Yine Sultan Ahmet Caminin 6 minaresine bakan dikili taş ise Antik Mısır’dan getirilmiştir… Biz, bugün her iki Antik Taş ile de İstanbul’un Sultan Ahmet’e yapacağımız kısa, güzel, zahmetsiz bir ziyarette karşılaşabilirken;
Pisagor kendi yaşadığı dönemlerde yani günümüzden 2 bucuk bin yıl önce bugun Sultan Ahmet Meydaninda olan dikili taş ile Antik Yunan’ın DELF Mabedinde, yine Sultan Ahmet Camisinin 6 minaresine bakan dikili taş ile ise Antik Mısırın inisiye merkezlerinde karşılaşmıstır.


23 Yıllık İçsel Eğitim

Pisagor Mısırlı keşişlerin eğitimine girmeyi hak kazandıktan sonra hayatının 23 yılını burada geçirir. Bu 23 yil içinde ileride kuracağı Pisagoryen felsefe ve Pisagorik Okullarda vereceği bilgileri Mısırlı keşişlerden alarak kendisini geliştirir. Günümüz Matematik dalında halen Pisagor’un inkâr edilemeyecek etkisi değerini korumaktadır. Pisagor “Sayılar Bilimi” diye daha sonraları kendi okulunda aktaracağı bilgilerin kaynağını 23 yılını geçirdiği bu rahiplerden oğrenmiştir.

23 Yılın ardından yani mö. 547’de Pisagor ülkesine döneceği sırada Mısır’ın işgalı ile karşılaştığı dönemdir. Bu işgal onu ülkesi yerine zorunluluk içinde Babil‘e götürür. Babil’de kendisiyle getirilen diğer mısırlı rahipler ile tam 12 yıl mecburi iskan edilir. Pisagor burada kaldığı 12 sene içinde tıpkı kendisi gibi ezoterik inancın ayrı bir kaynağına sahip olan Zerdüştî’ler ile tanış olur. Zerdüşt rahipler ile buluşması bir anlamda da hem tarihin ne denli şaşırtıcı olduğunu göstermekte hem de Zerdüşt ögretinin içrek öğretilerdeki önemini vurgulamakta.

Magi (maji, büyü) Uygulamarı

MÖ 547 de Babil topraklarında yaygın olan Zerdüştî rahipler Pisagor’u içlerine alarak onunla bilgi alışverişlerinde bulunurlar. Pisagor Zerduştlerin “magi” alanındaki pratiklerini görünce şaşırır. Osiris mabedinde teorilerini gördüğü “maginin” pratikte kullanıcılarını görmek bilgilerini pekiştirir. Buradan çıkan sonuç tam anlamıyla şaşırtıcı. Çünkü Zerduştilerin kullandığı “Magi” pratikleri de Pisagor’un teorilerini ögrendiği Osiris Mabedinden geliyor. Yani ikisinin de çıkış yeri aynı. Ezoterik Bilgiler Anadolu’ya da, Yunana da, Mezepotamya’ya da, Asya’ya da Mısır’dan yayılıyordu. Ana kaynak ve serçesme Mısır’daydi.

Kanımca gelen son 4 semavi dinin Peygamberleri Osiris mabetinden ya da Zerdüştî rahiplerden edinlikleri “magileri” kullandılar. Bundaki amaçları, insanları ayrıcalaklı olduklarına inandırmaktı. Kitaplarda peygamberlerin gösterdikleri mucizeler diye geçen olguların bunlarla alakaları olabilir. Maginin turkçe okunuşu “MAJİ” dir. Anlamı ise BÜYÜ‘dür. Yabancı dillerdeki “Magisien” (majisyen) kelimesinin anlamının bizde “büyücü” olduğu gibi. Eski Zerduştî rahipleri pratikte uyguladıkları bu uygulamalara bugünkü anlamda “büyü” diye yaklaşmamaktaydı. Onlara göre büyü, hayal ürünü ya da imkânsız olayların olması değildir. Büyü bir cadının gücü de değildir. Büyü, bir bilimdir. Halk kesiminin anlayamayacağı sadece görsellikle beyinlerinin alabilecegi uygulamalardı. İnsanlar akıllarının alamadığı olgulara doğa üstü tanımlayarak büyü demiştir. Zerdüştî rahipler Astral enerjileri belirli bir yere yönlendirebiliyor, yerküreye ait manyetik akımlardan da yararlanarak halkın doğa üstü olarak goreceği birçok mucize gerçekleştirebiliyorlardı. Oysaki halk tabanının mucize, doğa üstü ya da büyü diye adlandıracağı tüm bu uygulamaların mutlak değer içinde bilimsel açıklamaları vardı. Örneğin barutun patlaması, kimyevi maddelerin ışık saçması gibi…

