Hakk Muhammed Ali – Hakk Naci Naciye 

“Ali”
kavramını Kızılbaş Alevilik, felsefel ve inançsal söyleminde nasıl anlamlandırıyor, öncelikle ona bir bakalım:

Âyine tuttum yüzüme
Ali göründü gözüme
Nazar eyledim özüme
Ali göründü gözüme

Âdem Baba Havva ile
Hem Allemel’esmâ ile
Çarh-ı felek semâ ile
Ali göründü gözüme

Hazreti Nuh Nebiyyullah
Hem İbrahim Halilullah
Sinâ’daki Kelamullah
Ali göründü gözüme

İsâ’yı Ruhullah odur
İki âlemde Şah odur
Müminlere penah oldur
Ali göründü gözüme

Ali evvel Ali âhir
Ali bâtın Ali zâhir
Ali tayyib Ali tahir
Ali göründü gözüme

Ali candır Ali canan
Ali dindir Ali iman
Ali Rahîm Ali Rahman
Ali göründü gözüme

Hilmî gedayi bir kemter
Görür gözüm dilim söyler
Her nereye kılsam nazar
Ali göründü gözüme¹

Teklikte Üçlük kavrayışı, yukarıdaki nefesten de anlaşılacağı üzere, konu bir adlandırma ile ilgili değildir. Adlandırma Ali değil de başka bir sıfatla da olabilirdi. Oysa burada önemli olan insanın, dünyanın ve evrenin açıklanmasına yüklenilen anlamdır. Onun felsefel ifadelendirilişidir. Kızılbaşlık, teklikte üçlük anlayışını “Hakk-Muhammed-Ali” diyerek kavramlaştırmıştır.

Hakk vardır ve kuşkusuz tektir. Ancak onun varlığı, ondaki yokluğa dayanmıyor. Dışındaki yokluğa dayanıyor. Dışındaki varlık o makamın kendisini bilme, yalnızlık (uzlet) evreninden çıkma gereksinime dayanıyor. Bu gereksinim, O’nun kendisini doğurmasıyla gerçekleşiyor. İşte bu doğum O’nun kendisinde varolan üç kuvvetle mümkün oluyor. Mutlak varlığın üç kuvveti onun bütünlüğünü oluşturur.

Mutlak olanın bu üç kuvveti, kendi iradeleri ve kararlarıyla ayrılır ve birleşir. Birleşme noktalarında olayları ve âlemleri doğururlar. Bu iradeyle doğuma gelmiş her olgu ya da âlem, kendi varlıklarını ilgilendiren her şeyde tamamen bu iradenin yasalarına tabidirler. Doğumla gelenlerin tamamında, doğuran iradeye ilişkin bu üç kuvvet, doğum yoluyla her birine ayrı ayrı geçer, sirayet eder. Ama artık bu üç kuvvet parça özelliği gösterir, bütünde olduğu gibi tek irade olmazlar. Şimdi artık üç kuvvetin, üç şuurun ve üç birliğin faaliyeti vardır.

Teklikte üç kuvvetin varlığının dışlandığı yerde, olay veya olguların açıklanması mümkün olmaz. Böylesi durumda, açıklama adına söylenenler ise sadece totolojidir. Totolojiye kurgusal aklın gerekleriyle yüklenilen kutsallık halesi, sadece söylenen totolojinin korunup kollanmasına dayanır. O kutsallık hallesinin ardından cehennem ateşinin bekçiliğini alın, geriye hiçbir şey kalmaz.

Aslında bu konu başlı başına Kızılbaş Alevî felsefesin konusu olduğu kadar genel felsefenin de konusudur… Konuyu daha fazla derinleştirmeden ve dağıtmadan ifade edecek olursak; Arş-ı Rahmanda olan Hakk, kendini gerçeklemek için gerkli olan üç kuvvete sahiptir. İnsan da dahil olmak üzere dünyada yedi doğuş ile gerçekleşenlerin tamamı bu üç kuvvetin birleşmesiyle, doğuş alanına çıkıp kendilerini gerçeklemiş olanlardır. Sadece dünyamızla ilgili olarak değil cümle âlemlerde gerçekleşenler, bu üç kuvvetin etkisiyle olmuşlardır.

Bu üç kuvvet; eril, dişil ve candır. Burada can dediğimize dilerseniz, tin, ruh ya da enerji de diyebilirsiniz.

Şimdi bu noktada açıklığa kavuşturmamız gereken çok temel bir husus var. Kızılbaş Aleviliğin zahir erkânında dillendirilen Hakk-Muhammed-Ali üçleği, tek olan varlığın bu üç kuvvetine işaret içindir. Ama bu üçlek dizge açıktır ki bizim Kızılbaş Aleviliğe ilişkin vermiş olduğumuz üçlü dizgeye uyum göstermemektedir. Çünkü bu dizgede dişil olan unsur yoktur ve tümüyle eril bir dizgedir. Bunun böyle olması sanki bir çelişkiymiş gibi görünebilir ama öyle değildir. Çepeçevre erkek hükümran anlayışla kuşatılmış yasaklı bir inanç kimi tedbirleri zorunlu kılar. Bu göz önüne getirilrse olay daha anlaşılır olur.

Yukarıdaki “Hakk-Muhammed-Ali” şeklindeki dizge, Batın erkânda Fatima’da “bir” edilir. Fatima, Hakk olanın, var olanın ve kendinde varlığın bizzat kendisi olur.

Dikkat edilirse, yukarıda aktardığımız nefeste bu var olan varlık, tek olan, tüm olan ve bir olan varlık; Ali olarak betimlenmiştir. Bu zahiren (görünüşte) böyledir. Ve burada Ali, sadece bir anlamdır. Ne herhangi bir şahısla ne de şahsiyetle ilgili değildir. Batınen bu anlam ve kavram Fatimatün Zehra olarak belirtilir. O zaman üçlü dizge; Hakk-Ali-Fatimatün Zehra şeklini alır. İleride biz de, yer yer söz edeceğiz, böyle bir dizge; “Hakk-Naci-Naciye” olarak karşınıza çıkarsa şaşırmamalısınız. Aynı dizgeden söz edilmiş oluyor, ancak bu kez Kızılbaş yolağın kendi kavramlarıyla söz ediliyor, o kadar.

(1)Açıklaması: Hakk kendi cemâline aşık oldu ve merak etti. Evrensel boşluğu ayna gibi kullandı ve orada kendini gördü. Kendini bilmek istedi ve böylece bildi. Ben de kendimi merak ettim, aynaya baktığımda gördüğüm Ali idi ve Ali bendim. Yaratıcının kim olduğunu böylece anladım ki O Ali’dir. Ali, Hakktır ve Hakk bende varolandır. Aynada hem şekil olarak hem de öz olarak bana görünen ve bende Var olandan başkası değildir. Ben ise Var olan Varlık’ta yok olanım. Ali ise Hakk’ın kendisi olarak, Ali ben’dir, ben Ali’de yok olanım. O nedenle aynada yüzüyle ve özüyle bana görünen hem ben, hem Ali olmuştur.

 

Haşim Kutklu, Kızılbaş Alevilikte YOL ERKÂN MEYDAN (ss.57-62)

Reklamlar