İşte tüm bu uygulamaları Osiris Mabetlerinde oğrenen Pisagor ile Zerdüşt rahiplerin aralarındaki ortak bağ yine içrek (batınî) ve ezoterik oğreti idi.

Pisagor’un Babil’den Dönüşü ve Pisagorik Felsefenin Açılımı

Pisagor Babil’de geçirdiği 12 yıldan sonra ülkesine gider. Nitekim Mısırı yerle bir eden güç ülkesinden de geçmiştir. Politik savaşlar sürmektedir. 35 yıllık içsel oğreti eğitiminin ardından tek amacı ülkesinde Orfe oğretisinin yeniden geliştirilmesi için çalısmalar yapmaktır. Delf Mabedini yeniden diriltir ve geçmişinden daha güçlu hale getirir.

clip_image002
Şimdi Pisagor’un okullarında yaymaya çalıştığı felsefese ve düşüncelerinden birkaçını görüp Alevilik ile aralarındaki derin bağları farkedelim;

• Ruh ölümsüzdür •

İslamda da ruh ölumsüzdur diyeceksiniz. Fakat Pisagor’da ruhun ölümsüzlüğü dünyada geçerlidir. Ruh, beden öldukten sonra başka bir bedene girerek “tanrı-insan” olma vasfına ulaşana değin devirlerden geçer. Biz buna Alevilikte Devriye ya da Dolanış diyoruz. Oysa ki İslamda bu yoktur. İslamda Ruh beden öldukten sonra sorgulanmak üzere meleklerce alınır. Bu dunyadaki rolünü bitirir. Cennet ya da cehenneme gider. Pisagor’da ve Alevilikte Cennet/Cehennem yoktur. Ruhun gideceği bir cennet cehennem de yoktur. Ruhun cenneti döngülerini tamamladıktan sonra Tanrısal nura kavuştuğu gündür.

• İnsan ruhu, İlâhi Ruh’un bir cüzü, bir kıvılcımıdır •

Pisagorik düşüncede olsun, Alevilikte olsun bütün içrek oğretilerde İnsanın ruhu Tanrının yeryüzündeki görünüşüdür. Oysaki islamda insanı, insan bedenini ve insan ruhunu tanrı yaratırken, Platonik akımda ve Alevilikte durum böyle değil. Onlara göre Insan Tanrı tarafından yaratılmamışmıdır? İnsan çamurdan ve az bir sudan oluşmamıştır. Kadın erkeğin sol kaburgasından yaratımamıştır. İnsan Tanrıdan FIŞKIRMIŞTIR. İnsan Tanrının yeryüzündeki görüntüsüdür, yaratılmamıştır. O’ndan kopmuştur. Ona dönmek için çabalamaktadır. İslamdaki yaratılış olayıyla Tanrı-Kul, Pisagor’daki Varoluş olayıyla “Tanrı-insan” anlayışı arasındaki fark da budur.

• Ruhlar arasındaki farklılık, yaşamların çoğulluluğuyla açıklanabilir. Tekrar doğuş bu nedenle kaçınılmaz bir kader­dir. İslamda bir insan sadece bir kere doğar, yaşar ve ölur. İkincisi asla olanaklı değildir. İslam anayasası olsun, kitabı olsun, peygamberi olsun bu konu hakkında çok açık cevaplar vermektedir. Oysaki Pisagorik akımda ve Alevilikte insan tanrısal sudura ermek için döngülerini tamamlamak zorundadır. Bu nedenle de devriyeler ve dolanış şarttır. Beden ölse de ruh ölmez. Ruhu bekleyen cennet ya da cehennem yoktur. Alevilikte bu olaya devriye ya da dolanış deniyor.

• Ruh ve madde birbirleriyle etkileşim içinde birlikte tekâmül etmektedir •

• İnsanlık basamağı tekâmülün bir aşamasıdır. Ama so­nu değildir. İnsanlık aşamasından sonra geçilecek olan safha İlâhlık aşamasıdır •

Ve işte son, İslam ile Pisagorik düşünce ve içrek öğretiler arasındaki nokta. İslamda da tıpkı diğer semavi dinler gibi iyi insan öldükten sonra Allaha döner, fakat O olmaz… İyi insan ruhu Allahın ona mükâfat olarak sunduğu cennete girer ve sonsuza değin burada yaşar. Fakat Pisagorik düşüncede ve Alevilikte ise İnsan ruhu, kâmil insan olma aşamasına geldikten sonra artık Tanrısal Nur ile birleşir. Kendisine geri döner. Tanrıya kavuşur. Kendisinden koptuğu parçayla bütünleşir… Kendisinden koptuğu parça Tanrı olduğu için parçasıyla bütünleştikten sonra TANRI OLUR.

Alevilikte durum aynı ise de belirli formüller vardır. Bu formül bize insan ruhunun tanrısal nura kavuşması için 4 kapı 40 makamdan geçmesi şeklinde aktarılmıştır. 4 kapının ardından ulaşılan yer ilahlık makamıdır:

1: Şeriat: Küre-i Hâr (Ateş) Bir anadan doğmak: Arslan

2:Tarikat: Küre-i Hava (Hava) İkrar verip yola girmek: Merdan

3: Marifet: Küre-i Mâ (Su) Hakkı kendi özünde bulmak: Mucize sahibi, Evliya

4: Hakk-i-Kat: Küre-i Hak (Toprak) Tanrısal makama ulaşmak: HAKK

bv
• İlâhlar Alemi’ni anlamanın yolu insanın kendi sırları­na ulaşmasıyla mümkündür •

Bu, Pisagor’un Ogretisi’nde “kendini bilmek” olarak nitelendirilmiştir.
Alevilikte ise; “Okunacak En Buyuk Kitap Insandır”, “Ne ararsan Kendinde Ara” gibi birçok örneği olan açıklamaların benzeridir. Pisagor’un felsefesine göre nasıl ki Tanrısal güce ulaşmanın yolu evvela insanın kendisini tanımasından geçiyorsa, aynı şekilde Alevilikte de insanın Hak’la Hak olabilmesi için evvel kendisini tanıması şarttır.

• İnsanlık aşamasından ilâhilik aşamasına geçişi inisiyasyon sağlar •

Bu aşamada tekrar doğuş zorunluluğu ortadan kalkar. Bu aşamaya ulaşabilenler için artık dünyaya tekrar doğma zorunluluğu ortadan kalkar. Bu tür varlıklar bedenli oldukları halde Tanrısal nuru bün­yelerinde barındırabilirler ve dünyaya bu ışıklarını saçarlar.

Alevilikte de insanın Hakka yürümesi, Hakla Hak olması, Hak olması diye adlandırabileceğimiz durum böyledir. İnsan ruhunun kendisinden koptuğu Tanrıya geri dönmesi için 4 kapı 40 makamı geçmelidir. Bu süreci tamamlayabilmek için de tekrar doğus kaçınılmazdır. Kişi ne zaman ki bu geçisi tamamlarsa işte o zaman tekrar doğuş şartı ortadan kalkar ve ruh kendisinden koptuğu ana parçaya yeniden kavuşur.

• Evren tümüyle canlıdır.

• Tüm evren matematiksel olarak düzenlenmiş bir bü­tündür. Sayılar üzerine kurulu bir düzene sahiptir. Bu sayısal düzenle ilgili bilgiler sayısal sembolizmde gizlenmiştir. Bu sembolizimin şifresi inisiyasyonla çözülebilir.

• Tekâmül hayatın yasasıdır. Sayı evrenin yasasıdır. Bir­lik ve Teklik ise Tanrı’nın yasasıdır.

• Alemleri şekillendiren ve kozmik cisimleri muazzam kütleler halinde yoğunlaştıranlar ruhlardır.

• Alemler İlâhi Ruhlar tarafından yönetilir, sevk ve ida­re edilir.

• Dünya altı tufan geçirmiştir. Bu tufanların kaotik gi­bi görünen periyodik bir devreselliği vardır. Her bir tufanla bir devre (siklüs) kapanmış ve yeni bir devre açılmıştır.

• Her bir tufanın adem ve havvaları vardır. Bir zaman­lar yeryüzünde de yaşamış olan üstün düzeyli varlıklar, zama­nı geldiğinde evrensel yasalar uyarınca yeni canlı türlerinin ortaya çıkmasnı sağlarlar.

• Uyku, rüya ve vecd Öte Alem’in açık olan üç kapısı­dır, Ruh ilmi ve kêhanet sanatı bu kapılardan gelir.

– Karan Ap, Şahin Kaya –

Zeitgeist

“Anadolu yüzyıllar boyunca Hıristiyan Kilisesinin vahşeti altında kana ve gözyaşına bulandı. Hıristiyan dogması 325 yılında İznik şehrinde biçimlendirilirken, yeni dinin Anadolu halkı tarafından kolayca kabüllenilmeyeceği tahmin ediliyordu. Bu nedenle İznik Konsili’nde yeni dinin dış görünüşü ve ritüelleri yeniden düzenlenirken Ma kültünün baskın formları kullanılarak Hıristiyanlığın Anadolu’da karşılaşabileceği olası direnç olabilecek en alt düzeye indirilmeye çalışıldı. Yeni dine halkın kolaylıkla kabul edebileceği, kendilerine yabancı gelmeyen, eskiyi anımsatan, halka yabancı gelmeyecek bir görünüm verilmeye özellikle dikkat edildi.

Hıristiyanlığın eskiyi anımsatan yeni din tasarımı ile Ma tapınaklarının on iki hizmetlisi, Hıristiyan dogması içinde İsa’nın on iki havarisine dönüştü. Hemen hemen tüm ezoterik yapılanmalarda var olan, “evren-dünya-insan” birlikteliğinin ifadesi olan üçlü teslis “Kutsal Ruh-Meryem-İsa” adları ile Hıristiyanlaştı. Bugün bile Anadolu’da pek çok Alevi köyünde kutlanan yumurta bayramı, Hıristiyanların Paskalyasına dönüştürüldü. Kardeşlik örgütlenmelerine has bir ihraç kurumu olan‘düşkünlük’, Hıristiyanlık tarafından ‘Aforoz’ adı altında kopyalandı. Hıristiyanlığın ayrılmaz parçası ve temeli olan Yeni Yıl Kutlamaları, Noel Baba, İsa’nın çarmıhı, İsa’nın yaşamı ve İsa’nın gösterdiği mucizelerin tamamı Ma kültünün kadim mitlerinden kopya edildi.” Erdoğan Çınar

Güneş Tanrısı’nın Bir Diğer Mitolojik Figürü: İsa

“Bizce Hıristiyanlık, politik olarak empoze edilmiş bir Latin hikâyesinden başka bir şey değildir. Gerçek şu ki İsa, Gnostik Hıristiyan mezhebinin Güneş Tanrı’sıdır ve diğer Pagan tanrıları gibi mitolojik bir figürden ibarettir.

Toplumsal kontrolü sağlamak için İsa’yı tarihi bir karakter haline getirmek, politik bir gereksinimdi.

M.S 325 yılında Roma hükümdarı Constantine, Nicaea Konseyini topladı. Bu görüşmeler sırasında, politik olarak şekillendirilen Hıristiyanlık öğretileri kabul edildi ve bu tarihten itibaren Hıristiyanlık adına kan dökülmeye başlandı. Bunu takip eden 1600 yıl boyunca Vatikan, tüm Avrupa üzerinde etkili politik bir kale haline geldi. “Karanlık Çağlar” olarak anılan zaman dilimlerine liderlik ederek, Engizisyon ve Haçlı Seferleri gibi olaylara neden oldu.

Hıristiyanlık, benzeri bütün ilahi inanç sistemleri gibi döneminin hurafesidir. İnsanları gerçek dünyadan ve dolayısıyla birbirlerinden koparma amacına hizmet eder. İnsanların otoriteye sorgulamadan itaat etmesini sağlar.

Her şeyi kontrol eden bir Tanrı olduğu iddiasıyla insanların sorumluluk duygusunu zayıflatır, ve utanç verici suçları, din uğruna olduğu takdirde haklı kılar.

Ama en önemlisi, gerçeği bildiği halde bu hikâyeleri kullanan insanlara toplumu yönlendirme ve kontrol etme gücü sağlar.”
(Zeitgeist’tan alıntı)

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